Bazı isimler vardır; ağızdan çıktığında yalnızca bir insanı değil, bir geçmişi çağırır.
Bir annenin ninnisinde saklıdır onlar.
Bir dedenin duasında.
Bir mezar taşının yosun tutmuş harflerinde.
Bir köy yolunda rüzgâra karışan eski seslerde...
Bazı zamanlar gelir ki bir devlet uzanır o sese.
Harfleri değiştirir.
Defterleri değiştirir.
Kayıtları değiştirir.
Fakat insanın hafızasına yazılmış adı değiştiremez.
Çünkü isim yalnızca söylenen bir kelime değildir. İnsanın geçmişe bıraktığı izdir; kendisine döndüğünde bulduğu ilk aynadır.
Bu yüzden bazı yaralar yıllarla kapanmaz.
Arşivler sessizliğe gömülse de kapanmaz. Yeni sayfalar açılsa da kapanmaz.
Aradan on yıllar geçti. İktidarlar değişti. Kanunlar değişti. Mühürler değişti.
Ama zorla silinmek istenen isimlerin bıraktığı boşluk, bir halkın hafızasında hâlâ aynı yerde duruyor.
Bugün artık anlamamız gereken şudur:
Mesele hiçbir zaman yalnızca bir isim meselesi değildi.
“İsim Türkçe mi, Bulgarca mı?” sorusuna sıkıştırıldığında asıl siyasi gerçek görünmez hâle geliyor.
Mesele, devletin bir yurttaşına hangi isimle yaşayacağını emretme yetkisini kendinde görmesi ve bunu bir kimlik mühendisliği aracına dönüştürmesidir.
1984-1985 yıllarında Bulgaristan'da uygulanan isim değiştirme kampanyası, nüfus kayıtlarında yapılan sıradan bir idari işlem değildi.
İnsanlara yeni kimlikler dayatıldı. Türkçenin kamusal kullanımı sınırlandırıldı. Dini ve kültürel hayat baskı altına alındı. Direnenler tutuklandı. Binlerce insanın hayatı altüst edildi.
Dolayısıyla bugün “İsmini değiştirmişsin, ne olacak?” denilebilecek sıradan bir meseleyle karşı karşıya değiliz.
Değiştirilen yalnızca isim değildi.
İnsanın kendisini tanımlama hakkına müdahale edildi.
Daha sonra isimlerin geri verilmesi bile başlangıçta basit bir idari işlem olarak gerçekleşmedi. 1990 yılında yapılan ilk düzenleme, zorla değiştirilen isimlerin geri alınmasını mahkeme süreçlerine bağladı.
Siyasi mesele tam da burada başlıyor.
Bir devletin gücü, yurttaşının adını değiştirebilmesinde değil; yurttaşının haklarını devlet karşısında güvence altına alabilmesindedir.
Bugün bazıları eski defterlerin kapatılmasını, kayıtların unutulmasını istiyor.
Hayır.
O defterler yakılmamalı. Açılmalı.
O defterlerde yalnızca isimler yoktur.
Bir devlet politikasının izleri vardır.
Kararların altında duran imzalar vardır.
Sürgünlerin izleri vardır.
Tutuklamaların kayıtları vardır.
Sessiz kalmaya zorlanan insanların hikâyeleri vardır.
Siyasi hafıza, hoşumuza gitmeyen belgeleri yok etmek değildir.
Tam tersine, onları gelecek kuşakların önüne koyabilmektir.
Demokratik toplumlar geçmişlerini silerek değil, geçmişleriyle yüzleşerek güçlenir.
Bu nedenle artık soruyu değiştirmek zorundayız:
“İsmini neden geri aldın?” değil;
“Bir devlet, vatandaşının ismini hangi siyasi ve hukuki yetkiyle elinden aldı?”
Asıl hesaplaşma burada başlar.
İsimler değiştirilebilir.
Nüfus kayıtları yenilenebilir.
İktidarlar değişebilir.
Fakat devlet adına gerçekleştirilen bir hak ihlali, yeni bir iktidarın gelişiyle tarihten silinmez.
İktidarlar değişir. Belgeler kalır.
İsimler geri gelir. Hafıza kalır.
Demokrasi, devletin vatandaşa verdiği isimde değil; vatandaşın kendi adına özgürce sahip çıkabildiği yerde başlar.
Bugün yapılması gereken geçmişi örtmek değil, devlet adına yapılanların hesabını tarih önünde açık bırakmaktır.
Gerçek yüzleşme, defterleri yakmakla değil;
o defterleri açıp, o isimlerin karşısında kimlerin imza attığını sormakla başlar.
Utanmamız gereken yalnızca geçmişte yaşanan zorbalık değildir.
Asıl utanç, bir halkın hafızasına açılmış yarayı bugün sıradan bir idari işlem gibi konuşabilmektir.
Bazı kayıtlar nüfus defterlerine yazılır.
Bazıları tarihe.
Bazıları ise insanın yüreğine.
Yüreğe yazılanların mürekkebi hiçbir zaman kurumaz.