İncir Zamanı
Necla M. SELİM
Güneşin doğuşuyla incir toplamak, onları hasırların üzerinde kurutmak, kurutulmuş incirleri cevizle doldurup misafirlere ikram etmek…
Ya da taze incirden reçel yapmak, aslında yazı kavanoza kapatmak, güneşi meyvenin içine hapsetmek, o tatlı kokuyu kışın sessizliğine saklamaktır.
Bunlar sıradan gündelik işler değil; hayatın şiiridir.
İncir, kuşakların hafızasını taşır.
Beden için gıda, ruh için metafordur.
Bir incir ağacın gölgesinde çocukluğumuz gizlidir; avuçlarda yaz, sofrada bolluk vardır.
Türk halk kültüründe incir sadece bir ağaç değildir, bir anlatıcıdır.
Her tanesinde, gözyaşını andıran küçük bir ayrıntıyla, hayatın küçük kaygılarla büyük hakikatler arasında sallanışını anlatır.
Boşuna değildir halk hafızasında yer alan sert ifade:
“Ocağına incir dikmek” - evin yıkımı ve yok oluşu için edilen bir dilektir.
Kökleri taşa ve duvara işler, sessizce büyür; bir kez girdiği yeri kolay kolay bırakmaz. İnsanı yalnız bereketiyle değil, gücüyle de düşündürür.
İncirde insan hem cennetin güzelliğini hem de toprağın sessiz uyarısını görür: bolluk, sabır ve bilgelik için.
Belki de bu yüzden “incir” kelimesini duyduğumuzda yalnızca meyveyi düşünmeyiz.
Yazın hararetini, ağacın gölgesini, güneşte kuruyan meyvelerin kokusunu ve ninelerin ellerinden aile sofrasına uzanan kadim bir hikâyeyi hissederiz.
Bazı meyveler sadece yenmez; bize hatıralarımızı anlatırlar.
İncir onlardan biridir.