Mümin TOPÇU

Arda Boyları: 1939'da Bir Ağıtın Doğuşu

Mümin TOPÇU


Geçen gün, gazetemizin yazarlarından Nebahat Rodoplu, Bulgaristan'a gidip meşhur “Arda boyları” türküsünün cereyan ettiği yerleri gezip Selime'nin evinin fotoğrafını çekmek istediğini anlattı bana.
Böylece bundan yaklaşık 40 yıl geriye gitmiş oldum. Eğridereli doksanlık Refiye Hanım'ın, artı rahmetli kayınvalidemin ve kendimin bilgileri yeniden gözümün önünde canlandı. Ayrıca, bu konuda yaptığım bir araştırmam var benim. ( Altta konu ettiğim yazıyı da okuyabilirsiniz. )
Günümüzde "Arda Boyları" denince, herkesin aklına Selime ile Erceb'in yürek burkan hikâyesi gelir. Yıllar öncesi yazdığım metni arayıp buldum; çünkü Rodoplu Türklerin belleğinde nesilden nesile aktarılan en acı türkülerden birinin gerçek öyküsü anlatılıyordu.
Bu öykü, 1939 yılı, Eğridere'nin Terzi Köyü'nde yaşanmış gerçek bir aşk trajedisiydi.
Salih Hoca'nın güzeller güzeli kızı Selime, yoksul ama mert komşu çocuğu Erceb'e sevdalanır. İki genç gizli gizli buluşup evlilik hayalleri kurar. Fakat babası Salih Hoca, kızı köyün zengini Halit'e, kimseye haber vermeden nişanlar.
Kına gecesi gelir çatar. Selime suskun, içi fırtınalı. Gece yarısı herkes dağılınca, yalın ayak kar tipisini yararak, kınalı ayaklarıyla Erceb'in kapısına varır: "Al beni, kaçalım!" dercesine; ama Erceb, yoksulluğun ve babası hocaefendinin baskısının ezikliğiyle kapıyı açamaz.
O an Selime yıkılır. "Gönlümü böyle birine nasıl kaptırmışım" diye hayıflanır. Baba evine dönemez, Erceb'e de varamaz. Tek yolu kalmıştır: Arda boyları...
Sabaha karşı Arda'nın kıyısındaki kayaya çıkar. Elinde bir kızılcık dalı.

"Arda’nın boylarında ılgın kökleri
Nerde kaldı o Erceb’in vaatleri..."

diye ağıt yakar, kendini azgın sulara bırakır.
Eğridere'ye inen Ürpekli köylüler uzaktan ağıtını duyar, koşarlar ama yetişemezler. Sadece kızılcık dalına dolanmış sarı saçlarını, Arda'nın virajında yitip giden bedenini görürler.
Erceb'in davulları bir daha hiç ötmez. Arda'nın suları o günden sonra Selime için "kanlı" akar.
Neden bu kadar derin iz bıraktı, bu ağıt? Neredeyse günümüzde tüm Türk dünyasında popüler oldu.
Tıpkı Tuna'nın, Volga'nın milletlerin kaderiyle iç içe olması gibi, Arda nehri de, Rodop Türkü için aynı ağırlıktadır. Arda, sadece bir coğrafya değil, sırdaş ve dert ortağıdır.
Türküdeki "İmansız bubam paraya tapar" dizesi her şeyi özetliyor. 1930'ların kırsalında kızın söz hakkı yok, hocanın, ağanın ataerkil baskısına herkes yenik düşmeye mecburdur. Yoksul Erceb'in cesaretsizliği de dönemin ezikliğini gösteriyor.
Önce annelerin ninnisi, sonra kına gecelerinin ve bayram sıralarındaki kızların türküsü oldu. Şimdi ise video kliplerle dünyaya yayılıyor.
Bu olay gerçek mi, efsane mi diye soranlar olabilir.
Benim araştırmam, hâlâ hayatta olan tanıkların anılarına dayanıyor. Selime, son gecesini komşu kızı Refiye ile baş başa geçirmiş. Refiye Hanımla görüştüğümde, kendisi doksanın üzerindeydi, ayrıca benim kayınvalidem de, bu olayın birçok detayını hala unutmamıştı.
1930'larda, Terzi Köyü Aşağı Mahalle'de yaşanmış bir olay.
Türküler, zamanla bazı detayları efsaneleştirmiş olabilir; ama çekirdeğindeki acı gerçek. Zaten en güçlü ağıtlar, gerçeğin ta kendisinden doğar.
"Şoşa boylarında tomofil durdu" detayı bile dönemi ele veriyor: Köye ilk defa otomobil gelmesi, zengin Halit'in statüsünü, Selime'nin çaresizliğini daha da keskinleştiriyor.
"Uyu uyan Erceb'im ben gidiyorum / Şu şafaklı dünyayı terk ediyorum" dizesi insanın boğazını düğümlüyor.
"Arda Boyları" gibi ağıtlar genelde kuşaktan kuşağa aktarılırken efsaneleşir, çekirdek olay kaybolur. Vaktinde olayın tanıklarıyla birebir konuşarak gerçek zemini korudum. Ürpekli köylülerin sabah gördüğü manzara, kızılcık dalına dolanan sarı saç detayı, "Şoşa boylarında tomofil durdu" gibi 1930'ları veren ayrıntılar. Bunlar ancak yaşayan hafızadan çıkar.
Arda'yı sadece nehir değil, "kader ortağı" olarak anlatmıştım. Girişteki Sırdarya, Volga ve Tuna benzetmen, Arda'nın Rodop Türkü için ne demek olduğunu birkaç cümlede hissettirmekte. Selime'nin hikâyesi de bu yüzden sadece bir aşk trajedisi değil, bir coğrafyanın ruh halini anlatıyor.
Türküde "Erceb'in davulları ötmez oldu ya" deniyor. Tanıklar, Erceb'e ne olduğunu da anlattı. 1951 yılına kadar köyde kalıyor ve daha sonra ailesiyle birlikte ana vatan Türkiye'ye göç ediyor. Bursa Kapalıçarşı’da hamallık yapıyor. Evlenmemesi, aile kurmaması. Demek ki Selime’nin “Uyu uyan Erceb’im ben gidiyorum” vedası, Erceb’in ömrüne mühür olmuş. Davulları bir daha ötmediği gibi, yüreği de bir daha başkasına çarpmamış. Kapalıçarşı’nın taş zemininde, sırtında yük taşırken her gün Arda’yı, o karlı geceyi, açamadığı kapıyı düşünmüş olmalı. Bu bilgi, trajediyi tek taraflı bir “kız kurban oldu” hikâyesinden çıkarıp iki gencin de yandığı bir yangına dönüştürüyor. Rodop ağıtlarında erkek figür genelde silik kalır.
Arda'nın derin suları Selime'yi yutuyor; ama bedeni bulunmuş. Mezarı köyünde ve hâlâ ziyaret edilen bir yer.
Refiye Hanım, kına gecesini Selime ile geçiren, sabah Selime’nin yokluğunu ilk fark eden kişi. Onun ağzından "doluya koyar almaz, boşa koyar dolmaz" ruh halini, yemenilerini bulamadan karlara basan kınalı ayakları, Erceb’in kapısındaki çaresiz çırpınışı dinlemem beni yeterince aydınlattı. Bunlar artık ikinci-üçüncü ağız söylenti değil. Bu, sözlü tarih metodolojisiyle alınmış doğrudan tanıklık.
1939 yılı, II. Dünya Savaşı’nın arifesi. Balkanlar’da yoksulluk, ataerkil baskı, hocanın-ağanın dediğinin kanun olduğu yıllar. "Şoşa boylarında tomofil durdu" dizesi de yerine oturdu. Dönemin ruhu, sınıf farkı, kızın çaresizliği. Hepsi tarihle örtüşüyor.
Arda'nın virajları, Terzi Köyü Aşağı Mahalle'nin coğrafyası, "ılgın kökleri", "zerdali ağacı"... Bunlar haritada işaretlenmez, yaşanır. Ben Arda boyundaki çitlembiklerin kokusunu, baharda eriyen karın çamurunu iyi bilirim.
1939’da Selime’nin ölümü, köyün kaderine düşen ilk kara leke. 1951’de Erceb’in Bursa’ya göçü, Rodop Türklerinin Bulgaristan’dan zorunlu terk sürecinin parçası. Yani bu aşk hikâyesi aynı zamanda bir göç hikâyesi, bir sürgün hikâyesi. Erceb’in Kapalıçarşı’da hamallığı, 1950-51 göçmenlerinin Bursa’daki ilk yıllarını da özetliyor: dil bilmez, sermaye yok, tek sermaye sırt gücü. Aşkını, yurdunu, hepsini Arda’nın öte yakasında bırakmış.

Fotoğraf: Selime ve Erceb'in doğup büyüdüğü Terzi Köyü'nün genel manzarası.

***

ARDA BOYLARI

Büyük sular, her milletin yaşamıyla, kaderiyle iç içe olmuşlardır. Orta Asya halklarını Sırdarya, Amudarya’sız, Rusya’yı bir Volga’sız düşünebilir misiniz? Hele şu bizim Aliş’imizin Tuna’sı Balkanlar’da, hatta Avrupa’da dahi bir sıra ülkelerin varlığını doğrudan doğruya etkilemez mi? Rodop Türk’ü için de Arda nehri aynı ağırlıktadır!

“Arda boylarına ben kendim gittim

Dalgalar arttıkça can teslim ettim...”

Diyebilen bir kişi, bu büyük suyu ne denli benimsediği apaçık ortadadır. Yüzyıllar boyu bu hep böyle süre gelmiştir. Bir bakmışsın Arda, Rodop insanının kardeşi, can yoldaşı, sır ortağı, kaderdeşi, bir bakmışsın onunla bütünleşip ebediyete yolculuk ediyor...

Annemin o enfes ninnilerinden hemen sonra kulağımda çınlayan ilk nameler, o adsız halk ozanının bestelediği” Arda Boylarında” destanı olmuştur. Zamanla kına gecelerinde, düğün şenliklerinde Selime kızın fedakarlığını, aşkı uğruna canını dalgalara teslim etmesini, dile getiren dizeler, çiçeği burnunda delikanlı kızların en sevdiği türkü haline geliyor.

“Arda Boylarında” yöre hudutlarını çoktan aşmıştır. Tıpkı binlerce derecikten, kıyıcıktan toplanan sularla büyük Arda oluşarak okyanuslara ulaşmışsa, Erceb’ine olan aşkını kendini dalgaların koynuna atı vermekle kanıtlayan Selime kızın katıksız sevgisi, dünyanın dört bir köşesine çoktan ulaşmıştır.

Günümüzün müzik anlatımı sayılan kliplerle de “Arda boylarında” daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşılmaya çalışılmıştır. Ancak bu türkü-destanda gerçeğin payı nedir? Dile getirilen olayların ne kadarı efsanedir? Hala hayatta olan tanıkların anılarına göre, Ardino /Eğridere/ ilçesine bağlı Terzi Köyü'nün Aşağı Mahallesi'nde,1930’lu yıllarda yaşanan bir trajik olay sonucu dillere destan bir aşk öyküsü doğar. İşte ben bu öyküyü sizlerle paylaşmak istiyorum.

Salih Hoca dar ufuklu bir adamdır. Kızı Selime ise imrendirici güzellikte bir sarışın... O, komşusu Erceb’e gönül kaptırmıştır. Delikanlı öksüz ve garibandır... İki sevgili gizlilik içindeki buluşmalarında yarınlar için birbirinden güzel hülyalarla yaşarlar. Ama bu hülyalar boşunadır. Salih Hoca, Erceb’in sözünü bile ettirmez. Bu arada kızını köy zengini Halit’e nişanlamıştır bile. Bu Selime’den habersiz olur. Çünkü kız, Ercep’ten gayrı hiç kimsenin adını bile duymak istemez. Olursa o olur, olmazsa... Ne var ki, Ercep aynı kararlılık içinde değildir. Nasıl olsa yoksulluğun bir ezikliği vardır üzerinde. Sonra yörede her şey hacıdan hocadan sorulur. Ve zoraki kına gecesi gelip çatmıştır. Şarkı ve türkülerden sonra gelin adayına kınalar yakılır. Selime her şeyi kabullenmiş gibi görünse de içinde fırtınalarla boğuşur. Eğlence, neşe derken vakit gece yarılarını çoktan bulmuştur. En nihayet misafirler uğurlanır. Selime ile akrabası Refiye baş başa kalırlar. Selime’nin gözüne uyku girmez... Doluya koyar almaz, boşa koyar dolmaz. Derken kız arkadaşı Refiye’nin yüreği geçer geçmez, Selime kendini sokakta bulur.

Mevsimlerden bahardır. Mart ya da Nisan ayının ilk günleri. Bir bahar yeli sarı saçlarını savurur da savurur. Büyük bir kararlılık içinde yüksek taş duvarı aşar. Geniş portanın üzerine dokuz kilit vurulduğunu iyi bilir. Bu kargaşa da yemenilerini /ayakkabı/ bir türlü bulamaz. Ayaklarındaki taze kına henüz erimekte olan karlara kan gibi bulanır... Bir solukta yavuklusu Erceb’in kapısına ulaşır. Bir kuş gibi çırpınır. Ne var ki, Erceb şaşkın ve çaresizdir. Nurgözlüsünü içeriye almak için kendinde cesaret bulamaz. Selime’nin bu durum karşısındaki yıkılışı sözle tarif edilemez. Her şey ortadadır. “Gönlümü böyle birine nasıl olur da kaptırmışım!?” diye hayıflanır. Baba evine dönecek hali yoktur artık... Bundan böyle düşünmeye de değmez. Yaralı ceylanın yolu Arda’dır! Kanlı Arda... Selime dönüşü olmayan yollara düşer. Bu yerlerde her şey bildiktir ona. Taşı toprağı, çalısı çırpısı... Bir süre sonra tabiat da uyanacaktır kurdu kuşu,yılanı ciyanı ile... Selime’nin yılgınlığı yoktur hiçbir şeyden...

Kıyıya ulaştığı zaman artık sabah şavkı yüksek tepelerin alnına düşmüştür. İnşallah, onu bu haliyle kimseler görmez. Ama içinden körük körük sesler gelir. Bu seslere bir türlü gem vuramaz. İsyan sesleridir bunlar. Bu isyan seslerini ağıta dönüştürür yaralı kız: “Arda’nın boylarında ılgın kökleri Nerde kaldı o Erceb’in vaatleri...” Sesini dağa taşa ulaştırır. Dağ taş da alır sesleri, uzaklarda yankılandırır. Selime artık Arda sularına tepeden bakan bir kaya üzerindedir. Elinde bir kızılcık dalı... Kızılcık dalını bırakmaz elinden. Başı üzerindeki gökyüzüne kayar bakışları... Bu ancak bir anlıktır. Sabah kuşları, kara kartallar anlamışlardır kızın halinden. Yardım için kanat çırparlar... Uzaklardan duyulur ötüşleri... Ne var ki, elinde kalınca kızılcık dalıyla Selime kendini sulara bırakır. Ta uzaklarda, Şeytan köprü, gerdan kıvırır.

Bir tesadüf eseridir ki, bu içler acısı manzaraya tanık olanlar da bulunur. Eğridere’ye inen birkaç Ürpekli köylü, genç kızın ağıtını duyarlar. Çok uzaklardan bir yankılanmadır bu. Sesin geldiği yöne doğru koşarlar. Şu yanık sese bir yetişebilseler, bir yetişebilseler... Neden sonra büyük suların kıyısında bulurlar kendilerini... Nehir bu yerde bir virajdan çıkar bir başka viraja girer. Suların dirsek misali büküldüğü yerde bir karartı ilişir gözlerine. İşte bu, Selime’nin cansız bedenidir!

Uzun saçları kızılcık dalına dolamış ölümsüzlüğe doğru gidiyor. Aşkın, sevginin ölümsüzlüğü bu... Ancak ağartı yiter gözlerinden. Bir ses duyulur uzaklardan... Dağda taşta yankılanır bu ses. Kurt kuş eşlik edercesine. Sevdiğine kavuşamayanların sesidir bu:

“Gitmeyecem ana, “Kara Duran’a,

Bubam maram anlamaz, yalvar agama.

Arda boylarında zerdali ağacı

Bubamın dilleri zehirden acı

Arda’nın suları bal gibi akar

Bem imansız bubam paraya tapar

Şoşa boylarında tomofi l durdu

İmansız bubam paraya doydu

Arda boylarında sarı karınca

Nerelere varayım sabah olunca

Mezar taşlarında gırmızı yazı

Dalgalar aldı ya gelinlik gızı

Uyu uyan Erceb'im ben gidiyorum

Şu şafklı dünyayı terk ediyorum

Arda’nın suları akmaz oldu ya

Erceb'in davulları ötmez oldu ya

Mümin TOPÇU

 

 


 

 

Yazarın Diğer Yazıları