Aklama Çabaları, Kışkırtmalar ve Pişkin Söylemler
Nebahat RODOPLU
Kimlik, Hafıza ve Sembolik Direniş
Sizin hiç tek harfli mezar taşı olan bir akrabanız oldu mu? Benim oldu - kocanam, babamın babaannesinin mezarı öyle oldu. Ömrünü feracesi ve ak yaşmağıyla geçirmiş, seksen küsur yaşında bir kadındı. Adeviye olarak doğmuştu; ama 1984 yılının sonundaki zorunlu ad değişikliğinde "Ana" ismi verilmişti resmiyette. "Sülalenin anası olduğum için Ana demişler" diye kendini avutup dururdu. 1986 yılının sonbaharında, kendisi o dayatma isimle vefat etti. Rahmetli dedem, mezar taşına Türk ismini yazdıramadığından, rejimin dayattığı ismi yazmaya da gönlü razı gelmediği için sadece "A" harfini kazıttı mezar taşına...
Sonradan öğrendim ki mezar taşlarına tek harf kazımak sadece bizim ailemize özgü bir çaresizlik değilmiş; bilinçli kişiler tarafından o karanlık dönem bilinsin, yapılan bu zulüm ve kimlik gaspı tarihe not düşülsün diye mezar taşları özellikle öyle bırakılmış.
Yaşlılar neye uğradığını şaşırırken, çocuklar durumun absürtlüğünü kavramakta zorlanıyor, benliğini yeni tanıyan gençler ise o dayatma isimleri birbirlerine söylerken yerin dibine geçip utanıyorlardı. Bize, bu acıları yaşatanlar sadece hayatta olanların değil, daha önce vefat etmiş büyüklerimizin bile kütüklerdeki isimlerini değiştirmişler. 1989 yılında ismi uğruna göç yollarına sürüklenenler, bu durumun farkında değillerdi. Birçoğu yokluktan, korkudan ve çaresizlikten, ya da bitmek bilmeyen bürokratik engellerden dolayı, Bulgaristan'ın resmi kütüklerinde hâlâ o zoraki isimlerle durduklarını bilmeden yaşayıp gittiler.
Hatta bugün bile Bulgaristan’a gidip öz ismini geri alma fırsatı bulanların karşısına trajik bir tablo çıkıyor. Kişi, kendi adını Türkçe olarak tescillese de, yurt dışında vefat eden babasının ismi Bulgaristan kayıtlarında düzeltilemediği için, resmî belgelerde öz Türk adının yanında babasının Bulgar ismi yazmaya devam ediyor...
Aklama Çabaları, Kışkırtmalar ve Pişkin Söylemler
Bugün aşırı Bulgar milliyetçilerinin, 1984–1985 yıllarında Filibe veya Burgaz gibi yerlerde yaşanan bazı bombalı eylemleri öne sürerek isim değiştirme zulmünü aklamaya çalışmaları büyük bir tarihsel çarpıtmadır. Devlet eliyle yürütülen soykırım niteliğindeki isim ve kimlik gaspının, bu münferit veya şüpheli olaylarla hiçbir ilişkisi yoktur, olamaz da. Zira asimilasyon kararları o eylemlerden çok önce alınmış ve uygulamaya konmuştu.
Üstelik dönemin istihbarat teşkilatı Dırjavna Sigurnost’un (DS) kamuoyunda Türkleri terörist gibi göstermek ve baskıları meşrulaştırmak adına, bu olaylarda parmağının olduğu yönündeki şüpheler, bugün bizzat dürüst Bulgar araştırmacılar ve yazarlar tarafından dile getirilmektedir. Aradan geçen onlarca yıla rağmen, bu dosyaların kasten derinlemesine araştırılmaması ve karanlıkta bırakılması bile, kurgulanan bu kumpasın üzerindeki şüpheleri canlı tutmaya yetmektedir.
Daha da vahimi, bugün bazı şovenist çevrelerin adeta dalga geçercesine "Biz size bir şey yapmadık, o dönem rejimde görev alan Türkler yaptı, gidin onlara sorun" diyerek suçu birkaç maşaya ve piyona yıkmaya çalışmasıdır. Sanki Politbüro kararlarını alan, köyleri tanklarla kuşatan, İçişleri Bakanlığı ve DS kanalıyla emri veren devlet aklı değilmiş gibi, suçu ihale edecek kurbanlar bulup sorumluluktan kaçmak tam bir pişkinliktir. Bu, neyin doğru neyin yanlış olduğunu karıştırıp mağdurun aklıyla alay etme çabasıdır; fakat halk her şeyin farkındadır.
Türkçe Türkü Islığına Bile Ceza
Tarihte Hitler’in dahi aklına gelmeyecek, dünyada eşi benzeri görülmemiş yöntemlerle toplumu sindirmeye çalıştılar. Bütün bir halkın adını bir gecede haritadan silmeye kalkışmak ve ana dilini tamamen yasaklamak tam bir akıl tutulmasıydı. Bugün dünyanın herhangi bir yerinde gurbete çalışmaya giden bir insana veya ailesine ana dilinin yasaklandığını, konuştuğu için ceza kesildiğini hayal bile edebilir misiniz? Şaka gibi ama bunu bir devlet politikası olarak uyguladılar.
Rejimin Türkçe tahammülsüzlüğü öyle absürt bir boyuta varmıştı ki; 100 leva maaşla geçinmeye çalışan insanlardan sokakta Türkçe iki kelime konuştu diye 5 leva ceza kesiliyor, okullarda Türk çocukları, "1 numaralı kuralı", yani Bulgarca dışında dil konuşma yasağını ihlal ettiklerinde uyarı alıyordu. Türkçe şarkı ve türkü dinlemenin zaten yasak olduğu o yıllarda, sadece Türkçe bir şarkının melodisini ıslıkla çaldı diye ceza alan lise öğrencisi vardı. Islıktan bile korkan bir devlet aklı, toplumu klostrofobik bir denetim çemberine hapsetmişti...
Omuz Omuza Direniş: Erkekler, Kadınlar ve Çocuklar
Bu direniş tek bir kesimin değil, erkeği, kadını ve çocuğuyla bütün bir toplumun omuz omuza verdiği bir varoluş mücadelesiydi. Yıldırım hızıyla dayatılan isim değişikliklerinin ardından, bu baskıya ve kimlik gaspına boyun eğmeyenler için esas sert süreç başladı. İsimlerini vermemekte direnen, protestolara öncülük eden ve öne çıkan pek çok kişi gözaltına alınıp tutuklandı; içlerinden önemli bir kısmı ise Belene Kampı’na, cezaevlerine veya ülkenin öbür ucuna sürgüne gönderildi. Dayatmalara ve gözaltı baskılarına karşı direnişe, evlerde ve sokaklarda kadınlarımız da kararlılıkla katılıyordu. Ailenin isimlerini toplu olarak değiştirmeye geldiklerinde, memurlar 14-15 yaşlarındaki oğlu için "Y harfiyle başlayan bir isim seç" deyince, anneannem hiç çekinmeden cevabı yapıştırmış: "Yordan, zordan!"
Baskıların kadınların şalvarına kadar indiği o yıllarda, anneannem polislere "O benim iş kıyafetim" diyerek dik duruyor; ev ortamında Türkçe konuşturarak ve inancı yaşatarak kaleyi terk etmiyordu.
Bu direniş halkasına çocuklar da dahildi. Rejimin Türkçe tahammülsüzlüğü karşısında çocuklar da pes etmedi; 1989 yılına gelindiğinde "Ana dilimizde okumak istiyoruz" diyerek okul boykotları düzenledik, sınıflara gitmeyerek o yaşta kimliğimize sahip çıktık.
Zorbalık ölülerimizin başında bile bitmiyordu. Özellikle toplumda üst düzey pozisyonda çalışanların, insanlara ibret olsun diye, defin ritüellerini dahi hedef aldılar. "Definleri kefenle değil, takım elbiseyle yapacaksınız" denilerek cenazelerin başına nöbetçi gözlemciler dikildi. Yakınlarımızdan birinin cenazesinde, rejim gözlemcileri mezar başından ayrılana kadar bekleyen komşularımız, herkes gittikten sonra meftayı gizlice dualarla kefenleyerek toprağa emanet etmişti.
Tarihsel Gerçeklik ve Söndürülemeyen Hafıza
Bugün hâlâ çıkıp "Siz zaten Türk değildiniz", "Osmanlı Türk değildi", "Türkiye, 1923 yılında kuruldu, siz nasıl Türk oluyorsunuz?" diyerek, ya da ticari DNA testleri üzerinden sığ tahliller yaparak Türklüğü tartışmaya açmaya çalışanlar, art niyetli bir tarih cehaletinin içindedirler. Osmanlı'nın Türk olduğunu, devlet dilinin ve idari omurgasının Türkçe üzerinden yükseldiğini tüm dünya tarihçileri, haritacıları, Batılı kaynaklar ve bizzat o dönemin Bulgar yazarları gayet iyi bilmektedir. Kaldı ki Türk adı ve kimliği 1923 yılında başlamamış; Orhun Abideleri’nden, Göktürklerden ve hatta çok daha eski Çin yıllıklarından süzülüp gelen binlerce yıllık bir sürekliliktir.
Bizim evlerimizde, 19. yüzyılın sonunda doğmuş dedelerimizin ve nenelerimizin aktardığı canlı hafızada Türk benliği hiçbir zaman tartışma konusu olmadı. Onlar Türk olarak doğdular, Türk olarak yaşadılar ve o kimliği korumak için bedel ödediler.
Belene zindanlarına doldurulan erkeklerin, 80 yaşındaki ninenin sökülüp alınan adından, şalvarından, mezar taşındaki tek bir harften, gizlice değiştirilen kefenlerden, Türkçe türkü ıslığına kesilen cezadan, okula gitmeyi reddeden çocuklardan ve zorbalıkla verilen isimlerden süzülen, bu muazzam bedeli hiçbir ideolojik aygıt veya pişkin inkar silemez.
Üstümüze ne kadar gelirlerse gelsinler, ne kadar inkar etmeye çalışırlarsa çalışsınlar; Türk halkı kim olduğunu da, nereden geldiğini de, dün olduğu gibi bugün de çok iyi biliyor ve hatırlamaya devam edecektir.