Bulgaristan’daki Türk varlığına yönelik baskılar tesadüfi krizlerden ibaret değildi. Türk nüfusunun yüksek doğal artışı, azınlık bilincinin güçlenmesi ve bu bilincin rejimin tek tip toplum hedefiyle çatışması, giderek sistematikleşen bir asimilasyon ve tasfiye politikasını besledi. Rejim ilk yıllarda Türk okullarını kendi ideolojik ve siyasal sistemi içine entegre etmenin bir aracı olarak açık tutarken, 1958 -1960 yıllarında bağımsız Türk okulları Bulgar okullarıyla birleştirildi; Türkçe eğitimin kalan sınırlı imkânları da 1970’lerde büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Türkçe basın ve yayıncılık da aynı süreçte giderek tasfiye edildi.
Bu politikanın arkasında daha uzun bir tarihsel kırılma da vardı. 1877– 1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında başlayan büyük göçler, yüz binlerce Müslümanın yerinden edilmesi ve mallarını geride bırakmasıyla sonuçlandı; 1912–1913 Balkan Savaşları sırasında yaşanan katliam, sürgün ve zorunlu göçler, bu kırılmayı daha da derinleştirdi. 1923 yılı sonrasında da Balkanlar'dan Türkiye’ye yönelik nüfus hareketleri ve ikili anlaşmalar çerçevesindeki göçler devam etti. Her dalgada insanlar yalnızca evlerini değil, ekonomik birikimlerini, sosyal çevrelerini ve kuşaklar boyunca oluşmuş hayat düzenlerini de geride bırakmak zorunda kaldılar.
Planlı Tasfiye Dalgaları ve Mülksüzleştirme
Mülksüzleştirme yalnızca toprak ve taşınmazlarla sınırlı kalmadı. Her göç dalgası, insanların yıllarca biriktirdiği maddi varlıkları yanlarında götürmelerini sınırlayan ağır ekonomik ve idari uygulamalarla birlikte yaşandı.
1950–1951 döneminde Bulgaristan’dan Türkiye’ye 154.393 kişi göç etti. Dönemin Bulgar makamlarının göçmenlerin para, ziynet ve mal varlıklarını yanlarında götürmelerini ciddi biçimde sınırlayan uygulamaları, insanların yıllarca biriktirdikleri serveti nakde çevirmekte büyük güçlük yaşamalarına yol açtı.
Dönemin tanıklıklarından, kadınların yanlarında götürebilecekleri değeri kürk gibi giysilere dönüştürmeye çalıştıkları anlatılır. Bu bir lüks değil, emeği taşınabilir bir varlığa dönüştürme çaresizliğiydi.
Sınır kapatıldığında Mustafapaşa hattındaki mahsur kalan insanlara, ağaç kabuklarından taze hazırlatıp fırında kurutturduğu ekmekleri taşıyan anneannemin babasının direnci ise aile hafızamızda, bu topraklardaki yaşama iradesinin sembollerinden biri olarak kaldı.
1968–1979 Yakın Akraba Göçü
Türkiye-Bulgaristan Yakın Akraba Göçü Anlaşması çerçevesinde, 116.521 kişi Türkiye’ye göç etti. Bu dönem, 1950–1951 göçünde parçalanmış ailelerin yeniden birleşmesini de büyük ölçüde sağladı; fakat yeni parçalanmalara da yol açmadı denilemez.
Ancak geride bırakılan taşınır ve taşınmaz mallar, ekonomik birikimler ve idari haklar bakımından yaşanan kayıplar, bunun yalnızca bir “aile birleşmesi” hareketi olmadığını gösteriyordu.
Paraların mont astarlarına dikildiği, sınırdaki aramalardan korkanların üzerlerindeki montları çıkarıp atmak zorunda kaldıkları anlatılır. Hatta bir yakınımızın çocukluk anılarına göre, dedesi bunu yapmaya yetişemediği için yakalanmış ve geri gönderilerek ağır çalışma koşullarında taş ocaklarında çalıştırılmıştır.
Göç sürecindeki pasaport, vatandaşlık, tescil ve iskân sorunları da insanların mağduriyetlerini artırmıştır.
( Devam edecek )