Namlunun ucundan, profesörlüğe kadar uzanan bir yaşam öyküsü
Mümin TOPÇU
Bu sabah ofisimizin kapısından Prof. Dr. Fahriye Vatansever Ağca'nın belirdiğini görünce biraz şaşırdım; çünkü bizi her gün bir profesör ziyaret etmiyor.
Kahveler içildi ve kendi aramızda koyu bir hoşbeş başladı. Fahriye Hanım, ufak tefek ve sevecen birisi, henüz genç yaşına rağmen, yurt içinde veya yurtdışında isim yapmış bir kardiyoloji profesörü, artık imrenilecek bir popülariteye sahip.
Hele bizim göçmen cenahı sıralarında, kendisi büyük takdir görmekte, sevilip sayılmakta; çünkü sağlık ve eğitim alanında çoktan nam salmış, ayrıca sivil toplum kuruluşlarında da aktif olarak görevler üstlenmekte.
Evet, gazetemize yaptığı sebebi ziyaretini kestirebildim, Prof. Dr. Fahriye Vatansever Ağca, yaklaşan Balgöç kongresinde aday olarak başkanlık yarışına girecek ve bizlere de tıp dünyasının, bu saygın ve çok değerli başarılı ismini, okuyucularımıza tanıtmak düşer.
Nasıl bir kalp doktorunun en önemli meziyeti, kalp sağlığını korumak ve potansiyel kalp hastalıklarını erken teşhis etmekse, bizler de bu sohbetimizde bazı toplumsal gelişmelere değineceğiz.
- Fahriye Hanım, artık sizleri bir uzman kardiyolog olarak neredeyse bütün Bursalılar tanımakta; şimdi kronolojik sırayla biraz otobiyografinize odaklanalım. Nerelisiniz, çocukluk ve gençlik yıllarınız nasıl geçti?
- 1976 yılında, Kırcaali şehrinde doğdum ve çocukluğumun 13 yılı Çakırlı ( Fotinovo ) köyünde geçti, daha sonra zorunlu göçle beraber ana vatana kavuşmuş olduk. Çocukluk yıllarımdan güzel hatırlar biriktirmiştim, ta ki 1985 yılındaki isim değiştirme zorbalığı başımıza sarılıncaya kadar.
Ben, dedemi pek severdim, kendisi ender bir kişiliğe sahip, koyu bir Müslüman ve Tük milliyetçisiydi. Zamanında milli kahramanımız Nuri Turgut Adalı ile aynı gizli grupta, Bulgaristan'da bizim hiç bitmeyen Türklük davamız namına çetin mücadele yürütmüşler.
1985 yılının o kara kış günlerinde, derin kar yığınları her yeri doldurmuştu ve hava çok soğuktu. Buna rağmen, Salim Dedem, ailemizdeki kız ve kadınları toplayıp ormandaki eski bir askeri mağaraya gizledi. Tabii ki, bizi bir yandan polis korkusu, diğer yandan dondurucu soğuklar adeta canımızı bezdirmişti. Üç gün sonra, mağarada silahlı askerler tarafından gafil avlandık. Düşünebiliyor musunuz, henüz 8 yaşındaydım, küçük kız kardeşim ise 3 yaşında küçük bir çocuktu. Askerler, bizi ite kaka sıraya dizip kafalarımıza silah namlularını dayayıp, boyumuzdan yüksek kar tipilerini yarmaya mecbur ettiler. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak köyümüzün yolunu tutmaya mecbur kaldık...
Herhalde, bu acı dolu olayların bıraktığı travmalar, ömrümün sonuna kadar bana eşlik edecektir.
Bu olayın akabinde geçen dört yıl boyunca, dedem beni her sabah tam saat 6.30'da uyandırdı ve ikimiz BBS Türkçe yayınlarının sunduğu haberleri dinledik. Bazen haberlerde, Türkiye Cumhuriyeti'nin Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz'ın ismi geçiyordu ve o ender anlarda dedemle ikimiz sevinçten adeta havalara uçuyorduk. O yıllarda, Mesut Yılmaz ve Türkiye demek içimizi burkan bir umut, düş ve pencereden sızan bir güneş süzmesiydi. Bizimkisi, gerçekten tarifi zor buruk bir esaret acısıydı...
- Daha sonra, 1989 yılındaki zorunlu göç kervanına katılmak nasip oldu?
- Yollara düşmemiz çok ani oldu, Bulgar istihbaratı babam Rasim Vatansever'i çoktan mimlemişti ve mayıs ayının sonunda, bize Bulgaristan'ı tek etmemiz için sadece 24 saat bir süre verilmişti. Bir sabah annemiz bize, acele hazırlanın, Türkiye'ye gidiyoruz, dedi. Ne olup bittiğini anlayıp dinleyince, birkaç gün yolculuktan sonra, kendimizi şirin ve güzel İzmir'de bulduk.
- Birazcık Türkiye'deki eğitim sürecinizden bahseder misiniz, hangi okullarda eğitim gördünüz?
- İzmir'de sekizinci sınıfa başladığımda, Türkçe okumam ve yazmam neredeyse hiç yoktu. Hocalarım, beni bir sınıf geriye aldılar ve o zaman da çok üzülmüştüm. Hırs yaptım ve daha birinci dönemde, Türkçemi bayağı ilerleterek eğitim yılının sonunda takdirnameye bile layık görülmüştüm.
İzmir'den sonra, bizim ailemiz Bursa'ya yerleşti ve ben Yıldırım Beyazıt Anadolu Lisesi'ni ikincilikle bitirdim. Daha sonra ise prestijli Hacettepe Üniversitesi'nde tıp okumaya başladım. Disiplinli ve özverili çalışmalar neticesinde, bu okulu başarı bakımından sekizinci sırada bitirdim. Ardından İzmir'de yedi yıl ihtisas yaparak uzman kardiyolog unvanına kavuştum. Gençlik yıllarım, neredeyse okuyarak geçti diyebilirim. Sonrasında, mecburi hizmet olarak, Konya Karaman'da göreve başladım. Orada, eskiye dayanan köklerimizi araştırma fırsatı yakaladım ve arşivlerde bizim Eminoğulları sülalesinin izlerini buldum.
2009 yılında, Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi bünyesinde çalışmaya başladım. Bu esnada bir dönem Türkiye Kardiyoloji Derneği Başkanlığı'nı yürüttüm, yurt içinde ve yurtdışında birçok bilimsel kongreye, sempozyuma katıldım. Balgöç Derneği'nde görevler üstlendim.
- Hocam, şimdi de aynı derneği yönetmek istiyorsunuz, neden rahatınızı bozup, böyle bir ağır küflet altına girme arzusuna kapıldınız?
- Mümin Ağabey, göçmen camiasının bir bireyi olarak, köşeme çekilip olup bitenleri asla seyirci kalamam, hele de Bulgaristan'da yaşayan kardeşlerimizin sıkıntılarını asla göz ardı edemem. Bir doktor olarak, iş hayatım boyunca, kapımı çalan her insanın sağlığı ve mutluluğu için nasıl yedi yirmi dört fedakarlıklara katlanıp başarılı olduysam, camiamızın, bu güzide sivil toplum kuruluşu için de aynı eforu harcamaya hazırım. Burada, herhangi kendi şahsi çıkarlarımdan söz bile edemeyiz. Balgöç'ü, eski imajına yeniden kavuşturup mutlaka hedeflerimize ulaşmalıyız, bunun için de bağlılık, fedakarlık ve kararlılık gerekiyor. Ekibimle beraber, geleceğe dönük ve çağımıza uygun ilginç projeler hazırladık ve onları kongre sürecinde açıklayacağım. Yönetim Kurulu aday listemde çok farklı ve sürpriz isimler yer almakta. Hani hep derler ya, artık genç nesillere yer verelim diye, işte biz o genç kuşakların temsilcileriyiz ve gümbür gümbür geliyoruz...
Biz kavga için değil, camiayı birleştirmek ve ileriye taşımak için buradayız. Süregelen bir “ahbap ilişkisi” değil; modern, çağdaş bir bakışla çalışan, liyakate ve icraata inanan bir çalışma ekibi kurduk.
Ben ve ekibim, camiayı toparlamak, birlik ve beraberliği pekiştirmek istiyoruz. Balgöç, 1984 Aralık ayında isim değişiklikleri ile başlayan soya dönüş hareketine ve asimilasyon politikalarına tepki olarak kurulmuş bir dava derneğidir. Ben ve arkadaşlarım o davanın ta kendisiyiz; çünkü bu olayları bizzat yaşadık. Arkamızda da halkımızdan başka hiç kimse yok. Ne burada ne de Bulgaristan’da, herhangi bir siyasal yapı veya oluşumla bağlantılı veya destek içinde değiliz. Balgöç siyaset üstü bir kurumdur, halkımıza hizmet yeridir, öyle de kalmalıdır. Yaptığı hizmetlerle anılmalıdır, olumsuzluklarla değil. Bizim tek derdimiz ülkemizde ve Balkanlar’da insanımızın hak ve hukukunu korumak, kültürünü yaşatmak, Balkanlar’da Türk dili ve kültürüne, gelenek ve göreneklerine sahip çıkmak. Camiamızla ilgili mücadelemiz her şart ve koşulda her platformda devam edecektir. Bizler artık Balgöç’ün adının hizmetle anılmasını, camianın derdi ile dertlenen bir kurum olmasını istiyoruz.