Statükonun Gölgesinde Seçimler
Mümin TOPÇU
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine
yalnızca kırk üç gün kaldı.
Bir azınlık toplumu olarak
zor bir dönemeçteyiz;
çünkü kendi adayımız yok
ve diğerlerine de güvenimiz
tam değil.
İlk başta yeni hükümete bel bağlamıştık;
fakat kısa sürede Radev
ve çevresinin gerçek yüzü
ortaya çıktı.
Karşımızda, kökleri derinlere işlemiş
statükonun emir kulları duruyor.
Boşuna dememişler:
“Bir rejim yıkıldıktan sonra
elli yıl daha yaşar.”
Gerçekten de öyle değil mi?
Nice siyasi liderler ve hükümetler
gelip geçti;
ama değişen bir şey olmadı.
Sadece isimler değişti,
düzen aynı kaldı.
Statüko, oligarşi ve mafya düzeni
her geçen gün daha da palazlandı.
Bugün sahnede
iki güçlü cumhurbaşkanı adayı var.
Onların inisiyatif komitelerine
bakmanız yeterli:
kameralar önünde şen şakrak
poz veren tanıdık yüzler…
Oysa bunların çoğu köhne
düzenin temsilcileri değil mi?
Halkın gerçek temsilcileri
yine dışarıda bırakılmış.
İliyana Yotova’yı
vaktiyle BSP teklif etmişti.
Şimdi kendisini Radev ve Boyko’nun
militanları da destekliyor.
Yotova ise diğer aday Gürov’u
başbakan olarak göstermişti.
Hadi buyurun, çıkın bu işin içinden…
BSP dediğiniz,
aslında eski BKP’nin ta kendisi.
Yıllarca toplumu esir alıp özgürlükleri
kısıtlayan vahşi sekiz ayaklı ahtopot.
Geçen gün Yotova’nın yeni marifeti
ortaya saçıldı:
Cumhurbaşkanı Yardımcısı sıfatıyla
azılı bir narkotik kaçakçısına af buyurarak
on yıllık cezasını buharlaştırmış.
Sonrası malum: aynı kişi yeniden
yüklü miktarda uyuşturucu ile yakalandı.
Bu, hiç kuşkusuz statükonun baskısıyla
yapılmış; ama vicdani bir suçtur.
Radev’e gelince…
Tarih bilgisi yoksunu zoraki bir lider.
Türklerin ana vatanını ulu orta
sorgulamaktan çekinmiyor.
Bizi sevmeyenin
neden gönül okşayalım ki?
Son olarak bizim Türk toplumuna
birkaç çift sözüm var:
Toplumumuzun kaderi,
başkalarının keyfine bağlı olmamalı.
Bu seçimler, yalnızca adayların değil,
azınlık toplumunun da kendi yolunu
bulma sınavıdır.
Doğrudur,
şu sıralar bir yol ayrımı yaşamaktayız;
ama her yol ayrımı yeni bir başlangıçtır;
rüzgârın yönü değişir, gökyüzü açılır
ve toplumumuzun sesi bir gün
yeniden dağlardan yankılanacak,
derelerden akacak,
meydanlarda yankılanacak ve o gün,
statükonun zincirleri değil;
halkın iradesi konuşacak.
Belki de asıl mesele şudur:
Statükonun gölgesinde
kalmaya devam mı edeceğiz,
yoksa kendi sesimizi
yeniden mi duyuracağız?
