Bulgaristan Arşivlerinde Yaşayan Hafıza
Cemal OSMAN
Bulgaristan Arşivlerinde Yaşayan Hafıza
Şumnu’da geçirilen birkaç günün insan zihninde bu kadar tortu bırakacağını doğrusu ben de tahmin etmezdim. İnsan bazen bir arşiv binasına girer; birkaç tozlu klasör, rutubet kokusu ve devlet memurlarının ağır hareketleriyle karşılaşacağını sanır. Fakat işler öyle değildir. Hele Şumnu gibi, Osmanlı bakiyesinin hâlâ taşların arasından konuştuğu bir şehirde, arşiv dediğiniz şey bazen yaşayan bir hafızaya dönüşür.
Bu günlerde Şumnu Devlet Arşivleri’nde çalışma fırsatım oldu. Güzel muhafaza edilmiş fotoğraflar ve belgeler buldum. Bilhassa Nüvvab mektebiyle alakalı yüksek kaliteli resimler dikkatimi çekti. İnsan o fotoğraflara bakarken yalnız bir okul görmüyor, bir devrin zihniyetini, talebe tipini, kıyafet anlayışını, hatta Balkan Müslümanlarının modernleşme ile gelenek arasında kurmaya çalıştığı ince dengeyi de görüyor. Bazı yüzlerde merak, bazılarında mahcubiyet, bazılarında ise imparatorluğun bitmesiyle bir neslin sessiz endişesi okunuyor.
Mehmed Ali Giray’ın sarayının ve kendisinin fotoğrafını Şumnu arşivlerinde buldum. Bir zamanlar Kırım’da han çıkaran bir ailenin Balkanlar’daki son izleri hâlâ o karelerin içinde yaşıyor.
Mehmed Ali Giray’ın adı, bugün artık unutulmuş bir Balkan aristokrasisinin gölgesinden bize ulaşır. Ne tam manasıyla Osmanlı elitidir, ne de yalnızca Bulgaristan Türklerinin yerel eşrafından biri. O, çökmekte olan bir imparatorluğun, dağılmış bir hanedanın ve kimliğini kaybetmemek için Balkanlara tutunan Kırım Tatar aristokrasisinin temsilcilerinden biridir. Mesud Giray’ın oğludur.
Bulgar kaynaklarında “Sultan Mehmed Ali Giray” diye geçmesi tesadüf değildir. Buradaki “sultan” kelimesi bugünkü manada hükümdarlık değil, Giray Hanedanı’nın Osmanlı dünyasında taşıdığı asilzade statüsünün devamıdır. Çünkü Giraylar sıradan bir aile değildi. Osmanlı protokolünde yalnızca Osmanoğulları’ndan sonra gelen ikinci hanedan kabul edilirlerdi. Han soyundan geldiklerine inanırlar, Cengiz mirasının son siyasi temsilcileri sayılırlardı.
Veneta Yankova ile Bülent Kırcalı’nın 2015’te Edirne’de düzenlenen sempozyumda akademik topluma sundukları “Kırımskite Hanove / ‘Sultani’ Giray v Ustnata İstoriya na Vırbişkiya Kray” adlı çalışmada da bu aile hakkında bilgi verilmiştir. Makaleye göre Balkanlar’a yerleştirilen Giray hanedanı mensuplarının ilk olarak bugünkü Güneydoğu Bulgaristan taraflarında Yambol, Karnobat ve Sliven havalisinde görüldüğü anlaşılmaktadır. Daha sonra ise Gerlovo bölgesine, bilhassa Vırbitsa’ya yerleşmişlerdir. Bu iskânın XVI. asrın ortalarıyla XVII. asrın başları arasında gerçekleştiği kabul edilir.
İlk zamanlarda Giraylar’ın Osmanlı idaresi altında daha çok gözetim altında tutulan bir hanedan çevresi olduğu anlaşılır. Fakat zamanla, özellikle büyük çiftliklerin sahibi olan yerel güç odaklarına dönüştüler. Toprakla ve bölgenin ahalisiyle doğrudan bağ kuran bu aileler, bulundukları yerlerde nüfuz sahibi oldular.
Vırbitsa’daki “sultan” unvanıyla anılan Giray kolunun bölgeye ne zaman geldiği hususunda farklı görüşler vardır. Bir rivayete göre XVII. asrın ikinci yarısında, başka bir görüşe göre ise XVIII. asrın ikinci yarısında yerleşmişlerdir. Ancak hangi tarih esas alınırsa alınsın, Vırbitsa’daki Giraylar’ın zaman içinde etkili ailelerden biri hâline geldiği açıktır. Ailenin Bulgaristan’daki varlığı ise 1972’de Türkiye’ye kesin göç etmeleriyle sona ermiştir.
Onun milletvekili çıktığı Osman Pazarı — bugünkü Omurtag — sıradan bir Rumeli kasabası değildi. Orası, Deliorman eteklerinde, Osmanlı’nın son Rumeli elitlerinin yaşadığı önemli merkezlerden biriydi. Mehmed Ali Giray’ın bir çok kez Bulgaristan parlamentosunda milletvekili olarak ortaya çıkması da bu yüzden şaşırtıcı değildir.
Bu aslında büyük bir tarihî dönüşümün özetidir. Çünkü yalnızca birkaç nesil önce Kırım’da han çıkaran bir aile, artık Bulgar prensliğinin parlamentosunda azınlık milletvekili olarak yer almaktadır. Tarihin ironisi tam da burada başlar.
Bir “taşra aristokrasisi devamlılığı” vardır Mehmed Ali Giray’da. Osmanlı çöker, sınırlar değişir, rejimler yıkılır; fakat bazı aileler kimliklerini asırlar boyunca taşır. Giraylar da onlardan biridir. Bulgaristan toplumunda “sultan” diye anılmasının sebebi budur.
Mehmed Ali Giray’ın hikâyesi aslında Balkan Müslüman elitlerinin trajedisidir. Osmanlı devrinde “devlet sahibi unsur” olan bu insanlar, bir gecede azınlık hâline geldiler. Dün vergi toplayanlar ertesi gün bir taraftan kimlik koruma, diğer taraftan da Bulgaristan’a sadakatin ispatı mücadelesini verdi. Dün hanedan mensubu olan biri, bugün Bulgar meclisinde kendi cemaatinin varlığını savunmak zorundaydı.
Toplum hafızasında bu isimler yalnızca şahıs değildir; kaybolmuş bir sosyal sınıfın son temsilcileridir. Bugün Deliorman’da, Şumnu’da, Razgrad’da veya Omurtag’da yaşlıların hâlâ “Giraylar asil aileydi, sarayları da hâlâ duruyor galiba” diye anlatması boşuna değildir.
Şumnu arşivlerinde o meşhur Giray sarayının fotoğrafını buldum. Sarayın önünde duran kişi ise, 1936 tarihli kayda göre, Mehmed Ali Giray’ın ta kendisi.
Bir de müftülüğe ait, Birinci ve İkinci Dünya Harbi yılları arasında tutulmuş kalın bir sicil defteri geçti elime. Öyle alelade bir kayıt kitabı değil. İçinde evlilikler, boşanmalar, miras meseleleri, davalar, aile ihtilafları… Kısacası bir cemiyetin gündelik hayatı var. Tarih dediğiniz şey zaten yalnız padişahların ve savaşların hikâyesi değildir. Mikro tarih mühimdir, kim kiminle evlendi, kim hangi tarlayı miras bıraktı, hangi aile hangi sebeple mahkemelik oldu, asıl hayat orada akar. Fakat bunları hakkıyla incelemek zaman ister. İnsan hangi birine dikkat kesileceğini şaşırıyor. Her sayfadan başka bir hikâye fışkırıyor.
Sofya Millî Kütüphanesi ise başlı başına başka bir âlem. Gazeteler, yazmalar, risaleler… Raflarda sessizce bekleyen bir medeniyet. Bilhassa Bali Efendi üzerine çalışmaya başladım. XVI. asır Sofyası’nda yaşamış, Kanuni devrinin o ihtişamlı çağında, yalnız bir mutasavvıf değil, ciddi derinliği olan bir teolog ve filozof. Süleymaniye kütüphanesindeki metinlerinin önemli kısmı ağır skolastik bir dil ile yazılmış. İnsan bazen bir risalenin iki sayfasında yarım gün geçiriyor. Buna rağmen o metinlerin içinde enteresan bir zihnî disiplin, kuvvetli bir metafizik muhakeme var. Osmanlı düşünce tarihinin uzun zaman ihmal edilmiş taraflarından biri de budur zaten. Biz siyasî ve askerî tarihi konuşmayı severiz; fakat düşünce tarihini, hele Bulgaristan’daki ilmî çevreleri Bulgaristan Türkleri olarak pek az biliriz.
Tabii Osmanlı medeniyetinin ilim dili Arapça, edebiyat dili ise Farsça ve Osmanlıca. Osmanlıcayla aşağı yukarı on iki yaşımdan beri uğraşıyorum. Farsçaya ise on yedi yaşlarında bulaştım. Şimdi Bali Efendi vesilesiyle Arapçaya da ciddi şekilde temas etme mecburiyeti çıktı. Çünkü o dünyanın içine hakkıyla girebilmek için yalnız tercüme yetmiyor, metnin düşündüğü dilde düşünmeye yaklaşmak gerekiyor. Mecbur, o küpe de gireceğiz bir şekilde.
Zaten eski metinlerle uğraşan herkes bir noktadan sonra şunu anlıyor. Dil yalnız bir araç değil, başlı başına bir zihniyet meselesi. Bir kelimenin arkasında bazen asırlarca süren bir tartışma, bir metafizik tasavvur, bir medeniyet birikimi duruyor. İlk bakışta kuru ve ağır görünen cümlelerin altında ciddi bir düşünce mimarisi var. Bugünün insanına uzak geliyor belki ama biraz sabredince, XVI. asrın Sofya’sında yaşayan bir âlimin zihninin nasıl çalıştığını yavaş yavaş görmeye başlıyorsunuz.
Bir taraftan da Çarlık Bulgaristan'ı döneminde Müslümanların devletle ilişkileri, kendi sosyal ve kültürel hayatları üzerine dikkat çekici malzemeler çıkıyor. Beklenmedik yerlerden umulmadık belgeler geliyor insanın önüne. Bazen küçük bir mahkeme kaydı, bazen unutulmuş bir gazete ilanı, bazen de kenarına not düşülmüş bir resim… Bunların her biri başlı başına bir araştırma mevzuu.
Aslında burası hâlâ bakir bir saha. Yeterince derli toplu bir külliyat halinde ortaya konmamış. Akademik çalışma yalnız bilgi işi değildir, biraz da tanıtım, dolaşım ve network meselesidir. Çok iyi bir makale yazarsınız, fakat okuyucusu yoksa yere göm daha iyi. Benim son zamanlarda en çok düşündüğüm meselelerden biri de bu. Felsefî ve tarihî meseleleri, akademik ciddiyetten taviz vermeden umumî okuyucuya nasıl anlatabiliriz? Çünkü ilim yalnız dar bir çevrenin kendi arasında konuştuğu kapalı bir dil hâline gelirse, zamanla kendi içine çöker.
Başladık artık. Zaten fazla sosyal hayatı olmayan, biraz da yalnız yaşamaya alışmış bir gencin sığınacağı yer çoğu zaman arşivlerdir. Elyazmaları, gazeteler, kütüphaneler, belgeler… Galiba hayatımın son on yılında en iyi yaptığım iş de bu oldu. İnsan bazen başka türlü yaşayamadığını geç fark ediyor. El mecbur araştırıp yazacağız. Faydalı bir iş olduğu muhakkak. Zaten meşguliyetin kendisi bile insanı ayakta tutuyor. Okuyup istifade eden çıkarsa da ne mutlu.
Gerçi seçim şansı olsa insan bazen başka bir hayatı da merak etmiyor değil. Daha hareketli, daha sosyal, daha hafif bir gençlik… Fakat bazı alışkanlıklar ve yerleşmiş düzenler kolay değişmiyor. Kaçış da yok zaten. O halde oturup çalışacağız. Çünkü bazı insanların kaderi biraz da sessiz ve eski belgelerin arasında yazılıyor.