Biz kime 'ihanet' ettik'
Zinal MUSTAFA
Artık 54 yaşındayım, bu yaşa gelene kadar siyasetin pek çok yüzünü gördüm. Yükselenleri de gördüm, düşenleri de. Makamdayken, kendisini vazgeçilmez sananları da gördüm, ilk siyasi fırtınada ortadan kaybolanları da.
Sonra gün geldi, aynı insanlar yeni bir kisveyle, yeni bir söylemle yeniden ortaya çıktılar; sanki olan bitenlerin hiç parçası olmamışlar gibi.
Hayat bana bir gerçeği öğretti: Siyasette koltuklar kalıcı değildir, fakat insanların karakterleri hafızalarda kalır.
Bugün üzerinden yirmi yılı aşkın zaman geçmiş olsa da hafızam hâlâ canlıdır. Aralarında benim de bulunduğum bir grup insan, Hak ve Özgürlükler Hareketi'nden (DPS) ihraç edildi.
Sebep neydi? Bulgaristan'ın güvenliği için tehdit oluşturmamız mı?
Hayır! Topluma zarar vermemiz mi? Hayır! Kanun dışı bir iş yapmamız mı? Hayır!
Tek suçumuz vardı: Belediyeden il teşkilatına, oradan merkez yönetime kadar uzanan siyasi dayatmaları sorgulamak. Her söyleneni kayıtsız şartsız kabul etmemek, kendi düşüncemizi korumak.
O günlerde yönetici konumundaki on yedi kişi partiden uzaklaştırıldı ve üzerimize tek bir damga vuruldu: "İhanet."
Aradan geçen yıllara rağmen bugün hâlâ aynı soruyu soruyorum:
Kime ihanet ettik?
Bulgaristan'a mı? Hayır!
İnsanlarımıza mı? Hayır!
Vicdanımıza mı? Asla!
Eğer birilerine göre tehlikeli idiysek, bunun nedeni bağımsız düşünebilmemizdi; çünkü o dönemin anlayışında bireysel fikir değil, mutlak itaat makbuldü.
Dılgopol Belediyesi ( Yeniköy ) o yıllarda bütünüyle DPS yönetimindeydi. Belediye başkanı da, meclis çoğunluğu da aynı siyasi çizginin elindeydi. Güç tek merkezde toplanmıştı ve ne yazık ki bazıları zamanla çok önemli bir şeyi unutmuştu:
Görev emanettir.
Makam mülk değildir.
Koltuk miras değildir.
İktidar ise hiç kimsenin tapulu malı değildir.
Her yetkinin bir sonu vardır. Her makamın bir hesap verme günü vardır.
Bugün ayrıntılara ve isimlere girmeyeceğim; çünkü iş isim vermeye geldiğinde sözümü sakınan biri olmadığımı beni tanıyan herkes bilir.
Ben başkalarını eleştirdiğim kadar kendi hatalarımı da eleştirebilen bir insanım; fakat tarihin ilginç bir huyu vardır:
Döner dolaşır insanı aynı gerçekle yeniden yüzleştirir.
Bugün görüyorum ki yıllarca DPS'nin siyasi nimetlerinden yararlanan, düne kadar bize "hain" diyen bazı isimler, 19 Nisan seçimleri öncesinde son derece sessiz ve temkinli davrandılar.
Ne açık bir tavır ortaya koydular ne de net bir siyasi duruş.
Beklediler. Siyasi rüzgârın yönünü beklediler; çünkü bazı insanlar ekmezler, üretmezler, emek vermezler, sorumluluk almazlar.
Ama hasat vakti geldiğinde ilk sıraya geçmesini çok iyi bilirler.
İşte beni siyasetten yoran tam da budur.
Bugün cumhurbaşkanlığı seçimlerini konuşmayacağım; çünkü asıl mesele başka yerde.
İnsanlar hâlâ birçok siyasi kararın ve pazarlığın perde arkasında yapıldığına inanıyor.
Bu güvensizlik duygusunu görmezden gelmek mümkün değildir.
Ama bizi doğrudan ilgilendiren çok daha yakın bir tarih var:
2027 yerel seçimleri.
Çünkü mesele artık Ankara'nın, Sofya'nın ya da parti merkezlerinin meselesi değildir.
Mesele bizim evimizdir.
Dılgopol'dur.
Köylerimizdir.
Mahallelerimizdir.
Çocuklarımızın geleceğidir.
Vergilerden oluşan kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığıdır.
Belediyeyi kimin yöneteceğidir.
Vatandaş adına kimin söz söyleyeceğidir.
Bu nedenle umudum şudur: Bu kez karar gerçekten halkın kararı olsun.
Temsilcilerimizi biz belirleyelim.
Vicdanımızı başkalarına kiraya vermeyelim.
Korkudan değil, kanaatten oy kullanalım.
Bağımlılıklardan değil, özgür iradeden yana tercihte bulunalım.
Ben, 2027 yılında Belediye Meclisi'nde, belediye yönetiminde ve yerel idarelerde ciddi bir değişim yaşanacağına inanıyorum.
Çünkü yerel yönetim bir şirket değildir.
Bir aile işletmesi değildir.
Bir miras değildir.
Ömür boyu sürecek bir ayrıcalık hiç değildir.
Yerel yönetim, vatandaşın belirli bir süre için verdiği emanettir ve emanet sahibi günü geldiğinde hesabını sorar.
Açık söyleyeyim: Kendilerini halkın üstünde gören yerel siyasi figürlerden yoruldum.
Karşılığı olmayan kibirden yoruldum.
Vatandaşı yalnız seçim zamanı hatırlayanlardan yoruldum.
Her dönemin kazananının yanında saf tutan siyasi cambazlardan yoruldum.
Bugün Dılgopol'un gerçek sorunları var.
Çevre sorunları büyüyor.
Yaşam kalitesi birçok yerde geriliyor.
İnsanlar arasında giderek güçlenen bir kanaat var:
Belediye bazılarına ana gibi davranırken, çoğunluğa üvey anne gibi davranıyor.
İşte değişmesi gereken budur. Yeni efendiler getirerek değil.
Bir bağımlılığı başka bir bağımlılıkla değiştirerek değil.
Vatandaşı merkeze alan bir yönetim anlayışıyla, çünkü vatandaş belediye için değil, belediye vatandaş için vardır.
Bu yüzden 2027 seçimlerine giderken herkesin kendisine tek bir soru sorması gerekir:
Yine korkuyla mı tercih yapacağız?
Yine alışkanlıklarla mı hareket edeceğiz?
Yoksa kendi vicdanımızın sesini mi dinleyeceğiz?
Ben bu sorunun cevabını yıllar önce verdim, kendi düşünceme sahip olmanın bedelini de ödedim. Bugün de aynı yerde duruyorum.
Fikrimi rahatlık için satmam. Makam için değiştirmem. Siyasi sofralarda bir yer bulmak uğruna vazgeçmem; çünkü biliyorum ki:
İktidar gelir geçer.
Makamlar değişir.
Siyasi rüzgârlar yön değiştirir.
Ama insanın haysiyeti ve onuru, geriye kalan tek şeydir…