Tarihsel Derinlik ve Bulgaristan'ı İnşa Eden Görünmez Eller ( 2. bölüm )
Nebahat RODOPLU
Tarihsel Derinlik ve Bulgaristan’ı İnşa Eden Görünmez Eller ( 2. bölüm )
Antik Köklere ve Osmanlı Öncesine Uzanan Tarihsel Derinlik
Balkanlar coğrafyasındaki Türk izlerini yalnızca 14. Yüzyıldaki Osmanlı fetihleriyle başlatmak, kasıtlı bir tarihsel körlüktür. Osmanlı sancaklarından asırlar önce, Kumanlar (Kıpçaklar), Peçenekler, Uzlar (Oğuzlar) ve Hunlar bu topraklara dalga dalga gelerek yerleşmiş, bölgenin etnik ve kültürel mayasını oluşturmuşlardır.
Özellikle Kıpçaklar (Kumanlar), sadece bölgeye yerleşmekle kalmamış; 12. Yüzyılın sonunda Bizans’a karşı isyan ederek İkinci Bulgar Krallığı’nın ( Çarlığı ) kurulmasında, Asen hanedanlığına verdikleri muazzam askeri ve siyasi destekle doğrudan kurucu aktör olarak rol oynamışlardır. Devletin kurucu unsuru olan Protobulgarların ( Ön Bulgarlar ) dahi Türk kökenli bir bozkır kavmi olduğu gerçeği, bugünkü şovenist tarih tezi tarafından örtbas edilmeye çalışılsa da coğrafyanın genetiğinde yer almaktadır.
Bölgenin tarihsel katmanları daha da geriye sarıldığında, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlar’a uzanan hattın kadim hakimleri olan İskitler ( Scythians ), Anadolu ve Balkanlar'ın antik halkı Traklar ( Thracians ) ve hatta köken bağları güçlü delillerle tartışılan Etrüskler ile Truvalılar üzerine yapılan derin etimolojik ve arkeolojik araştırmalar, bu medeniyetlerin kökenlerindeki Türkî unsurları ortaya koymaktadır. Nitekim Alman filolog Johannes Fressl’in henüz 1886 yılında kaleme aldığı "Die Skythen-Saken, die Urväter der Germanen" ( İskitler-Sakalar: Cermenlerin Ataları ) gibi batılı kaynaklar dahi Cermen ve Avrupa kavimlerinin köklerini, bu Turani havzaya dayandırmaktadır. Almanya ve Avusturya coğrafyasındaki ( Bavyera / Bavar / Avar bağı gibi ) pek çok kadim yer, dağ ve nehir ( Donau / Tuna ) isminin Ön-Türkçe kökenleri, bu dilbilimsel ve coğrafi mührün sadece Balkanlar ile sınırlı olmadığını, tüm Avrupa’ya yayıldığını göstermektedir.
Bu köklü aidiyetin en sarsılmaz kanıtı, coğrafyanın kılcal damarlarına kadar işleyen toponimi ( yer adları ) mirasıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun fethettiği topraklardaki yerel isimleri kitlesel olarak değiştirip yok etmek gibi asimilasyonist bir idari geleneği olmamasına rağmen; Bulgaristan coğrafyasındaki binlerce dağın, geçidin, nehirlerin, küçücük çayların, tepelerin ve hatta tek bir taşın ya da asırlık bir ağacın bile hâlâ saf Türkçe isimlerle anılması tesadüf değildir.
Bu durum, söz konusu Türkçe adlandırmaların sadece Osmanlı idari kayıtlarından ibaret olmadığını; aksine Osmanlı'dan asırlar önce, belki Traklar döneminde, belki de göçebe bozkır kavimlerinin coğrafyayı ilk kez keşfedip anlamlandırdığı antik çağlarda toprağa çakılan kalıcı birer 'kimlik mührü' olduğunu kanıtlamaktadır. Devletler ve sınırlar değişse de taşın, dağın ve derenin dili, o toprağın orijinal sahibini fısıldamaya devam etmektedir.
Dolayısıyla bu topraklar, sadece 500-600 yıllık bir Osmanlı sancağı değil; binlerce yıllık bir proto-Türk varlığının yurdudur. Bugün Kırcaali bölgesindeki Mumcudam gibi köylerde çöken asırlık çatılar, oymalı ahşap kapılar ve taş işçiliği, bu köklü yerleşik nizamın ve medeniyetin günümüze ulaşan sessiz çığlığıdır.
Kronik Sürgün Döngüsü ve Bulgaristan’ı İnşa Eden Görünmez Eller
Balkanlar'da yaşananlar, dünya tarihinin gördüğü en büyük ve en sistematik nüfus mühendisliklerinden biridir. 1821 ile 1922 yılları arasında 5 milyondan fazla Türk ve Müslüman, katliamlar ve baskılar neticesinde ata topraklarından sökülerek göç etmek zorunda bırakılmıştır. Bu kitlesel tasfiye 20. Yüzyılda da hız kesmemiş; 1878’den itibaren 1912-13 Balkan Savaşları, 1925-38 arası Cumhuriyet dönemi, 1950-51, 1968-78 ve nihayetinde 1989 kırılmalarıyla adeta her on yılda bir tekrarlanan kronik bir sürgün mekanizmasına dönüştürülmüştür.
Bugün Türk varlığını mülksüzleştirme kanunlarıyla tasfiye etmeye çalışan Bulgaristan, ironik bir şekilde fiziki varlığını ve altyapısını tamamen Türk işgücüne borçludur. 20. Yüzyıl boyunca Bulgaristan'ın demiryolu ağlarını döşeyen, fabrika bacalarını yükselten, yollarını, barajlarını ve şehirlerini inşa edenler Türklerdir. Özellikle komünist rejim döneminde, Türk gençlerinin eline silah verilmek yerine zorunlu olarak gönderildikleri İnşaat Kuvvetleri / İşçi Taburları ( Строителни войски ) içindeki Türk oranı muazzam yüksek düzeydeydi.
Türkler; tarım ve hayvancılığın belkemiği, fabrikaların motoru ve ülkenin fiziki mimarı olarak gece gündüz çalıştırılmış, ancak ürettikleri bu devasa artı-değerin karşılığında sürgün ve tasfiye ile ödüllendirilmişlerdir.
( Devam edecek )