Sabri CON

17 saate sığdırdığımız binlerce kilometre

Sabri CON

 
Herkes gezer, dolaşır da biz bir başka gezip dolaştık dün.
Anadolu Türkiye’sinden konuklarımız var. Bir kök aile, kızı, oğlu, damadı, gelini ve dünya tatlısı bir kız torunu ile beraber. Ben ve kızım ile olduk mu dokuz kişi?
Sabahın seher vaktine iki araba ile köyden çık, Osman Pazarı karşıdan el sallayıp Eski Cuma bir nefeslik oturarak bazı dostlarla görüş, Şumnu'ya merhaba / hoşça kal dedikten sonra yola devam et ve al sana Deliorman’ın Aydoğdu köyü. 
Zaten gezinin asıl amacı bu köyü “keşfetmek” ve aramızdaki konuk damadın 75 yıl önce bu köyden Türkiye’ye göç etmiş dedelerinin evini bulmak. Mümkün olduğu kadar da oralarda kalmış olan uçtan bucaktan akrabaları ile görüşmek. İşimiz rast gitti ve aradığımızı bulduk. Büyük büyük sarmaş dolaşlar olmaz mı? Oldu işte. İkramlarla, fotoğraf çekmelerle, tatlı sohbetlerle, saatler geçirdikten sonra geri mi döneceğiz? Hazır buralara kadar gelmişken şu güzelim Razgrad’ı görmek iyi olmaz mıydı? Bal gibi olurdu.
Köklüce yolu üzerinden pehlivanlar diyarı Deliorman köylerini birer birer ipe dizerek ilerliyoruz. Gözlerimizin önünde sanki bir tarih canlanıyor. Bu köylerin birisinde dünyaya Türk’ün gücünü göstermiş olan Koca Yusuf dünyaya gelmiş, bir diğerinde 160 kiloları bulmuş efsane Filiz Nurullah, bir diğerinde de yine ( güreşlerini canlı izlemiş olduğum) ağır sıklet pehlivanı merhum Zekeriya Güçlü doğmuş. Bazı köylerden geçerken de Bulgaristanlı Türk yazar ve şairlerin, öğretmenlerin, dostlarımın adları aklımdan geçiyor. Koca Deliorman içimize doldu taştı sanki.
İşte, Türklerin yoğun olarak yaşadığı güzel Razgrad! Kız Çeşmesi'nin suyundan içip fotoğraflar çektikten sonra doğruca İbrahim Paşa Camisi'ne yöneliyoruz. İçerisini görmek bizi mutlu ederdi. Kapıda karşılaştığımız sorumlu: “Cami Cuma günü ( 2 gün sonra ) ziyarete açık olacak” ,deyince iki tatlı sözle adamın gönlünü almış olacağız ki, kendimizi caminin içerisinde buluverdik. Yapılan tadilattan sonra ,bu camiye ilk girişimizdi. Güzel işler yapılmış burada. Oysa yıllarca bu caminin tadilatı yapılsın mı yapılmasın mı konusunda büyük problemler yaşandığını çok iyi biliyordum. Gönül rahatlığı ile izlenimlerimizi tamamladıktan sonra kahve molasına geçtik. Konuklarımız :“Cami güzel, Razgrad güzel” , derken bir de adı Mithat Paşa ile anılan Rusçuk şehrini görebilir miyiz diye bir “soru önergesi” verdiler. Laf mı ister? Bas gaza, işte sana Rusçuk şehri ve “… akmam… etrafımı yıkmam…” diyen Tuna nehri! 
Ama benim şakadan aklıma gelene bak. “Rusçuk'a gelip de sınır ötesinde Bükreş’i görmeden nasıl rahat uyuyacaksınız?” dediğimde hoplayıp sevindiler. Olur mu, olmaz mı? Hadi bakalım Tuna Dostluk Köprüsüne! “Geçin, gidin, uğrunuz açık olsun” dedi adamlar. Öyle, sıkı fıkı kontrolmüş, şuymuş buymuş yok. Bir saat sonra “Merhaba, Bükreş” diyoruz. İki ay önce ziyaret etmiş olduğum Bükreş’in o şahane Parlamento ( Çauşesko Sarayı ) binasını görmeden asla olmaz. Ama işimiz zor. Dil bilmeyince, internetimiz de kapandığı için yol yordam bulmamız neredeyse aslan ağzında.
 Fıkracı Temel’in başına gelenler bizim de başımızda. Türkçe soruyoruz, anlamıyorlar. Bulgarca soruyoruz, anlamıyorlar. Yarım yamalak Rusça ile, çat pat İngilizce ile soruyoruz, yine anlamıyorlar. Yani, bazen, çok fazla dil bilmenin de faydası görülmüyormuş. Neyse ki, sağ sol, ötesi berisi derken amaca ulaştık. Parlamento’nun demir kapıları açık. Bahçeye girip bu hayret verici muhteşem binayı doya doya seyrediyoruz, fotoğraflar çekiyoruz. Dikkatimizi çeken sadece binanın muhteşem olması değil. Bize, kimsiniz, nesiniz diyen Allah’ın bir kulu yok. Emniyet kulübesi yok. Zincire bağlı “bekçi” köpekler yok. Olması gerektiğini beklediğimiz silahlı polis dersen hiç yok. Bir ara dışarıdan gelip aramızdan geçip giden resmî polis üniformalı birileri belirdi. Bizi görmemişin teki. Bu ne demektir böyle? En azından bize yan gözle de olsa bir bakış atması gerekirdi. O, bunu da yapmadı. Ne özgürlük ne dürüstlük ya…
Yan taraftaki o muazzam meydana geçiyoruz. Meydana arabalar, turistik grup gezileri tertipleyen otobüsler gelip duruyor ve gidiyor. Türkiye’den diğer Avrupa ülkelerine giden veya dönen bu tür gruplarla senli benli oluyoruz, sohbet ediyoruz ve Parlamento binasının yan tarafını objektife tutarak resimler yapıyoruz. Çevrede diğer binalar da harika mı, harika! İnsanlar sakin mi, sakin. Güzelsin be Bükreş! Maşallah sana!
Nereden başlamıştık? Nereden nereye gelmişiz? Omurtag nerede? Şumnu nerede? Bizim köy nerede?
Güneş “bugün benden bu kadar” dercesine göz kırpıyor. Az sonra yukarıda yıldızlar ve Aydede görülecek. Yolcudur Abbas, kimseye bakmaz! Bükreş’i terk etmek istemesek de terk etmeye, yuvamıza dönmeye mecburuz. Dön bakalım Rusçuk'a. Serin bir gece. İnsanlar dışarılarda. Hadi yeniden orasını görelim, burasını görelim… Gece ilerliyor. Rusçuk bize “gitmeyin, ziyarete devam edin” diyor sanki. Ne hoşmuş geç saatlerde Rusçuk'un kucağında olmak!
Deh eşeğim! Yolcu yoluna!
İşte, bugün çıktığımız noktaya dönmüş olduk. Aradan geçen 17 saatlik bir zaman var. Hesabını tutamadığımız yüzlerce kilometreler var. İzlenim dağarcığımızda onlarca köyler, kasabalar, binalar, yeşillikler, ormanlar, dereler, nehirler, insanlar, güzellikler var!
Bir güne sığdırdığımız ne güzel geziydi ama…

Yazarın Diğer Yazıları