Nazlı ve Neslihan
Necla M. SELİM
Bizim köyde zaman hiçbir vakit düz bir çizgide akmazdı. Yanında güğüm taşıyan bir kadın gibi salına salına yürür, bir kuyunun başında durur, unutulmuş bir sözü geri almaya döner, savaştan dönmeyenleri beklerdi. Bazen de yıllarca aynı evin içinde kalırdı.
Bugün “Nazlı” ve “Neslihan” dediğimde, bilmem geçmişten iki kadını mı çağırıyorum, yoksa hâlâ evlerin, tarlaların ve eski kara yollarının arasında yaşayan iki kadını mı? Bildiğim tek şey, onlar benimdir.
Nazlı, adını taşıdığım dedemin eşi, büyük ninemdi. Köy, onun hakkında çok söz etmezdi. Eksiklikten değil; bazı kadınlar insanların kelimelerinden daha büyüktür. Onun adı bir soyadı gibi kalmıştı. Köyde, bu kelime söylendiğinde tek bir kişiyi değil, bir evi, bir avluyu, bir kan çizgisini işaret ederlerdi.
— “Nazlıgil’den,” derlerdi ve bu yeterdi.
Nazlı’nın evi tepeler arasındaydı, sırları saklamak için yapılmış gibiydi. Sabahları sis iner, avluları örterdi. O vakit yalnız bacalar sisin üstünde yükselir, ev denizin içinde yüzer gibi görünürdü. Nazlı, herkesten önce kalkar, ateşi yakardı. İlk kıvılcım hep avuçlarına düşerdi. Hiç şikâyet etmezdi. Yaşlı kadınlar derdi ki: “Bir kadının gücü, hiç acı çekmemesiyle değil, acırken de ekmeği yoğurmaya devam etmesiyle anlaşılır.” Nazlı, yoğururdu, ekmeği yoğurur, kaderi yoğurur, yılları yoğururdu ve her sabah, hamur örtünün altında kabarırken, gözlerini yola çevirirdi. Kimseyi beklemediğini söylerdi; ama kadınlar bilir, bekleyenle beklemiyormuş gibi yapan arasındaki farkı. Belki de Çanakkale’ye gidip dönmeyen Ali’yi, babamın amcasını beklerdi…
Aynı zamanlarda, dünyanın başka bir köşesinde bir Neslihan yaşıyordu. Adında “nesil” vardı - soy, kuşak, evlat. Bir de “han” vardı - Türk kökenli bir asalet unvanı. Yüzünü hatırlıyorum: beyaz, ay gibi yuvarlak. Annemin ninesi. Daha soy ağacının ne demek olduğunu bilmeden, adı bir vaat gibiydi, bir gün bir torunu onu bulmaya çalışacaktı. Neslihan, bunu bilmezdi. Hiç kimse kendi adının geleceğini bilmez…
Çocukken babaannesi ona demişti:
— Eski isimleri asla unutma!
— Neden?
— Bir gün biri gelip onları arayacak.
Neslihan gülmüştü:
— Kim isim arar ki?
O vakit bilmiyordu, yıllar sonra bir torunu kâğıdın başına oturacak ve geçmişin dağılmış insanlarını toplamaya çalışacaktı.
Yıllar savaş yıllarıydı. Yıllar hastalık yıllarıydı. İnsanların bir köyden ötekine gidip bir daha dönüp dönmeyeceklerini bilmedikleri yıllardı. O yıllardan biri de veba yılıydı. Bugün kimse tam hangi yıl olduğunu bilmez. Aile hafızasında zaman takvim taşımaz; isim taşır. “Veba yılıydı, bozgunlukta dokuz yaşındaydım,” derdi başka bir nine.
Böyle aktarılır yüzyıllar: tarihlerle değil, zamanlarla, yollarla, insanlarla ve onlardan doğan başka insanlarla. Bir oğul gelir. Ondan başka bir oğul. Sonra bir kız. Ya da bir oğul, ondan bir kız, o kızdan başka bir kız ve bir gün o son kız sorar:
“Kimdi Nazlı ve Neslihan?”
Belki de soy ağacı bir ağaç değil, kıvrıla kıvrıla akan bir nehir. Kim bilir? İşte bu yüzden sormaya devam ediyorum.