Kimliğini pazarlık konusu yapmayan insanların tarihi ( 2. bölüm )
Nebahat RODOPLU
1984 Asimilasyonu ve 1989 Büyük Sürgünü
1984 yılının sonunda başlayan ve rejimin “Yeniden Doğuş Süreci / Soya Dönüş” olarak adlandırdığı zorla asimilasyon kampanyası, Bulgaristan Türklerine yönelik baskıların en kapsamlı aşamasıydı. Türk isimleri zorla değiştirildi; Türkçenin kamusal kullanımı ve basın-yayın faaliyetleri kısıtlandı, dinî hayat, geleneksel uygulamalar ve kıyafetler ağır baskı altına alındı. Sünnet, kurban, Türkçe türkülerin söylendiği düğünler, dinî törenler ve cenaze uygulamaları gibi temel dinî ve kültürel pratiklere yönelik yasaklar ve cezalar uygulandı. Direnenler tutuklandı, sürgüne gönderildi veya Belene gibi kamplarda tutuldu.
İnsanların yaşadığı en ağır travmalardan biri, sokakta, okulda, iş yerinde ve resmî dairelerde zorla verilen Bulgar isimlerini kullanmak ve kendi benliğine yabancı bir isme cevap vermek zorunda bırakılmaktı. Evlerin kapısı kapandığında öz isimlere sarılmak ve çocuklara kendi adlarıyla seslenmek, asimilasyona karşı bir direniş ve var olma alanıydı.
Rejim, öğretmenleri, memurları ve yerel yöneticileri zorunlu görevler ve idari baskılar yoluyla kontrol mekanizmasının parçası haline getirdi. İhbar baskısı altında ezilen görevlilerin bir bölümü, bu tür davranışları hayatta kalma endişesi ve mecburiyet nedeniyle gerçekleştirdi. Bu durum Türk toplumu içinde derin bir şüphe ve kırılma yarattı.
Ancak toplum bütünüyle pasif değildi. 1984–89 arasında farklı bölgelerde protestolar, dilekçeler, açlık grevleri ve kitlesel direnişler ortaya çıktı. 1984 yılının Aralık ayında Sütkesiği ( Mleçino ) ile başlayan kitlesel protestoların ardından, diğer bölgelerde de zorla isim değiştirme politikasına karşı direnişler gelişti; güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucunda can kayıpları ve çok sayıda tutuklama yaşandı. Özellikle 1989 yılının baharındaki gösteriler ve açlık grevleri, rejimin uyguladığı zorunlu asimilasyon politikasını daha da görünür hâle getirdi ve 1989 göçünün arka planındaki toplumsal direnişin önemli bir parçasını oluşturdu.
Bu baskılar karşısında Naim Süleymanoğlu’nun 1986’daki kaçışı ve ardından kazandığı büyük şampiyonluklar, yalnızca sportif başarılar değildi; Demir Perde’nin ardında sesi kısılmak istenen Bulgaristan Türklerinin uğradığı baskıyı dünyanın dikkatine taşıyan güçlü bir sembole dönüştü.
Bu dönemin simge isimlerinden biri, cezaevleri, kamplar ve sürgünlerde hayatının toplam 23 yılını tutsak geçiren öğretmen Nuri Adalı idi. 1989 yılında, 67 yaşındayken sınır dışı edildiği Bulgaristan'dan bavulla geldiği Bursa'da dostları tarafından, direniş hafızasının önemli bir parçası olarak dayanışma ile karşılandı.
Jivkov rejimi, Türkiye’ye yönelik kitlesel çıkışı, sıradan bir seyahat hareketi ("Büyük Gezi") gibi göstermeye çalıştı. Sınırın açılması “turistlerin Türkiye’ye gitmesine izin verilmesi” şeklinde sunulurken, rejim açısından sakıncalı görülen bazı ailelere 3 saat ve 3 gün gibi çok kısa süreler içinde ülkeyi terk etmelerini emreden tebligatlar yapıldı.
1989 yazında yaklaşık 350 bin Bulgaristan Türkünün Türkiye’ye göç etmesiyle sınır bölgesinde büyük bir insan yığılması oluştu; Kapıkule ve çevresindeki yoğunluk, günlerce süren bekleyişlere ve ağır insani koşullara yol açtı.
Ekilen mahsullerin tarlada bırakıldığı göç sırasında hayvanlarını yok pahasına satmak veya doğaya bırakmak zorunda kalanların hikâyeleri anlatılırdı. Bizim çevremizdekiler ise, çoğunlukla komşu ve akrabalardan imkânı olanlara, sınırlı da olsa ücretler karşılığında teslim edildi.
Çocukların dünyasında, bu ayrılığın izleri kaldı. Büyüklerin ağlayarak birbirlerine veda etmesini gören çocuklar, sonrasında tahta arabalarla yamaç aşağı kayıp büyüklerinden duydukları gibi uzatarak ağlama oyunlarıyla: “Gitmesene yengecikleriiiim!” diye haykırıyorlardı.
Arkada bırakılan banka birikimleri ve diğer mal varlıkları ise sonraki ekonomik dönüşüm ve devalüasyon süreçlerinde ciddi değer kayıplarına uğradı. Böylece göçün maddi bedeli sınırı geçmekle sona ermedi.
Eğitimli ve Öncü Kesimin Kaybı
1980’lerdeki baskılar ve 1989 göçü, toplumun yetişmiş ve öncü kesiminde de ağır kayıplara yol açtı. Göç edenlerin önemli bir bölümünün eğitimli ve meslek sahibi olması, Bulgaristan’da kalan Türk toplumunun yetişmiş kadrolarını da zayıflattı. Bununla birlikte, geçmişte baskı çarkının içinde kalmış pek çok değerli insan bugün de ana dil, kimlik ve toplumsal haklar için sessizce mücadele etmeye devam ediyor.
1980’lerde Türkçenin kamusal alanda yasaklanmasının ardından, 1990’larda bilinçli Türk aydınlarının önderliğinde Türkçe folklor gruplarının yeniden oluşmaya başlaması da bu toplumsal aydınlanmanın başka bir göstergesiydi.
Sınırlar Açıldığında
1990’ların başında sınırların yeniden açılmasıyla büyüklerimizin düğüne hazırlanır gibi envai pide, kapama ve tatlılarla eski ve yeni göçmen akrabalarını karşılaması; bütün acılara rağmen bağların kopmadığını gösteren en canlı aile hafızalarımızdan biridir.
Babaannemin eski göçlerden kalan bir yarası da bugün hâlâ gözümün önündedir. Kirezlik’teki tarlamızda yemek molası sonrası dinlenirken uzaklara dalıp gözleri yaşlı bir şekilde: “Eskişehirlerde ablam varaaa...” demişti. O tek cümlede hem göçün acısı hem geride kalanların hasreti hem de yıllarca kopmayan aile bağları vardı.
Sonuç olarak, bütün bu dönemlere birlikte bakıldığında, yaşananların yalnızca farklı tarihlerde gerçekleşmiş göçlerden ibaret olmadığı görülüyor. Göçler; ekonomik birikimlerin kaybı, ailelerin parçalanması, idari ve hukuki belirsizlikler, zorla isim değiştirme, dil ve kültür üzerindeki baskılar ve toplumsal hafızada derin izler bırakan travmalarla birbirine bağlanan uzun bir sürecin parçalarıydı. Buna rağmen, bu yalnızca kayıpların tarihi olarak da görülmemeli. İnsanlar her dönemde çalışmış, eğitim görmüş ve geçimini sağlamış; bununla birlikte, imkânları ölçüsünde direnmiş, aile içinde dilini ve adını korumuş, birbirine destek olmuş ve sonraki kuşaklara kimliğini aktarmıştır. Bu nedenle Bulgaristan Türklerinin göç tarihi, aynı zamanda bütün bu kayıplara rağmen hayatı yeniden kurma, bağlarını koruma ve kimliğini gelecek kuşaklara aktarma mücadelesinin tarihidir.
Bulgaristan Türklerinin tarihi; birikimini ve malını geride bırakmak zorunda kalan, evinden ve yurdundan koparılan, kimi zaman adını dahi kaybetmeye zorlanan; ama kimliğini bir pazarlık konusu yapmayan insanların tarihidir.