Ah Anılar, Ah Sorular…
Nebahat RODOPLU
Göç kervanıyla birlikte sürüklediğimiz hatıralar, gönül bavullarımıza sığdırdığımız özlemler bugün hâlâ içimizde kabarıyor.
Her bahar gelişiyle içimde bir telaş uyanır.
Her mevsim değişiminde belleğimizde aynı sorular yankılanır.
Kardelenler açtı mı, kuzular meledi mi, yağmurdan sonra toprak nefes aldı mı?
Odun yüklü eşeğin ağırlığı hafiflesin diye, ona omuzunla dayanan gara lastikli köylü kadınlardan eser kaldı mı?
Kerkenezler, kara bulutlar arasından sıyrılıp, tırnaklarının arasına sıkıştırdıkları yılanları, terk edilmiş evlerin çatılarına bırakıyorlar mı?
Boynundaki zinciri söküp de kulübesinde yalnız bıraktığımız sadık köpeğimiz, hala evimizin bekçiliğini yapıyor mu?
İri ve ıslak gözlü rahvan atları, artık birer yılki atına dönüşmüş. Issız ormanlarda kervan uçmaz. Bir tek rüzgârın sesiyle irkilerek, yılki atları hâlâ dört nala koşuyorlar…
Dedemin diktiği ceviz ağacının boyu uzadı mı, gölgesi derin mi?
Nenemin yıldız çiçeği yerini kasımpatılara bıraktı mı?
Yokluğumuzda, bu yıl da evimizin çatısı fırtınalara direnebildi mi?
Bu sorular, bireysel özlemin ötesinde, bir kültürel hafızanın yoklamasıdır.
Göç eden kuşakların belleğinde köyün çiçekleri, hayvanları, tarlaları ve mezarlıkları yalnızca pastoral bir manzara değil; kimlik ve aidiyetin temel taşlarıdır.
Her “hâlâ” kelimesi, zamanla yarışan bir hafıza çağrısıdır; çünkü göç, yalnızca mekân değişimi değil; doğayla, komşulukla ve geçmişle bağların kopuşudur.
Bu yüzden kedilerin fare kovalaması, köpeğin bekçiliği, atların dört nala koşusu, kaybolan bir düzenin sembolüne dönüşür.
Sonbaharın masalsı renkleri, nenemin yıldız çiçeği, dedemin ceviz ağacı…
Bunlar hem bireysel hatıra hem de toplumsal hafızanın parçalarıdır.
Soruların ardı ardına sıralanışı, özlemin bitmeyen bir iç hesaplaşmaya dönüştüğünü gösterir.
Ve en sonunda mezarlıkta bir Fatiha…
İşte göçün en ağır sorusu budur:
Bizim yokluğumuzda, ölülerimiz bile unutuldu mu?
Göçün bıraktığı boşluk, yalnızca yaşayanları değil, ölüleri de yalnız bırakır.
Bu yüzden anılarımızı hatırlamak, sorularımızı sormak ve hafızamızı diri tutmak, bir kültürel görevdir; çünkü hatırlamak, hem geçmişe hem geleceğe sahip çıkmaktır.