ÇALIKUŞU

YOZLAŞAN KÜLTÜR, TÜKETİLEN VİCDAN...

ÇALIKUŞU

 
​Eğitimi, birikimi ve aldığı ödüllerle rüştünü ispat etmiş, ancak tüm bu başarıya rağmen tevazuyu bir yaşam biçimi olarak benimsemiş bir sanatçımızı daha kaybettik. Ölümün fiziki sebebi ne olursa olsun, arkasında bıraktığı o ağır tablo tek bir gerçeği yüzümüze çarpıyor: Bir insanın, en çaresiz anında elini telefona uzatamayacak kadar derin bir yalnızlığa terk edilmiş olması.
​Bu yalnızlık, sıradan bir keder ya da münferit bir kader değildir; aksine modern toplumun, bireysel hırsların ve sahte yakınlıkların ürettiği sistemik bir dramdır. Neredeydi o büyük "sanat çevresi", o şaşaalı dostluklar, o alkış tutan kalabalıklar? Bir insanı, topluma mal olmuş bir değeri böylesine bir yalıtılmışlığa mahkûm eden şey; kapitalist düzenin "kullan ve unut" prensibi üzerine kurduğu ilişkiler ağıdır.
​Asıl toplumsal ve siyasal kriz ise ölümün ardından düzenlenen o veda ritüellerinde baş gösteriyor. Karşımızdaki tablo, bir saygı duruşundan ziyade, kültürel bir kimlik krizinin ve kontrolsüz bir yabancılaşmanın tezahürüdür. Bin yıllık köklü geleneklerimiz, inanç dünyamızın manevi derinliği ve edebi duruşumuz; yerini Batı’nın sığ, özden yoksun ve mekanik ritüellerine bırakmıştır. Mumlar, Batı müziği eşliğinde sergilenen törensellikler ve estetik bir aksesuara dönüştürülen simgeler...
​Burada sormak gerekir: Batı, kendi tarihsel ve dini mirasını büyük bir muhafazakârlıkla korurken; bizler kendi öz değerlerimizi hangi basiretsizlik veya yönlendirmeyle tasfiye ediyoruz? Bu durum sadece sosyolojik bir erime değil, aynı zamanda toplumun omurgasını zayıflatan siyasal ve kültürel bir hafızasızlaştırma politikasıdır. Kültür politikalarının, toplumun manevi ve tarihsel kodlarıyla bağının kopması, bizi köksüz bir taklitçiliğe sürüklemektedir.
​Bizler gelecek nesillere ne bırakıyoruz? Kimlerin, hangi söylemlerin ve hangi kültürel hegemonyanın rehberliğinde kendi özümüze yabancılaşıyoruz?
​Bu gidişat, basit bir gelenek kaybı değil; bir medeniyetin kendi ruhuna ihanetidir. Bir sanatçının yalnız ölümü ve ardından yaşanan bu kültürel erozyon, vicdanını yitirmiş bir toplumun self-portresidir. Şunu unutmamalıyız: Kendi köklerini budayan topluluklar gölgesinde serinleyecek bir gelecek bulamazlar. Siyasal mekanizmalar ve toplumsal vicdan, insanı merkeze alan ve öz değerleri koruyan somut bir irade ortaya koymadığı sürece, bu yozlaşma dalgası önce değerlerimizi, ardından bütün bir geleceğimizi yutmaya devam edecektir. Şimdi sorma zamanı: İnsanlığımızı ve ruhumuzu nerede kaybettik ki, geri dönmeye bile yüzümüz kalmadı?
Yorumlar 1
Yüksel Üstündağ 08 Eylül 2026 19:41

Son zamanlarda okuduğum toplumsal erezyon ile ilgili en güzel makaledir. Tebrikler…

Yazarın Diğer Yazıları