Bir dönemin yüzünde saklı hikâyeler…
Hikmet EFRAHİM
"Görmeseydim keşke kahpe dünyayı,
Ne olurdu ya Rab, âmâ olsaydım ...
Çekmektense bunca kahpe yarayı,
Ne olurdu, çiçekken solsaydım... "
Bu mısralar ünlü din adamımız Mehmet Fikri'den. Türk gençlerine "korkma, yürü, ümidisin milletin / her maniyi yıkar, ezer himmetin..."
demeyi de bilen eninde sonunda büyük üstat Mehmet Fikri'den bahsetmekteyiz, kendisini olduğu gibi anlamak ve anlatmak zor.
"O bir devdir” diyor şimdiki aydınlarımız. 1941 yılında, 33 yaşında hayata gözlerini yumduğunda, M. Fikri için çok şeyler söylendi, çok ağıtlar yakıldı.
Şiirleri, makaleleri, fikirleri günümüze tıpa tıp uyuyor. Gafletten uyanmak için Türk gencini şaşırtıcı bir dille uyarması ne kadar da büyük bir cesaret! Hayatın haksızlıkları, Türk insanının pasifliği, cehalet ve umursamazlık onu çok üzmüştür...
Özgürlük çağında Bulgaristan’da, acaba Mehmet Fikri’nin acısı hâlâ kalplerimizde yankılanmaya devam mı edecek?
Bulgaristan'daki Müslümanların son kurultayı, bizim için “tarihî” bir gündü, yine “görkemli” ve yine Bulgaristan’daki Müslümanlar için bol alkışlarla dopdoluydu...
Nihayet uzun zamandır beklenen müftülük kongresi gerçekleşti. Teknolojinin imkânları sayesinde, başından sonuna kadar internetten canlı izleme şerefine nail olduk. Gördük ki sahnede her şey kusursuzdu: Kostümler, steril gülümsemeler ve bizi “birlik ve beraberlik” atmosferine çağıran nutuklar…
Oysa birkaç cesur delege, Bulgaristan’daki Müslümanların gerçek ve iç yakıcı sorunlarını dile getirmeye çalıştıysa da; bu büyük ve hayati meseleler bir kez daha nazikçe arka plana itildi.
Şimdi insan sormadan edemiyor: Eğer, en yüksek makamlarda oturan ve koltuklarına sevdalı olanlar, Müslümanların kronik sorunlarıyla ilgilenmiyorsa, kim ilgilenecek?
Komşu köyün muhtarı mı? Yoksa dua ederek sorunların kendiliğinden eriyip yok olmasını mı bekleyeceğiz?
2026 yılında, Avrupa’nın tam ortasında, hep birlikte ertelenip çözüm bekleyen o “görünmez” gerçeklere bakalım ve özgürlük çağında modern asimilasyonun reçetesini görelim.
Önce şu soruyu soralım: Bugünün dünyasında “Bulgaristan Müslümanı” ne demektir?
Cevap çok basit: Özgürlük çağında ekonomik ve sosyal sürgünle yurdundan koparılmış, dünyanın dört bir yanına savrulmuş insandır…
Takvim 2026’yı gösteriyor. Sözde Avrupa Birliği’ndeyiz, NATO şemsiyesi altındayız. Ama bakın: Bulgaristan Müslümanı hâlâ geçmişin huzurlu günlerini özlemeye mahkûm.
Neden mi? Sebep gözlerimizin önünde! Ama ne parlak “entelektüellerimiz” bunu fark edip iki kelime ediyor, ne de koltuklarına sıkışmış “devlet adamlarımız” çözüm arıyor. Hepsi derin bir uykuda...
Unuttuğumuz ( ya da unutur gibi yaptığımız ) acı gerçekler:
* Ana dilimiz Türkçenin okullarda konuşulmasının yasaklanması utancı.
2009’da, Boyko Borisov’un ilk hükümeti, ilk icraat olarak o utanç verici yasayı yürürlüğe koydu. Yıl 2026 oldu, ama o yasa hâlâ sessizce yürürlükte.
Bahsettiğim kurultay salonunda, bu utanç verici yasa hakkında tek bir ses yok - ne gururla göğsünü kabartan entelektüellerimizden, ne milletvekillerimizden, ne de hocalarımızdan…
* Bir başka yaramız: Okullarda gayrimüslim inançların zorla dayatılması. Bulgaristan Eğitim Bakanlığı’nın üstün gayretleriyle, Müslüman çocuklara hâlâ “yumurta boyama” dersleri zorunlu tutuluyor.
Bir “Yüce Dinî Lider” çıkıp bunun İslâm inancına, temel insan haklarına ve din özgürlüğüne aykırı olduğunu haykırmalıydı.
Ama çok liderimiz var, cesur bir ses yok…Kurultaydaki oybirliğiyle seçilenler, konu bu meseleler olunca birden susuyor. Partilerimiz çoktan “görmedik, duymadık, rahatını bozma, işte demokrasi” oyununa dalmış. Entelektüellerimiz ise üçe, beşe bölünmüş; kimi de yapayalnız, kendi küçük dünyalarında sözde “halka hizmet” yarışında.
En büyük utancımız ise Avrupa pasaportlu suskunluğumuz. Avrupa Birliği üyesi bir ülkenin vatandaşları olarak, bu kültürel ve dinî erozyona, bu açık zorlamaya karşı hâlâ sessiz kalmamız, aslında en büyük ve en utanç verici ayıbımızdır.
Yeni seçilen müftümüze ve yönetimine, kongre salonunun klimalı ve konforlu havasında kazanılan yeni unvanlarını kutlarız!
Ama unutulmasın: Dilini, dinini ve halkının geleceğini savunmayanların işgal ettiği makamlar, şık olabilirler; ama ucuz sandalyelerden başka bir şey değildirler.
Seçiminiz kutlu olsun; suskunluğunuz ise ebedî…