Kalbin bildiği yollarda
ÇALIKUŞU
* Bir yolcunun sessiz tanıklığı ve bir toplumun
değişen sembolleri üzerine...
Yürüyorum, istikametsiz değil belki,
ama yönünü kalbimin bildiği yollarda.
Günün bana sunduğu en güzel
mucizeye doğru, adım adım ilerliyorum.
Hayattan bir şey talep etmeden,
yolun sonunu hesap etmeden.
Nerede dur derse kader, orada durur;
nerede bekle derse zaman, orada beklerim;
çünkü bazen varmak değil, yürümek güzeldir.
***
Öyle işte.... Ben yazar değilim, ne de bilge.
Ne insanlara yol göstermek gibi bir iddiam var,
ne de hakikatin sahibi olduğumu sanırım.
Yazarım sadece... İçimden geçenleri,
zihnimde dolaşan soruları,
kalbimde iz bırakan kırıntıları.
Ruhumda bir yarış yoktur.
Kimseyi geçme, kimseye yetişme,
kendimi ispat etme telaşı da...
Çünkü hayatın, alkışlarla değil;
insanın kendisiyle kurduğu sessiz
hesaplaşmalarla anlam kazandığını öğrendim.
Bu yüzden bazen bir dosta anlatırım
içimdekileri, bazen bir ağaca,
bazen gökyüzüne,
bazen de kimsenin fark etmediği bir böceğe...
Zira insan, yalnız insanlarla konuşmaz.
Bazen bir yaprak, bir taş, bir yol kenarı,
en kalabalık meclislerden daha iyi dinler onu.
Yazdıklarım bir öğreti değildir;
sadece yaşamın içimde bıraktığı izlerin kaydıdır.
Kimi zaman bir yara konuşur satırlarımda,
kimi zaman bir özlem, kimi zaman da
geç kalmış bir fark ediş...
Ben yazar değilim, ne de bilge.
Sadece ömrün içinden geçen bir yolcuyum;
gördüklerimi, düşündüklerimi ve hissettiklerimi,
unutulup gitmesinler diye kelimelere
emanet ediyorum.
Çünkü insan bazen anlatmak için değil,
varlığının tanıklığını bırakmak için yazar.
***
Bir toplumun kültürünü anlamak istiyorsanız,
sadece nasıl yaşadığına değil,
ölülerini nasıl uğurladığına da bakın.
Çünkü cenazeler, bir insanın bu dünyadan
ayrılışından çok daha fazlasıdır;
bir medeniyetin hafızasını,
değerlerini ve hayata bakışını yansıtır.
Yüzyıllar boyunca dünyanın birçok kültüründe
ölüm; sessizlik, saygı ve tefekkürle karşılandı.
Baş örtüleri yasın ve hürmetin sembolü oldu.
İnsanlar seslerini değil, dualarını yükseltti.
Acı, gösterilmek için değil paylaşılmak için yaşandı.
Bugün ise cenaze merasimlerinde farklı bir
dönüşüme tanıklık ediyoruz.
Baş örtüsü artık birçok kişi için bir anlam taşımıyor;
alkış ise vedaların ayrılmaz bir parçası hâline geliyor.
Oysa semboller tesadüfen doğmaz.
Baş örtüsü yalnızca bir gelenek değil;
ölüm karşısında duyulan saygının,
insanın kendi faniliğini hatırlamasının
sessiz bir ifadesiydi.
Sessizlik ise boşluk değil,
ölümün büyüklüğü karşısında kelimelerin
yetersiz kaldığını kabul etmenin asaletiydi.
Şimdi ise insan ister istemez soruyor:
Bir cenazede neden alkışlarız?
Alkış, tarih boyunca zaferlerin, başarıların,
kutlamaların ve takdirin sesi olmuştur.
Ölüm ise insanı dünyanın bütün unvanlarından,
makamlarından ve alkışlarından
arındıran son hakikattir.
Belki de burada tartışılması gereken şey
alkışın kendisi değildir.
Asıl mesele, toplumların ölüm karşısındaki
dilinin değişmesidir.
Çünkü bir kültür, sadece neye değer verdiğiyle
değil; o değeri hangi sembollerle
ifade ettiğiyle de yaşar.
Gelenekler geçmişin yükü değil, hafızasıdır.
Onlar olmadan toplumlar yalnızca yönlerini değil,
köklerini de kaybetmeye başlar.
Elbette zaman değişir, hayat değişir, insanlar değişir.
Ancak değişim; anlamı, zarafeti ve saygıyı
geride bırakmak zorunda değildir.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:
Ölülerimizi uğurlama biçimimiz değişirken,
sadece geleneklerimizi mi kaybediyoruz;
yoksa ölüm karşısındaki ortak insanlık
dilimizi de yavaş yavaş unutuyor muyuz?