Zambakların sessizliği
Mümin TOPÇU
* Zambakların sessizliği, bir köyün unutulmuş hatıralarını dile getirir.
Terk edilmiş evlerimizin temel taşlarında, yıkılmış duvarların gölgesinde ve solgun bahçelerin kokusunda gizlenen bir hüzün vardır.
İnsan, kendi geçmişine dönerken, yalnızca anılarını değil, bir zamanlar hayatla dolup taşan mekânların ruhunu da arar.
Oysa köyümüzün sessizliği, artık yalnızca rüzgârın uğultusunda ve çiçeklerin nötrlüğünde yankılanıyor.
Sancılı bir ayrılıktı bizimkisi. Tenha bir sabah sessizliğinde, henüz güneş doğmadan köyümüzü terk ederken, gözlerdeki nem tarifsiz bir üzüntüyle boğuluyordu.
Adımlarımız ileriye gitmiyor, dizlerimiz sanki bağlarından kopmuş gibi bizi geriye çekiyordu.
Bütün varlığımızı, bütün geçmiş anılarımızı arkamızda bırakıyorduk.
Basit bir bezden elle dikilmiş rengarenk perdeler, pencere pervazlarına dizilmiş minnacık bakır kofalarda açan çiçekler, beyaz badanalı bacadan son kez yükselen renksiz duman…
Bahçe avlusunun dibindeki mor ve beyaz zambaklar, kulübesinde telaşla dolaşan köpek yavrusu, gözümden kaybolmuş ikiz kediler. Ahır kapısında asılı duran camı isli büyük fener…
Hepsiyle birlikte çocukluk ve gençlik yıllarımın yadigarlarımı da kaybediyordum. Sanki onları soğuk pınarın akıntısına bıraktığım kâğıt kayıklara bindirip meçhule uğurluyordum.
Uzun yıllar sonra köyümüzü ziyaret ettiğimde, gördüğüm korkunç manzara içimi paramparça etti. Evler sahiplerini kaybedince yıkılmış, bazıları temel taşlarına kadar toprağa gömülmüştü.
Hiç bir evin mezarı olur mu, demeyiniz; artık bizim köyün evleri birer kocaman mezardı.
Doğduğum ev tamamen çökmüş, yıkılmıştı. Yalnızca ahır kapısında bir çivide asılı olan, o camı isli büyük feneri rüzgar hafifçe savuruyordu. Bu fenerin camı ne çatlamıştı, ne de kırılmıştı. Oysa içimdeki cam kırıklarının bin parçası kalbimi kanatıyordu.
Tarlalarımız ve bahçelerimiz bile üzüntüden şekil değiştirmişti; sanki bir felaket sonrası eksen kaymasına uğramışlardı.
Rahmetli dedemin, kendi elleriyle yetiştirdiği onlarca meyve ağacı hâlâ ayaktaydı, fakat bu yıl hiç meyve vermemişlerdi.
Belki de benim gelişimi hissedip sessiz bir yas tutmuşlardı.
Bir tek mor ve beyaz zambaklar çiçek açmıştı; ama onların kokusu bile hüzün ve melankoli doluydu. Artık kimse onları cam kavanozlara koyup pencere pervazlarına yerleştirmiyordu. Onlar da yalnızlığa terk edilmişti.
Zambakların sessizliği, aslında bizim sessizliğimizdir.
Terk edilmiş evlerin temel taşlarında, yıkılmış duvarların gölgesinde ve solmuş bahçelerin kokusunda gizlenen bir anımsatma: Geçmiş, yalnızca hatıralarda değil, mekânların ruhunda da yaşar.
Bir fenerin sönmeyen ışığı ve zambakların mahzun duruşu, bize şunu fısıldıyor:
İnsan köklerinden kopsa da, hatıralar bir gün yeniden yolunu bulur. Belki de, sessizliğin içinde saklı kalan bu anılar, geleceğe dair en güçlü sözümüzdür.