Çin, İran'ı nükleer tehditle barışa zorladı mı
Ömür ÇELİKDÖNMEZ
Çin, İran’ı nükleer tehditle barışa zorladı mı? Karşılığında ABD'den Tayvan’ı aldı mı?
Çin, İran’ı nükleer tehditle barışa zorladı mı? Karşılığında ABD'den Tayvan’ı aldı mı?
ABD–İran çatışmasının yarattığı yüksek gerilim ortamında, Çin’in yalnızca izleyen değil yön veren bir aktör olarak devreye girdiği; stratejik hesaplamalarını sahaya ve diplomasi masasına eş zamanlı yansıttığı görüldü.
Çin’in İran’ı ateşkes ve diplomasi hattına yönlendirmesi, Pakistan’ın ise süreçte adeta bir sekreterya işlevi üstlenmesi, bölgesel krizin yalnızca sahada değil diplomasi masasında da yeniden şekillendiğini gösterdi.
İslamabad’ın bu süreçte oynadığı rol, savaş sonrası güvenlik mimarisinde de etkin bir aktör olabileceğine işaret ederken; Pekin’in Tahran üzerindeki etkisini kullanarak krizin seyrine müdahil olması, ABD–Çin ilişkilerinde yeni ve daha temkinli bir dönemin kapısının aralandığına dair güçlü bir sinyal verdi.
Çin’in, İran’ın yeni lideri Mücteba Hamaney’e ABD’nin nükleer silah kullanma ihtimalinin yüksek olduğu yönünde bilgi ilettiği; ayrıca İran’dan petrol alımını durdurma tehdidiyle en sert baskı aracını devreye sokarak ateşkese onay vermesini sağladığı belirtiliyor.
İslamabad’da kritik trafik: Çin İran’ı ateşkese yöneltti, ABD sürece dahil oldu…
ABD Başkanı Donald Trump, batılı bir ajansa verdiği demeçte, Çin’in İran’ı ateşkesi kabul etmeye ikna ettiğine inandığını söyledi. Bu değerlendirme, İranlı ve Pakistanlı yetkililerin Pekin’in İslamabad’daki son dakika müzakerelerinde kritik bir rol oynadığı yönündeki açıklamalarıyla da örtüşüyor.
Sürece, ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’in de dâhil olduğu ve Washington’un Vance’i Macaristan’daki temasları sırasında geçtiğimiz Salı akşamı geç saatlerde müzakere hattına dahil ettiği belirtiliyor. Çin’in ise Washington ile Tahran arasında şekillenen bu temas trafiğinde İran’ın anlaşmayı kabul etmesini kolaylaştıran başlıca aktör olduğu ifade ediliyor.
Pekin yönetiminin, özellikle Pakistan başta olmak üzere Türkiye ve Mısır gibi aracı ülkelerle koordinasyon içinde hareket ederek diplomatik etkisini artırdığı ve bu çok katmanlı temas ağı üzerinden süreci yönlendirdiği değerlendiriliyor.
Dün Çin’le Sovyetleri sıkıştıran ABD, bugün Çin’i durdurur mu?
Soğuk Savaş döneminde dünya, Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında iki kutuplu bir yapıya bölünmüştü. Bu denklemde, Bağlantısızlar Hareketi ise iki blok arasında kalmak istemeyen ülkelerin oluşturduğu bir “ara alan” işlevi gördü. Bu ülkeler ne Washington’a ne de Moskova’ya angaje olmayı tercih ediyordu.
Başlangıçta Çin Halk Cumhuriyeti büyük ölçüde Sovyet kampına yakın bir konumdaydı. Ancak zamanla Pekin ile Moskova arasında derin ideolojik ve jeopolitik ayrışmalar ortaya çıktı. Bu kırılmayı fırsat olarak gören ABD, Çin’i küresel sisteme entegre ederek Sovyetler Birliği’ni dengelemeyi hedefledi.
Bu stratejinin mimarlarından biri olan Henry Kissinger, Mao Zedong ile kurulan diplomatik temaslar sayesinde Çin’i uluslararası sistemde yeni bir konuma taşıdı. Nitekim 1971’de alınan kritik kararla, Birleşmiş Milletler nezdinde Çin’i temsil eden yapı değişti; Çin Cumhuriyeti üyelikten çıkarılırken, yerine Pekin merkezli Çin Halk Cumhuriyeti kabul edildi. Böylece Çin, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinden biri olarak küresel güç mimarisine resmen dahil oldu.
Oysa 1970’e kadar Batı dünyası, Çin’in meşru temsilcisi olarak Çan Kay Şek liderliğindeki Tayvan merkezli Çin Cumhuriyeti’ni tanıyordu. Bunun temel nedeni, II. Dünya Savaşı sırasında Çan Kay Şek önderliğindeki Çin’in, ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği ile birlikte hareket eden “Dört Büyük” arasında yer almasıydı.
1970’lerle birlikte değişen güç dengeleri, Amerika Birleşik Devletleri’ni stratejik bir tercihle karşı karşıya bıraktı: Moskova’yı dengelemek için Çin ile yakınlaşmak. Washington bu tercihini Pekin’den yana kullanırken, Çin de sürecin sunduğu fırsatların farkında olarak hareket etti.
Bu yakınlaşma, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkileri dönüştürmekle kalmadı; aynı zamanda küresel sistemde Sovyetler Birliği’ne karşı yeni bir denge hattı oluşturdu. Çin yönetimi, bu dönemde hem iç kamuoyuna hem de dünyaya, iki süper gücün birbirine yakın seviyede olduğu ve sistemin göreli bir istikrara kavuştuğu mesajını vermeye çalıştı.
Aradan geçen yarım yüzyılın ardından tablo büyük ölçüde tersine dönmüş durumda. Günümüzde ABD, bu kez Çin’i dengelemeye çalışan başlıca aktör konumuna gelirken; Rusya, artan stratejik yakınlaşmayla Pekin’in yanında konumlanıyor.
Washington, Çin’i çevreleme ve küresel etkisini sınırlama stratejisini derinleştirirken; Pekin ise artık yalnızca bir denge unsuru değil, doğrudan sistem kurucu bir süper güç olarak hareket ediyor.
Bu çerçevede Çin hem kendi kamuoyuna hem de uluslararası topluma, tek kutuplu düzenin sona erdiği ve çok kutuplu, daha rekabetçi bir dünya sisteminin şekillendiği yönünde güçlü bir anlatı sunuyor.
Trump’ın Pekin ziyareti ve Hürmüz bağlantısı…
ABD Başkanı Donald Trump’ın Pekin ziyaretini, Çin’in Hürmüz Boğazı’nda istikrarın sağlanmasına katkı sunma taahhüdüyle ilişkilendirdiği görülüyor. Washington ve Pekin, Trump’ın İran savaşı nedeniyle ziyareti ertelemesine rağmen, ikili ilişkilerdeki kırılgan istikrarı korumak adına zirvenin gerçekleşmesini istemektedir.
Savaşın Çin’e çift yönlü etkisi…
ABD’nin İran’la çatışması, Çin açısından hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor. Bir yandan Washington’un dikkatinin Hint-Pasifik’ten uzaklaşması ve müzakere gücünün zayıflaması Pekin’in elini güçlendiriyor. Diğer yandan savaşın petrol piyasalarında yarattığı dalgalanma ve küresel ekonomik riskler, Çin’in çıkarlarını doğrudan tehdit ediyor.
İttifaksız etki stratejisi…
Çin’in son on yıllarda benimsediği dış politika yaklaşımı, katı ittifaklar yerine esnek ve pragmatik ortaklıklara dayanıyor. Pekin, klasik anlamda güvenlik garantileri veya nükleer şemsiye sunmaktan özellikle kaçınarak; ekonomik bağımlılık, altyapı yatırımları ve ticaret ağları üzerinden etki alanını genişletmeyi tercih ediyor.
Kuşak ve Yol modeli…
Kuşak ve Yol Girişimi çerçevesinde kurulan ilişkiler, Çin’in “ittifaksız etki” stratejisinin en somut örneğini oluşturuyor. Pekin, partner ülkelerle bağlarını güvenlik eksenli değil; finans, enerji, lojistik ve teknoloji temelli çok katmanlı iş birlikleri üzerinden kurarak krizlere karşı esnek ve geri çekilebilir bir pozisyon elde ediyor.
İran ile mesafeli yakınlık…
Çin’in bölgedeki diplomatik etkisi sınırlı olmakla birlikte giderek artmaktadır. İran petrolünün en büyük alıcısı olması, Pekin’i Tahran açısından vazgeçilmez kılarken; iki ülke arasındaki ilişkiler derin bir stratejik ittifaktan ziyade pragmatik bir iş birliği niteliği taşımaktadır.
Bilinçli geri duruş…
Çin’in İran konusunda “bilinçli geri duruş” sergilediği görülmektedir. Pekin, güçlü ekonomik bağlara rağmen askeri olarak sürece dâhil olmamaktadır. Bunun temel nedenleri; ABD ile doğrudan çatışmadan kaçınmak ve küresel ticaret ile enerji akışını riske atmamak olarak öne çıkmaktadır. Bu tutum, tesadüfi değil, stratejik bir tercihtir. Çin, İran’dan ziyade ABD ile ilişkilerini önceleyen bir denge politikası izlemektedir.
Asıl rekabet: Washington–Pekin hattı…
Ortaya çıkan tablo, asıl büyük oyunun Orta Doğu’da değil Washington ile Pekin arasındaki güç mücadelesinde oynandığını göstermektedir. İran krizi, bu rekabetin yalnızca bir yansımasıdır.
Tayvan Meselesi: ABD–Çin ilişkilerinin belirleyici unsuru…
ABD–Çin arasında kontrollü bir yakınlaşma zemini oluşması hâlinde bunun en kritik başlığını Tayvan meselesi oluşturmaktadır. Washington’un Tayvan konusunda daha esnek bir tutum geliştirmesi karşılığında, Çin’in küresel krizlerde daha uyumlu bir pozisyon alabileceği değerlendirilmektedir. Bu çerçevede Tayvan, iki güç arasındaki diyaloğun temel pazarlık unsurlarından biri hâline gelmiş durumdadır.
Çin açısından ise asıl öncelik, Körfez’deki gelişmelerden ziyade Tayvan Boğazı’dır. Pekin yönetimi, Orta Doğu’daki krizlere doğrudan müdahale etmek yerine, hem Washington ile ekonomik ilişkileri istikrara kavuşturmayı hem de kendi yakın çevresinde ortaya çıkabilecek olası çatışma senaryolarına odaklanmayı tercih etmektedir. Bu durum, Tayvan’ın yalnızca bölgesel bir mesele değil, küresel güç dengelerinin merkezinde yer alan stratejik bir unsur olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Ekonomik bağlar ve askerî destek…
Çin, Batı yaptırımları riskine rağmen İran petrolü satın almaya devam etmiş; ayrıca İran’ın balistik füze ve insansız hava aracı programları için kritik bileşenler sağlamıştır. 2021’de imzalanan uzun vadeli ekonomik iş birliği anlaşması da bu ilişkinin çerçevesini güçlendirmiştir. Bu destek, İran’ın hem askeri kapasitesini korumasına hem de küresel sistemden tam anlamıyla izole olmasının önüne geçmesine katkı sağlamıştır.
Sözler sert, eylemler sınırlı…
Çatışmalar başladıktan sonra Çinli yetkililer, Ali Hamaney’e yönelik suikastı kınamış, ABD’yi sert ifadelerle eleştirmiş ve özel temsilci Zhai Jun’u devreye sokmuştur. Ancak Pekin’in yapmadıkları daha dikkat çekicidir. İran petrolünün en büyük müşterisi olmasına rağmen Çin, doğrudan müdahaleden kaçınmış ve sahada belirleyici bir aktör olmamıştır.
Enerji güvencesi ve alternatifler…
Çin, ani fiyat artışlarına karşı stratejik petrol rezervleri oluşturarak ekonomik bir tampon geliştirmiştir. Ayrıca olası arz kesintilerine karşı Rusya gibi alternatif kaynaklara yönelme kapasitesine sahiptir. Bu durum, Pekin’in İran petrolüne mutlak bağımlı olmadığını göstermektedir.
İran’ın algısı ve Çin’in hesabı…
Tahran yönetimi, Çin’in temkinli ve sınırlı diplomatik tutumunu zaman zaman güvenilmezlik olarak algılayabilir. Ancak Pekin açısından zayıflamış bir İran hem risk hem de fırsat barındırmaktadır. Çin, Batı yanlısı bir rejim değişikliği istemezken; mevcut yönetimin zayıflaması üzerinden İran’ın kendisine olan bağımlılığını artırmayı hedeflemektedir.
Kontrollü yakınlaşma…
Çin’in İran konusunda geri planda kalması bir geri çekilme değil, daha büyük bir stratejik denge arayışının parçasıdır. Pekin küresel bir savaştan kaçınarak ekonomik çıkarlarını korumayı hedeflerken; Washington da Çin’i tamamen karşısına almaktan kaçınmaktadır. Ortaya çıkan tablo; iki güç arasında rekabet ile iş birliğinin iç içe geçtiği kontrollü bir yakınlaşma sürecine işaret etmektedir. Bu sürecin merkezinde ise açık biçimde Tayvan dosyası yer almaktadır.
İran Türklüğü unutmasın!..
Bilge Kağan ve Kül Tigin döneminde Göktürk kağanlarının Çin’e bakışı son derece nettir: Çin hem bir fırsat hem de büyük bir tehdittir. Orhun Yazıtları’nda Çin için, “tatlı söz ve yumuşak ipekle Türk milletini aldattığı” vurgulanır. Bu ifadeyle Çin’in doğrudan savaş kadar, diplomasi ve ekonomik cazibe yoluyla da Türkleri zayıflatmaya çalıştığı anlatılır.
Göktürk kağanları, Çin’le ticaret ve diplomatik ilişkiyi tamamen reddetmez; ancak Çin’e bağımlı hâle gelmenin devletin çöküşüne yol açacağını açıkça dile getirir. Bu nedenle temel yaklaşım şudur: Çin’le temas kur, ama ona güvenme ve bağımlı olma. Kısacası; kadim Türk Göktürk aklı ve töresi, Çin’i yakın durulması gereken ama mesafe korunması şart olan bir güç olarak tanımlar.
Sarı öküzün akıbetini merak edenler el kaldırsın…
.Seçilmiş Kaynakça
https://x.com/i/status/2041798778944958769
https://x.com/i/status/2041656558233198605
https://x.com/i/status/2041810280447922279
https://x.com/i/status/2041769264378466381
https://x.com/i/status/2041840764381229074
https://www.cbc.ca/news/world/china-trump-us-iran-9.7117124
https://www.bbc.com/zhongwen/articles/cj0vee83q8go/trad.amp
https://geopoliticalfutures.com/china-iran-and-the-future-of-taiwan/
https://www.gazeta.ru/amp/politics/news/2026/04/08/28223605.shtml
https://www.rbc.ru/politics/08/04/2026/69d58df89a794760897cde04
https://www.chathamhouse.org/2026/02/china-playing-long-game-over-iran
https://www.news.cn/world/20260327/9a13544de5134baa8ccfde609d7da726/c.html
https://hongkongfp.com/2026/04/08/china-says-welcomes-us-iran-ceasefire-agreement
https://www.habervakti.com/putinin-yakin-dostu-siyonistlerin-sevmedigi-adam-henry-kissinger
https://www.theguardian.com/world/2026/apr/09/who-can-claim-victory-iran-ceasefire-china
https://www.brookings.edu/articles/the-delayed-trump-xi-summit-iran-and-the-us-china-relationship/