Mümin TOPÇU

Kırık Pusula

Mümin TOPÇU

Gece yarısını çoktan geçmişti. Pencerenin ardından görünen gökyüzü, eski bir bakır tepsi kadar donuk ve sessizdi. Uyuyamadım.
Bir ara gözlerimi kapadım. Kendimi birden çocukluğumun köyünde buldum.
Mavi çayırlar uzanıyordu önümde. O çayırlar gerçekten mavi miydi, yoksa yılların özlemi mi onlara bu rengi vermişti, bilmiyordum. Rüzgâr, kurumuş otların arasından geçerken uzaklardan su sesi getiriyordu.
Çayırın ortasında bir sandal gördüm.
Kürekleri yoktu.
Yine de ilerliyordu.
Onu çeken şey neydi, anlayamadım. Sandalın burnuna bağlı eski bir pusula sallanıyordu. Camı çatlamıştı. İğnesi dönüyor, bir türlü yönünü bulamıyordu.
O an pusulanın bana benzediğini düşündüm.
Adımlarımı hızlandırdım. Çıplak ayaklarımla toprağa bastıkça çocukluğumun izleri canlanıyordu. Sanki yıllardır görmediğim köy, ayak seslerimi tanıyor, beni hatırlıyordu.
Sonra ninemin evine vardım.
Kapısı açıktı.
Kırık ocak taşının başında oturuyordu. Bakır tencerede kuşburnu kaynıyordu. Yüzündeki her kırışık ayrı bir yol gibiydi. Çocukken fark etmediğim çizgiler, şimdi bana koca bir ömrün haritası gibi görünüyordu.
Ninem tencereden yükselen buhara baktı.
"Nihayet geldin," dedi.
Sesinde ne şaşkınlık vardı ne de sitem.
Sanki biraz önce dışarı çıkmışım da geri dönmüşüm gibi.
Evin arkasındaki zerdali ağaçlarına baktım. Dalları birbirine karışmıştı. Çılgınca büyümüşlerdi. Ninemin yüzündeki kırışıklıklar, yeşil sarmaşık olup ağaçların dallarına dolanıyor gibiydi.
Bir şey söylemek istedim.
Söyleyemedim.
Çünkü onun artık bu dünyada olmadığını biliyordum.
Ninem bunu anlamış gibi gülümsedi.
"Hatırlayanlar için ölüm pek işe yaramaz evlat," dedi.
Bahçeye çıktığımda dedemi gördüm.
Elinde kiraz kalemi vardı.
Yaşlı elleriyle ağaca aşı yapıyordu.
Beni görünce başını kaldırdı.
"Geç kaldın," dedi.
"Yolumu kaybettim."
Gülümsedi.
"Kaybolmayan yolcu var mı?"
Aşı yaptığı dala baktı.
"Belki bu ağacın meyvesini ben göremem. Belki kimse de hatırlamaz beni. Ama kuşlar bilir."
Yere eğildi.
Kurumuş birkaç kiraz tanesini avucuna aldı.
"Bir gün bunlar kuşlara yem olur. Ömür dediğin de biraz böyledir."
Sabah sisi çökmeye başlamıştı.
Köy yavaş yavaş uzaklaşıyordu.
Tam o sırada gökyüzünden dev bir atlı karınca geçti. Kanatlarının gölgesi dağların üzerine düştü. Ardından hüsranlarım yükselmeye başladı.
Yarım kalmış sevinçler.
Yetişemediğim insanlar.
Tutamadığım eller.
Söyleyemediğim sözler.
Dağlar büyüdükçe ben küçülüyordum.
Önce bir çocuk kadar.
Sonra bir ceviz kadar.
Sonra bir serçenin gözü kadar.
Tam kaybolacağımı düşündüğüm anda bir kuş sürüsü havalandı. Kanat sesleri bütün köyü doldurdu.
Ninemin sesi rüzgâra karıştı.
Dedemin sesi ağaçların arasından geldi.
Ben böylece anladım ki insan büyüdükçe küçülen şey bedeni değilmiş.
Kendini dünyanın merkezinde sanan gururuymuş.
Mavi çayırlar yavaş yavaş sisin içinde kaybolurken kırık pusula son kez titredi.
İğnesi dönmeyi bıraktı.
Kuzeyi göstermiyordu artık.
Evi gösteriyordu.
Gözlerimi açtığımda gece hâlâ sürüyordu.
Ama içimde yıllardır ilk kez yolunu bulmuş bir sessizlik vardı.

Yazarın Diğer Yazıları