Batak: Nezaketin sınırları ve tarihin gerçekleri
Nebahat RODOPLU
*Balkanlar'ın ortak acıları, tek taraflı hafıza siyasetiyle değil; karşılıklı hakikatin teslimiyle barışa dönüşebilir.
Haftalardır Batak olaylarının yıl dönümü sebebiyle Balkan tarihine dair yazılanları ve söylenenleri sessizce; ama dikkatle izliyorum. Nezaketten yana olan ve her iki taraftan da kıymetli dostlukları bulunan biri olarak; tarihsel yaraları kaşımak yerine ortak bir gelecek inşa etmenin doğruluğuna inanırım. Ancak bu sessizliğim, gerçeklerin fütursuzca çarpıtılmasına rıza gösterdiğim anlamına gelmez.
Ta ki Burgaz Belediyesi’nin resmi web sitesinde 17 Mayıs’ı "soykırım günü" ilan eden o asılsız iddiaları görene kadar. ( Aslında geçmiş yıllarda alınan bir karar. ) “Soykırım” terimine, 1948 BM Soykırım Sözleşmesi’ndeki “özel kasıt” şartını esas alıyorum. Burgaz kararı siyasi mi, hukuki mi? Bu ayrım, karşı argümanı ilgilendiriyor; biz komşuluk hukukunu korumaya çalıştıkça, birilerinin yalanların üzerine yeni yalanlar bindirmesi artık kabul edilemez bir boyuta ulaşmıştır.
Bu yazım, etnisite ayırmaksızın sistematik bir bilgisizliğe sürüklenen dostlarımızın aydınlanması için kaleme alınmış bir hakikat beyanıdır. Burgaz Belediyesi kararını görünce “bunlar hep yalan” deyip geçemezdim. Oturup 10 maddelik bir dosya hazırlamaya kalkıştım. Benimkisi, belki de kırgınlığın olgun hali. Bendeki kırgınlığın “kana kan” dememesi, “rakama rakam” demesidir...
Aslında, Burgaz Belediyesi’nin 17 Mayıs kararı gibi adımlar, Bulgaristan’da da tartışma yaratacaktır. Bazı Bulgar tarihçiler şimdiden “soykırım” teriminin hukuki-teknik anlamını karşılamadığını, bunun siyasi bir tanımlama olduğunu söylüyor.
Bizler Balkanlar'ın çocuklarıyız. Rüzgârın Tuna kıyısında, suyun Rodop'ların ırmaklarında, gökyüzünün Cebel ufkunda yankılandığı bir coğrafyanın mirasçılarıyız. Bu topraklarda hem türküler hem ağıtlar birbirine karıştı; hem dostluklar hem ihanetler yaşandı. Bugün, bir kez daha hakikatin sesi ile nezaketin sınırında duruyoruz.
Biliyorum, hakikate ulaşmak mecburiyeti, bazen insanı yoruyor; çünkü karşı taraf hakikat aramıyor olabilir. Siyaset, propaganda, ulus-inşası... Ama yarın bir çocuk “Batak neydi?” diye sorunca, eline doğru düzgün bir cevap sıkıştırabilmeliyiz. Şimdilik sadece hakikat arayışı ile hafıza siyasetine karşı bir reddiye arasında güçlü bir köprü kurabilmektir hayalim.
Nezaket, komşuluk hukukunun en güzel erdemidir. Ancak nezaket, yalanın üzerine yalan bindirilmesine sessiz kalmak değildir. Hakikat, barışın da dostluğun da temelidir. Hakikati çarpıtarak gelecek kurulamaz; çocukların ruhuna sahte suçluluk yüklenerek kardeşlik inşa edilemez.
Bu satırları, zaten Burgaz Belediyesi’ni ikna etmek için yazmıyorum. Onların ajandası başka. Ama 20 yaşındaki bir Bulgar asıllı öğrenci, ya da bir Türk genci, “acaba öbür taraf ne diyor” diye merak ederse, belki de benim metnim ona ulaşır. Hedefim “karar vericiler” değil, “merak edenler” olsun.
Ben kırgın olabilirim; ama asla düşman değilim. Mecburen hakikati istiyorum, zaten intikam aramıyorum. Susarsak, ileride bunun vebali olur. Bu yükü taşıyan insanlar tarih boyunca hep olmuş. İvan Vazov da şiirinde o yükü taşımış: “Biz de kestik” demiş. Dürüstlük, bazen kendi milletinin de hoşuna gitmez...
Batak olaylarını yalnızca bir tarihsel trajedi olarak değil, aynı zamanda hafıza siyaseti ve propaganda mühendisliği bağlamında ele alabiliriz. Bu yazımdaki niyetim, klasik anlatının tek taraflılığını sorgularken, Balkanlar tarihindeki karşılıklı acıları ve manipülasyonları ortaya koymaktan ibarettir. Umarım, bu yaklaşım, hem tarihsel gerçeklik arayışını hem de etik bir barış çağrısını birleştirir.
Batak olaylarının tek taraflı bir “soykırım” anlatısına indirgenmesini sorgulayabiliriz; çünkü bu Bulgaristan’daki resmi hafıza politikalarıyla doğrudan çatışan bir perspektif. Batak, yalnızca bir köyün trajedisi değil; Balkanlar hafızasının en tartışmalı düğüm noktalarından biridir. Bir taraf, bu olayı “soykırım” diye anarak tek taraflı bir kimlik inşası yaparken; diğer taraf, kendi acılarının üzerinin örtülmesine isyan etmektedir. Hakikat, bu iki hafızanın arasında sıkışmış kalmıştır.
Bir neslin çocuklarına “Sizin dedeleriniz bizim dedelerimizi kesti'” diye öğretilmesi, bir travma mühendisliğidir. Aynı şekilde, Türklerin Harmanlı’da, Eski Zağra’da, göç yollarında yaşadığı katliamların unutturulması da bir hafıza gaspıdır. Hakikat, bu zincirleri kırmaktır. Hakikat, hem Batak’ta ölen Bulgarların hem Belene’de işkence gören Türklerin ve Pomakların hatırasını birlikte yaşatmaktır.
1. Mora 1821: Sistematik Yok Etmenin Kanlı Provası
Balkanlar'daki trajedinin asıl köklerini anlamak için 1821 yılındaki Mora Yarımadası katliamına bakmak zorunludur. Mora, sadece bir Yunan bağımsızlık isyanı değil; Türklerin o topraklardan kültürel ve tarihsel bir miras olarak da tamamen kazınmasını amaçlayan bir "Türksüzleştirme" modelidir. Mezarları söküp camileri yıkan bu strateji, daha sonra Batak, Eski Zağra ve Harmanlı'da karşımıza çıkacak planlı nefretin ilham kaynağı olmuştur.
Bu arada Osmanlı-Rus Harbi esnasında gerçekleşen Harmanlı katliamını da asla unutmayalım. Genelde bazı "güdümlü tarihçiler", bu vahşeti görmezlikten gelir; ama Harmanlı'da Batak'tan çok daha mühim bir katliam yaşanmıştır. Tabii ki, o karmaşık yıllarda sadece Türkler ve Pomaklar katledilmemişler, Bulgar sivillerin acısını da teslim ederek, bizim acımız kadar onların acısı da gerçektir, diyebilmek bir erdemdir.
2. Kurgulanmış İsyan ve "Büyük Oyunun" Mimarları
Balkanlar’daki olaylar yerel bir patlama değil; Rusya’nın sıcak denizlere inme planı doğrultusunda Graf Ignatyev, Gorchakov ve Çar II. Alexander gibi isimlerin Saint Petersburg’da kurguladığı siyasi bir mühendisliktir. Komitacılar, isyanın fitilini ateşlemeden önce Batak civarındaki Müslüman köylerinin gıda stoklarına ve ev araç gereçlerine el koymuş, çiftçinin pulluğunu ve aracını gasp etmiş; halkı açlığa ve bir varoluş krizine sürüklerken, camilere ve evlere zarar vererek halkı güvensizliğe itmiş, çaresiz insanların kaçmasına ve şikâyetlerde bulunmasına sebep olmuştur.
İsyanın liderlerinden Georgi Benkovski, köyler alevler içindeyken o sarsıcı itirafı yapmıştır: "Köy yakılmalı! – diye bağırdı yüksek sesle. – Eğer evleri sağlam bırakırsak, halk tereddüt edecek, geri dönmek isteyecektir, oysa bizim amacımız bu değil. Yangın onları gerçek isyancılar yapacaktır. Yine Benkovski’nin, halkın kanı üzerinden yürütülen bu büyük siyasi tezgahı itiraf eden şu sözleri bizzat Zahari Stoyanov’un kaynaklarında tarihsel bir vesika olarak durmaktadır:
“Benim amacım çoktan gerçekleşti! Zorbanın kalbinde öyle acı bir yara açtım ki asla iyileşmeyecek; Rusya'ya gelince – buyursun gelsin”!
Burada şu mantıklı soruyu sormak gerekir: Kendi halkına, kendi komşularına karşı bu derece acımasız davranabilen, isyan uğruna kendi insanının evini yakmaktan çekinmeyen bir zihniyet, düşman gördüğü Türk köylerine neler yapmamıştır?
3. Tırmışlı Ahmed Ağa, Meşru Müdafaa ve Diplomatik İkiyüzlülük
Yaşanan bu sistematik talan ve cinayetler (Ahmed Ağa’nın oğlu ve yakınlarının katledilmesi dahil), halk tarafından defalarca Filibe (Plovdiv) Valiliği’ne rapor edilmiştir. Devlet orduyu cephelerden çekemediği için sivil halk, kendi canını ve namusunu korumak adına meşru müdafaa yetkisi (Müstahfız) kullanmak zorunda bırakılmıştır. Ünlü tarihçi Stanford Shaw, arşiv belgeleriyle bunun bir devlet katliamı değil, bir savunma-çatışma sarmalı olduğunu kanıtlamıştır. İngiltere Başbakanı Benjamin Disraeli, parlamentoda gazeteci raporlarının uydurma olduğunu savunsa da, Robert Koleji ve misyoner çevrelerinin kurguladığı algı bu gerçekçi duruşu bastırmıştır. Bazı tarihçiler (ör. Winfried Baumgart) olayın Avrupa’da Osmanlı karşıtı klişeleri beslediğini, siyasi amaçlarla abartıldığını ileri sürmüştür. 2007’de some akademisyenler “Batak katliamı bir mit olabilir” tezini ortaya atmış, fakat bu iddia Bulgaristan’da büyük tepki çekmiştir.
4. Robert Koleji: Misyonerliğin ve Propagandanın Merkezi
Robert Koleji’nin misyoner yönetimi (George Washburn ve Albert Long), eğitimci kimliklerinin ardında isyanın enformasyon, propaganda ve algı yönetimi merkezini kurmuştur. Kolej kontenjanlarının her isyan öncesi ilgili etnik gruba stratejik bir şekilde açılması tesadüf değildir. Dönemin dürüst akademisyenleri, "kemikler eski" diyerek tarafsız rapor tutmaya niyetlendiklerinde, meslektaşları tarafından "din kardeşlerini satmakla" suçlanıp susturulmuştur. Yerlerine ise ABD Konsolosu Eugene Schuyler ve Januarius MacGahan gibi militan ruhlu isimlerin tek taraflı kurgulanmış raporları parlatılmıştır. Şyle ki; London Daily News muhabiri Edwin Pears, bölgeye bir kez olsun ayak basmadan, tamamen Robert Koleji misyonerlerinin odalarında kaleme alınan kulaktan dolma mektuplarla sahte bir dünya kamuoyu üretmiştir. Misyoner raporları, Avrupa basınının tek taraflı manşetleri ve sahneye konmuş bu mizansenler, tarihin gerçeğini değil, bütünüyle siyasetin çıkarını yansıtmıştır...
5. Kemik Mizanseni ve Kültürel Tutarsızlık
Olaylardan birkaç ay sonra çekilen propaganda fotoğraflarında meydanda sergilenen kemiklerin üzerinde hiçbir organik madde bulunmaması, tıbben bir imkansızlıktır. Biyolojik olarak birkaç ay içinde cesedin tamamen "steril" bir iskelete dönüşmesi mümkün değildir. Bu kemiklerin çevre mezarlıklardan sökülüp getirildiği Müfettiş Edib Efendi tarafından da tescillenmiştir. Dahası, Balkan kültüründe her iki taraf da ölüsüne saygı duyar ve bekletmeden defneder. Meydandaki o "sergilenen" kemik yığınları, objektif bir trajedinin değil, bütünüyle bir sahne tasarımının dokümanıdır.
6. Veri Sahteciliği ve Rakamların İtirafı
Schuyler, 5 bin kişilik Batak köyünde 15 bin ölü raporlayarak açık bir kurguya ve hayal ürününe imza atmıştır. Ressam Antoni Piotrowski’nin 1892’de çizdiği "Batak Katliamı" tablosu da bu kurguyu besleyen bir propaganda ürünüdür. 1877 kayıtlarında Batak’ta hâlâ vergi tahsilatının yapılması ve 1881 sayımında binlerce canlı kişinin belgelenmesi, "tamamen yok edilme" anlatısını çökertir. Rasyonel araştırmalar ve Osmanlı arşiv belgeleri, Batak'taki kaybın iddia edilenin çok altında olduğunu kanıtlar. Asıl kitlesel Müslüman kırımı ise Batak'ta değil; isyanın ilk günlerinde komitacılarca yakılan çevre Müslüman köylerinde ve ardından gelen Rus işgalindeki Harmanlı ile Eski Zağra'da yaşanmıştır. Öyle bir veri sahteciliği yapılmıştır ki, başlangıçta öldü ilan edilen yüzlerce Bulgarın aslında dağlarda saklandığı ve süreç yatışınca köylerine döndüğü resmi raporlara yansımış; hatta İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Derby günlüklerine alaycı bir dille, “Görünen o ki ölü Bulgarlar her gün hayata geri dönüyor” notunu düşmek zorunda kalmıştır. Ailelerin ortalama nüfusunun düşük kalmasının sebebi ise katliam değil, o dönemin acı gerçeği olan çocuk ölümleridir. İngiliz "Mavi Kitapları" (Blue Books) ve Osmanlı Tahrir Defterleri bu matematiksel gerçeğin en sessiz tanıklarıdır.
7. Ivan Vazov’un Şiirindeki İtiraf ve Kanlı İntikam
Bulgar edebiyatının en önemli ismi Ivan Vazov, 1881 yılında yazdığı şiirinde sarsıcı bir gerçeği itiraf etmiştir:
...İki yıl sonra Gurko’yu karşıladık / O zaman onlar için de kötü zamanlar geldi / Biz de kestik onların kellelerini, onların bizi kestiği kadar"…
Bu dizeler, 1878 sonrası bölgedeki Müslüman nüfusa yönelik yapılan sistemli intikam katliamlarının bizzat kendi ağızlarından çıkan net bir itirafıdır.
8. Kolektif Hafızaya Vurulan Pranga: Bir Neslin Çalınan Psikolojisi
Bugün sormamız gereken en sarsıcı soru şudur: Batak öncesi ve sonrası gerçekleri bizden neden gizlediniz? Neden bir neslin psikolojisini, daha ilkokul ikinci sınıftayken "Dedeleriniz dedelerimizi kesti" yalanıyla bozdunuz? Bir çocuğun ruhuna, bu asılsız suçluluk duygusunu zerk etmek, eğitim değil, toplumsal bir travma mühendisliğidir. Kendi tarihçilerinizden bazıları bile artık bu "Batak efsanesinin" bir kurgu olduğunu dile getirirken, bu Türk düşmanlığının her rejim tarafından "ulusal kimlik inşası" için kasten kullanılması artık son bulmalıdır.
9. Justin McCarthy: Yüzyıllık Büyük Kıyım (1821-1922)
Justin McCarthy’nin belgelerine göre, bu yüzyılda Balkanlar genelinde 5 milyondan fazla Müslüman katledilmiş, bir o kadarı sürülmüştür. Misha Glenny’nin de vurguladığı gibi, bu süreç tek taraflı bir "kurtuluş savaşı" değil, Müslümanları tarihten silmeyi amaçlayan büyük bir etnik temizlik operasyonudur.
10. "Hypocrisy" ve Sonuç
Bu acıların günümüzde tek taraflı parlatılmaya devam edilmesi, literatürdeki "Hypocrisy" (İkiyüzlülük/Çifte Standart) teriminin en somut tezahürüdür. Psikolojideki "gaslighting" (karşı tarafın kendinden şüphe etmesini sağlamak) taktiğiyle, katledilen milyonların kanı, kurgulanmış iddiaların ışığıyla gizlenmeye çalışılmaktadır. Kendi geçmişindeki Belene vahşetini görmezden gelip kurgu bir tarih üzerinden nefret üretmek, etik bir iflastır.
Yazının finaline gelindiğine göre, Burgaz Belediyesi’nin 17 Mayıs kararı, Bulgar ulus-inşasının yanlış bir adımıdır diyebiliyorum; çünkü “unutulan Müslüman ölüler” üzerinden buna karşı adil bir hafıza inşa edebiliyorum. Literatürde buna “competitive victimhood” deniyor: İki tarafın da “asıl mağdur biziz” yarışı. Metnin, McCarthy’nin “ölüleri saymak” metodunu ve Vazov’un “biz de kestik” itirafını kullanarak bir sonuca varmaktır gayem. McCarthy’nin “sessiz ölüler” dediği kitleyi görünür kılmak tarihsel bir sorumluluktur.
Hafıza savaşları genellikle barış değil, yeni cephe üretir. Ben, “Barış, Harmanlı’daki ölülerin de hakkını teslim etmekle olur” derken asla rövanşist bir duyguyla değil, aksine geçmişin acılarını ortaklaştıracak çift taraflı ve adil bir yas çağrısı yapmaktayım. Gerçek bir barış ve kardeşlik; çocukların ruhuna sahte suçluluklar yükleyerek değil, her iki tarafın da döktüğü kanı ve gözyaşını dürüstçe itiraf edebilmesiyle kurulacaktır.
Balkanlar’ın asırlık bilgeliğinde yankılanan o meşhur deyişle: "Komşun Türk ise şanslısın." Bizler dürüst bir geleceğe bakarak "Komşum Bulgarsa ben de şanslıyım" diyebilmeyi istiyoruz. Ancak gerçek bir barış; Batak'ta, Harmanlı’da, Eski Zağra’da ve göç yollarında isimsiz yatan yüz binlerce Müslüman evladının da hakkını ve acısını ortak bir hafızada samimiyetle teslim etmekle mümkündür.