Bulgaristan'daki Müslümanlar ve Siyasi Çoğulculuk
Bulgaristan'daki Müslümanların ortak menfaatleri, dinî hürriyetlerin teminat altına alınması, vatandaşlık haklarının korunması ve isim, inanç ya da ana dil temelinde ayrımcılığa uğramadan serbestçe kendini ifade edebilme ve gelişebilme imkânı olarak ifade edilebilir.
Bulgaristan’daki Müslümanlar arasında siyasî çoğulculuğun bir zemini var mıdır
Cemal Osman
Ortak hedefler, farklı çıkarlar. Bizi birleştiren ve ayıran nedir?
Herhangi bir dinî ya da etnik grup, kendisini tanınabilir kılan ortak prensipler ve özellikler etrafında birleşir. Bu ortak unsurlar, bir grubun tanımlanması için gerekli bir şarttır. Bunlar arasında dil, âdetler, gelenekler, folklor, inanç, dinî uygulamalar ve bazı durumlarda siyasî ve ideolojik birlik yer alır.
Ancak, bu birleştirici unsurların ötesinde, grubun, kendi içinde de çeşitli farklılıklar bulunur. Bu durum kaçınılmazdır, çünkü her topluluk, kimliğin farklı düzeylerine sahip bireylerden oluşur. İnsan kimliği tek katmanlı ve sabit bir yapı değildir. Bilakis, bireyin kendini tanımlamasını ve toplum içinde tanınmasını sağlayan karmaşık ve dinamik özellikler bütünüdür.
Kimlik, birbirine geçmiş çeşitli aidiyet halkaları çerçevesinde şekillenir — yerel-coğrafî, ailevi, etnik, dinî, meslekî, sosyal, millî, siyasî ve ideolojik. Bu halkalar birbirinden kopuk yahut katı bir hiyerarşi içinde işlemez; aksine, tarihî ve bağlamsal şartlara göre dinamik bir etkileşim hâlindedir.
Bu çok katmanlı yapıyı ifade etmek için “kimlik halkaları” kavramını kullanmak yerinde olur. Farklı sosyal ve siyasî durumlarda, bu kimlik halkalarından bazıları daha belirleyici bir hâl alabilir, fakat bu durum, diğerlerinin inkâr edilmesi ya da ortadan kaldırılması anlamına gelmez.
Hatta aynı etnik, dinî ya da millî kimliği paylaşan insanlar dahi, başka kimlik boyutlarına da sahiptir — sosyal statü, ekonomik durum, eğitim ve yaşadıkları çevre gibi unsurlarla bağlantılı olarak. İşte bu ilave kimlik halkalarının varlığı, her grubun kendi içinde alt gruplar barındırdığını gösterir ve bu alt grupların menfaatleri her zaman örtüşmeyebilir.
Bulgaristan’daki Müslümanların ortak menfaatleri, dinî hürriyetlerin teminat altına alınması, vatandaşlık haklarının korunması ve isim, inanç ya da ana dil temelinde ayrımcılığa uğramadan serbestçe kendini ifade edebilme ve gelişebilme imkânı olarak ifade edilebilir. Ancak, bu temel prensiplerin ötesinde, farklı grupların ve bireylerin menfaatleri her zaman örtüşmez.
Mesela varlıklı bir Müslümanın menfaatleri, sosyal açıdan kırılgan durumda bulunan bir kimseninkilerle kolay kolay örtüşmez. İlki kendi servetini korumaya ve artırmaya yönelirken, diğeri daha ziyade temel geçimini sağlamaya ve ailesini doyurmaya odaklanır. Bu sebeple de Hak ve Özgürlükler Hareketi’nden veyahut Hak ve Özgürlükler İttifakı’ndan bir milletvekiline ait bir inşaat şirketinin ayakta kalıp kalmaması onun için pek bir anlam ifade etmez. Benzer farklılıklar eğitim düzeyi bakımından da görülür. Daha yüksek eğitim seviyesine sahip bireyler kültür politikalarına ve akademik faaliyetlere ilgi duyabilirken, diğerleri için bu meseleler daha tali kalır.
Buradan şu netice çıkar ki, her grubun kendi içinde farklı siyasî görüşlerin bulunması gayet tabiidir. Bulgaristan’daki Hristiyanlar ve Yahudiler nasıl siyaseten yekpare bir topluluk teşkil etmiyorsa, Müslümanlar da farklı menfaatlere sahip olmaları hasebiyle çeşitli siyasî yönelimler ortaya koyarlar. Bu çerçevede, sosyal politikalara ve devletin ekonomiye daha güçlü müdahalesine vurgu yapan sol eğilimler bulunduğu gibi, serbest piyasayı ve devletin sınırlı rolünü savunan sağ görüşler de mevcuttur. Bunun yanı sıra liberal, muhafazakâr ve gelenekçi yaklaşımlar da bir arada bulunur.
Dolayısıyla böylesine çok katmanlı bir topluluğun tek bir siyasî özneye indirgenmesi hayli problemli görünmektedir. Bu bağlamda şu soru ortaya çıkar:
Bulgaristan’daki Müslümanlar arasında siyasî çoğulculuk için gerçekten bir zemin mevcut mudur?
Tarihsel bağlam: tek partili rejimden demokrasiye geçiş
Bulgaristan’da tek kutuplu siyasî model, siyasî çoğulculuğun ortadan kaldırıldığı komünist rejim döneminde yerleşmiştir. Bu durum, 1971 tarihli Bulgaristan Halk Cumhuriyeti Anayasası’nın 1. maddesinin 2. fıkrasında açıkça ifade edilmiştir. Buna göre, toplumun ve devletin yönlendirici gücü Bulgaristan Komünist Partisi’dir.
10 Kasım 1989’daki siyasî değişimlerin ardından ülkede demokratik rejim ve siyasî çoğulculuk ilkesi yeniden tesis edilmiştir. Ancak, bu yeni çoğulcu model çerçevesinde dikkat çeken bir husus da ortaya çıkmıştır; Müslüman toplumu içinde siyasî çoğulculuğun sınırlı şekilde tezahür etmesi uzun süre neredeyse tabii bir durum gibi kabul edilmiştir.
Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin doğuşu ve rolü. “Etnik parti” mi yoksa siyasi bir aracı mı?
4 Ocak 1990 tarihinde Varna’da, Ahmed Doğan ve küçük bir aktivist grup tarafından “Türklerin ve Müslümanların Hak ve Özgürlükler Hareketi” kurulmuştur. O dönemde Doğan, Sofya Üniversitesi Aziz Kliment Ohridski Felsefe Fakültesi mezunu, Bulgaristan Bilimler Akademisi bünyesinde doktora yapmış ve ontoloji alanına ilgi duyan genç ve iddialı bir filozoftur. Daha sonra, Bulgaristan Cumhuriyeti Anayasası 11. madde hükmüne aykırılık teşkil etmemesi için, yani etnik ya da dinî temelde parti kurulmasını yasaklayan bu madde gereği, partinin isminden “Türklerin ve Müslümanların” ibaresi çıkarılmış ve sadece Hak ve Özgürlükler Hareketi adı kullanılmıştır.
Partinin ilk ulusal konferansı 26 Mart 1990 tarihinde Sofya’da gerçekleştirilmiş ve bu konferansta da Ahmed Doğan yeniden genel başkan seçilmiştir. Partinin kuruluşundan itibaren Bulgaristan toplumunda, onun mahiyeti ve muhtemel anayasaya aykırılığı üzerine tartışmalar ortaya çıkmıştır. Bu tartışmanın temel meselelerinden biri, “etnik parti” kavramının açık bir şekilde tanımlanmasındaki güçlüktür. Eğer etnik partiyi, yönetiminde ve teşkilatında yalnızca tek bir etnik grubun temsilcilerinin yer aldığı bir siyasî yapı olarak tarif edersek, bu durumda 1990 sonrasında kurulan neredeyse bütün partilerin etnik olarak nitelendirilmesi gerekir; buna karşılık Hak ve Özgürlükler Hareketi, bu tanımın dışında kalır.
Hak ve Özgürlükler Hareketi tüzüğünde yer alan prensipler evrensel niteliktedir ve bunlar ne hukukî bakımdan ne de başka hermenötik yöntemler ve yorumlama mekanizmalarıyla belirli bir etnik gruba yahut dine indirgenebilir. Ayrıca, gerek parlamento grubunda gerek partinin yönetiminde, teşkilatlarında ve gençlik yapılanmasında etnik ve dinî bileşim daima çeşitli olmuştur; bu yönüyle diğer bazı partilerden ayrılır. İşte bu durum, söz konusu partinin etnik bir parti olduğu iddiasını ispat etmeyi güçleştiren sebeplerden biridir.
Her ne kadar bu değerlendirme bir ölçüde spekülatif olsa da, Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin kuruluşu ve kurumsallaşması sürecinde devletin rolünü göz ardı etmek zordur. Devletin ve istihbarat birimlerinin rızası olmaksızın böyle bir partinin varlık göstermesi pek mümkün görünmez. Nitekim devlet, eğer bu partiyi tasfiye etmek isteseydi, mevcut hukukî mekanizmalar ve usuller vasıtasıyla daha kuruluş aşamasında bunu gerçekleştirebilirdi.
Geçiş döneminin başlangıcındaki denge
1980’lerden 1990’lara geçiş süreci oldukça hassas bir dönemdir; hem içerde ekonomik, siyasî ve sosyal krizlerle, hem de karmaşık bir dış politika ve jeopolitik ortamla şekillenmiştir. Bir yandan Bulgaristan’daki Müslümanlar, sosyalist rejimin asimilasyon politikalarının bıraktığı travmayı henüz aşamamış ve adeta hayatta kalma saikiyle genel bir birlik arayışına yönelmiştir. Öte yandan devlet de, Yugoslavia’da giderek büyüyen etnik çatışmalardan ciddi şekilde endişe duymaktadır.
Ayrıca o dönemde Bulgaristan henüz NATO üyesi değilken, Türkiye üyedir. Binaenaleyh bu durum, devlet açısından daha büyük krizleri önlemek ve mevcut yahut muhtemel gerilimleri kontrol altında tutmak için bir tür uzlaşı çözümünü gerekli kılmış olabilir. Bu çerçevede Hak ve Özgürlükler Hareketi, kendi döneminin somut tarihî şartlarının bir ürünü olarak ortaya çıkmış; aynı şekilde ilk genel başkanı Ahmed Doğan da, bu şartların şekillendirdiği bir figür olmuştur.
Ahmed Doğan, Temmuz 1990’da VII. Büyük Millet Meclisi çerçevesinde parlamentoda yaptığı konuşmada, etnisite ile ulus (nationalité) kavramları arasında açık bir kavramsal ayrım yapmış ve Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin bir “haricî bir gücün içerdeki ayağı” olmadığını ifade etmiştir. Bunun tercüme-i hâli şudur ki, HÖH dış tesirlere karşı bir denge ve engelleme mekanizması olarak görülmektedir; burada kastedilen dış etki ise Türkiye Cumhuriyeti’dir.
İnsanların, varlıklarının tehdit altında olduğu durumlarda bir araya gelmeleri son derece tabiidir. Aynı şekilde devletin de böylesi kriz anlarında gerilimleri aşmak için dengeli çözümler araması gayet doğaldır. Ancak asıl mesele şudur: Böyle bir tehdit şayet ortadan kalkmışsa ne olur? Görece bir iç istikrar ortamında, bireylerin, topluluğun, toplumun bütününün ve devletin rolü nedir?
Bulgaristan siyasi elitinin bir stratejisi var mı?
2026 yılı itibarıyla Bulgaristan, Avrupa Birliği, NATO ve Birleşmiş Milletler üyesidir. Ülke ayrıca etnik barışın teminat altına alınması ve farklı etnik grupların ve dinlerin haklarının korunması açısından büyük önem taşıyan birçok uluslararası anlaşmayı imzalamış ve onaylamıştır. Bu hukukî ve kurumsal çerçeveler, eşitlik ve ayrımcılığa karşı korunma hususunda resmî güvenceler sağlamaktadır.
Elbette, normatif düzenlemeler tek başına kâfi değildir. Bir devletin belirli gruplara karşı ayrımcılık yapma yahut gerilim üretme yönünde bir iradesi ve niyeti varsa, hiçbir kanun veya uluslararası anlaşma bunu bütünüyle engelleyemez. Bu bakımdan, daha başka ve en az bunun kadar mühim koruma mekanizmalarının da mevcut olması gerekir; bunların başında ise aktif bir sivil toplum gelir. Nitekim vatandaşların, buna Müslümanlar da dâhil olmak üzere, toplumsal ve siyasî hayata katılımı sayesinde hakların kalıcı şekilde güvence altına alınması ve sahici bir siyasî çoğulculuk ile demokrasinin gelişmesi için gerçek bir zemin oluşur. Yeter ki bütün bunlar samimiyetle ve iyi niyetle hayata geçirilsin.
Bugün görüyoruz ki, jeopolitik ortam hâlâ istikrarsızlığını korumaktadır. Bulgaristan’a neredeyse doğrudan yakın bölgelerde ciddi savaşlar yaşanmakta, bu da kaçınılmaz olarak devletin millî güvenliği üzerinde etkide bulunmaktadır. Batı Balkanlar ise adeta bir barut fıçısıdır. Böyle bir ortam, etnik ve dinî topluluklarla ilgili meselelere ve bunların siyasî mobilizasyonuna karşı hassasiyetin artmasına yol açmaktadır.
Bugün Bulgar devleti ve Bulgar siyasî elitinin, böylesi gergin bir uluslararası ortamda nasıl hareket edeceğine dair açık bir planı ve tutarlı bir politikası olup olmadığı sorusu önem kazanmaktadır. Mesele yalnızca dış politika yönelimiyle sınırlı değildir; aynı zamanda iç siyasî istikrarı da kapsar, buna farklı etnik ve dinî topluluklar arasındaki ilişkilerin nasıl idare edildiği de dâhildir. Uzun vadeli bir vizyonun yahut tutarlı bir stratejinin yokluğu ne rasyoneldir ne de gerçekçidir. Şayet siyasî elit mevcut modeli istikrarın teminatı olarak görüyorsa, bunu korumaya meyilli olabilir; bu da iç çoğulculuğun sınırlanması pahasına gerçekleşebilir. Öte yandan, daha geniş siyasî katılımı teşvik edecek aktif bir politikanın, etkili yöntem ve mekanizmaların eksikliği, temsildeki yetersizliğin daha da derinleşmesine yol açabilir.
Bu itibarla Bulgaristan’daki Müslümanlar arasında siyasî çoğulculuk meselesi, yalnızca topluluğun, kendi iç dinamikleriyle değil, aynı zamanda siyasî elitin, toplumsal istikrarı zedelemeden demokratik katılımı teşvik eden politikalar geliştirme ve uygulama kapasitesiyle de yakından bağlantılıdır. Bu bakımdan mesele sadece çoğulculuğun var olup olmaması değildir; aynı zamanda onun pratik olarak geliştirilmesine yönelik siyasî iradenin bulunup bulunmamasıyla da ilgilidir.
Monarşi döneminde çoğulculuk. Müslümanların siyasi hayata katılımı.
Şimdi geçmişte durumun nasıl olduğuna bakalım. Bulgaristan’da siyasî çoğulculuğun mevcut olduğu, fakat Müslümanlar üzerinde tekel kurmuş tek bir siyasî öznenin bulunmadığı bir döneme dönelim. Bahsi geçen dönem, monarşi dönemidir. Bu dönemde (1879–1946) Bulgaristan’da çok partili bir sistem mevcuttur ve farklı siyasî güçler nüfuz elde etmek için rekabet hâlindedir. Müslümanlar tek bir parti etrafında birleşmiş değildir; bilakis siyasî hayata çeşitli şekillerde katılır ve hem yerel hem de millî düzeyde farklı siyasî aktörleri desteklerler. Onların tercihleri çoğu zaman yalnızca dinî aidiyetleriyle değil, aynı zamanda sosyal, ekonomik ve bölgesel faktörlerle de belirlenir.
Şimdi birkaç somut örneğe bakalım. Mesela 1902 yılına, XII. Millet Meclisi’ne dönelim ve 24 Nisan 1902 tarihli ikinci oturumun tutanaklarını inceleyelim; oturuma Dragan Tsankov başkanlık etmektedir. Toplam milletvekili sayısı 178 olup, bunların 11’i farklı etnik kökenlerden gelen Müslümanlardır - Türkler, Pomaklar ve Tatarlar farklı siyasî partilere mensuptur. Bu durumda Müslümanların parlamentodaki temsili yaklaşık %6,2 civarındadır. Şunu da belirtmek gerekir ki, 1902 yılında bugünkü Bulgaristan’ın güney bölgeleri, mesela Batı Rodoplar ve Kırcaali henüz Bulgaristan’a dâhil değildir; bu bölgeler Osmanlı İmparatorluğu toprağıdır. Dolayısıyla buralardan seçilmiş milletvekilleri de bulunmamaktadır.
XII. Millet Meclisi çerçevesinde Müslüman milletvekillerinin çeşitli parlamento komisyonlarında aktif şekilde yer aldığı görülmektedir. Mustafa Dospatlı, Adalet Bakanlığı’na bağlı komisyonda görev almıştır (kendisinin Sofya Üniversitesi “St. Kliment Ohridski “mezunu olduğu da ayrıca kayda değerdir). Mehmed Giray (Kırım’daki Giray hanedanının bir mensubu), İçişleri Bakanlığı komisyonuna, Hacı Necib Bey ise Maarif Bakanlığı komisyonuna seçilmiştir. Osman Keçeli ve Mustafa Hüseyinov, Hariciye Nezareti’ne bağlı komisyonda yer alırken, Ömer Yusufov Harbiye Nezareti’ne bağlı komisyona üye olmuştur. Bayındırlık, yollar ve haberleşme işlerinden sorumlu komisyona Mustafa Hüseiynov ile Halid Bey katılmıştır. Ticaret ve ziraat komisyonunda ise Osman Bey görev almıştır. Maliye komisyonunda Hafız Bey yer alırken, bütçe komisyonunda İsmail Arnaudov görev almıştır (bu komisyonda Petko Karavelov da bulunmaktadır). “Proşetar” diye anılan (parlamentodaki dilekçe ve şikâyetler komisyonu) komisyonda İskender Bey yer alırken, yoklama ve inceleme komisyonunda Etem Efendi ile Tosun Bey görev almıştır. Ayrıca Mustafa Dospatlı aynı oturum çerçevesinde Millet Meclisi’nin sekreterlerinden biri olarak seçilmiştir.
Millet Meclisi tutanakları, Müslüman milletvekillerinin pasif bir konumda olmadığını, bilakis parlamenter hayata aktif şekilde iştirak ettiklerini göstermektedir. Farklı daimî komisyonlarda yer alarak yasama faaliyetlerine katkı sunmuşlar ve meclis oturumlarında mühim meselelerin müzakeresine katılmışlardır
Dikkat çekici bir husus da, bu milletvekillerinin kürsüden nasıl hitap ettikleridir. Birçoğu, ifadelerinde hata yapmaları ihtimaline karşı önceden özür beyanında bulunmaktadır, zira çoğu için Bulgarca ana dil değildir. Bu durum, hem kuruma duydukları saygıyı hem de siyasî sürecin tam anlamıyla bir parçası olma gayretlerini açıkça göstermektedir.
Daha da dikkat çekici olan, Millet Meclisi Başkanı Dragan Tsankov’un tutumudur; bazı durumlarda şakayla karışık Türkçe konuştuğu görülür ve bu durum salonda herhangi bir gerilim yahut tartışmaya yol açmaz. Bu dil ve kültürel esneklik ile pragmatizm, bugün tasavvur edilmesi dahi güç olan kendine mahsus bir atmosferi ortaya koymaktadır.
Buna karşılık ilginç bir örnek de XVI. Millet Meclisi’dir (19 Aralık 1913 – 31 Aralık 1913). Bu parlamento, son derece kısa görev süresi ve sınırlı temsiliyetiyle dikkat çeker. Mevcut verilere göre yalnızca bir Müslüman milletvekilinin yer aldığı görülmektedir: Hafız Sıdkı. Müslüman temsiliyetindeki, bu keskin düşüş, önceki ve sonraki parlamentolarla açık bir tezat teşkil eder; zira bu dönemlerde oran genellikle %5 ile %7 arasında seyretmektedir.
Bu değişimde mühim bir etken, Balkan Savaşları sonrasında ortaya çıkan siyasî ve toplumsal gerilimdir. Bu bağlamda Müslümanların parlamentodaki temsilinin daralması, yaşanan jeopolitik sarsıntıların iç siyasete yansımasının doğrudan bir neticesi olarak değerlendirilebilir.
XVI. Millet Meclisi, Bulgar Parlamentosu'nda nispeten istikrarlı bir Müslüman varlığının genel seyrine kıyasla daha ziyade istisnaî bir durum arz eder. Bu da Bulgar tarihindeki bir kriz anını yansıtmaktadır.
XVII. Millet Meclisi (20 Mart 1914 – 15 Nisan 1919), Bulgaristan’daki Müslüman nüfusun siyasî temsiliyetinin gelişiminde mühim bir merhaleyi teşkil eder. Bu meclis, Birinci Cihan Harbi yıllarında faaliyet göstermiştir. Bu dönemde Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu, Almanya ve Avusturya-Macaristan ile birlikte savaşa katılmıştır. Bu süreçte Bulgaristan’daki birçok Müslüman da vatan müdafaasında yer almış ve Bulgaristan uğruna harpte hayatını kaybetmiştir.
XVII. Millet Meclisi’nin bileşiminde toplam 226 milletvekilinden 15’i Müslümandır; bu da parlamentonun yaklaşık %6,6’sına tekabül eder. Dikkat çekici bir husus da, bu mecliste Batı Trakya’dan (Gümülcine bölgesinden) gelen milletvekillerinin de yer almasıdır. Savaşın sonunda, bu durum birtakım gereksiz gerilimlere yol açmıştır, bu da söz konusu bölge elitinin, Bulgaristan sınırları içinde uzun süredir yaşayan Müslüman elit kadar yeterince entegre olmamış olmasıyla izah edilebilir. Ethem Ruhi (Balkan), mesela Şefik Bey’den (Eski Zağralı) farklı bir yol tercih etmiştir. Şefik Bey ise 1919 Paris Barış Konferansı’na katılan heyet içinde yer alarak Bulgaristan’a uluslararası düzeyde sadakatini göstermiştir.
Bu mecliste yer alan Müslüman milletvekilleri şu şahsiyetlerdir: Mehmed Celal Abidin, Salim Ahmedov, Tevfik Hacı Ahmedov, Yusuf Hacı İbrahimov, Mehmed Kemal Bey, Hafız Sali, Hafız Sıdkı, Mehmed Paşa, Ethem Ruhi, Sabri Bey, İsmail Hakkı Bey, Haşim Bey, Talat Mehmed, Hüsnü Hüseyinov ve Mahmud Bey.
XVII. Millet Meclisi’nde Müslüman milletvekilleri farklı parlamento komisyonlarında görev almıştır. Hafız Sıdkı Dahiliye Nezareti’ne bağlı komisyonda, Ethem Ruhi Hariciye Nezareti komisyonunda, Talat Tokaliev ise Maliye Bakanlığı komisyonunda yer almıştır. Tevfik Efendi ticaret, sanayi ve çalışma komisyonuna katılmıştır. Kemal Bey hem Adalet Bakanlığı komisyonunda hem de Bayındırlık, yollar ve imar komisyonunda görev yaparken, Celal Bey ziraat ve devlet emlakı komisyonunda yer almıştır.
Bu durum, Müslüman milletvekillerinin parlamentonun farklı ihtisas komisyonlarında aktif biçimde temsil edildiğini göstermektedir. Birinci Cihan Harbi’nden sonra bir başka Müslüman da Bulgaristan’ın millî menfaatlerini uluslararası düzeyde savunmada mühim bir rol oynayacak ve ülkeye olan sadakatini gösterecektir. Bahsi geçen kişi, Eski Zağra’dan Şefik Bey’dir. Fransa’da tıp tahsili görmüş ve hekim olmuştur. 1919 yılında, Paris Barış Konferansı’na katılan Bulgar heyetinin bir üyesi olmuştur. Heyette ayrıca Yahudileri temsilen Dr. Yeşua Kalev, Protestanları temsilen Dr. Dimitır Furnaciev ve tanınmış filozof Dimitır Mihalçev gibi dikkat çekici isimler de yer almıştır. Dr. Yeşua Kalev nasıl Bulgaristan’daki Yahudilerin durumuna dair bir memorandum hazırladıysa, Şefik Bey de Bulgaristan’daki ve genel olarak Balkanlar’daki Müslümanların durumuna ilişkin hususî bir memorandum hazırlamıştır. Bu suretle Şefik Bey, yalnızca Müslüman topluluğun menfaatlerini savunmakla kalmamış, aynı zamanda genel Bulgar millî davası çerçevesinde hareket etmiştir. Onun heyette yer alması ve memorandum hazırlaması, Bulgar devletine bağlılığın farklı bir etnik ve dinî aidiyete sahip olmakla çelişmediğini göstermektedir. Bilakis bu bağlılık, Birinci Cihan Harbi sonrasında ülkenin en kritik dönemlerinden birinde millî menfaatlerin savunulmasına aktif şekilde katılım yoluyla tezahür etmiştir.
2009 seçimleri
Şimdi de yakın geçmişe bakalım: 2009 yılında yapılan 41. Millet Meclisi seçimlerinde, Hak ve Özgürlükler Hareketi 610.521 oy alarak tarihî bir zirveye ulaşmıştır (söz konusu siyasî partinin aldığı destek oy sayısı bakımından en yüksek seviyedir). Parti 38 milletvekilliği kazanmıştır. Bu dönemde HÖH içindeki Müslüman milletvekili sayısı 38 üzerinden 28’dir. Bunun yanında GERB bünyesinde de bir Müslüman milletvekili bulunmaktadır: Vejdi Raşidov. Ancak kendisi Boyko Borisov’un ilk hükümetinde Kültür Bakanı olduktan sonra, GERB’in parlamentoda Müslüman milletvekili kalmamıştır.
Bu durumda toplam Müslüman milletvekili sayısı 28 olup, bu da parlamentonun yaklaşık %11,7’sine tekabül etmektedir. Bu veriler, XX. yüzyılın başlarında Müslüman temsilcilerin daha dağınık bir yapı arz etmesine mukabil, günümüzde temsilin büyük ölçüde tek bir siyasî parti bünyesinde yoğunlaştığını göstermektedir. Bu da meseleyi sadece temsilin niceliğiyle değil, aynı zamanda niteliği, etkinliği ve Müslümanlar arasındaki siyasî çoğulculuğun derecesiyle birlikte ele almayı gerekli kılmaktadır.
Dolayısıyla Bulgaristan’daki Müslümanlar arasında siyasî çoğulculuk için imkân mevcuttur. Bu imkân, hem topluluğun, kendi içinde yekpare olmamasından, hem de geçmişte buna benzer bir tecrübenin zaten yaşanmış olmasından kaynaklanır. İnsanların farklı menfaatleri, eğitim seviyeleri, sosyal konumları ve dünya görüşleri vardır; bu da tabiî olarak çeşitli siyasî pozisyonların ortaya çıkmasına yol açar.
Siyasi partilerin kapalı yapıları – çoğulculuğun önündeki engel
Ancak mesele, bu çoğulculuğun mümkün olup olmadığı değil, fiilen gerçekleşip gerçekleşmediğidir. Nitekim Aristoteles’in de ifade ettiği üzere, imkân (kuvve) ile fiiliyat arasında fark vardır (dynamis ve energeia). Bu durum yalnızca vatandaşların kendi aktifliğine bağlı değildir; büyük ölçüde siyasî partilerin tutumuna da bağlıdır. Şayet partiler kendi yapılarını fiilen açmıyorsa, çoğulculuk sınırlı kalmaya mahkûm olur.
Bu sebeple belirleyici olan, farklı partilerin Müslümanları sadece şeklen değil, gerçekten dâhil etme yönündeki irade ve gayretidir — yerel ve ulusal parti teşkilatlarında, gençlik kollarında, yönetim kadrolarında, aday listelerinde ve nihayetinde parlamenter gruplarda. Böyle bir bilinçli ve maksatlı dâhil etme olmaksızın, yerleşmiş tekelci modellerin dışında bir temsil ve güven duygusunun oluşması oldukça güçtür.
Başka bir ifadeyle mesele sadece “Müslümanlar daha aktif katılacak mı” değildir; aynı zamanda “onlara gerçekten tam ve etkin bir katılım imkânı tanınacak mı” sorusudur. Hakikî bir çoğulculuk, ancak vatandaşlar tarafından bir talep olduğu ve partiler tarafından da bir açılım sağlandığı zaman gelişebilir.
Ancak, bu karşılıklı güvene dayalı iki taraflı süreç gerçekleştiğinde, siyasî çoğulculuk bir potansiyel olmaktan çıkıp fiilî bir gerçeklik hâline gelebilir.