Tabular, Tek Taraflı Hoşgörü ve Gerçek Uzlaşıya Giden Yol
Nebahat RODOPLU
Birçok okurum bana sık sık neden bu kadar hassas konular işlediğimi ve onlarca yıldır gölgede bırakılmış meselelere değinmemin asıl sebebini soruyor.
Nedeni çok basit, doğduğum topraklarda üzerine konuşulmayan konular ve acılar var – tabu haline gelmiş konular bunlar.
Bizden, "hoşgörülü" ( toleranslı ) birer birey olarak kabul görmemiz için susmamız bekleniyor; fakat hoşgörü tek taraflı bir süreç olamaz. Eğer konuşmaya ve gerçeği aramaya cesaret edersek, hemen üzerimize "ortalığı karıştırıyorsunuz" ya da "gizli amaçlar peşindesiniz" gibi etiketler yapıştırılıyor.
Zoraki dayatılan Bulgar isimleriyle vefat eden yakınlarımızın ( 1989 yılı göçmenlerinden, bu bürokratik ayrıntılara vakit bulamamış olanlar veya 1984-1989 döneminde vefat edenler) Türk isimlerinin -sanki bu isim değiştirme işlemi onların kendi isteğiyle gerçekleşmiş ve herkes yaşananlardan çok "mutluymuş" - gibi sırf bunun için verilmiş dilekçe ve beyannameleri bulunmadığı gerekçesiyle iade edilmediğini öğrendiğimde bile yazmaya cesaret edemedim. Acıyı kalbime gömdüm ve sustum; zira ben kim oluyordum da etnik barışı ve hoşgörüyü bozacaktım ki...
Bu yazının vesilesi, sosyal medyada bir Bulgar araştırmacının Batak olaylarına son derece eleştirel ve kışkırtıcı bir bakış açısı sunan paylaşımını aktarmam üzerine gelişen kamuya açık bir diyalog oldu. Okul yıllarımdan bir arkadaşımın sorularına ve tepkisine yol açan bu durum, beni kendi duruşumu ayrıntılı bir şekilde ifade etmeye yöneltti.
Tarih, hafıza ve bilimsel yaklaşım üzerine söz konusu diyalogda dile getirdiğim temel tezlerimi sizlerle de paylaşmak istiyorum.
Batak, ulusal hafızanın ve tarihin son derece önemli ve acı verici bir parçasıdır; ancak acı, bize dayatıldığı gibi tek taraflı değildir. Tarihin belli amaçlarla çarpıtılması ya da ulusal hafıza ithali gibi konulara girmeyeceğim, bunları tarihçilerin netleştirmesi gerekir.
Ben söz konusu metni özellikle bir Bulgar araştırmacı tarafından yazıldığı için paylaştım; çünkü yazarın konuyu bu kadar kesin bir dille ve güçlü argümanlarla ele alması dikkatimi çekmişti. Bu metnin yazarı olmadığım için, her satırından sorumlu olup cevap veremezdim. Aynı zamanda, eğer bir kimse tek gerçeği bildiğinden eminse, kaynaklarını ve bilimsel kanıtlarını paylaşmalı. Bilimle uğraşan insanlar olarak, sadece bize öğretilenlerle sınırlı kalmayıp her kaynağa açık olmamız gerektiğine inanıyorum. Bilim derin bir kuyudur. Batak üzerine ben de yazdım; asılsız iddialara dayanarak değil, çok sayıda kaynağı, arşivi ve farklı bakış açısını karşılaştırarak. Araştırmalarımı ise hâlâ sürdürüyorum.
Tüm kaynakçaları okumaya ve anlamaya çalışıyorum; çünkü zamanla bu konu adeta edebi ve siyasi bir kurguya dönüştü – dönemin jeopolitiği, 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı), misyoner okulları ve dış nüfuz bağlamında şekillendirilmiş bir anlatı. MacGahan gibi yabancı temsilcilerin rolünü ve amacını anlamak, McCarthy gibi tarihçilerin olayları neden farklı gördüğünü kavramak önemlidir. Gerçeğin yüzde yüz keşfettiğimi iddia etmiyorum; ama arayışım sürüyor.
Araştırmam uç noktalara dayanmıyor. Alternatif kaynakları da incelemeye gayret ediyorum; çünkü tek taraflı görüşlere bel bağlamanın bizi gerçek bilimden uzaklaştırdığına inanıyorum. Belki de henüz ulaşamadığım arşivler ve belgeler vardır – geleceğin bize daha neler açıklayacağını bilemiyorum.
Bana göre, söz konusu ölçekteki bir köy ve kilise için zikredilen sayılar oldukça tartışmalıdır ve farklı kaynaklar üzerinden yeniden değerlendirilmeyi gerektirir. Bununla birlikte, "etki-tepki" ilkesi çerçevesinde, bu olaylardan önce çevre Müslüman köylerinde yaşananlar genellikle göz ardı edilmektedir; ki bu da olayların hangi tarafında yer alırlarsa alsınlar, masum sivillere yaşatılan olası vahşetleri haklı gördüğüm anlamına gelmez.
Bugün, dijital çağda arşivlere ve kaynaklara erişim çok daha kolaylaşmışken gerçekler su yüzüne çıkmaya başlıyor, ki bu da sağduyulu insanların susmasını neredeyse imkânsız kılıyor.
Ne yazık ki, bizim neslimiz propagandayla dolu ders kitaplarıyla büyüdü. Daha çocukluk yıllarımızda üzerimize büyük bir suçluluk duygusu ve travma yüklendi. Hiç kimse bize çıkıp "Sizi bunlarla yüklediğimiz ve acı çektirdiğimiz için üzgünüz" demedi.
Ben ise 1984-1985 yıllarında, sözde "soya dönüş sürecinin" gerekliliğini meşrulaştırmak için müfredata sokulduğu anlaşılan ikinci sınıf tarih öğretmenimizin sözlerini harfiyen ciddiye alıp "Bulgarların dedelerini neden kestiklerini" sormak suretiyle sorguladığım merhum dedemden özür dilemek istiyorum. Öğretmenin sözlerini tekrarlayarak gelip parmağıyla başımın tepesine vuran üst sınıflardan İvan'a da kırgın değildim; canımı hem fiziken hem ruhen yakmalarına rağmen. O zamanlar sorumluluğu, gözleri yaşlı bir halde ağlayarak gerçeği ortaya çıkarma çabalarımı reddeden dedemin sadece "geçmişte yaptıklarında" arayabilmiştim.
Birlikte okuduğum Bulgar çocukları da belli ki, bu bilgilerden ve öğretmenin sınıftaki tek Türk çocuğuna sık sık sarf ettiği "Sizin dedeleriniz bizim dedelerimizi kesmiş" sözlerinden dolayı ciddi kafa karışıklığı yaşıyordu. Buna rağmen benimle arkadaşlık etmeye devam edecek kadar alçakgönüllülerdi...
Bana şimdilerde "neden bugün" ve "hangi amaçla" yazıyorsun diye soruyorlar. Ben bir kışkırtıcı değilim ve gizli amaçlarım da yok; fakat son yıllarda sosyal medyada bize yönelik saldırıların yeniden şiddetlendiğini, "soya dönüş sürecinin" ise "bunu hak etmiştiniz" klişesiyle meşrulaştırıldığını görüyorum.
Bu saldırılar çocukluk travmamı yeniden uyandırdı. Bu yüzden kendime "artık yeter" dedim. Yaralarımı iyileştirmek ve geleceği korumak istiyorum; çünkü bugün ben araştırıp gerçeği söylemezsem, yarın aynı şeyler benim çocuğumun üzerine çökecek.
Ben bir ülkede doğmuş, bir diğerinde yaşayan bir insanım. Her ikisinde de etnik kökeni ne olursa olsun çok yakınlarım, kıymetli dostlarım ve meslektaşlarım var; hepsine büyük değer veriyor, derin bir saygı ve özlem duyuyorum. Kimseyi kırmak istemiyorum; ancak gerçekler dürüstçe incelenmek yerine halının altına süpürüldüğünde, er ya da geç yüzeye çıkmaya ve kokmaya başlar. İşlerin bu noktaya varmaması için birilerinin zamanında düşünmesi, gerçeklerin üzerini örtmemesi gerekirdi.
Bulgar tarihçilerin, bu olayları artık duygusallıktan uzak bir şekilde yeniden ele almasının zamanı geldiğini düşünüyorum. Yeni nesiller geçmişin suçunu taşımıyor; tarihin amacı bugün suçlamak değil, objektif bir şekilde ışık tutmaktır.
Avrupa'da imparatorluk geçmişinin saygıyla karşılanması dikkatimi çekiyor. Örneğin York'ta ( İngiltere ) kendilerini yağmalayan Vikingler için bile anıtlar ve müzeler yapılmış, tarih yapıcı bir anlayışla ele alınıyor.
Ne yazık ki Bulgaristan'da Osmanlı mirası, sanki hiç olumlu bir katkısı olmamış gibi, çoğu zaman yalnızca olumsuz olarak sunuluyor, ki bence bu objektif değil.
İşte tam da bu tutum nedeniyle, bugün o imparatorluğun geride kalan temsilcileri –Türkler ve diğer Müslüman topluluklar– hâlâ zaman zaman hor görülmeye, saygısızlığa ve mesnetsiz suçlamalara maruz kalıyor.
Hatta bu düşünce yapısından cesaret alan bazı sosyal medya yorumcuları kantarın topuzunu kaçırarak konuyu tamamen absürt bir noktaya getiriyorlar.
İnsanların kötü doğmadığına, şartların, çevrenin ve propagandanın onları değiştirdiğine inanıyorum.
20. yüzyılda ve özellikle 80'li yıllarda dedelerimizin ve babalarımızın zorlandığı gibi sinmeyecek ve susmayacağım. Eleştirel okumaya, analiz etmeye, gerçeği aramaya ve kanıtlarla cevap vermeye devam edeceğim.
Bilim düşünce özgürlüğü gerektirir, soru sorma korkusu değil. Bilime ve tarihe değer veren insanlar olarak, en zor konuları bile korkusuzca, hafızaya saygıyla ve farklı bakış açılarına akademik bir açıklıkla konuşabilmemiz gerektiğine inanıyorum.
Hiçbir halkın bir diğerini ezmediği, herkesin birbirine karşılıklı saygı duyduğu ve aşağılanmaya maruz kalmadan kendi kimliğini ifade etme hakkına sahip olduğu, atalarının geleneklerinden, tarihinden ve dilinden utanmayıp aksine – şoven düşüncelere ve üstünlük kurma arzusuna kapılmaksızın – gurur duyacağı günleri görmeyi umuyorum.
Bu geleceğe giden yol; dürüst diyalogdan, objektif bilimden ve kendi tabularımızla yüzleşme cesaretinden geçer.
Tek taraflı tarih anlatısı ve tek taraflı saygı, barış getirmez; yalnızca gerginlik biriktirir. Eğer bir gün karşılıklı ve dürüstçe anlaşmayı başarırsak, işte o zaman vicdan rahatlığı ve samimi bir sevinçle bütün bayramlarımızı hep birlikte kutlayıp anabileceğimize inanıyorum; çünkü o zaman mitlerle, şüphelerle ve tek taraflı biçimde üzerimize yüklenen suçluluk duygusuyla ezilmiş hissetmeyeceğiz.