<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
   <channel>
      <title>Misyon Gazetesi</title>
      <link>https://www.misyongazetesi.com</link>
      <language>tr</language>
      <description>Türkiye ve dünya gündeminden haberler ve son dakika gelişmeleri takip etmek, editör ve yazarların gündeme dair kaleme aldıkları güncel köşe yazılarını ve analizlerini okumak için, doğru adrestesin!</description>
      <category>Breaking News</category>
      <lastBuildDate>Wed, 15 Jul 2026 01:51:37 +0300</lastBuildDate>
      <ttl>1</ttl>
      <sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	  <sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
      <atom:link href="https://www.misyongazetesi.com/rss/sondakika/" rel="self" type="application/rss+xml"/>
      <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com"/><atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.superfeedr.com"/>
        <item>
            <title><![CDATA[Bir Göçün Görünmeyen Bedelleri]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/goc/2265/</link>
            <description><![CDATA[Göçmenler yalnızca yurtlarından değil, çoğu zaman mallarından, emeklerinden ve birikimlerinden de ayrılmak zorunda kaldılar.

Türkiye'ye gelenlerin önemli bir bölümü ise "serbest göçmen" durumunda kabul edildi. Bu durum, çoğu zaman devletten yerleşim yeri, toprak ya da geçim desteği almadan; akrabalarının ve yakınlarının yardımıyla yeni bir yaşam kurmak anlamına geliyordu.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/goc/2265/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/balkanlar/">Balkanlar</category>
            <pubDate>Sun, 07 Jun 2026 19:00:51 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Balkanlar&#39;dan Anadolu&#39;ya uzanan göç yolları, yalnızca bir yer değiştirme öyküsü değildir.Bu yollar; Bulgaristan&#39;dan, Yunanistan&#39;dan, Romanya&#39;dan, Yugoslavya&#39;dan ve Balkanlar&#39;ın dört bir yanından kopup gelen insanların yüreklerine kazınmış büyük bir ayrılığın izlerini taşır.Kimi savaşların ardından, kimi baskılar nedeniyle, kimi de dilini, kimliğini ve varlığını koruyabilmek için yurdunu bırakmak zorunda kaldı.Fakat göç edenler yalnızca evlerini bırakmadılar.Atalarının mezarlarını, çocukluk anılarını, komşuluklarını, bağlarını, bahçelerini, tarlalarını ve bir ömür boyunca emek vererek kurdukları düzenlerini de geride bıraktılar.Özellikle 1950&#39;li yıllarda Yugoslavya&#39;dan Türkiye&#39;ye yönelen göçlerde birçok aile ağır yönetim işlemleriyle karşı karşıya kaldı. Göç etmek isteyenlerden mallarını devlete bırakmaları istendi. Evlerini ve topraklarını satamayanlara ise varlıklarını kendi istekleriyle devlete bağışladıklarını belirten belgeler imzalatıldı.Göçmenler yalnızca yurtlarından değil, çoğu zaman mallarından, emeklerinden ve birikimlerinden de ayrılmak zorunda kaldılar.Türkiye&#39;ye gelenlerin önemli bir bölümü ise 'serbest göçmen' durumunda kabul edildi. Bu durum, çoğu zaman devletten yerleşim yeri, toprak ya da geçim desteği almadan; akrabalarının ve yakınlarının yardımıyla yeni bir yaşam kurmak anlamına geliyordu.1953 yılından sonra göçü kolaylaştıran ve kamuoyunda 'Serbest Göç Mutabakatı' olarak bilinen düzenleme de yazılı bir uluslararası antlaşmadan çok, devletler arasında oluşmuş bir uzlaşı niteliğinde değerlendirilmektedir.Bu nedenle konu yalnızca 'Kimler göç etti?' sorusundan ibaret değildir.Asıl soru şudur:İnsanlar yurtlarından ayrılırken neleri yitirdi?Geride bırakmak zorunda kaldıkları evlerin, tarlaların, bağların, bahçelerin ve anıların bedelini kim ödedi?Sessizce yürütülen nüfus siyasetlerinin yükünü kim taşıdı?Yanıt açıktır:Bedeli aileler ödedi.Analar ödedi.Babalar ödedi.Göç yollarında büyüyen çocuklar ödedi.Çünkü onlar yalnızca bir ülkeden ayrılmadılar.Geçmişlerinin bir bölümünü, atalarının mirasını ve yüzyılların birikimini de arkalarında bırakmak zorunda kaldılar.Bugün Balkan Göçmenlerinin öyküsünü yalnızca Anadolu&#39;ya başarıyla tutunmuş insanların öyküsü olarak okumak eksik kalır.Bu öykü aynı zamanda mülksüzleştirmenin, sessiz zorlanmanın, yitirilen hakların ve kuşaktan kuşağa aktarılan ortak belleğin öyküsüdür.Onlar Anadolu&#39;ya geldiler; çalıştılar, ürettiler, yeni yurtlarını benimsediler.Ama Rumeli&#39;nin dağlarını, ovalarını, mezarlıklarını, sokaklarını ve çocukluklarını hiçbir zaman bütünüyle geride bırakamadılar.Çünkü bazı yitimler valizlere sığmaz.Ve bazı ayrılıklar kuşaklar boyunca sürer.Anadolu&#39;ya geldik; ama gönlümüzün bir yanı Tuna kıyılarında, Vardar boylarında, Deliorman&#39;da ve Rodoplar&#39;da kaldı.Göç ettik sanıldı; oysa yurdumuzun yarısını ardımızda bıraktık.---------------* Petek Ersoy İnci, Cemile Tekin, Halim Çavuşoğlu ve Ali Erken&#39;in, konuya ilişkin yazılarından da yararlanılmıştır. ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/goc_1780848475_a7G210.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bir Göçün Görünmeyen Bedelleri ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/goc_1780848475_a7G210.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Büyükelçi Mehmet Sayit Uyanık: Acılara rağmen diz çökmediniz]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/buyukelci-sayit-uayanik-acilara-ragmen-diz-cokmediniz/2262/</link>
            <description><![CDATA[Gençliğinizin size verdiği dinamizmle ve enerjiyle birçok şeyi başarmak için önünüzdeki yılları iyi değerlendirin. Arzu ettiğiniz ve hak ettiğiniz geleceği inşa etmek için çalışın. Hep daha iyisini hedefleyin.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/buyukelci-sayit-uayanik-acilara-ragmen-diz-cokmediniz/2262/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Tue, 19 May 2026 20:50:02 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Türkiye Cumhuriyeti Sofya Büyükelçisi Sayın Mehmet Sayit Uyanık&#39;ın, 19 Mayıs Cebel Özürlük Günü vesilesiyle yaptığı selamlama konuşmasından bir  bölüm:</p><p><strong>'Komünist rejimin zorunlu asimilasyon politikalarına karşı kahraman Cebel halkının şanlı mücadelesinin 37. yıl dönümünde aranızda olmaktan büyük onur duyuyorum.</strong><br><strong>Jivkov rejiminin Bulgaristan Türklerinin kimliğini, dilini, inancını ve bu topraklarda Bulgar komşu ve kardeşleriyle birlikte dostça yaşama iradesini hedef alan uygulamaları, insanlık vicdanını derinden yaralamıştır.</strong><br><strong>Sizler tüm bu acılara rağmen diz çökmediniz. Örnek bir duruş ve direniş ortaya koydunuz. Bu asil direniş ruhu zulmün duvarlarını yıkarak hürriyetin ve demokrasinin kapısını araladı.</strong><br><strong>19 Mayıs 1989 günü Cebel&#39;de haykırılan o özgürlük çığlığı demir perdeyi bile aşarak tüm dünyada yankılandı.</strong><br><strong>Gençliğinizin size verdiği dinamizmle ve enerjiyle birçok şeyi başarmak için önünüzdeki yılları iyi değerlendirin. Arzu ettiğiniz ve hak ettiğiniz geleceği inşa etmek için çalışın. Hep daha iyisini hedefleyin.</strong><br><strong>Bizler de Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği mensupları olarak, Bulgaristan ile Türkiye arasındaki dostluğu ve iş birliğini güçlendirmek için çalışmalarımızı sürdüreceğiz'.</strong></p><p><strong>Mehmet Sayit UYANIK,</strong></p><p><strong>Türkiye Cumhuriyeti Sofya Büyükelçisi</strong></p><p><br><br><br><br><br> </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/buyukelci-sayit-uayanik-acilar_1779213127_AoHU2c.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Büyükelçi Mehmet Sayit Uyanık: Acılara rağmen diz çökmediniz ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/buyukelci-sayit-uayanik-acilar_1779213127_AoHU2c.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Neden lider çıkaramıyoruz]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/neden-lider-cikaramiyoruz/2255/</link>
            <description><![CDATA[Rumeli Türkleri için 93. Harbi'nden başlayan trajedi; sürgün ve göçler silsilesi, asimilasyon politikaları neticesinde orada kalan insanlarımızda liderlik, lider çıkaramama sorununu ortaya çıkardı.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/neden-lider-cikaramiyoruz/2255/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/guncel/">Güncel</category>
            <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 16:53:40 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Rumeli Türkleri için 93. Harbi&#39;nden başlayan trajedi; sürgün ve göçler silsilesi, asimilasyon politikaları neticesinde orada kalan insanlarımızda liderlik, lider çıkaramama sorununu ortaya çıkardı</strong><strong>Türkiye&#39;deki Bulgaristan kökenli bilinçli bazı akademisyenler, dernek başkanları, deneyimli yazar ve gazeteciler ile memleketteki parti temsilcilerinin mantaliteleri çok farklı.</strong><strong>Kaldı ki parti temsilcilerinin liyakatsiz düşük profilli olması en büyük sorun ve ayrıca yetersiz politik vizyon, yetersiz tecrübe ve azınlık olmanın yaratmış olduğu koşullar nedeniyle eksik kalmış Türklük şuurunu da öne çıkarabiliriz.</strong><strong>Rumeli Türkleri için 93. Harbi&#39;nden başlayan trajedi; sürgün ve göçler silsilesi, asimilasyon politikaları neticesinde orada kalan insanlarımızda liderlik, lider çıkaramama sorununu ortaya çıkardı.</strong><strong>Dr. Sadık Ahmet, Nuri Turgut Adalı gibi cesur, bize rehber olacak insanlar çıkaramıyoruz.</strong><strong>Ayni şekilde çok uzun süredir Türkiye&#39;de de Rumeli kökenli etki alanı geniş lider çıkartamıyoruz. Gerekçeleri saymakla bitmez.</strong><strong>Netice itibari ile farklı bir formülle yeni kurumsal bir yapının gerekliliğine inanıyorum.</strong><strong>Sistematik şekilde &#39;diaspora&#39; mantığında işleyen ismine &#39;Rumeli Türkleri Diasporası&#39; mı denir, &#39;Balkan Türkleri Lobisi&#39; mi olur bilmem; ama Türkiye merkezli daha çok sosyologlar, tarihçiler, akademisyenler, siyasal, medyatik ve finansal etki alanı geniş iş insanları, kanaat önderi vb. &#39;Rumeli&#39;de Türklük&#39; davasına ömrünü adamış büyüklerimizin öncülüğünde Balkan ülkelerindeki Türk topluluklarını kapsayıcı, ortak &#39;Rumeli Hafızana&#39; sahip yönlendirici, rehber olacak ve Balkan Türklerinde tabana nüfuz edip, doğru politik temsilcilerin ve liderlerin seçilmesinin zeminini hazırlayan mekanizma oluşturmalı.</strong><strong>Ceyhun ARDA,</strong><strong>İstanbul</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/neden-lider-cikaramiyoruz_1776866017_TjmH0r.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Neden lider çıkaramıyoruz ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/neden-lider-cikaramiyoruz_1776866017_TjmH0r.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Zorla Asimilasyonun Kara Sayfası Beyazperdede]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Zorla Asimilasyonun Kara Sayfası Beyazperdede/2244/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Zorla Asimilasyonun Kara Sayfası Beyazperdede/2244/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 01:41:30 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Naся Кралевска tarafından, </strong><strong>Faktor.bg</strong><strong> için özel olarak yazıldı</strong> Komünist rejim araştırmacısı Naся Кралевска&#39;ya göre, yeni belgesel film 'Belene&#39;den Son Kamp Mahkûmları' yalnızca komünist rejimlerin değil, Nazizmin kurbanlarını da konu alan bugüne dek yapılmış tüm çalışmaları geride bırakıyor.<strong>Desebg.com</strong>, yönetmen Dimitar Kocev – Şoşo&#39;nun ( yapımcı Prof. Lyudmil Hristov, senarist Hristo Hristov, yapım: Yeni Bulgar Üniversitesi ) yeni belgeselini tanıtan Naся Кралевска&#39;nın Faktor. bg&#39;de yayımlanan makalesini yeniden basıyor. Filmin galası 20 Mart 2026 Cuma günü gerçekleşti.<strong>Devlet kurumlarının komünist rejim suçlarına karşı yetersizliği</strong>Bugün, Bulgaristan özgürdür, vatandaşları komünist dönemde hayal bile edemedikleri imknlara sahiptir. Ancak, bu parlamenter cumhuriyetin tüm yönleriyle Avrupa hukuk devleti standartlarına uyduğu anlamına gelmez.36 yılı aşkın süredir hükümetler ve kurumlar, rejimin suçlarını açıklığa kavuşturmak ve yaygınlaştırmak için çok az şey yaptı; failleri ise yargı önüne çıkarmadı.Bu suçların en belirgini, Todor Jivkov liderliğindeki Bulgaristan Komünist Partisi&#39;nin 'zorla asimilasyon süreci' adını verdiği girişimdir.Bir milyon Türk kökenli Bulgaristan vatandaşının isimleri zorla değiştirildi; dinlerini yaşama, ana dillerini konuşma, geleneklerini sürdürme ve geleneksel kıyafetlerini giyme hakları ellerinden alındı.1989 yazında, yaklaşık 400.000 Bulgaristanlı Türk, zorla, Türkiye&#39;ye göç etmek zorunda kaldı.Araştırmacı gazeteci Hristo Hristov, üç yıl boyunca 'Belene' kampında tutulan ve ağır şekilde baskı gören 40 Türkle 55 saatten fazla ön görüşme yaptı. Yönetmen Dimitar Kocev-Şoşo ile birlikte, bu tanıklıkları 'Belene&#39;den Son Kamp Mahkûmları' filmine dönüştürdü.Filmdeki anlatılar dürüst, ayrıntılı ve sarsıcıdır. Seyirciler, geçmişteki sessizliklerinden dolayı suçluluk duyduklarını ifade ederken; Türk kökenli vatandaşlar ise yaşadıklarını kin ve intikam duygusu olmadan, yalnızca acı ve hüzünle dile getiriyor.Tanıklıklar, isimlerin zorla değiştirilmesinden, keyfi tutuklamalardan, işkencelerden ve insanlık dışı muameleden söz ediyor.Belgesel, yalnızca Bulgaristan&#39;daki komünist rejimin suçlarını değil, aynı zamanda Nazizm kurbanlarını konu alan yabancı yapımları da aşan bir etki yaratıyor.Sonuçta film, unutulmuş bir suç rejiminin zulmünü gözler önüne seriyor; hukuken hl cezalandırılmamış olan bu şiddeti, mağdurların yüzleri ve anlatılarıyla tamamen ifşa ediyor. <strong>Editörün Notu:</strong><strong>Bu yazı, Bulgaristan&#39;daki komünist rejimin son büyük suç girişimi olan 'zorla asimilasyon sürecini' ve onun mağdurlarını konu alan belgeselin tanıklıklarını aktarıyor. Film, yalnızca geçmişin acılarını değil, aynı zamanda bugüne dek gecikmiş adaletin boşluğunu da gözler önüne seriyor.</strong><strong>Bugün hl hiçbir failin yargı önüne çıkarılmamış olması, toplumsal hafızamızda derin bir yara olarak duruyor. Adaletin geciktiği bir toplumda, hafıza nasıl iyileşir? Sessiz kalınan suçlar, geleceğin vicdanını nasıl şekillendirir?</strong><strong>Bu belgesel, gecikmiş adaletin boşluğunu hatırlatıyor ve şu soruyu bırakıyor: 'Toplum, sessiz kalınan suçlarla yüzleşmeden gerçekten özgürleşebilir mi?'</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/belene-zulmu_1774478489_EOxJ4z.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Zorla Asimilasyonun Kara Sayfası Beyazperdede ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/belene-zulmu_1774478489_EOxJ4z.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Tekelin Çöküşü ve Çoğulculuğun İmtihanı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Tekelin Çöküşü ve Çoğulculuğun İmtihanı/2242/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Tekelin Çöküşü ve Çoğulculuğun İmtihanı/2242/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/politika/">Politika</category>
            <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 12:12:26 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>2023&#39;ten önce beni tanıyan pek azdı. O yıllarda hayatım bütünüyle akademik bir uğraştı; felsefe öğrencisi olarak Osmanlı tarihine, Ortaçağ düşüncesine, Farsça ve Osmanlı Türkçesine, İslam ile Hristiyan uygarlıkları arasındaki etkileşime eğiliyordum. </p><p>Siyaset ise kaçınılmaz bir merak konusuydu; ilgilenmemek mümkün değildi. Ama o günlerde, son iki-üç yılda yaşanacakların böylesine sarsıcı olacağını hiç düşünmemiştim.<br><br>1990&#39;dan bu yana Bulgaristan siyasetinde belki de en önemli kırılma, DPS&#39;nin bölünmesidir. </p><p>Yıllarca sarsılmaz bir seçmen tabanına, devletin derin yapılarıyla ve iş dünyasıyla bağlara sahip olan, uluslararası alanda da tanınan bu 'ebedi' parti, güçlü gençlik örgütüyle birlikte çözülmeye başladı.<br><br>Tam da bu anda diğer partilerin – özellikle PP&amp;DB&#39;nin – etno-dini tekelin zincirlerini kırmak için tarihi bir fırsatı vardı. </p><p>Ne yazık ki, bu fırsat heba edildi. Ben şaşırmadım; beklentilerim zaten önceki seçimlerin tekrarıyla tükenmişti. Nisan 2021&#39;de bir umut ışığı görmüştüm ama onlar başka bir yol seçtiler.<br><br>Bugün PP&amp;DB, çekingen adımlarla da olsa listelerine genç Müslümanları dahil ediyor. </p><p>Ne kadar seçilebilir ya da toplumda karşılık bulabilirler, zaman gösterecek. Ama aynı zamanda, toplumun kültürel kodlarını bilmeyenlerin kolayca fark edebileceği yapay figürler de sahneye sürülüyor. </p><p>Bu da bize iki şey anlatıyor: Birincisi, PP hl Bulgaristan&#39;ın sosyal gerçekliğinden kopuk, kendi izole dünyasında yaşıyor. İkincisi, bu yüzden statükoyu aşamayacak ve insanlar alternatifleri – örneğin Rumen Radев gibi – aramaya devam edecek.<br><br>Bir gün bütün bunlar tarih olacak. Daha geniş bir perspektifle incelenecek, daha sağlıklı sonuçlara varılacak. </p><p>Ben ise yeniden akademik uğraşıma döndüm; çünkü bugün karanlık göründüğünde, cevapları geçmişte aramak doğaldır.<br><br>Monarşi dönemindeki Müslüman milletvekillerini incelediğimde dikkatimi çeken şey, tek bir siyasi özneye bağlı olmamalarıydı. Liberal, sol, hatta muhafazakr partilerde yer almışlardı. </p><p>Bu bana şu soruyu düşündürüyor: Hangisi daha işlevsel bir modeldir? </p><p>Müslümanların da Bulgar ulusunun parçası olarak farklı partilerde yer aldığı çoğulcu bir yapı mı, yoksa 1990&#39;da kurulan tek parti kontrolü mü?<br><br>Tek parti modeli sonunda yozlaştı; ahlaklı ve eğitimli kadrolar yerine, yolsuzlukla beslenen bir elit üretti. </p><p>Bunun sorumluluğunu diğer partiler de taşıyor; sessizlikleri ve Müslüman topluluklarla temas kurmaktaki isteksizlikleriyle bir tekelin yerleşmesine izin verdiler. </p><p>Çoğulcu modelin sorunu ise diğer partilerin Müslümanları gerçekten ve etkin biçimde dahil etme konusundaki isteksizliği. </p><p>En paradoksal olan ise şu: Yüz yıl önce Bulgaristan Krallığı&#39;ndaki partiler Müslümanlara bugünkü AB ve NATO üyesi Bulgaristan Cumhuriyeti&#39;nden daha açıkmış.<br><br>Şimdi sorulması gereken soru şu: Hangi siyasi oluşum gerçekten desteği hak ediyor? </p><p>Yoksa yaşadıklarımız, ölen bir düzenin sancıları ve doğmaya çalışan bir yeninin çırpınışları mı? </p><p>Önümüzdeki seçimler, kaderimizi belirleyecek dönüm noktası olacak.<br><br><br>  Cemal Osman, <br>Sofia University 'St. Kliment Ohridski'<br><br> </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cemal-osman_1774343544_R4M2Uj.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Tekelin Çöküşü ve Çoğulculuğun İmtihanı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cemal-osman_1774343544_R4M2Uj.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Tozlu tavan arasına kim attı seni]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Tozlu-tavan-arasina-kim-atti-seni/2236/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Tozlu-tavan-arasina-kim-atti-seni/2236/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Fri, 02 Jan 2026 17:23:04 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong>İbrahim Kamberoğlu&#39;ndan </strong></p><p><strong>***</strong><br>eğer vuracaksanız <br>nişan alın tam, <br>bu yaşta<br>dost yarası kaldıramam…</p><p><strong>***</strong><br>sır<br>sırrı dökülmüş eski aynanın<br>sırrı çok olur <br>unutma...<br>                         eski ayna <br>tozlu tavan arasına kim attı seni <br>bu yapılan reva mı sana,<br>her gün tozunu  alacağım söz<br>gördüğün güzelleri bana anlatsana...<br>                       göç<br>sırları dökülmüş eski aynada<br>gülüşünü unutmuş<br>göç ederken anam...<br>                          ateş <br>umurumda değil ama biliyorum<br>ibrahim&#39;in ateşine<br>kimler odun taşıyor…</p><p><strong>***</strong><br>itiraflarım<br>                  <strong>   xxx</strong><br>hadi git, durma<br>dönmen için<br>gitmen lazım...<br>                 <strong>  xxx</strong><br>git karabaş, kuyruk sallama<br>sefer tasımda<br>üç öğün umut...<br>                <strong> xxx</strong><br>zavallı trenler<br>bir başkasının döşediği<br>raydan giderler...<br>            <strong>      xxx</strong><br>mutluyum<br>yarınlar için<br>biraz umut bozdurdum...<br>                <strong> xxx</strong><br>mazide hokkabazlar ateş yutardı<br>günümüzde<br>lafını yutanlar gözde...</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/Tozlu-tavan-arasina-kim-atti-s_1767364137_ESMc5e.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Tozlu tavan arasına kim attı seni ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/Tozlu-tavan-arasina-kim-atti-s_1767364137_ESMc5e.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Zorla İsim Değiştirme Kampanyası askeri harekât gibi planlandı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/1985-yili/2222/</link>
            <description><![CDATA[Komünist rejimin Bulgaristan Türklerine karşı saldırısı nasıl başladı?
Zorla İsim Değiştirme Kampanyası askeri harekât gibi planlandı
Aralık 1984 - Kasım 1987 döneminde ülkenin dört bir yanından toplam 517 kişi Belene'de gözaltına alındı]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/1985-yili/2222/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Mon, 22 Dec 2025 19:07:03 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bulgaristan&#39;daki Türklerin etnik ve dini kimliklerine karşı başlatılan saldırı, Todor Jivkov&#39;un dar bir çevrede aldığı ani bir kararın sonucu değildi. Zira Komünist rejim 1983 yılının sonlarından itibaren Türklerin isimlerini zorla değiştirmek için çok ciddi bir hazırlık yaptı. 1984 yılı boyunca İçişleri Bakanlığı&#39;ndaki iç yönetmelikler, kitlesel direniş ihtimaline karşı kolluk kuvvetlerinin potansyeli güçlendirildi, modern silah ve teçhizatla geniş çaplı silahlanma gerçekleştirildi, personel sayısı iki katına çıkarıldı, 1985&#39;in ilk aylarında personel ve Ulusal Güvenlik ajanlarının maaşları artırıldı. Ocak 1985&#39;te Bakanlar Kurulu, 2.000 kişilik bir İç Birliğin kurulmasına karar verdi. Gözaltı merkezlerinin ve özellikle Belene&#39;deki toplama kampının gerekli kapasiteye sahip olmasını sağlamak için önlemler alındı. Adeta bir askeri harekt misali kapsamlı bir şekilde planlanmış ve hazırlıkları uzun sürmüş bu operasyon, Bulgaristan vatandaşı Türk azınlığına karşı takvimler 24 Aralık 1984&#39;ü gösterdiğinde başlatıldı.</p><p>Bulgaristan&#39;da Türk azınlığa karşı yapılan ilk isim değişikliği uygulaması, güney Bulgaristan&#39;da Kırcali yakınındaki Gorski İzvor köyünde 24 Aralık 1984 tarihinde yapıldı. Yerel yetkililer, Türklerin pasaportlarını toplamaya, yeni isimlerini kaydetmeye ve yeni kimlik belgeleri çıkarmaya başladı. Halk barışçıl bir protesto başlattı. Yoğun kar yağışı ve eksi 20 derece olan dondurucu soğukta 24 Aralık&#39;ta, Mleçino köyünde 1.200 kişi protesto gösterisi yaptı. 25 Aralık&#39;ta ise, Benkovski köyünde, çoğunluğu çevre köylerden gelen 3 500&#39;den fazla kişi gösteri düzenledi. Ertesi gün, göstericiler ve güvenlik güçleri arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Kayaloba, Gorski Izvor, Mogilyane, Preseka ve Dobromirtsi köylerinden yaklaşık 3 000 kişi, Benkovski&#39;ye doğru birkaç kez farklı yönlerden ilerleyerek sonunda köye girdi.</p><p>26 Aralık&#39;ta Mogilane köyü yakınlarında meydana gelen çatışmalarda, aralarında 17 aylık Türkan bebeğin de bulunduğu üç kişi hayatını kaybetti.</p><p>Benzer protestolar ülke genelinde devam etti ve binlerce tutuklu çeşitli cezaevlerine gönderildi.</p><p>Aynı gün, 26 Aralık&#39;ta Doğu Rodoplar&#39;ın diğer bölgelerinde şiddetli çatışmalar yaşandı. Direnişe Momçilgrad&#39;dan 1.200, Gruevo köyünden 1.000 kişi katıldı. Kırcali bölgesindeki Türk halkının direnişini bastırmak için özel bir karargah kuruldu. Milislere ek olarak, Devlet Güvenlik Güçlerive askeri birlikler, zırhlı personel taşıyıcıları, bazıları tazyikli su ile donatılmış 15 itfaiye aracı, gösterileri dağıtmak için jet motorlu özel bir araç, köpekler, tutuklama arabaları, kamyonlar ve diğer askeri ekipmanlar kullanıldı.</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türklerin kimliklerini korumak uğruna gösterdikleri direniş ve verdikleri mücadele sadece Kırcali bölgesiyle sınırlı kalmadı.</p><p>Türklerin 1984-1985 kışında zorla isim değişikliğine karşı direnişinin doruk noktası, yaklaşık 5 bin nüfuslu Yablanovo köyü ve çevre köylerde 17, 18 ve 19 Ocak 1985 tarihlerinde gerçekleştirilen sivil itaatsizlik hareketiydi. Bu hareket, Fedail Kocabryamov, Belediye Başkanı Hüseyin Nuh ve Parti Sekreteri Hasan Berberov tarafından başlatıldı ve yönetildi.</p><p>Başsavcıya, devlet kurumlarına ve parti yönetimine toplu halde şikayetler hazırlandı. Bu şikayetler Sofya&#39;daki Balkan Araştırmaları Enstitüsü&#39;nde çalışan Salih Baklacı tarafından hazırlanan bir şablona göre çoğaltıldı. 18 Ocak sabahının erken saatlerinde bir grup, şikayetlerini Devlet Konseyi&#39;ne iletmek üzere Sofya&#39;ya doğru yola çıktı. Daha sonra Hasan Berberov da Bulgar Komünist Partisi Merkez Komitesi&#39;ne posta yoluyla bir protesto mektubu gönderdi.</p><p>Bu arada Yablanovo girişlerine nöbetçiler yerleştirildi ve köyün dış dünyayla bağlantısı kesildi. Geceleri sokaklarda ateşler yakıldı. Direnişe katılmak için civar köylerden erkekler geldi. 18 Ocak sabahı, belediye çalışanları ve Anavatan Cephesi aktivistlerinden oluşan bir grup, toplu isim değişikliğini uygulamak üzere Kotel&#39;den Yablanovo&#39;ya geldi. Gruba silahlı bir milis birliği eşlik ediyordu. Yablanovo halkı, belediye binasına girmelerine izin vermedi ve onları geri püskürttü. Aynı günün ilerleyen saatlerinde köylüler, köy başındaki köprüye patlayıcı yerleştirerek Yablanovo&#39;nun batı ucundaki Sliven-Şumen yolunu demir ve çakılla kapattılar. Bu arada, başka bölgelerde çalışan gurbetçiler geri dönüyordu. Komşu köylerden insanlar gelmeye devam etti. Geceleri tekrar mevziler kuruldu ve ateşler yakıldı. Havanın eksi 25 derecenin altında olduğu 19 Ocak şafağında tanklar, zırhlı personel taşıyıcıları, itfaiye araçları, kamyonlar ve askeri araçlardan oluşan bir konvoy batıdan köye yaklaştı. Fedail Kocaibryamov, Hüseyin Nuh ve Hasan Berberov önderliğindeki Yablanovo halkı direndi. Ön sırada kucaklarında yapay bebekleriyle kadınlar, çocuklar vardı. Ellerinde savunma amaçlı el yapımı aletler olan erkekler ise arkalarında yer aldı. Fedail Kocaibryamov tutuklandıktan sonra tanklar ve diğer araçlar kalabalığı sardı ve köye girdi. Direnişçilere göz yaşartıcı gazlı sis bombaları atıldı, itfaiye araçları üzerlerine güçlü yangın söndürme suyu sıkmaya başladı, tanklar ve zırhlı personel taşıyıcıları, erkekleri ve kadınları meydanda topladı. Hem Yablanovo&#39;da hem de civar köylerde direnişçilere karşı şiddetli bir baskına başlandı. Filaretovo köyünde bir direnişçi tankın altında kalarak öldürüldü, çoğu tutuklandı ve ağır işkencelerden sonra çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı veya Belene&#39;deki toplama kampına gönderildi.</p><p>Aralık 1984 - Kasım 1989 döneminde ülkenin dört bir yanından toplam 517 kişi Belene&#39;de gözaltına alındı.</p><p>Bulgaristan Halk Meclisi, 11 Ocak 2012 tarihinde, 'Totaliter rejiminin Türk azınlığına uyguladığı asimilasyon politikasını ve yaklaşık 350 000 kişinin zorla göç ettirilmesini etnik temizlik olarak kınayan bir bildiriyi kabul etti. Ne var ki, bugüne kadar tek bir suçlunun bile mahkum edilmediğini ve cezalandırılmadığını belirtmemiz gerekiyor.<br><br>BNR </p><p>Haber üzerinde çalışanlar: Ergül Bayraktar<br><br> </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/1985-yili_1766419621_GvQipe.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Zorla İsim Değiştirme Kampanyası askeri harekât gibi planlandı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/1985-yili_1766419621_GvQipe.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Son Talika]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/rumeli-ye-son-veda/2213/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/rumeli-ye-son-veda/2213/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Tue, 28 Oct 2025 18:42:31 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Yine bir Rumeli kitabı ile okumaya devam .Bitmesini istemediğim bir kitap daha bitti.Güzel kurgulanmış bir aile hikayesi. Mübadil bir kuşak olarak kitap oldukça ilgimi çekti. Balkan Savaşları sırasında ağırlıklı olarak Edirne, Trakya ve Meriç&#39;in hemen karşı kıyısında  meydana gelen olaylar ve insanların maruz kaldığı dram...Muhasaralar, göçler, sürgünler, genç cumhuriyetin ilk yılları, ikinci dünya savaşı, 60 ihtilli ve öncesi yaşanan siyasi/toplumsal karışıklıklar, hepsi etkileyici bir dille yazılmış..Başta göçmen ve mübadil kuşaklar olmak üzere, özellikle Trakya&#39;da yaşayanların okumasını şiddetle tavsiye ediyorum...Kaleminizin mürekkebi hiç bitmesin, S<strong>ayın </strong><strong>Sabriye </strong><strong>Cemboluk!</strong>  <strong>Çağlar Figen Gül</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/rumeli-ye-son-veda_1761666151_mQrMGi.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Son Talika ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/rumeli-ye-son-veda_1761666151_mQrMGi.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Todor Jivkov'un ödü koptu...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/demokratik-lig/2205/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/demokratik-lig/2205/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sat, 25 Oct 2025 13:50:33 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Geçenlerde sanal alemdeki bir yazıda, 1985-1989 yılları sürecinde bizim toplumun, yıkılan komünist rejimin baskılarına ve zulmüne karşı gösterdiği bazı direniş örnekleri sunuluyordu.<br>Bazı düzeltmeler yapmak istiyorum, insanlar doğru bilgiler edinsinler. <br>Benim adım Sabri İskender ve Demokratik Lig&#39;in ( Демократична Лига )  kurulması benim fikrimdir.  <br><br>İlk Ali Ormanlı&#39;ya teklif ettim, kendisi benim sürgünde bulunduğum Kameno Pole köyüne yakın olan Draşan köyünde sürgün hayatı yaşıyordu. Bu iki köyün arasındaki mesafe dört kilometreydi. <br><br>İkinci teklifimi, yine sürgünde bulunan Mustafa Ömer&#39;e götürdüm, kendisi ilk baştan teklifimi kabul etmedi, riskli gördü böyle bir örgüt kurulmasını. Daha sonra ikna oldu ve hep beraber, 13 Kasım 1988 yılında,  benim arabamla Ali Ormanlı ile görüşmeye gittik ve bundan dolayı yeni örgütümüz Draşan köyünde kuruldu diye tarihte anılmakta.                                                                                                 <br> <br>Mustafa Ömer&#39;in ilk sürgün edildiği köyün adı Kunino&#39;dur, daha sonra onu Komarevo köyüne gönderdiler. Bu köyler Vratsa iline bağlıdırlar. <br><br>Demokratik Lig&#39;in tüzüğünü ve programını Mustafa Ömer hazırladı, kendisi yüksek okul mezunudur ve çok iyi bir program yazmıştı. <br>Zalim diktatör Todor Jivkov&#39;un ödü koptu, bu Türkler bunu nasıl yaptılar diye... <br><br>Benim oğlum Hüseyin, henüz 18 yaşındaydı ve büyük bir risk alarak başkent Sofya&#39;da bulunan İngiltere ve Türkiye Cumhuriyeti Büyük Elçiliklerine Demokratik Lig&#39;in programını elden ulaştırdı.         <br><br>Attığımız, bu cesur adım bizim için çok büyük bir başarıydı. Nasıl hukuki yollardan haklarımızı istediğimizi, demokratik ülkelerin bilip öğrenmesi gerekiyordu.<br><br>O zamanki Bulgaristan Anayasası&#39;nın 52. maddesi 1. fıkrasına göre kurduk Demokratik Lig&#39;i. <br><br>Bu gerçekleştirdiğimiz örgütsel mücadele, Türkiye Cumhuriyeti&#39;nin bizimle ilgili destek mücadelesini kolaylaştırmış oldu. Bunu daha sonraki dönemde rahmetli Mesut Yılmaz ve o zamanki Müsteşarı Tugay Özceri itiraf etmişlerdi.<br><br>Demokratik Lig, legal bir örgüttü, yarı legal veya illegal olmazlar.<br><br>Şahsen ben, Demokratik Lig&#39;in programını Todor Jivkov&#39;a ve Oteçestven Front gazetesine gönderdim, Mustafa Ömer Meclis Başkanına ve Rabotniçesko Delo gazetesine, Ali Ormanlı ise Başsavcıya ve Zemedelsko Zname gazetesine gönderdiler.<br><br>(Anılarımın devamı olacak.)<br><br><strong>Sabri İskender</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/demokratik-lig_1761389573_kSx4Aq.webp" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Todor Jivkov'un ödü koptu... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/demokratik-lig_1761389573_kSx4Aq.webp"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Karagözler'de bütün öğrenciler Türkçe derslerine giriyor]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/karagozler-de-butun-ogrenciler-turkce-okuyor/2197/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/karagozler-de-butun-ogrenciler-turkce-okuyor/2197/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/guncel/">Güncel</category>
            <pubDate>Thu, 09 Oct 2025 19:41:41 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p  open=''>Bilindiği  gibi, Kırcaali iline bağlı Karagözler ilçesinde bulunan tek  lisede okuyan 492 öğrenci, Türkçe eğitim konusunda, ülke çapında erişilmesi zor bir rekor kırmakta; çünkü hiç bir başka eğitim yuvasında bütün Türk asıllı öğrenciler Türkçe derslerine girmeyi tercih etmiyorlar.</p><p  open=''>İlçe merkezindeki lisede müdür yardımcısı olarak görev yapan Mehmed Sali, geçenlerde AA muhabirine yaptığı açıklamada, bölge halkının, Türkçeye genel olarak büyük ilgi duyduğunu, velilerin her sene çocuklarına Türkçe derslerini seçtirdiklerini söyledi. Mehmed Sali: 'Okulumuzda devletin eğitim müfredatı doğrultusunda resmi dil Bulgarca. Seçmeli ana dil olarak Türkçe, ayrıca İngilizce dersleri veriliyor. Bu yıl okulumuzda 492 öğrenci var. Her yıl 60&#39;a yakın liseli mezun oluyor.' </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/karagozler-de-butun-ogrenciler_1760028536_haF6kU.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Karagözler'de bütün öğrenciler Türkçe derslerine giriyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/karagozler-de-butun-ogrenciler_1760028536_haF6kU.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Aramızdaki sevgi ve saygıyı koruyalım...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/aramizdaki-sevgi-ve-saygiyi-koruyalim/2196/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/aramizdaki-sevgi-ve-saygiyi-koruyalim/2196/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Thu, 09 Oct 2025 18:21:52 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Son büyük göçten hemen bir iki ay içinde geri dönenler oldu; çünkü bazı insanlarımız geldikleri yerlerdeki yaşam standardını yakalamaları için en az 30-40 yıl geçebilir düşüncesine kapıldılar... </p><p>Bu da şunun manasını taşıyordu, kendin çok iyi yaşayamayacaksın, var olacaksın ama ileride çocukların iyi yaşasınlar diye hiç durmadan çabalayıp didineceksin…</p><p>Bir sözle, kendi hayatını çocuklarının geleceği için feda edeceksin. </p><p>Bizlerde aynısını yaptık, bu uğurda içimizden bazıları, ortaya çıkan fırsatları çok iyi değerlendirmiş oldu; fakat diğer hiç önemsenmeyecek bir kısım ise halen fedakarlıklara ve taviz vermeye devam etmekte...</p><p>İlk kez gözümüzün açıldığı o ecdat mirası topraklarda mı yaşamak, yoksa milli duyguları takip edip, bulunduğumuz yerde mi kalmak?</p><p>İlk geldiğimiz dönemde, hepimizi, aynen bu iç gıcıklayıcı soru durmaksızın rahatsız etmiyordu mu?</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türklerin tümü ülkeyi terk etmedi ve şimdi de o topraklarda varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar, zaten büyük Atatürk de, o topraklarda kalmamızı önermemişti mi?</p><p>Artık hepimiz şunu idrak edebiliyoruz, memlekette resmi dil bizim için yabancıydı ve öyle kalacaktı. </p><p>Bu dili iyi bilmemiz gerekiyordu; çünkü toplum içindeki gelişim rekabeti, her an bizi ikinci sınıf vatandaş ilan edebiliyordu. Ana vatanımızda ise bu tür bir engelimiz yoktu ve önümüz açıktı…</p><p>Şimdilerde ise bir çoğumuz Avrupa&#39;ya çalışmaya veya eğitim görmeye gitmeyi uygun buluyor. </p><p>Sanırım, bu daha yüksek bir yaşam standardını yakalamak için yapılmakta. İnsan bir defa, bu dünyaya geliyor düşüncesine kapılanlar da var. Yine özetle, konu herkesin kendi tercihi ve saygı duyarız. </p><p>Dil konusu, çok önemli bence. İnsan, kendi ana dili ile var olmakta. Ana vatanımızda, Türkçe konuşulmasa, burası zaten Türkiye olmazdı… </p><p>Doğrudur, yaşlandık artık, emekli olup sakin bir yaşam sürdürmeyi arzuluyoruz. </p><p>Türkiye&#39;deki yaşantımız bayağı dinamik ve stresli, hele kosmopolit büyük şehirlerde daha çokça zorlanmaktayız. </p><p>Memlekette ise daha sakin ve kafa dinlendirici bir ortam hissedilmekte, zaten ülke nüfusu da oldukça azalmış vaziyette. En azından yaz aylarını orada geçirebiliriz. Herkesin görüşüne ve tercihine saygı duyuyoruz. </p><p>Nasıl olsa çifte vatandaşız. Bunu da yanlış, yada fazla görmesin kimse. </p><p>Önemli olan birbirimizi anlamak, aramızdaki sevgi ve saygıyı korumak, hatta artırmak… </p><p><strong>Turgay Paksoy,</strong></p><p><strong>Bursa</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/aramizdaki-sevgi-ve-saygiyi-ko_1760023488_O1jGvh.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Aramızdaki sevgi ve saygıyı koruyalım... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/aramizdaki-sevgi-ve-saygiyi-ko_1760023488_O1jGvh.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Şumnu'ya veda ederken]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/yasamaya-mecburdurlar/2191/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/yasamaya-mecburdurlar/2191/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/guncel/">Güncel</category>
            <pubDate>Fri, 19 Sep 2025 17:59:54 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Bulgaristan gezim sona erdi. Gençliğimin şehri Şumnu&#39;ya veda ederken, hüzün ve mutluluk arasına sıkışmış gibiydim.Oralardan ayrılmanın kekremsi tadı, yeniden Türkiye&#39;me kavuşacağımın heyecanı biri birine karışmış; kendimi yer ve gök arasında kalmış gibi hissettirdi bana.'Hadi artık geç arabaya,' diyen oğlumun sesi düşüncelerimden aldı beni. Ne kadar inkar edersek edelim, her veda biraz burukluk, biraz da acı gizler bünyesinde değil mi?Artık bir yıl sonra gelecektim, bu topraklara. Bir yıl bazen kısa, bazen de uzun bir zamandır…Biraz derin düşünecek olursak, beş dakika bile yeterlidir dünyanın alt üst olmasına.Vedaları sevmediğim için kimselere veda etmeden sabahın seherinde koyulduk yola.Rüzgarın şiddetinden, dalından kopma korkusuna kapılan yapraklar, mendil misali sallanıyordu ardımızdan.Karaca Oğlan&#39;ın sözleri geldi aklıma .'Yürü be fani dünya, sana konan göçer bir gün, insan bir ekin misali onu eken biçer bir gün'.Yıllar öncesi Bulgaristan&#39;daki Türk azınlığına yapılanların tükenmeyen yaralarını, hala derinden derine kanadığını hissettim.Gezip gördüğüm, bu zaman içinde, yaşananları çabuk unutan ve kendilerine bunları yaşatanlara tapanları da gördüm…Çocuklarına Türkçe öğretmekten utananları da sezdim. Türklüğünden kurtulduğuna şükredenleri de, Türkiye&#39;yi küçümseyenleri de, canım yana yana gördüm, işte gördüm..Bütün bunların menfaat için yapıldığını biliyorum.Oradaki kimi Türklerin, 'Türklüğü' üstlerinde bir elbise gibi gördüklerini ve diledikleri zaman çıkarıp atabileceklerini çok iyi anladım…Onların anlayamadıkları ise, kendi özünden ödün verenler, gurursuz ve onursuz şekilde yaşamaya mecburdurlar.Firdevs BÜYÜKATEŞ ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yasamaya-mecburdurlar_1758293992_lMNkjs.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Şumnu'ya veda ederken ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yasamaya-mecburdurlar_1758293992_lMNkjs.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[OĞUZ BOYU ÇEPNİLER]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/oguz-boyu-cepniler/2187/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/oguz-boyu-cepniler/2187/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sun, 06 Jul 2025 18:06:40 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Oğuz boylarından biridir. Boyun ismine Kşgarlı Mahmud&#39;un Oğuz boylarını gösteren listesinde rastlanır. Burada Çepni boyu yirmi birinci sırada zikredilmiş ve damgası da gösterilmiştir. Fahreddin Mübrek Şah&#39;ın (XIII. yüzyılın başları) listesinde de Çepni adının görülmemesinin sebebini kesin olarak izah etmek güçtür. Reşîdüddin (XIV. yüzyılın başları) Çepniler&#39;i Üçoklar&#39;ın dördüncü boyu olarak gösterir. Çepni adının ise 'düşmanla her zaman savaşır' mnasına geldiğini yazarak Bayındır, Becene (Peçenek), Çavuldurlar&#39;la (Çavundur) ortak olan onkunlarının sungur, şölenlerdeki et paylarının da 'sol karı yağrın' yani sol kürek kemiği kısmı olduğunu bildirir.Çepniler&#39;in Anadolu&#39;nun fetih ve isknında mühim roller oynadıkları bilinmektedir. XVI. yüzyılda Anadolu&#39;da onlara ait kırk beş kadar yer adının görülmesi bunun en önemli delilidir. Hacı Bektş-ı Velî&#39;nin Sulucakarahöyük&#39;teki ilk müridleri Çepniler&#39;dendi. Bektaşî çelebilerinin bu köydeki Çepniler&#39;den tanınmış bir ailenin soyundan gelmeleri kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca onların 1240 yılında vuku bulan Baba İshak Türkmenleri&#39;nin ayaklanmalarına katılmış olmaları da kabul edilebilir. 1277 yılında Sinop yöresinde kalabalık bir Çepni topluluğu yaşamaktaydı. Aynı yıl Çepni Türkleri Sinop&#39;a saldıran Trabzon Rum İmparatoru Giorgi&#39;yi denizde yenerek Selçuklu Türkiyesi&#39;nin bu en önemli ticaret limanının Rumlar&#39;ın eline geçmesine mani oldular. Canit (Canik) denilen Samsun-Giresun arasındaki bölgenin fethinde en büyük rolü bu Çepniler oynadı. Hatta Bayramlu (Ordu) yöresindeki Hacı Emîrli Beyliği&#39;nin onlar tarafından kurulduğunu ileri sürmek de mümkündür. Giresun&#39;un (1396-97) yılında Hacı Emîr oğlu Süleyman Bey tarafından fethi üzerine Çepniler Trabzon yöresine ulaştılar. 1405 yılında ise Trabzon-Erzincan yolu onların kontrolü altına girdi. 1461&#39;de Trabzon&#39;u fethetmeye gelen Ftih Sultan Mehmed şehrin güney ve batı yörelerinin Çepniler&#39;le dolu olduğunu görmüştü.Çepniler&#39;den bir kısmının Uzun Hasan zamanında Akkoyunlular&#39;ın hizmetine girdiği bilinmektedir. Nitekim Uzun Hasan&#39;ın emîrleri arasında Çepniler&#39;den İlaldı Bey de bulunmaktaydı. Bu emîrin Trabzon Çepnileri&#39;nden olması kuvvetle muhtemeldir. XVI. yüzyılda Anadolu&#39;nun birçok yerinde Çepni oymakları yaşıyordu.Halep Türkmenleri arasında yaşayan Çepniler üç kol halinde olup bunlardan 397 vergi nüfuslu ana kol Antep&#39;in kuzeydoğusundaki Rumkale yöresinde yaşamaktaydı. Nüfusları çok az olan diğer iki kol Başım Kızdılu Çepni adını taşımakta ve Amik ovasındaki Gündüzlü&#39;de bulunmaktaydı. XVII. yüzyılın ortalarında ana kol yine Rumkale yöresinde yaşamakta, fakat Başım Kızdılu Çepniler batıda Aydın ve Saruhan sancaklarında oturmaktaydılar.Diyarbekir bölgesindeki Bozulus&#39;a bağlı Çepniler de 1691 yılında birçok Bozulus oymakları gibi Rakka bölgesinde yerleştirildiler. Bunlara beylerinin adıyla Kantemir Çepnisi deniliyordu. Rakka&#39;ya yerleştirilen Çepniler bu bölgeden iki defa kaçtılar. İkinci kaçışlarında Turgutlu ve Bergama taraflarına gittiler (1141/1728) ve oradan bir daha sürgün yerlerine dönmediler. Günümüzde Balıkesir, İzmir (Bergama), Manisa ve Aydın vilyetlerindeki köylerde oturan Çepniler, Başım Kızdılu ile Kantemir Çepnileri&#39;nin torunlarıdır.Çepniler&#39;den önemli bir kol da Sivas-Kırşehir bölgesindeki Ulu Yörük topluluğu arasında yaşıyordu. Bu Çepniler 926 (1520) yılında on yedi kışlakta oturuyor ve çiftçilik yapıyorlardı, o tarihte vergi nüfusları 432 idi. 982 (1574-75) yılında ise Çepniler&#39;in vergi nüfusları dört katından fazla bir artış kaydederek 1884&#39;e yükselmişti.XVI. yüzyılda Konya bölgesinde de mühim bir Çepni topluluğu bulunuyordu. Bu Çepni topluluğundan bir kol I. Selim devrinde Eski İl kazasındaki altı köyde yerleşmiş ve bu koldan sadece küçük bir oba eski yaşayışını sürdürmüştü. İkinci Çepni kolu Turgut kazasındaki bazı ekinliklerde çiftçilik yapmakta, üçüncü Çepni kolu ise Karaman&#39;ın batısındaki Mahmudlar kazasına bağlı dört köyde oturmaktaydı.Çepniler Yavuz Sultan Selim devrinde Trabzon sancağında bilhassa Giresun-Kürtün ve Vakfıkebir arasında yoğun bir şekilde yaşıyorlardı. Bundan dolayı bu yörenin batı kesimine Vilyet-i Çepni adı verilmişti. Çepniler daha sonraki yüzyıllarda Trabzon&#39;un doğusunda bulunan yerlere göç ederek oralardaki Türk yerleşmesinde önemli bir rol oynadılar. Günümüzde Sürmene, Of ve Rize&#39;nin özellikle merkez nahiyesi ile Karadere ve İkizdere&#39;deki Türkler&#39;in önemli bir kısmını onların torunları meydana getirir. Şimdi bile adı geçen yerlerde Çepni adını taşıyan ailelere rastlanır. Bununla birlikte Çepniler&#39;den bazıları Rize yöresinde de durmayarak Batum&#39;a kadar gitmişlerdir.Bunlardan başka nüfusları az olmakla birlikte Maraş, Bozok, Çukurova, Koçhisar, Çorum ve Hamîd sancaklarında da bazı Çepni oymakları bulunmaktaydı. Öte yandan İran&#39;da Safevîler&#39;in hizmetinde de Trabzon bölgesinden gelen bir Çepni topluluğu vardı. Fakat bunların nüfusları fazla olmadığı için XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren adlarına rastlanmamaktadır. Bütün bu bilgilerden anlaşılacağı üzere Çepniler Anadolu&#39;daki Türk yerleşmesinde en önemli rolü oynamış boylardan biridir.Müellif: FARUK SÜMER ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/oguz-boyu-cepniler_1751814398_7Kn1Vm.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ OĞUZ BOYU ÇEPNİLER ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/oguz-boyu-cepniler_1751814398_7Kn1Vm.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Türkçe demek Türk demektir]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/turkce-demek-turk-demektir/2185/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/turkce-demek-turk-demektir/2185/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Wed, 02 Jul 2025 15:07:42 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Son zamanlarda, topluluk terimi sosyal medyada yerleşik hale geldi.</strong><strong>Neden şimdi hatırladılar? Çaresiz oldukları ve tekrar içine sığınmak istedikleri için mi?</strong><strong>Türk ve Müslüman azınlık topluluğumuz, kendi siyasi temsilcilerinden fayda gördüğü kadar da çok zarar gördü, özelikle Türkçe eğitim konusunda.</strong><strong>Ülkemizde, din ve dil özgürlüğü olmasına rağmen, bizim toplum, din dersini ve özelikle  de ana dili Türkçe eğitiminden vaz geçti…</strong><strong>Halbuki, en baştan Türkçemizin özgürce kullanımı ve ana dilimizde eğitim görmek için, en ulvi duygularla zamanında greve kalkışmıştık, hem de üç ay boyunca…</strong><strong>HÖH partisi, zamanında Türkçe eğitimden tamamen elini çekti, şimdiki durum ise çok vahim. </strong><strong>Bir topluluk, yani  bizim Türk ve Müslüman azınlığı için en önemli değer onun dili, dini ve kültürüdür.</strong><strong>Bu değerleri korumak ise bizlere ve seçilmiş  temsilcilerimize büyük sorumluluklar yüklüyordu, çoğumuz bu uğurda özverili davranarak toplum önünde öncülük etmeliydi, örnek olmalıydı. </strong><strong>Evet, Türk dili ve kültürüne ağırlık veren bazı siyasetçiler vardı, bu uğurda bir çok çalışmalar yapıldı, fakat bütün bunlar yeterli değildi; çünkü ana dili eğitim meselesi, uzun vadeli siyasi stratejiler gerektiriyordu. </strong><strong>Bunun yerine bizim seçtiğimiz vekiller, öncülüğü sadece kendi çocuklarına ve ailelerine büyük iş alanları açmaya tanıdılar; parayı, yalıyı ve daha  da fazla para edinme hırsına kapıldılar, tek kelimeyle yolsuzluğa ve dolandırıcılığa başvurdular ve  işin içinden çıkmak için, kendilerini kurtarmak için halkı sattılar…</strong><strong>Bu pısırık ve korkaklar, şimdi de 'azınlık' diyemediklerine, 'toplum' (' общност') sözcüğünü uydurdular. </strong><strong>Sizler, hangi toplumdan söz ediyorsunuz?</strong><strong>Yok ettiğiniz, 'topluluk' dediğiniz bir  tutam insan, artık size GÜVENMİYOR…</strong><strong>Çoktan çürümeye yüz tutmuş siyasetiniz sizin olsun! </strong><strong>Sizin beğenip  ve karşımızda böbürlendiğiniz mal, mülk ve para sadece dünya hayatının geçici ve çekici süsü konumundadır, asıl sürekli  ve bki kalacak olan  ise  yüce Türklüğümüzdür.</strong> <strong>Zekiye HASAN </strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/turkce-demek-turk-demektir_1751461137_erszvH.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Türkçe demek Türk demektir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/turkce-demek-turk-demektir_1751461137_erszvH.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Ahmet Doğan devri kapanıyor mu]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ahmet-dogan-devri-kapaniyor-mu/2176/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ahmet-dogan-devri-kapaniyor-mu/2176/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/politika/">Politika</category>
            <pubDate>Tue, 27 May 2025 16:31:32 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Özel temsilcimiz <strong>Jale Filibeli</strong>, başkent <strong>Sofya</strong>&#39;dan bildiriyor…</p><p><br><strong>İki ayrı fraksiyona bölünmüş olan DPS liderleri Cevdet Çakırov ve Delyan Peevski görüşüp anlaştılar flaş haberi, bu sabah Sofya&#39;daki bütün haber ajanslarının ana gündemine oturdu.</strong></p><p><br><strong>Cevdet Çakırov, parti eş başkanlığından istifa ettiğini ilan ederken, Delyan Peevski ise partideki pozisyonunu daha da güçlendirmiş oldu.</strong></p><p><br><strong>Şu saatlerde, b</strong><strong>ütün siyasi yorumcular, Ahmet Doğan&#39;ın siyasi akıbetini sorgularken, kendisinin bazı milletvekilleri ile bizzat görüştük ve öğleden sonra, meclis parti grubu adına resmi bir açıklama yapılacağını duyurdular.</strong><br> </p><p><strong>E, ne oldu şimdi?</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ahmet-dogan-devri-kapaniyor-mu_1748352691_s7fAuI.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Ahmet Doğan devri kapanıyor mu ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ahmet-dogan-devri-kapaniyor-mu_1748352691_s7fAuI.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Dünden bugüne Sofya Radyosu]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/dunden-bugune-sofya-radyosu/2174/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/dunden-bugune-sofya-radyosu/2174/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/kultur/">Kültür</category>
            <pubDate>Wed, 14 May 2025 20:43:44 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>7 Mayıs, Dünya Radyo ve Televizyon Günü&#39;nde, hayatının 40 yılını radyoya veren Nevriye Alieva ile 2018 yılında yaptığımız söyleşiyi dikkatinize tekrar sunuyoruz. </strong> <p>'Dünden Bugüne Radyo' bölümünde sıradaki konuğumuz Nevriye Alieva. 1953 yılından 1985 yılına kadar Sofya Radyosu&#39;nun 'Ahali yayınları' olarak bilinen yurtiçi yayınlarında çalışmış. İlk başlarda piyeslerde ses olarak yer almış, daha sonra da programları kağıda alan daktilocu olarak görev almış. </p><p>Ünlü jazz sanatçısı <strong>Yıldız İbrahimova&#39;nın </strong>annesi Nevriye Hanım, bugün artık 93 yaşında, ancak radyo anıları hala hafızasında capcanlı. Radyoda unutulmaz güzel günler geçirmiş. 'Radyo bana çok şey kazandırdı, radyo beni çık geliştirdi' diyor ve uzun ömrünün sırrını: 'İyilik yap iyilik göreceksiniz', sözleriyle özetliyor.<br><br>Yaptığımız röportajın bir bölümünü yayınlayarak, çınar misali bu bilge kadının anılarını dinleyicilerimizle paylaşıyoruz:<br><br><strong>Radyoyla tanışmanız ne zamandan?</strong><br><br>'Şimdi 93 yaşındayım. O zaman gençtik. Her hafta sonu gelir 'Haksever Hasan' programında yer alırdık. Piyesleri Cumartesi günü yazıyorduk. Ben ise daktilocu olarak çalıştım. 1953 yılında başladım. Bazen piyes yazdığımız günlerde gece saat ikiye kadar radyoda uğraşırdık. Ali Derviş ve başkalarıyla da çalıştık. Çok güzel piyesler yaptık. O kadar çok beğeniyordum ki onları, bir gün sordum sorumlu kadına: Ne yapıyorsunuz onları, yayınladıktan sonra yırtıp, atıyor musunuz? O da dedi ki : Sofya&#39;ya yakın bir köyde (Borovets) onları özel bir yerde muhafaza ediyoruz. Bütün geçen materyaller orada korunuyormuş. </p><p>Piyeslere, Sofya&#39;da yaşayan neredeyse bütün Türkler davet ediliyordu. Buradaki üniversite öğrencilerinin sesleri alınıyordu. Burada yaşayan önde gelenler de iştirak ederdi piyeslere. Çok mektup alırdık, çok da mektup gelirdi. Beğenilirdi, hele de Deliorman Türkleri, çok beğenirlerdi bizim yaptığımız işleri. 1955 yılında, memleket içine sanırım üç saat yayın yapardık. </p><p>Ben Silistre&#39;de doğdum. O zaman Romanya idi oraları. Romanya&#39;da okudum 7. sınıfa kadar. Orada güzel bir Türk okulumuz vardı. Yedi yıl, ben o kadar okudum. Ondan sonra artık Bulgarlar geldi ve okula devam etmedim.'<br><br><strong>1930&#39;lu- 40&#39;lı yılları bize anlatır mısınız?</strong><br><br>'Romanya&#39;da yaşamamız en iyiydi. Romenler Türklere hürmet eder. Daha sonra Bulgarlarla da iyi geçindik. Radyodaki Bulgar arkadaşlarımızla da çok iyi geçinirdik. Hele de piyesleri beraber yaparak, onlar da Türklerin sevdasını kaptılar. </p><p>Radyoda çok iyiydik. Ama ansızın böyle oldu /1985 yılında ülke içi yayınların kapanması/. Bundan sonra hiç gitmedim radyoya. Beni çağırdılar dış yayınlara. Avrupa&#39;dan çok mektup geliyormuş. Gel de mektupları oku bize dediler. Ama rahat olmadım, yurt dışı yayınlara çalışmadım. 1985&#39;te çıktım radyodan ve bir daha adımımı atmadım. O zaman çok kırıldık. Ansızından oldu bu iş. Topladılar bizi ve dediler ki yarından sonra ahali yayınları olmayacak. Bitti, dediler, yok artık Türkçe yayın. Üzüntümüzden yığıldık…'<br><br><strong>Radyo size ne kazandırdı?</strong><br><br>'Çok şey kazandırdı. Radyo işi çok iyi bir iştir. Her şeyi öğrenirsin. Mecbursun öğrenmeye, okumaya, kendini geliştirmeye. 40 sene çalıştım radyoda, her şeyi oradan öğrendim. İstemeden öğrenirsin, çünkü senin vazifendir o. Gazeteyi de okursun, kitabını da okursun…Radyo iyi bir yerdir ve gayet çok şey öğrenebilirsin.'<br><br><strong>Dinleyicilere özel ne demek istersiniz?</strong><br><br>'Dinleyicilere ne diyeyim, anneciğim. Güzel şarkılar dinlesinler. Ben hala da şarkı söylerim kendi kendime. İnsanı ayakta tutuyor. Şarkıları severim. Onlar da sevsin.'<br><br><strong>Bu uzun ömrün sırrı nedir?</strong><br><br>'Ben fenalık görmedim hayatımdan. Ne kocamdan, ne işimden. Hep böyle iyilik ile yaşadık. Konu-komşuyla da iyilikle yaşadık, hısım akrabalardan hep iyilik gördüm. İnsan iyilik yapsın. Elinden ne gelirse, iyilik yapsın. Onun semeresi var. İyilik yapan, iyilik buluyor. Öyle söyle. Kimseye fenalık yapmamışım şimdiye kadar. Hep iyilikle uğraştım.'</p><p>Sevda Dükkancı, </p><p>BNR Sofya Radyosu, Türkçe yayınları<br><br><br> </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/dunden-bugune-sofya-radyosu_1747244623_UwoNcM.jpeg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Dünden bugüne Sofya Radyosu ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/dunden-bugune-sofya-radyosu_1747244623_UwoNcM.jpeg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Öğretmenlerim bana sınıftaki sıra numaramla seslenirlerdi]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ogretmenlerim-bana-siniftaki-sira-numaramla-seslenirlerdi/2160/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ogretmenlerim-bana-siniftaki-sira-numaramla-seslenirlerdi/2160/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Fri, 28 Feb 2025 00:51:52 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Adların zorla değiştirilmesini tasvip edemeyen öğretmenler, sınıftaki sıra numaramla seslenirlerdi<br><br>Şair Aziz Nazmi Taş, 40 yıl önce yaşanan sözde 'soya dönüş' sürecinin komünizmin Doğu Avrupa&#39;daki çöküşüne denk gelmesinin onun kısa ömürlü olmasını sağladığını söylüyor.<br><br><br>Adların zorla değiştirilmesini tasvip edemeyen öğretmenler, sınıftaki sıra numaramla seslenirlerdi<br><br>Ailenizde isimleri nasıl değiştirdiler hatırlıyor musunuz? Bir yere mi çağırdılar, evinize mi geldiler?<br><br>İsimlerin değiştirildiği 1984/1985 ders yılının kış aylarında Batı Rodoplar&#39;ın kalbinde bulunan, aynı zamanda da benim doğum yerim olan güzelim Smolyan şehrinde ilkokul beşe gidiyordum. Kimlik sahibi olmam için yaşım tutmadığından benim reşit olmayan dünyamda adım sadece okul kayıtlarında ve sınıf karnelerimde değişmesi gerekiyordu. Bir gün işten eve dönen babam, öğrencisi olduğum okulun başında bulunan müdürün, onun çalıştığı kamu işleri ve hizmetleri (БКС) şirketinin müdürünü defalarca arayıp Türkçe adımı öğrenci listelerinde görmeye artık tahammül edemediğini, ailece adlarımızın bir an önce değiştirilmesi gerektiğini dile getirdiğini anlattı. Bu olaydan kısa bir süre sonra o zamanki emniyet elemanlarının anne ve babamın kimliklerini ellerinden aldığını anladım.<br><br>Evimize gelen olmadı, ama babam çoğu hafta sonu yaptığı üzere Doğu Rodoplar&#39;daki köyüne giderken milisler yolda durdurup 'yeşil pasaport' denen kimliğine el koymuşlar, yenisini almak için bölge karakoluna gitmesi gerektiğini söylemişler. Ninelerimin ve dedelerimin köylerine ise silhlı milisler gelip köylüleri muhtarlığa toplamıştı.<br><br>Aile reisleri hane fertlerinin yeni isimleri belirlenirken söz sahibi sayılırdı ama birçoğu bu işi karakollarda ve muhtarlıklardaki memurlara devretmeyi tercih ediyordu. Yeni kimliklerde kullanılmak üzere eski kimliklerde yer alan siyah-beyaz fotoğrafların apar topar kalitesi düşük fotoğrafları çekildiği için ad değişimi süreci tamamlandığında kimliğin bir Türk&#39;e ait olup olmadığını anlamak için fotoğraf kısmına bakmak yeterli oluyordu.<br><br>Okul müdürü, adımın nihayet değiştirildiğini haber veren müjdeyi alınca sınıfımdan sorumlu öğretmen Mariya Angelova&#39;ya bana yeni karne doldurtması talimatını vermiş. Adı gibi meleği andıran bir öğretmendi. Acımı bir nebze hafifletmek için karneye dayatılmış ismi bizzat doldurup bana teslim etti. Kendisine müteşekkirim.<br><br>İsimler değiştirildikten sonra okula gidince arkadaşlarınız nasıl karşıladı? Arkadaşlarınız hangi adınızı kullanıyordu?<br><br>Türkçede kullanılan okul arkadaşı tabirini her zaman garipsemişimdir, çünkü ilkokulda da lisede de sınıfımda sadece tek bir arkadaşım oldu. Yedinci sınıfa kadar şehrin en büyük okulu olan 'Kiril ve Metodi'de öğrenciydim ama orada geçirdiğim altı yıl boyunca ikinci bir Türk öğrenciye rastlamadım. Pomaklar vardı ama tümünün adları Bulgarcaydı. Belki de bu durumdan dolayı kendimi çok yalnız ve dışlanmış hissediyordum.<br><br>Adların değiştirildiği dönemde okullarda eşzamanlı olarak veli toplantıları düzenlendi ve anne babalara çocuklarına konuyla ilgili bilgi vermeleri, bundan böyle kesinlikle Türk isimlerinin kullanılmaması istendi. Benim okulda bir, bilemedin iki Türk öğrenci için ciddi bir 'çaba' sayılırdı. Devletin uydurduğu efsaneye göre bizler Osmanlı döneminde zorla Türkleştirilmiş ama hlihazırda topluca Bulgar kökenini idrak edip aslına dönmek için Hıristiyan adları benimseyen Müslümanlardık ve eski adlarımızın kullanılmasından hiç mi hiç hoşlanmıyorduk, dolayısıyla öğrenciler bizi incitmemek için bize sadece yeni isimlerimizle hitap etmeliydi. Gerçekten de sınıfımdaki bütün öğrenciler sadece Bulgar ismiyle bana sesleniyordu. Bir defasında en çok beğendiğim öğretmenlerden biri Dora Damyanova, Rusça dersinde bana gerçek adımla hitap edince, sınıftaki öğrencilerin büyük kısmı 'Onu incitiyorsunuz! Onun adı be değil!' diyerek duruma itiraz etmişlerdi. Bunu yaparken de gayet samimiydiler.<br><br>Adların zorla değiştirilmesini tasvip etmeyip ıstırabımı bir nebze hafifletmek isteyen öğretmenler, bana sınıftaki sıra numaramla seslenirlerdi: 'Tahtaya 3 numara çıksın' ya da bana elle işaret edip sorularını cevaplamamı söylerlerdi. Ne var ki karnemin ikinci sayfasında isimleri sıralanan öğretmenlerin sadece küçük bir kısmı bana dayatılan ismi duydukça ruhumda kopan fırtınaların farkındaydı. 6. sınıfta okul karnemi kendim doldurmam gerekiyordu ve bunu yapmaya kalkıştığımda nefret ettiğim ismi yazarken büyük bir günah işlermişim hissine kapıldım ve düştüğüm durumun üstesinden gelebilmek için bir azizlik düşündüm. Bakış açısına göre buna şeytanlık da denebilir tabi. Yunan asıllı Bulgar adının üzerine yaz tatillerinde Şakir dedemden öğrendiğim Arapça harflerle 'Aziz' yazdım. Bu ara sizinle adaş sayılırız, İzzet de aynı kökten türeyen bir isimdir. Yeni icat ettiğim sahte ad üzerine hakikisini yerleştirme işlemini 'velinin adı' kısmına da uygulayarak 'Nazmi' yazdım. Ama bu bile beni teselli etmeye yeterli olmadığı için ortaokulda karnelerimi hep babama, lise yıllarında ise can dostum Yavor Şopov&#39;a doldurttum. Bunlar benim devlet politikalarına çocukça karşı koyma eylemlerimdi. Karnelerden farklı olarak okul defterlerim 'düzenbazlıklara' daha elverişliydi. Başlangıçta üzerlerine hiçbir şey yazmıyordum, daha sonraları ise sınıf numaramla yetiniyordum: No.2, No.3 ve No.24. Bir defasında okul dönüşü çantamı otobüste unutmuştum, kaptan polise teslim etmiş, ama defterlerin hiçbirisinde isim bulamayınca sahibini tespit etmek epey sürmüştü. 'Soya Dönüş' adımı basit bir matematiksel imgeye indirgemişti.<br><br>Akrabalarınız, komşularınız adlarınızı nasıl öğrendi, kullandı mı bu adları?<br><br>Ailece anne babamın memleketinden 80 kilometre kadar uzağında bulunan Smolyan&#39;da yaşadığımız için yakınımızda pek akraba yoktu. Bir tek annemin yeğeni Rahim ve ailesi aynı şehirde kalıyordu. Şehir genelinde belki 20 civarında tanıdık Türk ailesi daha vardı. 1985-1990 arası ne biz onların devlet tarafından dayatılan adlarını, ne de onlar bizimkileri merak edip kullanmaya kalkıştı. Yaşadığımız apartmandaki komşularımız da aynı hassasiyeti gösteriyordu.<br><br>Konuyla ilgili bir okul hatıramı daha paylaşmak istiyorum. Tarih öğretmenim V. P. iki hafta boyunca dersinin ilk dakikalarında beni karatahtaya çıkarıp sınıfın önünde nine, dede, hala, amca, dayı ve teyze gibi yakın akrabalarımın adlarını sordu. Ad değiştirme süreci yeni tamamlanmıştı, istesek bile ev telefonlarımızın bile olmadığı o zamanki şartlarda o kadar kısa zamanda akrabalarımızla iletişime geçemezdik. Zaten bundan önce de nadiren mektuplaşıyorduk, bu melun dönemde Bulgar isimlerini sadece ağır hastalık ve vefat gibi acil durumlarda telgraf çekmek için kullandık. Uzun yıllar Tarih dersinde maruz kaldığım işkencenin hocanın marifeti zannettim ama otuz yıl aradan sonra bir sohbet esnasında ağabeyimin bir sınıf arkadaşından aynı şeyin başka bir okulda onun da başına geldiğini öğrendim. Bu olayı kendisinden değil de başka birinden işitmek de manidar. Belli ki ağabeyim böyle bir olayı paylaşmayı gururuna yedirememişti.<br><br>Vefat etmiş dedelerinize adlarını nasıl seçtiniz?<br><br>Genellikle asıl isim ile dayatılan arasında fonetik benzerlik olmasına dikkat edilirdi, ama Ş harfiyle fazla Bulgar ismi olmadığından yeni isimleri nüfus kütüklerine kaydeden memur babama M ile başlayan bir isim teklif etmiş. Niye dedeme değil de babama onu da bilemiyorum, muhtemelen yerli idarelerin bizim köylerdeki yaşlıları şehre kadar taşıma zahmetine katlanmamak için. Şakir dedemin eşi Emine ninem 1984&#39;ün yazında vefat ettiği için ad değiştirme zulmüne tanık olmadı. Yeni kütükte Türk isminin yerine nasıl bir isim düşüldüğünü de asla öğrenmedim, merak da etmedim. Annemin baba adını da o dönemde bazı formlarda doldurmama rağmen hafızamdan silmişim. Soyadı konusunda babam şöyle bir hile denemiş: Şakir dedem gençliğinde Münir ve İsmail adında iki kardeşi ile taşçılıkla uğraşmış, babam da nüfus memuruna 'mümkünse soyadımız Taşçiev olsun' demiş. Memur bunu kabul etmemiş ama yine de ailemize kıyak geçerek kütüğe 'Taşev' yazmış. Dayatılan ismin kıyısındaki bu taş ev bir nebze olsun acımızı hafifletmişti ve ben imkn doğrultusunda 'A. N. Taşev'i kullanıyordum.<br><br>Bulgarca adınız neydi diye sormayacağım, ama alışabildiniz mi?<br><br>Asla ve kata! Her duyduğumda içim burkuluyordu. Okulda düzenlenen bir şiir çevirisi yarışmasına katılmıştım ve uğraşım ödüle layık görülmüştüm. Ödül töreninde okul müdürü beni sahneye çağırdığında etrafımdaki öğretmenlerin ve öğrencilerin çıkmam konusunda ısrar etmelerine rağmen yerimden kımıldamamıştım. Tabi sonra müdürün odasına çağırıldım ve açtığım isyan bayrağının hesabı soruldu. Tutumumu izah ederken 'Ben bir süredir şiirler yazıyorum ve bugüne dek onları hep 'Aziz Taş' diye imzaladım' demiştim. Bu gerçeği yansıtıyordu. Bir süre önce Smolyan&#39;da katıldığım yazarlık kulübü 'Atanas Dalçev'in hocası şair Hristo Stoyanov daha ilk günden bana sadece Türk adımla hitap edeceğini ve şiirlerimi nasıl imzalayacağımı kararlaştırmamız gerektiğini söylemişti. Ben de gönlümden geçen Taş&#39;ı o zaman tedavüle sokmuştum.<br><br>Bugünden bakınca bir kişinin isminin değiştirilmesi, milletinin değiştirilmesi saçma geliyor insana, sizce o zamanki devlet bunun başarılı olacağına inanıyor muydu?<br><br>Bu tür devlet politikaları genellikle uzun vadeli olur ve mağdurların tepkileri doğrultusunda hızlandırılır veya yavaşlatılır. Sözde 'soya dönüş' sürecinin 1980&#39;li yılların ikinci yarısına dolayısıyla komünizmin Doğu Avrupa&#39;daki çöküşüne denk gelmesi onun kısa ömürlü olmasını sağlamıştır. Benzer süreçler Bulgaristan&#39;daki Pomak ve Müslüman Romanlara 20. yüzyıl boyunca defalarca dayatıldığından günümüzde bu kardeşlerimizin birçoğu (en azından devlet nezdinde) Bulgarca isimler kullanmaktadır.<br><br>Bu olaylar ülke dışında biliniyor mu? Öğrenince tepkiler ne oluyor?<br><br>O dönemde Bulgaristan&#39;dan yurtdışı televizyon kanalları izlenemediğinden adlarımızın zorla değiştirilmesi olayına tepkileri bir tek Amerika&#39;nın Sesi Radyosu (Voice of Amerika) ve Özgür Avrupa Radyosu (Radio Free Europe) gibi medya organların Bulgarca ve Türkçe yayınları sayesinde takip edebiliyorduk. Türkiye&#39;nin yanı sıra ABD, Batı Almanya ve daha birçok ülkenin bu süreci kınadığını ve Bulgaristan üzerine diplomatik baskı uyguladığını öğrenmek bizi umutlandırıyordu. Bir programda 'Hasan Nasıl Asen Oldu' başlıklı bir yorumu hatırlıyorum. Hasan&#39;dan 'h' atılınca Asan, Asan&#39;ın ise Asen ile benzerliği aşikr. Ağlar mısın güler misin?<br><br>İmkn doğrultusunda bu olayları mazide kalmasına rağmen yurtdışında katıldığım çeşitli forumlarda dile getirmeye çalıştım. Örneğin, 2007 yılında ABD&#39;denin Iowa şehrinde katıldığım bir yazarlık programında düzenlenen 'Göç, Diaspora ve Sürgün' başlıklı panelde 1984-1990 arası yaşanan zorla Bulgarlaştırma ve zorunlu göçün tarihçesini ve Bulgaristan Türk yazarlarının bu sürece tepkisini anlatan bir tebliğ sundum. Doğal olarak orada bulunanların neredeyse hiçbiri böyle olayların yaşandığından haberdar değildi ve verdikleri tepki ve değerlendirmeyi önceki soruda kullandığınız bir ibareyle özetleyebilirim 'saçma'.<br><br>İsimlerinizi ne zaman ve nasıl geri aldınız? Bize zorla verilen Bulgar isimleri hl nüfus kayıtlarında korunuyor. Bu doğru mu sizce?<br><br>1990 yılının ilk aylarında televizyon ekranlarında izlediğimiz bir haberden isimlerimizi mahkemeye başvurarak geri alabileceğimizi öğrendik. Süreci babam takip ettiği için ayrıntı hatırlamıyorum, ama sanırım mesele mahkemeye gerek kalmadan belediye nezdinde hallolmuştu. Türk isimlerine ilk kavuşanların 1984 öncesinde de olduğu gibi baba ve soyadlarının sonlarında '-ov/-ev' vardı yine, ama bizim şansımıza sıra bize gelene kadar bu eklerin kullanılması zorunluluğu ortadan kaldırıldı. 1989 ve sonrasında birçok soydaşımız eski adını geri alamadan Türkiye&#39;ye göç etti ve Bulgar adları hukuken geçerliliğini korumuş oldu. Gönül isterdi ki devlet başvuruya gerek kalmadan eski isimleri iade etsin ama bunu yapmadığına göre dayatılan isimler resmî olarak nüfus kayıtlarında korunmaya devam edecek çünkü pasaport da dhil 1984-1989 arası değiştirilen veya verilen birçok belgede Bulgar isimleri mevcut ve bunlar yok edilirse yine sahipleri mağdur edilecek.<br><br>O dönemde yalnız isimlerimiz alınmadı – Türkçe konuşmalar yasaktı, vefat edenler tabutla gömüldü, bunlardan ziyade şehitlerimiz oldu, hapse atılanlar, kamplara gönderilenler. Tüm bu suçlar cezasız kaldı. Haksızlık değil mi bu?<br><br>Haksızlığın daniskası! İşin en kötü yanı da bazı yerlerde Türkçe konuşma vesaire yasakların aydın diye geçinen Türkler tarafından denetlenmesi ve kendi akrabaları bile olsa yasakları ihll edenlere ceza kesmeleri… Şehitlerimizin ruhları şad olsun! Hapse giden, kamplara gönderilen ve herhangi bir şekilde kimliğimize sahip çıkanlardan Allah razı olsun! Vatanımız bildiğimiz devletin adalet sistemi ve 35 yıldır bizi temsil ettiğini iddia eden siyasî partiler bu süreçte işlenen suçların cezasız kalmasını sağladıkları için, mecburen suçluları da toplumca O&#39;na havale etmek zorunda bırakılıyoruz, çünkü bilindiği üzere 'Geciken adalet adalet değildir'. </p><p><strong>İzzet İsmailov,</strong></p><p><strong>БНТ</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ogretmenlerim-bana-siniftaki-s_1740693198_ybQf1W.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Öğretmenlerim bana sınıftaki sıra numaramla seslenirlerdi ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ogretmenlerim-bana-siniftaki-s_1740693198_ybQf1W.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Прокуратурата крие важни  доказателствата за  катастрофата с Лютви Местан]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/lutvi-mestan/2157/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/lutvi-mestan/2157/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Thu, 27 Feb 2025 23:57:09 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ 6 години прокуратурата в Кърджали крие важни  доказателствата за  катастрофата с Лютви Местан<p ><strong></strong></p><strong>Сподели</strong><p class='descimg' ><strong>Липсващата при катастрофа и начертаната ден по-късно стоп линия - кой е манипулирал по този престъпен начин местопроизшествието -</strong></p><p >  Бащата на загиналото при инцидента бебе е препускал минути преди трагедията през кръстовища със скорост 2 пъти по-голяма от разрешената, без да е обезопасил детето със задължителния триточков колан в специализирано столче </p><p ><strong >Бившият лидер на ДПС и ДОСТ бе подложен на прокурорски и публичен линч, а дали това не е било политическо разчистване на сметки?</strong></p><p >Прокуратурата в Кърджали е допуснала престъпна злоупотреба с веществени доказателства по делото с катастрофата с Лютви Местан, при която загина 6 месечно бебе. Оказа се, че в продължение на 6 години – умишлено или от немарливост и слаб професионализъм държавното обвинение в родопския град не е предоставило на вещите лица важно писмо от КАТ – Кърджали. За него стана ясно едва тази седмица по време на двудневния разпит на свидетели по делото за катастрофата край с. Загорско,  от 14.04.2019 г. Оказва се, че пътни камери са засекли и  заснели минути преди инцидента колата, която се удря в автомобила на Местан, управлявана от Юсеин Тефик да извършва поредно две тежки пътни нарушения, движейки се бясна скорост</p><p >    В 13:17:15 ч., т.е. само 6 минути преди да пресече непрекъсната забранителна линия в района на с. Загорско и да навлезе в насрещна лента, в която челно и отдясно удря със своето БМВ, управлявания от Местан Фолксваген, бащата на загиналото бебе - Юсеин Тефик е засечен на опасното кръстовище на с. Глухар да преминава  със скорост от 86 км при ограничение от 60 км/ч. Само 4,5 минути по-късно същият автомобил БМВ е засечен да минава през друго изключително опасно кръстовище за с. Седлари, но вече със скорост от 116 км/ч при ограничение от максимум 60 км/ч. и то с необезопасено бебе на задната седалка. Тези важни факти стават ясни от писмо на ОДМВР - Кърджали, подписано от началника на КАТ  и изпратено до Окръжна прокуратура-Кърджали още на 16 май 2019 г.(редакцията на Faktor.bg разполага с копие от писмото и всички нови доказателства по делото, б.р.).</p><p >Но най-скандалното следва - Юсеин Тефик изминава разстоянието от с. Седлари, където е заснет от втората камера до мястото на удара с Местан само за 2 минути и десетина секунди, защото ударът между двата автомобила се случва в 13 часа и началото на 24-тата минута. За 2 минути и 10-15 секунди той изминава разстояние от точно 6 км. Всеки може да провери - това е пътя от кръстовището на с. Седлари до Загорско. Освен това всеки може да изчисли и средната му скорост. Тя е била </p><p ><strong >между 160 и 170 км/ч</strong></p><p ><strong>'Формулата за изчисляване на скоростта, когато са известни изминатото разстояние и времето е много проста и достъпна, но явно не за прокурорите по делото, които са знаели за писмото от КАТ само месец след инцидента, но не са предприели никакви действия срещу истинския виновник за катастрофата, причинила смъртта на детето му, а именно Юсеин Тефик'.</strong></p><p >Това заяви пред Faktor.bg Лютви Местан като същите доводи е изтъкнал  и пред съда. Според него това едва ли е случайно.</p><p ><strong>'Прокурорите никога не са имали за цел да установят обективната  истина, а оттам и реалния виновник. През цялото време – 6 години са имали за единствена цел саморазправа с мен. Затова системно укриваха всички уличаващи  Юсеин Тефик факти, включително и това писмо от КАТ. То естествено не бе съобщено на медиите, а в същото време непосредствено след инцидента мен ме обвиниха за нарушения, извършени от коли на ДПС, в които дори не съм се качвал, защото се управляваха от Рушен Риза и Мустафа Карадайъ. Свикваха се клеветящи ме пресконференции на ниво говорител на главния прокурор – Румяна Аранаудова. Най-скандалното е, че писмото на КАТ освен от медиите е укрито и от вещите лица, изготвили експертизите по делото. Експертите, ако разполагаха с това писмо много лесно щяха да установят реалната скорост на Тефик. Те стигат до грешно заключение за неговата скорост от 122 км/ч, която е пак много по-висока от максимално разрешената, но значително по-ниска от реалната- минимум 160 км/ч', обяснява още Местан.</strong></p><p >   Освен това по време на последните заседания от тази седмица е осветена и друга несправедливост - експертите са били принудени да работят въз основа на Протоколи за оглед, в които са включени несъществуващи в деня на ПТП -то, измислени факти и обстоятелства. </p><p >Безспорно е установено по време на разпитите, че в деня на трагедията е нямало начертана стоп линия на пътното платно, от което Лютви Местан е извършил маневрата за Кърджали. Такава стоп линия е била </p><p ><strong >начертана един ден след катастрофата,</strong></p><p > но тайно, през нощта, когато също са изрязани и огромен брой високи и широки храсти, които преди това отнемали от видимостта. Едва на петия ден след катастрофата (а не в самия ден на произшествието, каквато е обичайната практика) е измерена видимостта на Местан. Тези необясними пропуски създават усещането, че целта е била да се вмени видимост, каквато политикът реално е нямал,  за да му се повдигне обвинение.</p><p >   И до днес остава мистерия </p><p ><strong >кой е манипулирал по този престъпен начин местопроизшествието</strong></p><p > Истината е подсказана от тогавашния шеф на АПИ – Кърджали Иван Гавазов, който отначало отричаше всичко, но притиснат от новите факти – документални снимки и видеорепортажи на БТВ и Нова ТВ, беше принуден след 6 години да признае на последното съдебно заседание, че в деня на произшествието е нямало стоп линия. На въпроса кой е заповядал и кой в нощта на 15-ти срещу 16-ти април 2019 година е начертал линията и съответно е изрязал храстите, кърджалийската прокуратура упорито и гузно не дава адекватен отговор. Продължава да мълчи и Иван Гавазов, но притиснат от новите факти (записите на медиите), които новият състав на съда допусна да му бъдат показани, той беше принуден да признае, че единствената фирма в Кърджали, която разполага със специализирана техника за маркиране на асфалтови пътища и единствената фирма, с която АПИ - Кърджали има договор за подобна дейност, е „Пътстрой инжинеринг' АД. Точно тя е собственост на скандалния Румен Гайтански -  Вълка - дясната бизнес-ръка на почетния председател на ДПС Ахмед Доган. Именно  „Пътстрой инжинеринг' е дружеството, което получава от ББР 150 млн. необезпечен кредит, а 30 млн. от него щедро са дарени на дръндарския „султан' за покриването на дълга му към държавата за придобиването на ТЕЦ Варна. Заради тази престъпна схема Вълка още е в ареста, а шефът на банката Стоян Мавродиев продължава да се издирва.</p><p >   Нови обстоятелства, които станаха ясни на съдебното заседание тази седмица поставят ребром въпроса - имало ли е </p><p ><strong >политически мотив в обвинението срещу Местан</strong></p><p > Предстои да видим дали настъпва и обрат в делото под напора на новите разкрития и факти. На 3 април тази година, в навечерието на 6-тата година от трагедията пред съда ще се явят експертите. Те най-вероятно вече знаят, че има противоречие между техните първи заключения и новите или по-точно казано до скоро успешно прикритите факти и обстоятелства.</p><p > <strong>Faktor.bg</strong></p><p >'Делото Местан' поставя още по-важния въпрос - възможно ли е в България да се потърси наказателна отговорност за извършени престъпления срещу правосъдието? Faktor.bg разполага с информация, че вече се води досъдебно производство срещу длъжностни лица във връзка с манипулирането на фактите и обстоятелствата, довели до повдигането на обвинение срещу Местан и проточеното 6 години дело. Особено показателен и необясним е фактът, че в продължение на 1 година прокуратурата държеше като обвиняем за катастрофата само Лютви Местан, макар да разполагаше с всички данни и доказателства за вината на бащата на загиналото бебе Юсеин Тефик, включително и с писмото от КАТ, но упорито ги прикриваше от медиите, а както стана ясно в последствие и от експертите, ангажирани с изготвянето на авто- техническата експертиза. Обвинението срещу бащата е повдигнато близо година след трагичната катастрофа. Време, през което Местан бе подложен на прокурорски и публичен линч. Последните разкрития по делото поставят въпроса дали това не е било крайно несправедливо, а дори и политическо разчистване на сметки.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/lutvi-mestan_1740690271_BHWMYi.jpeg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Прокуратурата крие важни  доказателствата за  катастрофата с Лютви Местан ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/lutvi-mestan_1740690271_BHWMYi.jpeg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[İnkar Aşaması]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/inkar-asamasi/2156/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/inkar-asamasi/2156/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Wed, 19 Feb 2025 18:16:12 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p> <br><br>        Gülçinar, evine giderken sürekli ardına ve ellerindeki mavili poşetlere bakıyordu. Bir şey eksikti; ama, ne? Ekmek ve yoğurt almıştı.  Peynir de,  kaşar da ve daha bir sürü şey. Hatta ve hatta bir sürü gereksiz şey. Yaşadığı apartmanın asansörüne bindiğinde, uzun eteğinin cebindeki alışveriş listesini kontrol etti. Yazılan her malzeme alınmıştı, hatta fazlası bile. 'Eksik olan ne acaba ya?', diye kendi kendine mırıldandı. Asansör son katta durdu. Gülçinar, çantasından çıkardığı anahtarla dairesinin kapısını açtı. Eşi Turhan, bu akşam biraz daha erken gelmişti işten, haberleri izliyordu mutfakta. „Hoş geldiniz, hayatım. Yine çok şeyler almışsınız marketten. Niye zahmet ettiniz. Ben alırdım. Ağır bak bunlar. Belin ağaracak; ama senin ağır kaldırmaman gerek. 'deyip,   hızlıca kapıya kadar yardıma geldi. Gülçinar, 'Merak etme sen! Her şey yolunda, hayatım. Fazla bir şeyler almadım, her zamanki aldığım şeyler işte.' diyerek pembe sandaletlerini ayaklarından çıkarmaya başladı. „E, oğlan nerede? Parkta mı kaldı? Yoksa birine mi emanet ettin sen beş yaşındaki çocuğu? Kime? Hep konuşuyoruz ya seninle, kimseye çocuğu emanet etme diye. Unuttun mu yoksa? Nerede kaldı oğlan?' diye sordu Turhan eşine. Gülçinar, birkaç saniyeliğine duraksadı. Zeytin karası gözlerini eşine çevirerek, 'Sana emanet ettim ya marketin önünde. Hatırlamıyor musun yoksa? Ben bakarım oğlana, sen rahat rahat alışverişini yap.' dedin ya bana. 'E, hani, nerede oğlan?' diye odaları hızlı ve telaşlı bir şekilde aramaya başladı. 'Ben yeni geldim işten,  hayatım. Marketin yanından dahi geçmedim. Biliyorsun, oradan geçmiyorum ki ben. Şurada, ana yolda indim fabrikanın servisinden. Nerede oğlan? Şaka mı bu? Şaka mı? Dalga mı geçiyorsun sen? Sen iyi misin? İyi misin sen, Gülçinar? Hayatım, nerede oğlan, söyle? Nerede Eren?' diye var gücüyle bağırmaya başladı Turhan. Panik içerisindeydi her ikisi de.  Korkuları gözlerinden okunabilecek kadar, paniklediler. Gülçinar, banyonun yanındaki dar duvara yaşlanmış, bir eliyle kafasını tutmuş halde, tir tir titriyordu. Tıpkı bir yavru kedinin yağmur altında kaldığı gibi, titriyordu. Kapıya vurulduğunu duymadılar bile.  Ardından uzunca zile basıldığını da.  Kapıyı açacak mecal kalmamıştı her ikisinde de. „Anne! Baba! Evde misiniz?' diye bağırıyordu Eren alt kattaki Yağmur&#39;un babasıyla birlikte. „Turhan abi,  Eren&#39;i getireyim dedim  ben. Yenge bana emanet etti de az önce marketin önünde. Biz de şimdi annemlere gideceğiz, misafirliğe, yoksa bakardım az daha ona. Bilirsin, benim kızla çok iyi arkadaşlar ikisi.&#39;&#39; Turhan, bozuntuya vermeden,  „Çok teşekkür ederim,  Hasan kardeş. Ben de gelecektim zaten şimdi dışarıya, çocuğu almaya. Sana zahmet oldu, sağ olasın.&#39;&#39; dedi.<br><br>     Gözlerini açtığında şehir hastanesinin acil servisindeydi. Kolundaki tansiyon aletini görünce çok korktu. Büyük bir odaydı. Büyük, bembeyaz ve türlü türlü aletlerle dolu bir oda. Başka hiç kimse yoktu. Bir tek Gülçinar. Yavaşça yataktan kalkmaya yeltendi ki, odaya genç, ufak - tefek, kıvırcık saçlı bir doktor girdi. „Geçmiş olsun,  Gülçinar hanım! Nasıl hissediyorsunuz kendinizi? Bayılmışsınız evde. O yüzden buradasınız. Tansiyonunuz hayli yüksekti buraya getirildiğinizde. İğne yaptık size ve şu an gördüğüm kadarıyla her şey yolunda. Eşiniz ve oğlunuz kapıdalar. Haber vereyim de gelsinler.' diyerek çıktı odadan.<br>Gülçinar çok şaşkındı. Ne tansiyonu? Ne hastanesi? Neler oluyordu? Bir türlü anlayamıyordu. Eşi ve oğlu geldiğinde ağlamak üzereydi. Onlara, „Hayatım,  oğlum, ben çok korktum. Sizi de korkuttum, değil mi? Çok, çok özür dilerim sizden! Neler oldu bana? Ne yapıyorum burada ben? Nasıl geldim buraya? Hiç hatırlamıyorum ki.  Annem nerede peki? Kapıda mı? Orada değil mi? Çağır gelsin o da, lütfen,  bir sarılayım ona. Ona çok ihtiyacım var şu an.' diyerek gözlerini kapıya dikti. Turhan bir doktora baktı,  bir de eşine. Gülçinar&#39;ın yanına yaklaştı,  yavaşça ellerini avucuna alarak, 'Canım benim,  annen yok. Gelmedi. Gelemez ki. Unuttun mu yine? Annen iki ay önce kalp krizinden dolayı vefat etti ya.' dedi. Gülçinar, dondu sanki. Bir heykel gibi, hiç kıpırdamadan öylece durdu kaldı. Ne bir gözyaşı,  ne de bir çığlık. Ne de herhangi başka bir tepki.  Sadece donup, kaldı. Elinden oyuncağı alınmış masum bir çocuk gibiydi adeta. „Annesinin ölüm haberini aldığında da böyle olmuştu, doktor hanım. Ondan sonra da hiç konuşmadı annesi hakkında. Hiç ağlamadı. Hiç aramadı onu. Ta ki bugüne dek. Oğlanı bana emanet ediyorum diye,  alt kattaki komşuya emanet etmiş. Sonra eve gelince farkına vardı neler yaptığını. Sonrası da malumunuz. Bayıldı. Pat diye düşüverdi banyonun yanına ve ilk defa şu an annesini aradı. Ben de çok şaşkınım bu olanlardan. Gülçinar gitti ve sanki yerine bir başkası geldi. İnanılır gibi değil. Sanırım  suç bende. Hata bende, doktor hanım. Bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ettiğim an, onu bir psikologa götürmeliydim.  Ah, şu aptal kafam, ah! Eşim, cenazeden bir - iki  gün sonra sürekli ellerini yıkamaya başladı, doktor hanım. 'Pis bu ellerim. Yıkıyorum, yıkıyorum ama, hala pis bu ellerim benim.'diyordu hep. Daha önce öyle şeyler yapmıyordu hiç.  Sürekli evde temizlik yapmaya başladı sonrasında. Bal dök,  yala oldu evimiz.  Bir de sık sık unutmaya başladı çoğu şeyi. Yemeği ocakta unutuyordu mesela, ya da musluğu kapatmayı. Evden çıkarken kapıyı kilitlemeyi, banyodaki lambanın ışığını kapatmayı,  konuşma esnasında neler konuştuğumuzu, benim doğum günümü,  ki hiç unutmazdı böyle önemli tarihleri,  en son da işte oğlanı kime emanet ettiğini unuttu. Keşke daha o ilk fark ettiğim zamanlarda  götürseydim onu psikologa ben. Belki bu kötü gün yaşanmazdı. Belki bu duruma düşmezdi eşim. Düşünebiliyor musunuz, doktor hanım,  annesinin cenazesine gitmedi. O gün Eren&#39;le birlikte merkez parkındaydı. Bütün gün hem de. Karanlık olunca eve geldi ve hiç bir şey olmamış gibi davrandı hep. Gülçinar, annesinin  mezarı nerede, onu bile bilmiyor, doktor hanım. Götürmek istiyorum, ama duymuyor beni. Hemen konuyu değiştiriyor, başka başka şeyler konuşmaya başlıyor. Ben ne yapacağımı, kime danışacağımı bilmiyorum, doktor hanım. Şaşırdım, kaldım. Bana bir yol gösterin, lütfen&#39;&#39;, diye uzunca anlatıyor ve gözyaşlarını siliyordu Turhan. <br><br>    Eren, anneciğine sarılmış halde,  kısık sesiyle bir şeyler anlatıyor ve  incecik parmaklarıyla da yanaklarını okşuyordu. Gülçinar ise kapıdan gözlerini ayırmıyordu,  ayıramıyordu. Annesinin bir an önce gelmesini ve  ona sımsıkı sarılmasını dört gözle bekliyordu. Acildeki kıvırcık saçlı doktor, Gülçinar&#39;ın bu halde eve gitmesine gönlü razı olmadığından dolayı,  onu hastanenin  altıncı katındaki psikolog Prof. Ayşegül Tekin&#39;e gönderdi. Saat hayli geç olduğundan olsa gerek, başka kimse yoktu. Profesör Ayşegül hanım,  Gülçinar ile yalnız konuşmak istediğini söyleyince, Turhan ve Eren kapı önünde beklemek zorunda kaldılar. Dakikalar geçmek bilmiyordu bir türlü o uzun koridorun sandalyelerinde. Eren&#39;in uykusu bile gelmeye başladı ki, profesör ve Gülçinar gülümseyerek odadan çıktılar. 'Oğlum,  uykun mu geldi senin bakayım? Gidiyoruz,  gidiyoruz.  Ben iyiyim, merak etme, annem! Bir beş dakika daha buradayız. Profesör Ayşegül hanım babanla konuşmak istiyor.' deyip oğluna sıkı sıkı sarıldı Gülçinar. Psikolog, 'Turhan ben, korkulacak bir durum yok.  Eşiniz, nasıl diyeyim size, kara bir kuyu içinde  gibi hissediyor kendini şu an ve  bu ölümü bir türlü kabullenmek istemiyor. Yani kısacası,  inkr aşamasında.  Adı tam da bu: 'inkr aşaması,' bizim dilimizde.  Ve   annesinin ölümünü düşünmemek için kendini başka şeylerle avutmayı seçmiş. Susmak gibi. Ağlayamamak gibi.  Temizlik gibi. Unutmak gibi. Unutunca rahatlıyor çünkü kendince. Benim tavsiyem, kendisine de söyledim zaten,  bir an önce annesinin mezarını ziyaret etmesi. Kabul etti. Hatta yarın sabah ilk iş gideceğini söyledi bana. Birlikte gidin. Ailecek. Bırakın orada ağlasın,  çığlıklar atsın, bağırsın. Pazartesi,  saat dokuza yine randevu verdim kendisine. Birkaç defa daha çağıracağım onu seanslara. Öyle konuştuk, anlaştık. Her şey yoluna girecek,  göreceksiniz. Sizden ricam, kendinizi suçlamayın sakın ve eşinizi yalnız bırakmayın.' deyince, Turhan kendini ağlamamak için zor tutuyordu.<br><br>    Ertesi sabah erkenden ailecek mezarlığa gittiler. Gülçinar titriyordu. Annesinin mezarı başında öylesine ağladı,  öylesine bağırdı ki, yer gök inledi sanki. Defalarca mezar taşına sarıldı. Tıpkı annesine sarılırmış gibi, defalarca mezar  taşına sarıldı. Öptü, kokladı, konuştu, rahatladı...<br><br>    Psikolog Ayşegül Tekin haklı çıktı. Her şey daha da  yoluna girdi birkaç seanstan sonra. Gülçinar,  zor da olsa annesinin ölümünü kabul etti ve o günden sonra ne aşırı derecede temizlik yaptı, ne sustu, ne de bir başkasına oğlunu emanet edip, unuttu. <br><br><strong>Şefika REFİK </strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/inkar-asamasi_1739980054_HDC9fl.webp" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ İnkar Aşaması ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/inkar-asamasi_1739980054_HDC9fl.webp"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Стоян Динков: Не сме били роби]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ivan-dinkov/2153/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ivan-dinkov/2153/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sun, 09 Feb 2025 03:31:55 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Стоян Динков със скандална версия: Нямало е Османска империя, а Държава на съюзите! Не сме били роби<p>Даниела Арнаудова,</p><p>Марица</p><p ><strong >Иван Александър подписва договори с османците и 60 000 турци исмаилтяни от Мала Азия се заселват в Търновското царство, ставайки ядрото на армията, твърди синът на голевмия поет Иван Динков</strong></p><p >Стоян Иванов Динков е български писател и художник, син е на големия български поет Иван Динков и ученик на проф. д-р Франсоа-Жорж Драйфус. Той е автор на книгата „Османо-римска империя, българи и тюрки', където развива една изключително оспорвана теза, че Османската империя е продължител на Римската и благодарение на нея българският народ оцелява в един изключително труден период. Описва управлението на османските султани като по-толерантно от това на редица европейски владетели и твърди, че българи и турци имат обща история и произлизат от един древен народ, който от времето на Атила управлява степите на Евразия. </p><p ><strong >- Твърдите, че българи и турци имат обща история и произлизат от един древен народ, който от времето на Атила управлява степите на Евразия. С какви доказателства разполагате?</strong></p><p >- Някои от моите твърдения са свързани единствено със съдбата на балканските българи, да ги наречем дунавски българи. В конкретния случай това няма общо със съдбата на всички българи ​- например волжките, кавказките, уралските, кубанските и т.н.  Първо трябва да се разбере правилно историко-политическото наименование тюрки. Стотици народи, две човешки раси и една подраса са били в отделни исторически периоди тюрки. Днес десетки народи, две раси и една подраса са също тюрки. Принадлежността към тюрките се определя преди всичко по език, обща история, художествена стилистика, митология, религия, символика, военна организация, държавотворчество и т.н. В най-дълбока древност, също и според генетичен произход, свързан с Y-ДНК хаплогрупите R1a, R1b, Q3 и частично с N1, които са изначално прототюркски и безспорно тюркоезични. Абсолютно доказани в световната историография, а през последните десетилетия и от генетиката, са именно тези факти.  </p><p >Да обърнем внимание на волжките, уралските и кавказките българи, които и до днес продължават да бъдат тюрки и да говорят на тюркски език, защото никога не са променяли (подменяли) историята, езика и самоопределението си. </p><p >Чувашия, която преди десетина години официално заяви желанието си да възстанови старото си име Волжка България, е пример за това. </p><p >Разговарял съм с проф. Генадий Тафаев, който по това време беше директор на Историческия институт на Чувашия. В тази република се съхранява най-автентичната древна и средновековна българска история. Също и република Татарстан, която официално призна българското културно наследство. </p><p ><strong >- В трудовете си говорите за куманите. Да, те са част от Второто българско царство, но доказват ли тюркския произход на българите?  </strong></p><p >- Второто българско царство е основано от кумани (тюркски народ) и всички царски династии, включително и местните феодали, са кумани през цялото съществуване на държавата, както и по време на фрагментацията на четири отделни държавици. Тоест от Петър и Асен до Шишман, Срацимир и Иванко управлението е куманско. Държавата носи името Загоре, а не България. Това е удостоверено от много документи, още от времето на Калоян, потвърдено в епохата на цар Мицо Асен III, от венециански документи от втората половина на 14. век и т.н. Разпадът и фрагментацията на царство Загоре е следствие от множество фактори. В тези условия на пълен разпад на Загоре се осъществява и съюзният договор между Иван Александър и султан Мурад през 1364 г. Иван Александър неведнъж доказва своите лоялни съюзнически отношения, като например във войната с Унгария.  </p><p ><strong >- Как ще опишете тогава времето, когато османците завладяват българските земи? </strong></p><p >-  В началото на 14. век се наблюдава обезлюдяването на Европа, тогава настъпва епохата на т.нар. 'Голям европейски глад', продължила близо две десетилетия. Поради климатични промени, довели до тежки суши и срив на земеделието и животновъдството, гладът предизвиква масова смъртност. Близо 25% от европейското население загива.</p><p >Това е и времето на фрагментацията на държавата Загоре (т.нар. Второ българско царство), която в рамките на две десетилетия се разпада на четири отделни държавици, напълно антагонистични помежду си, с различни политически и религиозни ценности. </p><p >Видинското царство е католическо, Търновското е православно със собствена патриаршия, Добруджанската държава (Карвуна) има църква, пряко подчинена на Константинополската патриаршия, а Велбъжд е зависима от Сърбия. Земите на разпадналата се вече българо-куманска държава (известна и като Втора българска държава на Балканите) са станали полуколониални територии спрямо Унгария, Сърбия, Източната римска империя и Венеция, когато не е „заместена' от Генуа в конкурентната борба в Черно море и Проливите. Известни са унгарските кралски грамоти, в които се описва турска армия, под командването на цар Иван Александър, воюваща с унгарците. </p><p >Иван Александър подписва съюзни договори с Османската държава и 60 хиляди турци исмаилтяни от Мала Азия<br>се заселват в Търновското царство, ставайки ядрото на армията. Това е логично и е следствие от църковната политика на Иван Александър, която позволява на всеки мъж, поданик на царството му, да стане монах и да се освободи от военна служба.</p><p ><strong >-  Тогава какво представлява според Вас Търновското царство към 1393 г.?</strong></p><p >- Да, 1393-та  е годината, за която някои изследователи твърдят, че 'България' е 'завладяна' от османците. По това време Търновското царство представлява една нищожно малка област около Търново, нещо подобно на ограничен 'владетелски домен' на куманската Шишманова династия, а самата столица е вече град без никакво политическо и икономическо значение. </p><p >Окрупняването на територията на Османската държава на Балканите със столица Одрин (Едирне, Адрианопол) достига до създаването и на първото бейлербейство, носещо името Румели/Румелия, начело на което застава Лала Шахин, роден в Пловдив. Нека си припомним, че Пловдив (Филибе) цели четири десетилетия преди Търново е включен в рамките на Османската държава, дори още през 1361 г. е открита известната Джумая джамия, чието строителство е започнало няколко години по-рано. </p><p >В тази епоха куманските владетели на държавиците, останали след фрагментирането на Загоре, не са имали никакъв проблем да разговарят и водят преки преговори с османците, тъй като имат един и същ майчин език - тюркски. Конкретно в книгата  „Османо-римска империя, българи и тюрки' се опитвам да разкрия именно някои страни от историята на българо-куманското Средновековие на Балканите по време на държавния разпад през 14. век. А акцент е също и това, че българи и турци не са исторически „враждебни народи', а напротив - те са родствени и приятелски народи още от 'дълбоката' ​Античност, защото имат общи еволюционни корени и обща история в продължение на хилядолетия.</p><p ><strong >-  Тюркската теория за произхода на българите се прокрадва едва в началото на XX век. Преди нея се говори за алтайски, арийски произход. Да не забравяме и сарматската хипотеза ​- как ще мотивирате своята теза? </strong></p><p >- Това са факти, абсолютно доказани в световната историография. Османската държава се създава едва след като към Османското емирство се включват земите на четирите български държавици (четвъртата е Велбъжд на Драгашите). Фактически именно балканските българо-кумански земи представляват първото османско бейлербейство, наречено Румелия, т.е. Земя на римляните, Римляния, като в този смисъл тези земи са „сърцевината' на бъдещата Османска империя, която официално никога не е била 'империя', а Османска държава, по същество Държава на съюзите.</p><p >Столицата на Османската държава още от 1365 г. е Одрин (Едирне). Османската държава е основана от община Кайъ боз-ок - една древна тюрко-булгарска община от Кавказ. Би било добре да осъзнаем, че българи е имало и има не единствено на Балканите и тези българи са били и са все още активни участници в еволюцията - волжки, кавказки, уралски, кубански и т.н. Такива „небалкански българи' са били и тези от тюрко-огузката община Кайъ, основали Османската държава.  </p><p >Време е да престанем да се чувстваме наследници на „роби', защото никога не сме били „роби'. Османската държава (империя) представлява една от 16-те световни тюркски империи, в чиито конструкции има активно и сериозно българско участие. Днес съществуват 72 съвременни държави на три континента, които са били част от Османската държава в продължение на 4-6 века.</p><p > </p><p > </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ivan-dinkov_1739062543_o3W9vM.jpeg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Стоян Динков: Не сме били роби ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ivan-dinkov_1739062543_o3W9vM.jpeg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Birlik ve dayanışmanın ilham verici hikayesi]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/birlik-ve-dayanismanin/2152/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/birlik-ve-dayanismanin/2152/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/turkiye/">Türkiye</category>
            <pubDate>Fri, 17 Jan 2025 19:05:16 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p >Balkan Göçmenleri Kültür ve Dayanışma Derneği (BAL-GÖÇ), 1985 yılında kurulduğundan bu yana, Bulgaristan Türklerinin sesi olmuş ve bu topluluğun hak mücadelesinde önemli bir yer edinmiştir. Bu dernek, sadece bir sivil toplum kuruluşu olmanın ötesinde, hem Balkanlar hem de Türkiye&#39;de yaşayan Türk toplumunun tarihi, kültürü ve kimliği için bir köprü olmuştur.</p><p ><strong >Derneğin Kuruluşu ve İlk Yılları</strong></p><p >BAL-GÖÇ, 1980&#39;lerin zor şartlarında, Bulgaristan&#39;daki Türklerin baskılarla mücadele etmek zorunda kaldığı bir dönemde kuruldu. Bulgaristan&#39;daki asimilasyon politikaları, Türk kimliğinin yok edilmesini hedefleyen sert uygulamaları içeriyordu. Bu dönemde, Türklerin ana dillerini konuşma, kültürel değerlerini yaşatma ve dini inançlarını özgürce yerine getirme hakları ciddi şekilde kısıtlanmıştı.</p><p >BAL-GÖÇ, bu zor şartlar altında göç edenlerin dayanışmasını sağlamak ve haklarını savunmak amacıyla yola çıktı. Dernek, hem Bulgaristan&#39;daki Türklerin hak mücadelesine destek olmuş hem de Türkiye&#39;de yeni bir hayat kurmaya çalışan göçmenlere rehberlik etmiştir.</p><p ><strong >40 Yılda Öne Çıkan Kazanımlar</strong></p><p >Derneğin çalışmaları sayesinde, Bulgaristan Türkleri, insan hakları ihlallerine karşı uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmiş ve birçok hak kazanımı elde etmiştir. Bu kazanımlar arasında şunlar öne çıkmaktadır:</p><p ><strong >Kimlik ve Dil Hakları:</strong> Bulgaristan Türklerinin ana dillerinde eğitim alabilmesi ve Türkçeyi serbestçe kullanabilmesi konusunda ilerlemeler kaydedilmiştir.</p><p ><strong >Dini Özgürlükler:</strong> Camilerin açılması ve dini ibadetlerin özgürce yerine getirilmesi, derneğin uluslararası baskılarının da etkisiyle mümkün olmuştur.</p><p ><strong >Göçmen Hakları:</strong> Türkiye&#39;ye göç edenlerin sosyal entegrasyonu, vatandaşlık hakları, sosyal güvenlik hakları ve ekonomik hayata katılımları konusunda BAL-GÖÇ çok sayıda projeye öncülük etmiştir.</p><p ><strong >Kültürel Mirası Koruma:</strong> Türklerin folklorik, sanatsal ve edebi mirasının yaşatılması için düzenlenen etkinlikler, topluluğun tarihsel kimliğini güçlendirmiştir.</p><p ><strong >Yıl Kutlamaları ve Gelecek Vizyonu</strong></p><p >BAL-GÖÇ, 40. yılını kutlarken, sadece başarılarla dolu geçmişine değil, aynı zamanda geleceğine de odaklanmaktadır. Bu kutlamalar, bir yandan dayanışma ruhunu pekiştirirken, diğer yandan yeni nesillerin bu mücadeleyi ve kültürel bağları devralması için önemli bir fırsat sunmaktadır.</p><p >BAL-GÖÇ&#39;ün 40 yıllık hikayesi, zorlukların birlik ve dayanışmayla aşılabileceğini gösteren çarpıcı bir örnektir. Bulgaristan Türklerinin hak arayışı ve kültürel bağlarını koruma mücadelesi, BAL-GÖÇ&#39;ün öncülüğünde daha da güçlenerek devam edecektir. Bu kutlama, sadece bir dönemin muhasebesi değil, aynı zamanda gelecek nesillere ilham olacak bir dayanışma çağrısıdır. </p><p > </p><p >Prof.Dr. Emin Balkan, </p><p >BAL-GÖÇ Derneği Genel Başkanı </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/birlik-ve-dayanismanin_1737130004_z7yOZ8.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Birlik ve dayanışmanın ilham verici hikayesi ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/birlik-ve-dayanismanin_1737130004_z7yOZ8.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bursa'da Balkan ve Rumeli buluşması]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/gocmen/2151/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/gocmen/2151/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/turkiye/">Türkiye</category>
            <pubDate>Thu, 16 Jan 2025 19:23:51 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p > </p><p ><br><br><strong >BURSA – </strong>Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, Balkan ve Rumeli dernek ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle bir araya geldi. Bursa&#39;nın bir Balkan şehri olduğunu söyleyen Başkan Bozbey, uzun yıllardır konuşulan Balkan Enstitüsü&#39;nü bu dönemde hayata geçirmek istediklerini belirtti.<br><br>Bursa Büyükşehir Belediyesi&#39;nin ev sahipliğinde yapılan &#39;Balkan ve Rumeli Dernekleri Buluşma Toplantısı&#39;, Merinos Atatürk Kongre Kültür Merkezi&#39;nde düzenlendi. Toplantıya, Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey&#39;in yanı sıra CHP Bursa Milletvekili Hasan Öztürk, Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Yıldız, Yenişehir Belediye Başkanı Ercan Özel, Tarım Peyzaj AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Aydın Saldız, Balkan ve Rumeli dernek ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, iş insanları ve meclis üyeleri katıldı.<br><br><strong >'Oradaki mirasımızı sahiplenip ayağa kaldırmalıyız'</strong><br>Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, kendisinin de bir Balkan çocuğu olduğunu hatırlattı. Bursa&#39;nın bir Balkan şehri olduğunu söyleyen Başkan Mustafa Bozbey, 'Bursa&#39;nın 2024 yılı ihracatı yaklaşık 17.5 milyar dolardır. Bunun 13 milyar dolarını Balkan iş insanları yapmıştır. Bursa&#39;daki iş insanlarının birçoğunun da Balkan göçmeni olduğunu görüyoruz. Bursa&#39;ya dün de Balkanlar katkı veriyordu, hala katkı vermeye devam ediyor. Balkanlardaki tarihi ve kültürel mirasa bugüne kadar sahip çıkıldı. Oradaki mirasımıza çok yönlü bakmalıyız. Oradaki mirasımızı sahiplenip ayağa kaldırmalıyız. Gelecek nesiller oralara gittiğinde hikyelerini dinleyebilmelidir. O yüzden bu konuda sorumluluğumuz var. Ben de anne ve baba tarafının köylerini gezdim' dedi.<br><br><strong >'İlişkilerimizi ne kadar güçlendirirsek o kadar çok iz bırakırız'</strong><br>Bursa ve Balkanlar arasındaki ticari boyutu da desteklemek gerektiğini ifade eden Başkan Bozbey, sanayici ve iş adamları derneklerinin bu konuda önemli çalışmalar yaptığını anlattı. Bu konuda Bursa Büyükşehir Belediyesi&#39;nin elini taşın altına koymaya hazır olduğunu belirten Başkan Bozbey, 'Balkanlarla olan ilişkilerimizi ne kadar güçlendirirsek o kadar çok iz bırakırız. Sürdürülebilirliğini de sağlamış oluruz. Balkanlar bizim için tarihi ve kültürel olarak çok kıymetlidir. Bursa&#39;da Balkan Enstitüsü&#39;nün kurulması hep konuşulmuştur. Belki bu dönem bunun da altyapısını oluşturarak enstitüyü kurabiliriz. Gelecek kuşaklara önemli bir değer olarak aktarabiliriz. Bunu kamu ve sivil toplum iş birliğiyle yapabiliriz. Bursa&#39;ya değer katan insanlarla birlikte olmaktan mutluluk duydum' dedi.<br><br>Bursa Milletvekili Hasan Öztürk, Balkan göçmenlerinin yoğun yaşadığı Bursa&#39;nın bir nevi Balkanların başkenti olduğunu dile getirdi. Bursa Büyükşehir Belediyesi&#39;nin Balkanlar ve Rumeli&#39;ye yönelik birçok çalışması olduğunu söyleyen Hasan Öztürk, sivil toplum kuruluşlarıyla doğrudan ilişki kurarak ortak projeler geliştirmek istediklerini anlattı. Bursa&#39;nın, Türkiye&#39;nin Balkanlarla olan bağının en önemli figürü olduğunu belirten Öztürk, Balkan ve Rumeli Enstitüsü&#39;nün kurulması için mücadele edeceklerini ifade etti.<br>Konuşmaların ardından program, soru cevap bölümüyle devam etti.<br><br><strong >BURSA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ</strong><br><strong >BASIN YAYIN VE HALKLA İLİŞKİLER DAİRESİ BAŞKANLIĞI</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/gocmen_1737044631_jAg0Zr.jpeg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bursa'da Balkan ve Rumeli buluşması ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/gocmen_1737044631_jAg0Zr.jpeg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Истината преследва  Ахмед Доган – бил ли е изобщо някога политически затворник и жертва на комунистите]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/dps/2148/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/dps/2148/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgarca/">Bulgarca</category>
            <pubDate>Tue, 07 Jan 2025 13:16:19 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><br><strong>Димитър Иванов</strong><br><br><strong>* </strong><strong>Ахмед Доган – бил ли е изобщо някога политически затворник и жертва на комунистите</strong><br><br><br><strong>* </strong><strong>Истината преследва Ахмед Доган – бил ли е изобщо някога политически затворник и жертва на комунистите</strong><br><br><br><br><strong>* </strong><strong>Обладани ли са безвъзвратно турците и мюсюлманите в България от Стокхолмския синдром –  да обичат насилника си?</strong><br><br><br><br>Само преди дни ДПС- Москва отбеляза с пищен купон в  хотел „Рамада', зала „Диаманд' в столицата 35 години  от създаването на  партията във Варна. Съвсем неслучайно соченият  за учредител и почетен бос на корпорацията Ахмед Доган не присъства на тържеството. Сокола не обича датата 4 януари и има комплекс от нея, защото през годините успя да изгони и отстрани всички свои съмишленици. От така наречените 33-а учредители днес е останал само той. <br><br>4 януари възпроизвежда и други страхове за политика,<br><br> който няколко десетилетия разпределяше порциите в държавата по свой аршин. Рухна митът, че заверата във Варна в дома на  Емин Хамди е автентичен акт на свободни от зависимости борци за права  и свободи, репресирани от  комунистическия режим. Без всякакво съмнение днес е ясно, че  ДПС е политическо ГМО, създадено от БКП и Андрей Луканов, контролирано от ДС. Четирима от така наречените учредители заедно с боса по-късно се оказват агенти на Държавна сигурност. Но днешният ден поставя и въпроса на въпросите, който не е задаван до сега:<br><br>бил ли е Ахмед Доган изобщо някога политически затворник<br><br>и репресиран от режима на Тодор Живков? И историци, и наследниците на  бившите репресивни служби дължат отговори. Но вместо обективната истина, обществото и електоратът на ДПС са жертва на изключително подла и продължителна фалшификация.<br><br>Още в зората на демокрацията стана ясно,  че Доган е бил агент на ДС, че  е топял и слухтял главно за своите – турци и мюсюлмани.  Но този му грях остана пренебрежително незабележим, защото по-късно Меди е легендиран като борец срещу  комунизма,  уж осъден за тази си дейност, хвърлен в  затвора, репресиран.<br><br>Всъщност Доган никога не е бил автентичен политически затворник, а нелегал, внедрен в средите на изпратените по лагери и затвори истински борци за права и свободи<br><br>И в това няма нищо странно и нелогично, защото в качеството си на агент „Сава' в продължение на няколко години той е готвен от секретния отдел „05' на ПГУ на ДС точно за нелегал, който да бъде внедрен под чуждо име и самоличност в някоя капиталистическа страна (приоритетно Турция, б.р.), за да шпионира и разузнава. Но вместо в чужбина ситуацията налага „Сава' да стане нелегал в Старозагорския, а по-късно и в Пазарджишкия затвор. За тази му специална роля съществуват много факти, от които може да бъде направено обоснованото заключение, че почетният председател никога не е бил истински политически затворник. Последният документиран досег на Меди Доганов с водещите му офицери от ДС е от 9 юни 1986 година, когато получава последните официално дадени от полк. Иван Карамучев 200 лв. месечна стипендия. Тоест година и половина след приключването на Възродителния процес Доган  е продължил да бъде съпричастен към службите и взима пари от тях. <br><br>След тази дата в архивите на ДС няма и ред за младия философ. Службите незнайно защо изведнъж престават да се интересуват от Доган, независимо че почти едно десетилетие са инвестирали в него. Оказва се част от така наречената Бакаловска група, която уж работи срещу властта, са разкрити, а Доган получава 9-годишнна присъда и попада в затвора. Малко преди това той е автор на анализ за Възродителния процес, който одобрява като форма на асимилация,  но не приема някои от методите на провеждането. Има свидетели, че „Сава' сам прави предложение до ДС, че ще бъде много по-полезен, ако е легендиран като политически затворник, за да разузнава за плановете на нелегалната турска съпротива.<br><br>По правилата на ДС - след като става враг на  режима и сам е прекратил дейността си на агент и платен сътрудник, логично е да му бъде заведена друга разработка като оперативно интересно лице, което се занимава с противодържавна дейност и е опасно за сигурността на партията-държава. Но комунистическите служби незнайно защо спират да се интересуват от него и официално не му е заведена никаква разработка. Вместо това се правят опити Доган да бъде представен като организатор и ръководител на Майските бунтове през 1989 година, довели до открит сблъсък между бунтуващи се турци и мюсюлмани с органите на реда.  Всъщност точно тези бунтове режимът на БКП използва като повод да екстрадира  принудително извън страната „опасни  лица, реакционно настроени', разчиствайки пътя за бъдеща реализация на своите агенти и доверени лица. Ролята на „затворника'  Меди е демитологизирана от спомените на автентични участници в  събитията като покойния  дисидент Авни Вели, от политическия затворник и ръководител на нелегалната организация „Дългата зима' Мохамед Узункъш и политическия емигрант във франция Петър Бояджиев.<br><br> За двойствения живот на Доган в Пазарджишкия затвор свидетелстват политически затворници, които нямат обяснения за необичайните му изчезвания от килията.  Халибрям Ибрям, най-дългогодишният политически затворник от средите на турците след Нури Адалъ, казваше, че когато Доган влизал при тях всички спирали да говорят за политика, защото са били убедени, че философът всъщност е доносник. Думите му бяха потвърдени наскоро от дъщеря му Севдие в интервю за Faktor.bg. Показателни са и разкритията на покойния режисьор Малина Петрова, която сочи с документи от архива на Пазарджишкия затвор, че през края на октомври и началото на ноември, само дни преди да падне режимът на Живков според един документ на затворническата администрация  Меди е пуснат в полагащ му се отпуск, а според друг документ по същото време се  намира за провинение в карцера на затвора. Странно как „най-върлият бунтовник' броди на свобода в София в най-драматичните за режима на БКП дни. Без обяснение е и фактът, че през декември 1989 година, преди да  бъде  освободен от затвора жената, от която Доган има син, получава със съдействието на Луканов гарсониера в София. Едва ли близък на друг политически затворник би се радвал по това време на подобен щедър жест и хуманно отношение от репресивната власт. <br><br>Най-голямото пропукване на легендите около момчето от Дръндар е освобождаването му от затвора на 22 декември 1989 година. Тогава службите контролирано пускат на свобода определени затворници, като повече от тях са свързани с ДС. Зад решетките до средата на август 1990 г. остават опасните за режима. Службите и номенклатурата на БКП започват да налагат Доган като лидер и политически водач, а формацията му като контрапункт на създадените пак от ДС националистически движения ОКЗНИ и ОПТ. Много от тези събития с легендирането на Сокола са документирани от камерата на режисьора Евгений Михайлов,  а кадрите могат да бъдат видени и днес. До средата на лятото ДПС, оглавена от агенти на ДС вече е наложена в  обществото. Нелегалът „Сава', който е готвен специално за тази роля (това сочат доклади на водещите го офицери, б.р.) контролирано е оглавил формацията, картите са раздадени, лидерските позиции са заети, ДПС става и част от първия демократичен парламент. Освободените едва през лятото политически затворници с оперативни хватки са отпратени към Турция, където преди това са натирени и семействата им.<br><br>Без всякакво съмнение днес трябва да се каже, че в началото на 90-те години в 3-те букви ДПС са събрани еклектично  2 абсолютно противоположни, ценностно несъвместими цели на различни субекти, които имат отношение към създаването на формацията, определяна като „проклятие за България'(според бившия премиер Иван Костов, б.р.).  От една страна, в това ГМО е ДС, която след падането на Берлинската стена разработва стратегия за контрол върху процесите на неизбежен преход към демокрация и смяната на собствеността от държавна към преобладаващо частна. <br><br> Комунистическите служби са наясно, че заради наследството на Възродителния процес и репресиите близо милион турци и мюсюлмани няма да гласуват за БСП, а за опозицията СДС. Това означава убедителна победа за демократичните сили и България да тръгне по пътя на Полша, Чехия, Словакия, Унгария, т.е.  да излезе от сивата зона на руското влияние.<br><br> За да предотврати този риск, ДС и комунистите около Луканов на принципа 'турците, ако няма да гласуват за нашите, да не гласуват и за СДС' създават най-успешния си проект - ДПС на Доган.<br><br>  Стотиците хиляди, които стават членове и избиратели на ДПС, не знаят нищо за гнусната сделка между Доган(Сава) и началниците и покровителите му от ДС. Те са там за правата и свободите си. И точно в това е най-голямото престъпление на Доган, много по-голямо от хилядите доноси, които е писал срещу свои 'приятели' турци с агентурните си псевдоними „Ангелов', „Сергей' и „Сава', а именно - че след 10-ноември  превръща стотиците хиляди жертви в инструмент за реализиране на мръсните цели на същото ДС и наследниците на комунистическия режим. Няма по-цинична гавра с паметта на жертвите и страданията на цяла една общност, подложена на жестока репресия. Новата си роля на водач на тази общност Доган осребри през годините по най-наглия и циничен начин -  политически, финансово и морално.<br><br>Но по ирония на съдбата днес ситуацията е различна. Доган загуби медийния си и финансов комфорт с разпада  на единното му ДПС. Той е в изолация от избирателите си.<br><br> От сблъсъка си с ДОСТ преди години загуби почти 200 хил. последователи, които повече никога не се върнаха към него и мафиотската корпорация, в която бе превърната правозащитната организация. Пеевски с формацията ДПС Ново начало нанесе още по-съкрушителен удар. И Доган, и остатъкът от организацията му са в състояние близко до будната кома.<br><br>Проектът на ДС днес е в изолация и от официалната власт в Турция, <br><br>която отказа да вземе явна страна между враждуващите ДПС-та, независимо, че едно бе оглавено от етнически българин. Всъщност политиците в Анкара винаги са били наясно, кой  е сложил юзда на турците и мюсюлманите  в България, както и за какви цели ги използват. Дистанцирането от Доган може да бъде ясно разчетено и от последните две знакови събития. В края на декември на възпоменанието за жертвите на комунизма на Тюкрян чешма в Кърджалийско, президентът на Турция Ердоган изпрати свое послание по повод 40 години от насилствената смяна на имената на турците. Джавдет Чакъров и компания се опитаха да приватизират за свои цели и присвоят за свой актив думите му. Но един внимателен прочит показва, че посланието на Ердоган не е адресирано персонално към ДПС- Доган. Турският държавник се обръща към „представителиТЕ на политическиТЕ партиИ'. Говори ясно в множествено число. Всеки, който  познава реквизитите на турския държавен протокол, знае, че от президент до местен управник, когато отправя приветствие във връзка с  получена покана, обръщението задължително е поименно към поканилия го, като задължително се споменава институцията, отправила поканата (държава, организация, партия, конкретно лице, б.р.), а освен това задължително се посочва и фамилията на титуляра. В обръщението на Ердоган не се споменава нито ДПС, нито Доган, нито Чакъров.<br><br>На 4 януари за отбелязване годишнината от създаването на ДПС, турското посолство в София също демонстрира дистанция -   представено бе на най-ниско ниво – съветник.<br><br>Днес Доган и неговото ДПС имат един голям и истински враг – ИСТИНАТА<br><br> Тя ще ги преследва неизменно и от нея не могат да  се скрият. Мълчанието им не е спасение. Предстоят разкрития, които турската и мюсюлманската общност в България трябва сами да осмислят. В противен случай ще бъдат ярък пример, че са обладани безвъзвратно от Стокхолмския синдром.<br><br>Препечатано от Faktor.bg</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/dps_1736244978_JBupP4.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Истината преследва  Ахмед Доган – бил ли е изобщо някога политически затворник и жертва на комунистите ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/dps_1736244978_JBupP4.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Camiamızdan bir profesör daha çıktı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/camia/2146/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/camia/2146/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/guncel/">Güncel</category>
            <pubDate>Tue, 07 Jan 2025 12:40:40 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p ><strong >Bursa&#39;nın tanınmış ve sevilen kardiyoloji uzmanlarından Doç. Dr. Fahriye Vatansever Ağca, azimli çalışmalarının neticesinde artık profesör mertebesine ulaştı ve kendisinin bu başarısı camiamız arasında sevinçle karşılandı ve gurur kaynağı oldu.</strong></p><p ><strong >Prof. Dr. Fahriye Ağca, Kırcaali doğumlu ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi&#39;nden mezun. Uzun yıllardır Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi&#39;nde görevini sürdürmekte.</strong></p><p ><br><strong >Aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarında da aktif görevler üstlenmiş birisi. Bir dönem Türkiye Kardiyoloji Derneği Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı, halen bu derneğin yönetiminde çalışmakta. Camiamızın en büyük STK&#39;sı olan Balgöç Derneği&#39;nde de Genel Başkan Yardımcısı olarak, bizim topluma gönüllü hizmet etmeye devam ediyor.</strong></p><p ><strong >Misyon Gazetesi yönetimi ve binlerce okuyucumuz adına, Sayın Prof. Dr. Fahriye Vatansever Ağca&#39;yı tebrik eder ve üstlendiği görevlerinde daha büyük başarılar dileriz.</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/camia_1736242938_opSnHQ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Camiamızdan bir profesör daha çıktı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/camia_1736242938_opSnHQ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kaderleri benzer olan insanlar]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Kadriye/2142/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Kadriye/2142/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Fri, 03 Jan 2025 17:37:20 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><br><br>1971 yılı<br><br>Sarıkız ( Jıltuşa ) Köyü, Kırcaalı Sancağı.<br><br>Pomakların gönüllü isim değişikliği kampanyası başladı.<br><br>Zlatka Mitkova isminde bir kadın, köydeki okul müdürünün hanımı, bir grup parti aktivisti eşliğinde ev ev geziyordu ve insanları gönüllü bir biçimde isimlerini değiştirmeleri için ikna etmeye çalışıyordu. Kızıl montlu Zlatka Mıtkova, kendisini Sarıkız köyü sakinleri, bu şekilde hatırlıyorlar.<br><br>Akpınar ilçesinin ve bütün sancağın insanları tütün üretmekle meşgüldüler. Bu iş hele kadınların bir kaderi olmuştu. Erkeklerin çoğu Enövçe maden ocağında çalışıyorlardı. Mesai bitiminde onlar da tütün işlerinde yardımcı oluyorlardı, ya da köy meyhanesinde kafayı buluyorlardı...<br><br>O zamanları, ortaokuldan sonra, kızların daha fazla okumasına aileleri izin  vermiyorlardı, kendilerini alelacele evlendiriyorlardı ve onlarda annelerinin kaderini paylaşıyorlardı. Köyün nüfusu binden fazla olmasına rağmen, sadece üç kız Kırcaali&#39;deki pedagoji okuluna yazılmaya cesaret edebilmişti. Birincisi aynı Zlatka Mitkova&#39;nın yardımıyla gitti, diğerinin ise babası çağdaş görüşlü birisiydi ve başka bir akraba kızıyla beraber gönderildi.<br> <br> Bunlar isim değişiminde önce olmuştu. 'Kız çocuğu fazla okutulmamalı! ' Her ailede, bu katı anlayış hakimdi ve kızlar köyde kalıyorlardı... <br> </p><p>Sabriye ve Mümin&#39;in Kadriye isminde bir kızları vardı. O nenesinin sevimli torunuydu. Güçlü aile bağları vardı, tarla ve bahçeleri evlerine yakındı ve çok tütün üretiyorlardı. Kadriye, incecik boylu, beyaz yüzlü ve sarı renkte iki kalın beliği vardı. Okul birincisiydi, eğitimini devam etmek için, tam bir yıldır anne ve babasını ikna etmeye çalışıyordu; fakat onlar hiç yüz göstermiyorlardı. Ama en sonunda rıza gösterdiler, aynı yaz, başına başka bir felaket geldi, liseye devam etmesi için, önce ismini değiştirmeliydi…</p><p>Ailesi, bu asla olmaz deyip kestirip attı. Birinci biz isimlerimizi değiştirmeyiz, sonuçta soyadımız bile Hocaoğulları&#39;dır...</p><p><br>Böylece Kadriye köyünde kaldı, eğitimini tamamlayamadı. Belki de bir hemşire veya öğretmen olabilirdi ama kaderin kurbanı olmuştu. İsim değişikliği, kendi istikbalinin önüne geçmişti. Halbuki oğlan kardeşleri doktor çıkmışlardı, küçük kız kardeşi de okuyabilmişti. Ağabeyleri isim değişim sürecinde önce eğitim almışlardı, kız kardeşi ise daha sonraki yıllarda.<br><br> 1972 yılının başlarında, bizim bölgede bütün Pomakların zorunlu isim değişikliğine gidildi.<br><br>Sarı saçlı ve mavi gözlü Kadriye, artık şansını kaybetmişti. Erken yaşta bol tarlaları olan bir aileye gelin gitmeye mecbur kaldı ve ömür boyunca tarlalarda çapa salladı durdu. Üç kız evladı doğurdu, artık onları okutabiliyordu. Anneleri, çok zeki ve akıllı olmasına rağmen, köyüne ve köy işlerine mahkumdu. Şimdilerde, ömrünün sonunda, ağır kır işlerinin sonucunda, artık elinde bir bastunla geziyor ve evdeki iki erkeğe hizmet ediyor - eşi ve kayınpederi. <br><br>1972 yılı</p><p><br>Eğridere ( Ardino ), İklim Lisesi, 10.cu sınıf</p><p><br>Türk asıllı sınıf arkadaşımız Gülcan bir Filibeliydi ama bizim küçük kasabamıza okumak için gelmişti; çünkü ablası burada hemşire olarak çalışıyordu, ayrıca eniştesi de Sütkesiği&#39;nden olan ünlü Doktor Çavuşev oluyordu. Bu doktor benim tanıdığım en iyi cerrah uzmanıydı.<br><br>Gülcan&#39;a gelince, o bizim sınıfın adeta medar-ı iftiharı olmuştu. Bembeyaz bir yüz güzelliğine sahipti, geniş alnını uzun saçları süslüyordu. Her gece yatmadan önce yüzünü ve dişlerini yıkıyordu, bu tür bir davranış bizim gibi köylü çocukları için henüz yabancıydı.<br><br> Zeki ve mütevazi bir arkadaşımızdı. Güzel şiirler yazıyordu. Biyoloji öğretmenimiz  çok disiplinli birisiydi ve en yüksek notu genelde 4 oluyordu. Aramızda bir tek Gülcan&#39;a 5 vermişti. Liseyi başarıyla bitiren Gülcan , Filibe&#39;ye döndü. Gönlünde tıp okuyup doktor olmak vardı. <br><br>1974 yılı</p><p><br>O yaz Gülcan, üniversite imtihanlarına çok sıkı bir şekilde hazırlanmıştı ve sınavlarda 5.50 notunu kazanmıştı. İsmi, listenin başında olmasına rağmen, üniversiteye kabul edilmemişti; çünkü kabul listesinde bir tek Türk kendisiymiş ve yerine bir godomanın yavrusunu yazmışlar...<br><br>Yapılacak bir şey kalmadığına göre, Gülcan, bir yıl boyunca bir yerlerde çalışıp sonunda ebe okulunu kazanmıştı.</p><p>Böylece bizim çok başarılı sınıf arkadaşımız, sadece Türk asıllı olduğundan dolayı doktor olamadı, halbuki diğer Filibeli gençlerden entelekt ve kültür açısından hiç bir farkı bulunmuyordu.</p><p>Artık kutsal bir mesleğe sahipti ve bir ebe olarak küçük bebeklere hayat veriyordu ve onları yaşatıyordu.</p><p>1985 yılı </p><p>1985 yılında, kendisine  hiç sormadan ismini değiştiriyorlar. 1989 yılına kadar mesleğini icra ediyor, bu sefer herkesi başka bir gelişme adeta şoke ediyor. Ülkede yaşayan Türkler, Türkiye&#39;ye kovuluyorlar…<br><br>Bu zorunlu göç dalgasına onun ailesi de kapılıyor, henüz bekar olan Gülcan, yaşları ilerlemiş olan anne ve babasına eşlik ediyor. Başka bir çaresi kalmamıştır…</p><p>Göç yolları o kadar yoğunmuş ki, Cisr-i Mustafa Paşa&#39;da ( Svilengrad ) yaşayan Mariya isimli sınıf arkadaşımızda gecelemeye mecbur kalıyorlar. Bulgar hudut bekçileri, kendilerini epey azarlıyorlar…</p><p>Bin bir zorluklardan sonra ailesiyle beraber İstanbul&#39;a yerleşiyor. Burada onları çetin bir yaşam mücadelesi beklemekte, yıllar sonra, Gülcan, Samsunlu bir erkekle evleniyor.<br><br>Evet, 1989 yılında, yıkılmak üzere olan rejimin oluşturduğu bu zorunlu göç çok onur kırıcı ve vahşi bir eylemdi. Doğup büyüdükleri memleketlerini bırakarak, neredeyse bedavaya malını mülkünü satarak bir belirsizliğe doğru yol almak, af edilecek bir durum değildi. Zaten zorunlu isim değişimi, bu insanlarımızı yeterince üzmüştü, şimdi bir de göç onlara darbe indiriyordu.<br><br><br>Son yıllarda liseden sınıf arkadaşlarımızla toplanıp görüşüyoruz, göçmen kardeşlerimiz de geliyorlar. İki kere İklim Lisesi&#39;nin bitişiğindeki otelde buluştuk. Bazen Çorlu&#39;ya Fariş&#39;e misafir oluyoruz, ya da  Akçay&#39;daki Nurten&#39;in villasında toplanıyoruz.</p><p>Sevimli, çok sıcak buluşmalar bunlar. Biri birimize hayatlarımızı anlatıyoruz ve her birimizin acısını, kendi acımız olarak algılıyoruz…</p><p><strong>Svetla Uzunova  </strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/Kadriye_1735920475_mTI96k.jpeg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kaderleri benzer olan insanlar ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/Kadriye_1735920475_mTI96k.jpeg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Хора с близки съдби]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/svetla/2141/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/svetla/2141/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Fri, 03 Jan 2025 11:10:23 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><br>1971 година</p><p><br>Село Жълтуша, Кърджалийски окръг.</p><p><br>Започна кампанията за доброволна подмяна на нашите турско - арабски имена  с български имена. Една учителка на име Златка Миткова, жена на директора на училището, а по-късно партиен организатор към ОК на БКП, обикаляше домовете на хората с група активисти, за да ги агитира доброволно да си сменят имената. Златка Миткова с червеното яке.Така я запомниха хората от Жълтуша…<br> </p><p>Като всички хора от околните села на Бялизворска община, а и въобще от окръга се занимаваха единствено с тютюнопроизводство.Това беше тежката орисия на жените. Повечето мъже работеха в близкия рудник Еньовче. След работа помагаха вкъщи за тютюна или пък се напиваха в кръчмата.<br> </p><p>По това време не пускаха момичетата да учат след осми клас. Бързо ги омъжваха и те следваха съдбите на майките си. От над хиляда жители в селото тогава само три момичета бяха дръзнали да продължат образованието си в педагогическото училище в Кърджали. Първата избяга със съдействието на същата Златка Миткова, а бащата на втората беше прогресивен човек и сам я записа да учи заедно със нейна братовчедка. Но това беше преди смяната на имената. ''Женско дете не трябва да учи по нагоре!' Това беше мотото и момичетата оставаха на село…<br> </p><p>Кадрие беше дъщеря на Мюмюн и Сабрие. Любимата внучка на баба си. Семейството беше сплотено и задружно, имаха близки градини и ниви покрай селото и произвеждаха много тютюн. Кадрие беше стройно момиче с бяло лице и две дебели руси плитки. Беше отличничка в училище. Тя като всяко дете искаше да продължи да учи и от една година се опитваше да убеди родителите си, че трябва да отиде да учи. Те бяха непреклонни, но все пак в края на краищата се съгласиха. Но тук, точно това лято настъпи големия проблем. За да отиде да учи трябваше да си смени името. В никакъв случай, няма да бъдем първите – отсякоха нейните родители. Та тяхната фамилия беше Ходжови…</p><p><br>И така Кадрие си остана на село, без да може да продължи образованието си. Можеше да стане медицинска сестра, можеше да стане учителка, ама не. Тази смяна на имената пресече нейното бъдеще. Братята й станаха лекари, но единия по-голям от нея с четири години, беше завършил гимназия преди смяната на имената, а по-малкия от нея с пет години учи след смяната на имената. В началото на 1972 година стана насилствената смяна на имената на Помаците в нашия край.</p><p><br>Но Кадрие беше изпуснала вече своя шанс. Омъжиха я в семейство с много ниви и тя цял живот блъска по нивите. Роди три дъщери и да, те вече нямаха прегради и учиха. Едната дори стана фармацевтка. Но Кадрие, майката, колкото и да беше умна остана на село като всички жени да сее тютюн и да си гледа семейството. Сега, в края на живота, от тежката земеделска работа тя ходи с бастун и се грижи за двама мъже - съпруга си и свекъра.</p><p><br>1972 година.</p><p>Ардино, Климатична Гимназия, 10 клас.</p><p><br>Туркинята Гюлджан беше пловдивчанка, но беше дошла да учи в нашето градче, където сестра й беше медицинска сестра в местната болница, а калеко й доктор Чаушев, родом от Млечино, беше най- добрият хирург, когото съм познавала. Гюлджан беше лицето на нашия клас. Тя имаше бяло лице и високо чело. И две дълги светлокестеняви плитки, които носеше отпред. Всяка вечер си миеше лицето и зъбите – нещо непознато тогава за нас, селските деца. Беше умна и скромна. Пишеше стихове. Учителката ни по биология беше много взискателна и най-високата оценка, която пишеше, беше четворка. Но Гюлджан беше много старателна и получи петица. Гюлчето завърши с много добър успех и си замина за Пловдив. Мечтата й е била да учи медицина и да стане лекар…</p><p><br>1974 година.</p><p><br>Гюлджан се подготвила много старателно за кандидат студентските изпити и изкарала 5.50 на приемния изпит. Била сред първите в списъка. Но не била приета. Когато проверили защо, името й било задраскано в списъка – единственото Турско име, и на нейно място било поставено името на синчето на някакъв големец от Пловдив. Нищо не можело да се направи. И така тя работила една година и на следващата кандидатствала отново този път в медицинското училище. Била приета и си избрала специалността акушерство.</p><p><br>Така нашата много добра съученичка Гюлджан не станала лекар само заради Турското си име, макар по нищо да не се различавала от другите пловдивчани като интелект и култура. Отдала се на най-святата работа – да посреща живота и да държи бебета. През 1985 година сменят името й, без да я питат. До 1989 година работи по професията си, но идва другия голям шок. А именно прогонването на Турците от България. Родителите на Гюлджан тръгнали с вълната за Турция, тя е още неомъжена и не може да не<br>тръгне с тях, защото били вече възрастни и тя, най-малката дъщеря, трябвало непременно да бъде с тях. Нямала друг изход. По пътя било толкова претоварено,че се наложило да потърси съдействие от другата ни съученичка Мария от Свиленград и да преспят у нея. На границата претърпели много обиди от българските граничари. Установили се в Истанбул и им трябвало много време, докато стъпят на краката си. Гюлджан по-късно се омъжила за човек от Самсун и сега живее на 1500 км от Истанбул.</p><p><br>Да, това подгонване на на нашите турци към съседна Турция от българските власти през 1989 година, беше един унизителен акт. Да си оставят родните места, да си продадат на безценица домовете си и да се втурнат към неизвестното, това беше нещо непростимо. Както и насилствената смяна на имената им, която докара сърдечни болести у много от тези наши сънародници.</p><p><br>През последните години се срещаме с нашите съученички изселнички от Турция. Два пъти в България, в едно частно хотелче точно до нашата мила гимназия в Ардино, друг път в<br>Чорлу при Фариш или при Нуртен на вилата им в Акчай на Егейско море в Турция.</p><p><br>Мили, много сърдечни срещи, на които разказваме за живота си. И приемаме всяка болка на другия като своя болка.</p><p><br>Светла Узунова</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/svetla_1735920857_DTRL6M.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Хора с близки съдби ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/svetla_1735920857_DTRL6M.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[AB kapıları kapatıyor]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ab-kapilari-kapatiyor/2140/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ab-kapilari-kapatiyor/2140/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/balkanlar/">Balkanlar</category>
            <pubDate>Sat, 28 Dec 2024 06:12:50 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Avrupa Birliği Komisyonu, 1 Ocak 2025 itibarıyla Bulgaristan ve Romanya&#39;nın Schengen bölgesinde serbest dolaşımına onay verirken, Balkan ülkelerine kaçak göçün engellenmesi amacıyla yeni adımlar atacak.</p><p><br>Özellikle Bulgaristan&#39;ın Türkiye sınırına dikkat çekilirken, Türkiye&#39;den gelecek yolcular için yeni özel önlemler devreye sokulacak.</p><p><br>Avrupa Birliği (AB), son yıllarda uyguladığı vize politikalarında radikal değişikliklere giderken, özellikle Türk vatandaşlarına yönelik vize başvuru ret oranları tarihin en yüksek seviyelerine ulaştı. </p><p><br>Bugüne kadar AB&#39;ye üye olmasına rağmen Bulgaristan ve Romanya vatandaşları için pasaport kontrolleri uygulanırken, 1 Ocak 2025 tarihi itibarıyla iki ülkeye yönelik serbest dolaşım hakkı tanınacak.</p><p>Balkan ülkelerine yönelik son yıllarda artış gösteren düzensiz göçlerin engellenmesi için, Bulgaristan&#39;ın Türkiye sınırını korumaya yönelik ek tedbirler alması bekleniyor. </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ab-kapilari-kapatiyor_1735355568_CFGxNj.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ AB kapıları kapatıyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ab-kapilari-kapatiyor_1735355568_CFGxNj.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kahraman Türk genci onlarca üniversiteliyi ölümden kurtarıyor]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/kahraman-turk-genci-onlarca-universiteliyi-olumden-kurtariyor/2138/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/kahraman-turk-genci-onlarca-universiteliyi-olumden-kurtariyor/2138/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Sat, 28 Dec 2024 05:32:19 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><br>Bundan tam 50 yıl öncesi (1974 ), her ne kadar o dönemin medyalarında geniş yer almadıysa da, başkent Sofya&#39;da vuku bulan bir kriminal olay, ülke çapında bayağı yankı yaratmıştı.</p><p><br>Yeni yıl kutlamaları esnasında, üniversite şehrinde, tabancalı bir saldırı esnasında 11 üniversiteli öldürülüyor, 16 kişi de ağır yaralanıyor.<br><br>Bütün bunları yapan da bir lise öğrencisi, emeline babasının beylik tabancası ve bir avcı bıçağı ile ulaşıyor.<br><br>Bu genç  insan kıyımı esnasında belki de daha fazla kişi hayatını kaybedecekmiş ama katil zanlısının önüne bir Türk asıllı üniversiteli genç geçiyor ve kendisine cesurca müdahale ederek onu durdurabiliyor. Meğer, katil liselide o anda tam 75 adet kurşun bulunuyormuş.</p><p> Bu arbede esnasında İsmet Ademov&#39;un kalçasına bir kurşun isabet ediyor, sırtından da birkaç bıçak darbesi alarak ağır yaralanıyor.</p><p><br>Sofya Üniversitesi&#39;nde okuyan kahraman Türk gencinin o zamanki ismi İsmet Ademov, bugün kendisi Türkiye&#39;de İsmet Sever isminde başarılı ve örnek bir işadamıdır.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kahraman-turk-genci-onlarca-un_1735353692_yP756k.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kahraman Türk genci onlarca üniversiteliyi ölümden kurtarıyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kahraman-turk-genci-onlarca-un_1735353692_yP756k.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA["Artık kalbim dayanmıyor..."]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/artik-kalbim-dayanmiyor/2137/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/artik-kalbim-dayanmiyor/2137/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Sat, 28 Dec 2024 04:34:35 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bulgaristan&#39;da komünizm döneminde Türklere karşı uygulanan isim değiştirme kampanyasında, isimlerinin zorla değiştirilmesine karşı çıkanların üzerine açılan ateş sonucu ölen 18 aylık Türkan bebek, Kırcaali bölgesindeki Yoğurtçular köyündeki mezarı başında, her yıl düzenlenen törenlerle anılmakta.<br><br>Bu yılki törenlerden sonra, Kırcaalili gazeteci Vildan Bayramova&#39;nın kaleme aldığı geniş bir yazı, Alman medyası Deutsche Welle&#39;de yayımlanarak büyük yankı yarattı. Aynı yazı, birçok ulusal Bulgar medyasında da yer bulmuş oldu.<br><br><br><br>Söz konusu yazıdan kısa bir bölümü dikkatinize sunmaktayız:<br><br><br><br>'Dondurucu kış sabahının erken saatlerinde, Yoğurtçılar köy mezarlığında, başları eğik üç kadın, siyah mermerle kaplı bir mezarın önünde bekliyorlar.<br><br>Bu mezarda, 26 Aralık 1984 yılında, bu bölgede yaşayan yerel halkın tertiplediği protesto mitingine katılmış olan anne Fatma Feyzullah&#39;ın kucağındaki henüz 18 aylık küçük bir bebek olan, zalim Todor Jivkov&#39;un gönderdiği silahlı askerler ve milisler tarafından öldürülmüş olan minik Türkan yatıyor.<br><br>Tarih, 26 Aralık 1984 yılını gösterirken, Türkan Bebek, ilerleyen zamanda, Türklerin zorunlu asimilasyon kampanyasına karşı yürüttükleri mücadelenin direniş sembolü oluyor ve bu kanlı olayın cereyan ettiği yere bir anıt çeşme yapılıyor.<br><br><br><br>'Boğuluyorum, artık o gün için anlatmaya kalbim dayanmıyor, ey burası, bağrım yanıyor', diyor Fatma Feyzullah.<br><br><br><br>Bu yaşlı kadın, küçük Türkan&#39;ın annesi oluyor ve her yıl bugünde buraya Bursa&#39;dan geliyor. Genelde, bu ağır kaybı için konuşmaktan çekiniyor...<br><br><br><br>Bu esnada, kısa bir dua için, üç müftü ve kalabalık bir insan yığını mezarın dört bir yanını sarıyor, acılı Fatma anne ise, mezarlığı saran avluya dayanıp gözyaşlarını tutamıyor.<br><br><br><br>Daha sonra ise, burada yatan şehitlerin ve kendi yavrusu Türkan&#39;ın anısı önünde saygı duruşu için gelen kalabalığın arasında kaybolup gidiyor...'</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/artik-kalbim-dayanmiyor_1735349674_t41OGT.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ "Artık kalbim dayanmıyor..." ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/artik-kalbim-dayanmiyor_1735349674_t41OGT.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Dikenli telleri boşuna mı söküp attık]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/dikenli-teller-bosuna-mi-sokulup-atildi/2128/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/dikenli-teller-bosuna-mi-sokulup-atildi/2128/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Sun, 10 Nov 2024 22:05:18 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Haydnpark Halk Kürsüsü</p><p>_____________________</p><p>Demokrasi armağan edilmez.</p><p>Mücadele vererek kazanılan bir değerdir.</p><p>Bulgaristan&#39;da 1989 yılı öncesi verilen mücadelede sınır taşları kırıldı ve dikenli teller söküldü...</p><p>Geride kalan kardeşlerimiz, gidenlerin verdiği mücadeleyle sadece isimlerini geri aldılar.</p><p>İsimlerinin özünün bile bilincinde değildiler.</p><p>Asimilasyonun ilk aşamasında bütün Türk Müslüman isimlerine Slav ek takıları olan &quot;ov&quot;, &quot;ev&quot;, &quot;ova&quot; ve &quot;eva&quot; kondu.</p><p>Bakınız,  bunlar Bulgaristan&#39;da Ermenilere, Yahudilere ve Yunanlara hiç konmadı.</p><p>Onların hiç isimleri değişti mi? Hayır! </p><p>Bizim değiştirilen isimler geri alınırken, bu Slavlara ait takıları atmak kimsenin aklına bile gelmedi; çünkü artık bayağı asimile edilmişlerdi...</p><p>Şimdide çok acınacak durumdalar.</p><p>Dünya, ÜNESKO ve Avrupa Birliği, Ana Dili Bayramı kutlama hakkı vermiş.</p><p>Ana dilini okuma mücadelesi göstermiyorlar da, Ana Dili Bayramı kutluyorlar...</p><p>Acınacak durumumuza gülsek mi, ağlasak mı?</p><p>Allah, hepsine bilinç açıklığı versin! </p><p>Ramazan Ayyıldız,</p><p>İzmir </p><p>Fotoğraflar: Süleyman Akman</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/dikenli-teller-bosuna-mi-sokul_1731266531_O6lrhV.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Dikenli telleri boşuna mı söküp attık ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/dikenli-teller-bosuna-mi-sokul_1731266531_O6lrhV.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Peevski'ye karantina, Doğan cephesi kayıp...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/peevski-ye-karantina-dogan-cephesi-kayip/2127/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/peevski-ye-karantina-dogan-cephesi-kayip/2127/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Sun, 10 Nov 2024 20:58:14 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong>Haydnpark Halk Kürsüsü</strong></p><p><strong>_______________________</strong></p><p>35 yıl önce bugün, 35 yıllık Todor Jivkov dönemi sona erdi.</p><p>Demokrasiye geçiş için ilk adım atılmıştı...</p><p>Maalesef, ikinci adım gelmedi.</p><p>Demokrasi yerleşemedi ama serbest pazar ekonomisi bir geldi pir geldi...</p><p>Her seçimde oylar en çok parayı verenin oldu.</p><p>Yarın, Bulgaristan&#39;ın demokrasi yolunda ikinci adımı atıp atmama günü.</p><p> 51.Ulusal Meclis için yemin töreni tertiplenecek, ayrıca meclis başkanı da seçilecek.</p><p>Aynı zamanda karşılıklı protestolar günü olacak.</p><p>Bir tarafta seçimlerin gayrimeşru olduğunu iddia edenler, diğer tarafta hayalet olmadıklarını iddia edenler.</p><p>Birde herzamanki gibi kenardan izleyenler olacak.</p><p>(Uygun zamanı yakaladıklarında, kendi paylarını almak isteyenler. )</p><p>Son seçimlerin kazananı olmadı, herkes kaybetti.</p><p>Peevski için karantina uygulamak istiyor birçok siyasi parti.</p><p>A. Doğan cephesi kayıp, başşız ayaksız savruluyor...</p><p>Demokrasi istiyorsak önce kendi içimizde hapsettiğimiz demokrasiyi serbest bırakmalıyız.</p><p>Koltuklara esir olanlarla, ne demokrasi gelir, ne hak, ne hukuk...</p><p>Hüseyin Aksu,</p><p>Gebze</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/peevski-ye-karantina-dogan-cep_1731262834_V5dBXe.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Peevski'ye karantina, Doğan cephesi kayıp... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/peevski-ye-karantina-dogan-cep_1731262834_V5dBXe.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Agrenler ve Yunan mitolojisi...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/yunan-mitolojisi-imis/2126/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/yunan-mitolojisi-imis/2126/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Thu, 07 Nov 2024 20:02:22 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Gerçek Yunan tarihi, M.Ö 1100-146 yılları arasında yaşanmıştır. Bu tarihten sonra Roma ve daha sonraları da Osmanlı hükümranlığı altında geçmiştir.</p><p>Yunanlılar, M.Ö 1100-146 yılları döneminde gerçekten dünya medeniyetine ve tarihine yön vermişlerdir.</p><p>Anadolu&#39;da yaşamış, Mletli Thales, Miletli Hekataios, Klazomenailı Anaksagoras, Efesoslu Herakleitos, Didimli Leucippus, Prieneli Bias, Sinope Diogenes, Ksenokrates Symrnalı Homeros, Bodrumlu Herodot gibi daha onlarca örnek verilebilir.</p><p>Dönemin pek çok düşünürü içinde özellikle Anadolu&#39;da yaşamış düşünürleri isimlerini verişim nedeni başkadır. Bu düşünürlerin yazdıkları dil o günlerde örneğin Homeros İonya lehçesi ile yazmıştır.</p><p>O günlerde Trakya, Rodoplar ve Makedonya&#39;ın bazı bölgelerinde en çok kullanılan dil Agrianca&#39;dır.</p><p>Bu konuda araştırma yapanlara sormak gerekir: Agrianca, Yunanca mıdır?</p><p>Yıllardır Bulgaristan, Yunanistan ve Makedonya&#39;ya giderim. Arkeolog ve Eski Çağ tarihçisi olarak en çok merak ettiğim konuların başında annesi Thesis&#39;in topuğundan tutup ölümsüzler nehrine sokup ölümsüzlük kazanmasını, Truva savaşında aldığı yarayla ölen Achilles (Aşil)&#39;in ölümsüz olma olayını araştırmak olmuştur...</p><p>Yunanistan Yarım Adası&#39;nı tamamen gezdim, gezdiğim yerlerde &ldquo;Ölümsüzler Ülkesini, Vratsa=Vraça çayını&rdquo; aradım, bulamadım.</p><p>Makedonya&#39;da bulamadım, Anadolu&#39;nun Trakya kısmında bulamadım. Vratsa (Vraça) çayı, Rodoplar&#39;da eski çağlardan beri delicesine akan bir çayın ismidir.</p><p>Bölge halkı tarafından akan çayın halk arasında ki adı Viça olarak da isimlendirilir. Mitolojide ise Skthy (Styx) çayının kolu olarak adlandırılan çaydır, Rodop dağlarından çıkar.</p><p>Heredot&#39;un Historicasının V. cilt 55. bölümünde şöyle bir ifade vardır: &quot;Skythia&#39;nın(İskit) ünlü ırmakları bunlardır. Altıncı ırmak Hypakktris&#39;tir. Göçebe Skyth&#39;ler (İskit) yurdundan ve ağaçlık bölge ile Akhilleus&#39;un (Aşil&#39;in) At Meydanından geçer.&quot;</p><p>Bu konulardan bu kadar detaylı bahsetmemin nedeni Yunanlı kahraman, Akhilleus&#39;un(Aşil) Yunan topraklarında değil, İskitya bölgesinde yani Rodoplar&#39;daki Vratsa=Vraça çayının kaynadığı &ldquo;Ölümsüzler Ülkesi&quot; kaynağında, ölümsüzlüğü kazandığı ve olayın Yunanistan&#39;da değil, bir İskitya ülkesi olan günümüz Bulgaristan&#39;ın Rodoplar bölgesinde geçtiğini ortaya çıkarmaktır.</p><p>Karkinitis&#39;in bir İskit kenti olduğunu Heredot gibi, Miletli Hekataios&#39;ta bu kentin M.Ö V. yüzyılda var olduğunu doğrular. Burası A.Vilcev&#39;in Tımraşh kitabında bahsedilen At Meydanı&#39;dır. Denilen yeri sağında bırakarak Karkinitis kenti yanında son bulur.</p><p>Rodoplar&#39;ın eski çağ tarihinde ne kadar önemli bir yerleşim olduğu anlatılır. Yunan mitolojisin de, Homeros&#39;un İlyada adlı eserinde Achilles (Aşil) Greklerin en büyük savaşçısı değil, doğrusu Rodoplar&#39;da yaşayan bir İskitli savaşçı olmalıdır. Ama bazı çokbilmişler, ismine bakarsak Yunanlı kökenli bir isimdir diyecektir. O dönemin isimleri genellikle böyledir. Bu konuyu fazla uzatmamak için örnekler vermeyeceğim.</p><p>Homeros&#39;un M.Ö 720&#39;lerde yazmış olduğu on altı bin dizelik İlyada eserinde Achilles(Aşil) yer alır:</p><p>&ldquo;Annesi Thetis oğlunu ölümsüzlük nehri Styx (Skthy) nehrinin ana kaynağında yıkarken elini suya değdirmemesi öğütlendiği için onu sol topuğundan tutup suya batırmıştır. Truva Savaşları&#39;nda ne yazık ki sol topuğundan aldığı bir yara neticesinde bu ölümsüz insan, bu yaradan dolayı ölmüştür.&rdquo;</p><p>Bu örnekleri vermemin tek nedeni Yunan efsanelerinde bazı konuların Yunan Yarımadası&#39;nda değil, Rodoplar da geçmiş olduğunu özellikle bilmenizi isterim.</p><p>Bölgenin Rus ve Bulgar mitoloji kaynaklarında ise Tımraş ile Peruştitsa&#39;nın iki birader (Temnyu ve Peryu) tarafından kurulduğu rivayeti anlatılır.</p><p>Dedelerim o toprakların asıl halkı, yerleşik Agaryan= Agrian halkındandır. 3-4 yıl öncesine kadar her yıl gidip hayranlıkla gezdiğim yerlerdir.</p><p>Bölgeyi iyi bilen ve tanıyan bir araştırmacı olarak, bölgedeki Vratsa (Vratça) denilen yer Peruştitsa arazileriyle sınırdaşdır.</p><p>Bu bölgede 5.000 dönüm yer dedelerime aittir, tapu kayıtları halen elimdedir.</p><p>Ben arkeolog, eski çağ tarihçisiyim. Dedelerim Pomak olarak anılmadan önce Agaryan=Agrian olarak anılırlardı. Bazı bölgelerde hala Agayan olarak anılırlar. Pomak=Pomage ismi Osmanlı ile kaynaşmalarından sonra verilmiştir. Pomage ismi Müslümanlara yardım eden anlamındadır.</p><p>Bu halkın son lideri Ahmet Ağa ve kardeşleri, Filibe&#39;den Rodoplar&#39;a çıkarken Değirmendere denen yerdeki çiftliklerinde, Osmanlının Balkan Ordusu&#39;nun 350 yıl giyim, kuşam ve iaşesini sağlamıştır.</p><p>Balkanlar&#39;ın en eski halklarındandılar. Beni bu satırları yazmaya zorlayan nedenlerden biri de Yunanlı, Avrupalı, yani batılı tarihçilerin, tarihi objektif ve tarafsız yazmamalarıdır.</p><p>Ama sadece bizim tarihimiz mi?</p><p>Asla Yunan, Bulgar, Makedon, Sırp ve Rus tarihleri yanında belki de birçok milletin tarihleri de böyledir. Bunlar içinde istisnalarda vardır tabii.</p><p>Sanki benim duygularım doğrultusunda yazan iyi, yazmayan kötü gibi.</p><p>Yunanlı yazar Georgios Nakracas&#39;ın kitabının ön sözünde değindiği &rdquo;Başkasının tarihini tahrif etmek, ulus olmanın bir parçasıdır&rdquo; özdeyişi, geçerli bir ilke olmamalıdır.</p><p>Amacım bilimsel bir tez hazırlamak değildir. Amatörce bir anlayışla, bugüne kadar yapılan araştırmalarda ve Rumeli insanının anılarında Balkanlar&#39;da ilk kurulan Cumhuriyetin (Tımraşh Pomak Cumhuriyeti) sahibi olan Pomaklar hakkında kesin kimlik bilgilerini bulamadım.</p><p>Yunanistan&#39;a gittim araştırdım. Pomakların Yunanlı olduğunu anlattılar. Makedonya&#39;da, Makedon Müslümanı dediler. Bulgaristan&#39;da sonradan Müslüman olmuş Bulgarlar dediler. Dediler, dediler&hellip;</p><p>Bu ara da Büyük İskender&#39;i de Yunanlı yaptılar&hellip; Babası II. Filippos Filibe şehrinin kurucusu olarak bilinir. Makedonya Kralı Great Alexandar, yani Büyük İskender&#39;i Anadolu&#39;dan başlayıp, Suriye, İran üzerinden Hindistan seferini bir çağı değiştiren İmparator olarak anacaksın, onu Yunan tarihinin milli kahramanı olarak tanıtacaksın&hellip;</p><p>Great Alexander, yani Büyük İskender, Yunan mı Makedon mı diye tartışırken, Yunanlılara göre Balkanlar&#39;daki Yunan kabilesi olarak tanımladıkları Agriyanlar&#39;ın veya Thrakların torunları oldukları şeklindedir.</p><p>Bu tarih tezi, Yunanlı Panayotis Foteas tarafından 1978&#39;de yayınlanan &ldquo;Oi Pomakoi tis Dikitis Thrakis&rdquo; (Batı Trakya Agaryan=Agrian) eseriyle temelleri atılmış olup Pomakların Helen kökenli olduklarını kanıtlama uğraşlarıyla sürmüştür.</p><p>Yunanlılar Pomakları Yunanlı, Bulgarlar ise Slav kökenli Bulgar yapmak istemektedirler. Pek çok araştırmacı, bu konudan bahseder.</p><p>MÖ 336 yılında Büyük İskender bölgenin h&acirc;kimi olarak tahta çıkar. Hint seferinde genç yaşta ölen İskender&#39;in ordusunun askerlerinin genellikle çoğu Agaryan ve Gora=Goran&#39;dır.</p><p>Bu Goran ve Agaryanların bir kısmı, Mısır seferinde ve Filistin&#39;de, bir kısmı da günümüz İran-Irak (Hakkari) Türkiye üçgenindeki bölgeye Gara=Gora bölgesinden ülkelerine dönmeyip burada kalırlar.</p><p>Bu bölge günümüzde Kürtlerin yerleşim bölgesi olarak bilinse de, Gora=Garalıların yaşadığı bölge olarak da bazı tarihçiler tarafından ifade edilir.</p><p>Bunun kanıtı, Gora=Garalılardan biri olan Molla Gurani=Garani Fatih Sultan Mehmet&#39;in hocasıdır.</p><p>Bazı tarihçiler, tarihi bilgileri saptırmak isteyenler, Molla Garani&#39;yi nedense Arap kökenli olarak kabul ederler.</p><p>İskender Anadolu&#39;dan yola çıkarak başladığı Hint Seferi&#39;nde, Filistin, Mısır&#39;a kadar da uzanmıştır.</p><p>Yine Kesenophan&#39;ın &ldquo;On Binlerin Dönüşü&rdquo; nde ordudaki Goran ve Agaryanlar&#39;dan bazıları, Karadeniz&#39;e kadar çıktılar. Çoruh Nehri yakınlarından Karadeniz sahillerinde kalarak yaşamlarına devam ederler.</p><p>Bölgede günümüzde Agaryan=Agrian=Goran= Gorani=Gara diye adlandırılan bu askerlerden kalanlar olur. Günümüz de Lazların bu halkla akrabalıkları Osmanlı sarayında yetişmiş Romen yazar Dimitri Kantemir bahseder.</p><p>Bizans, Selçuklu ve Osmanlıların ilk dönemlerinde Tımraşh ismine çok az rastlarız. Antik çağlarda ise okuduğunuz gibi sık sık rastlıyoruz.</p><p>Büyük İskender&#39;in Hint Seferi&#39;nde ordusunun askerleri genellikle bölgenin savaşçı halkı Agaryan= Agrian, Gara=Gora&#39;lı olup o dönemin üstün savaşçılarıdır, Anadolu&#39;yu baştan aşağı fetih eder, bu savaşlardan detaylı bir şekilde bahseden Ksenophon, Anabasis adlı eserinde askerlerin Hint Seferi&#39;nden vazgeçenleri, günümüz Hakkari yöresine geldiklerinde ordudan ayrılarak bir kısmı Filistin yöresine giderken bir kısmı da Van gölünün batısından Lazkiye bölgesinde Çoruh nehri çevresine çıkıp Karadeniz üzerinden geldiği topraklara dönmek isterler.</p><p>Anabasis &ldquo;On Binlerin Dönüşü&rdquo; adlı kitabında Lazkiye bölgesine gelen askerler, burada ilginçtir. Halkın &ldquo;Meth-Medho- Medo&rdquo; denilen baldan yapılmış bir içki içtiklerini görürler. Kendi yurtlarında da bu içkiyi içmektedirler. Lazların kullandığı gayda adlı müzik aletini bölgede Lazlarda kullanır. Bu konular detaylı araştırılmalıdır.</p><p>Mesel&acirc; Aristoteles İskitleri, Persler, Thraklar ve Keltlerle(Gotlar) birlikte -asker&icirc; bakımdan-karşılaştırmakta ve bunları &quot;üstün cengaver kavimler&quot; olarak nitelemektedir. Ayrıca bu toplum, -evvelce de değindiğimiz gibi-&quot;atlı okçular&quot; veya &quot;hayalet atlılar&quot; olarak da tanımlanmıştır. Çünkü at üzerindeki savaşlardaki üstün yetenekleri, atlarının sürati ve çevikliği ve de oklarının hedefine vurma garantisi hasımlarınca, dehşetle izlenmiştir.</p><p>İskitlerin savaş taktikleri ile ilgili olarak Herodot&#39;tan Pers kralı Dareios&#39;un M.Ö. 513&#39;teki ünlü İskit seferi hakkında çok ilginç bilgiler edinmekteyiz.</p><p>Burada, sözü geçen seferin tarihi ayrıntıları üzerinde durmayacağım. Ancak, savaş taktikleri ile bağıntılı olarak şu sonuçlara varmak mümkün olmaktadır:</p><p>&ldquo;Yunan Panteonu&#39;ndaki tanrılara o yıllarda insanlığın tek din anlayışı, Zeus&#39;un baş tanrı olduğu tanrılar alayıdır. Çağdaşları Anadolu&#39;daki Hitit&#39;lerde yine tanrıların başı Teşup vardır. Orta Asya ve pek çok bölgede yine çok tanrılı dini inançlar hakimdir.&rdquo;</p><p>İskitlerin kalabalık bir halk olduğu ve o yıllarda Yunanlılar tarafından bile barbar olduğu kabul edilen Thrak kavmi karşısında ne kadar uygar olduklarını bilmekte yarar vardır.</p><p>Öncelikle Makedonların ve Bosnalıların &ldquo;Arenten&rdquo;, Yunanlıların &ldquo;Agaryan&rdquo; dediği ve Slavların Thrak soylu kabul ettiği, Heredot&#39;un &ldquo;Agrian&rdquo;,&rdquo;Amyrgia&rdquo; ve &ldquo;&rdquo;Aukhadea&rdquo; Agathyrsler adını verdiği İskit&#39;li olan bir kavimdir, Heredot onlara Avrupalı İskitler demiştir.</p><p>Arenten ve Agaryanlar işte bu kavmin insanlarıdır. Daha sonraki yıllarda bu kavimlere (Agrian=Agaryan) bölgede yayılan İslamiyetle birlikte Agren= Ahren= Pomage isimleri verilecektir.</p><p>Yunanlılar daha sonraki yıllarda onları kendilerinden görmedikleri için Yunanlı Müslümanlar diyeceklerdir. O yıllarda, bu coğrafyada yaşayan başka böyle büyük bir kavim yoktur.</p><p>Günümüz Hindistan, Mısır, Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Avrupa&#39;da da o yıllarda yaşamış bir halktır.</p><p>Thraklara uygarlığı İskitler öğretmişlerdir. Madeni işlemesini, sosyal ve kültürel yaşamda Thraklar kendilerinden bu konuda üstün olan İskitlerden çok şeyler almışlardır.</p><p>Yunanlıların meşhur hatibi Demostenes&#39;in büyük anasının İskitli, İskitli hekim ve Filozof Anacharsis&#39;in anasının Yunanlı olduğu bilinir. Bir tıp adamı olan Hipokrat (Bodrumlu) bile, Thrakların uygarlığı İskitlerden öğrendiklerini anlatır.</p><p>Türkiye&#39;de, bu çalışmalar Cumhuriyet sonrasında, Atatürk&#39;ün isteği üzerine başlamışken, Avrupalılar ve Ruslar 250-300 yıl önceleri Orta Asya&#39;daki Türkiyat araştırmalarını başlatmışlardır.</p><p>1795 yılında Paris&#39;te &ldquo;Ecole des Languages Orientales Vivantes&rdquo; kurulmuş ve bunu Şarkiyat ve Türkoloji ile ilgili enstitüler takip etmiştir. Napoli&#39;de 1723, Moskova&#39;da 1814, Paris&#39;te 1821, Londra&#39;da 1823, Helsinki&#39;de 1883 yıllarında Türkiyat ve Türkoloji Enstitüleri açılmıştır.</p><p>İlk Türkiyat Araştırmalarını 18.yy&#39;da Messerschmidt, Strahlenberg, 19.yy&#39;da Yadrintsev, Heikel, Radloff, Thomsen gibi pek çok Avrupalı tarihçi ve araştırmacı bu çalışmaları başlatmıştır.</p><p>Bilmeliyiz ki, arkeolojiden yeterince yararlanmayan bir tarih yazımından &ldquo;tarih&rdquo; çıkmaz, doğruları yazamaz.</p><p>İskitler M.Ö II. bin yıllarından sonra Orta Avrupa&#39;ya gelmeye başlamışlardır. Orta Avrupa kavimleri içinde o yıllarda, kendilerini pek gösterememişlerdir.</p><p>M.Ö. 1200 yıllarından sonra akraba kavim Thraklarla birlikte Orta Avrupa ve Balkanlar&#39;da İskit kabilelerinin izlerini görmeye başlarız. İskitler o tarihlerde onlardan önce o topraklara göçen ataları Kimmerleri takip ederek bölgeye gelmişlerdir. Kimmerler, Tuna boylarına ve Batı Trakya&#39;ya göçlerinden sonra bölgeye göçmüşlerdir. Kimmerler bölgeye yerleşmesinden hemen sonra yerleşik halk tarafından, bu halklara Thrak ve İskit adı verilecektir, yani bu halkların ataları Kimmerlerdir.</p><p>M.Ö 8-7 yüzyıllar Yunan Yarımadası&#39;nın kıyı bölgelerinde Anadolu&#39;nun kuzeyinde Pontus ve Batı Anadolu&#39;da İonlar olarak Yunan kolonilerinin de kurulmaya başladığı dönemlerdir.</p><p>Bazı Avrupalı ve Pers tarihçiler, İon kelimesini Yunan olarak algılamaz, İzmir (Smyrna) civarında yaşayan halka, bu ismin verildiğini iddia ederler.</p><p>Pers tarihçileri, İonları Yunan olarak kabul etmez, onları Smyrna (İzmir) civarında yaşayan ayrı bir halk kabul ederler.</p><p>Bu yıllarda Asya&#39;nın batısında ki İskitler ile Yunan kabilelerin dini inançlarında sadece isim değişikleri görülür. İskitli Agathisos, Herakles&#39;in oğludur. İskitli Api toprak tanrısıdır, bereketi temsil eder. İskitli Argimpasa, İskitlilerin göksel Afroditidir. Gelenos, İskit dilinde ve İskit panteonunda Herakles&#39;in diğer oğludur. İskitli Apollon da, Oitosyros&#39;dur. İskit panteonunda Posedion da Thagimassadoas&#39;tır.</p><p>Yunanlıların tarihlerinde bölgede yaşamış tüm halkları Yunanlı yaptıkları gibi, mitolojik kaynaklarda geçen pek çok olayı da Yunan topraklarında yaşanmış gibi gösterirler.</p><p>Heredot Historica.IV.-48&#39;de&rdquo;Skyth&#39;lerin Porata, Yunanlıların Pyretos dedikleri ırmak, sonra Triarantos, Araros, Naparis, Ordessos.</p><p>Bu ırmakların birincisi büyük bir ırmaktır, doğu yönünde akar ve İstros&#39;a dökülür. Bunlar, İstros&#39;u besleyen ırmakların Skyth&#39;lere ait olanlarıdır; gene İstros&#39;la birleşen Maris (Meriç) ırmağı, Agathyrs&#39;ler ülkesinden gelir.&rdquo;</p><p>Agathyrs&#39;lerde bir İskit kavmidir. Heredot M.Ö 484 ila 425 tarihleri arasında yaşadığına göre yazdıkları bu tarihlerden çok eski bilgilerdir. Yunanlılar gerçekten o yüzyıllarda dünyaya yön vermişlerdir. Bu tartışılamaz.</p><p>Tarihçi, Konstantinos Pararrigopoulos, Yunanlıların kökeni için şunları söylemektedir:</p><p> &ldquo;Gerçek Yunanlılar, İ.Ö 146 yılında gerçekleşen Roma işgali neticesinde yeryüzünden bütünüyle silinmişlerdir. Bugünkü Yunanlılar, İ.S 6. asırda, kuzeyden ve batıdan Mora yarımadasına akan Slav, Arnavut, Ulah, İskit gibi ırkların bu topraklarda yaşamaları ve yerleşmeleri, melezleşmeleri sonucu oluşmuş bir ırkın torunlarıdır. 13 ayrı millet ve etkin gruptan oluşan bu halkın müşterek yanı Ortodoks oluşlarıdır.&rdquo;</p><p>Bizans döneminde yaşamış, İonyalı(Efesli) tarihçi İoannes Slavlık konusundaki sözleri ise:</p><p>&#39;&#39;Slavların yüz elli yıl gibi kısa bir sürede bütün Balkan Yarımadası&#39;nı işgal etmeyi nasıl başardıkları tümüyle açık değildir. Daha önceki yüzyıllarda barışsever oldukları yönünde kanıtlar bulunmakla birlikte&rdquo; tarihçi Efesli İoannes&#39;in yaklaşık 585&#39;te yazdığı gibi, onlar bu yüzyılın savaşçı halkı olmuşlardır :</p><p>&ldquo;Lanetli Slavlar ayağa kalkıp bütün Yunanistan&#39;dan, Teselya ve Trakya&#39;dan geçtiler, birçok kenti ve kaleyi zapt ettiler, öldürüp yaktılar, yağmaladılar. Ülkeyi yendiler ve kendi topraklarıymış gibi, korkusuzca yerleştiler ve tuhaftır, bugün bile orada oturuyorlar, korku ve endişe duymadan Roma ülkesinde yaşıyorlar, yağmalıyorlar, katledip yakıyorlar. &#39;&#39;</p><p>Bazı Bulgar tarihçileri de, bu eski Thrak efsanelerine dayanarak, Tımraşh ismi eski Thrak kabilelerinden Beslerin tanrısı olan Dionysos ve o üç meçhul güzellerden birinin oğlunun adından bahseder.</p><p>Güzel kızlar rahibi olan Kaukıl&#39;ın kızlarının, göğüslerinden süt kendiliğinden akıverirmiş yeni doğan Tımraşh&#39;ı emzirmek için, Tımraşh üç ananın sütünden emerek büyümüş-yetişmiş, ama vahşi ve kaba dağlı &ndash; bütün canavarların korkusu, Dionisos&#39;un şarkısından ve sevgi duygusundan yoksun olarak hoyratça büyümüş.</p><p>Bu anlatılanlar benimde çok ilgimi çekiyor. Çünkü mitolojik konularla ilişki kurarak bölgenin anılması, tapuları elimde olan, ataları Rodoplu olan benim çok çok ilgimi çekiyor.</p><p>Dedelerim, bu toprakları sonradan ele geçirmediler. Bizler bu toprakların asli halkıyız, Atalarımız bu topraklarda yaşadılar.</p><p>Heredot Tarihi&#39;nde, İskitya bölgesinde Hypakris adlı bir ırmak vardır. Bir gölden, göçebe İskitlerin yurdundan çıkar. Bu ırmak ağaçlık bölge ile Akhilleus(Aşil)&#39;in &lsquo;At Meydanı&#39; denilen yeri sağında bırakarak, Karkinitis kenti yanında son bulur.(Eski Çağ tarihçilerinin anlatımı)</p><p>Eski çağlarda isminden sık sık bahsedilen Rodoplar&#39;da, bölge kültürüyle ilgili Örfe içinse bölgede festivaller düzenlenerek sahip çıkılır.</p><p>Bölge halkının müziğe olan tutkusunu Krasimir Martinov&#39;da Orfe ile ilişkisini şu kelimelerle ifade eder:</p><p> &ldquo;En çok sevdikleri efsane de, Orfe&#39;yi anlatan ananelerdir. Kulaktan kulağa, ağızdan ağıza, nesilden nesile taşınan rivayetlere göre, efsanevi müzisyen Orfe, olağanüstü sesiyle bütün hayvanları büyülüyormuş. Orfe&#39;nin günümüzdeki şekillendirmelerinde, özellikle arfa veya lirle çizildiği görülür. Efsanede, Orfe&#39;nin lirindeki tellerden öyle mucizevi tonlar çıkardığını, vahşi hayvanların bile bu sesten mest olup, ayakları dibine yattığı anlatılır. Orfe, mitolojide şair, müzisyen, şarkıların üstün sesi ve sanatçı dehasının simgesi olarak bilinir. Orfe Efsanesi neredeyse Hz. İsa kadar, yüz yıllar boyu damgasını dünya sanatına vurmuş bir efsanedir...&rdquo;</p><p>Orfe&#39;yi seven tüm güzellikleri yaşayarak sever. Orfe&#39;den sonra Rodoplar&#39;da çınlayan türkülerin susturulmasını türlü imalarla sembolize eder. Bu türküleri yeraltında akan küçük çaylarla kıyaslama yapar.</p><p>Yazara göre Rodoplar&#39;ın güzelliği, Rodop türkülerinden, ulu dağların senfonisinden küçük bir kıtacıktır. Hayatı çilelerle dolu olsa da, türküler, özgür iradesinin bir ışığı&rdquo; olduğunu anlatır.</p><p>Orta ve Doğu Avrupa&#39;ya ilk göç eden Türk kabilelerinden İskitlerin Balkanlar&#39;a gelişinden bir müddet sonra, Persler M.Ö 514 yıllarında Anadolu ve Balkanlar&#39;ı kasıp kavurmuş, geçtiği her yerdeki kavimleri egemenliği altına almak istemişlerdir.</p><p>Fakat enteresandır ki, Rodoplar&#39;da &ldquo;Ölmek İstemeyen Halk&rdquo; adlı bir kavme rastlayacaklar. Bu kavme de Bulgar tarihçileri Thrak soylu demektedirler. Genellikle Thrak soylu halkın Metodi Krill dönemiyle birlikte Slavlaştığı için olmalıdır.</p><p>Rodoplar&#39;daki, bu kavim her dönemde varlığını gösterecektir. Tarihi kaynaklar Spartaküs&#39;ünde, bu kavmin mensubu olduğunu okuruz.</p><p>İskitlerin tarihte iz bırakan boyları, M.Ö 2.000- VII. yy arasında Balkanlar&#39;a akın akın gelmişlerdir.</p><p>M.Ö V ve IV yüzyıllarda Yunan ve Azerbaycan tarihini inceleyenler, Anadolu, Kafkaslar ve Balkanlar&#39;da İskitleri göreceklerdir.</p><p>İskitler, bu tarihlerde Karadeniz üzerinden Balkanlar&#39;a gelmeye devam etmişlerdir.</p><p>M.Ö 496 yılında, bu dönemde (daha önce de M.Ö 2 bin yılları başlarında ilk gurup göçmüştür.) İskitler Perslerin ülkelerine saldırmaları üzerine Balkanlar&#39;a göçmüşlerdir. Trakya&#39;da Khersonesos&#39;a (Gelibolu) kadar gelmişlerdir.</p><p>Bulgar Bilgini Prof. Vasil Mikov da Rodoplar&#39;da yaşayan Şarap ve Bağ Bozumu Tanrısı Dionysos&#39;un oğullarından bahseder. Vraça isimli bu &ldquo;güzel yaşam alanında&rdquo; yaşayan insanlar olduğunu yazar. Burada çok sevilen iki kardeşten Temnyu ve Peryu&#39;nun Tımraş ve Peruştisa yerleşkesini kurduğunu anlatır.</p><p>Bu iki yer, Balkanlar&#39;da Yunanlıların &ldquo;Agaryan, Agrian&rdquo; dediği Pomakların en yoğun olarak yaşadıkları yerlerdir.</p><p>R. Prikhos, bize sadece, içki adı olan &ldquo;Kamon&rdquo; ve bal anlamına gelen &ldquo;medos&rdquo; diye Hun Türk kelimelerinden söz etmektedir. Araya girerek aynı kelimelerin İskit dilinde de aynı anlama geldiğini burada belirtelim.</p><p>&ldquo;Kamon&rdquo; kelimesinin bugünkü Türkçe manası &ldquo;kımız&rdquo;dır. Kısrak sütünden yapılan bir içkidir. &ldquo;Medos&rdquo; kelimesinin ise birkaç dilde anlamı vardır. Eski Slavca&#39;da &ldquo;medu&rdquo;, bugünkü Slavca&#39;da &ldquo;med&rdquo; bal anlamına gelmektedir. Eski Prusça&#39;da &ldquo;meddo&rdquo;, bal Keltçe&#39;de &ldquo;medu&rdquo; bal şerbeti, Litvanca&#39;da &ldquo;medius&rdquo; , anlamına gelmektedir. Lazistanda bu dönemde en çok içilen Medo Rodoplar&#39;da da Agaryan=Agrianların en sevilen içkisidir.</p><p>Orfe Efsanesi neredeyse Hz. İsa kadar, yüz yıllar boyu damgasını dünya sanatına vurmuş bir efsanedir. Batı Rodoplar&#39;da Lyaskovo köyü folklor topluluğu yönetmeni Hristina Dimitrova: &ldquo;Bizim köyde herkes şarkı söyler. Okuma evine bağlı koro, değişik etkinliklere katılsa da, asıl en önem verdiği müzik festivali Smolyan&#39;da yapılan &lsquo;Orfe Günleri&#39; etkinliğidir.&rdquo; diye açıklar.</p><p>Ünlü Pomak asıllı yazar Kaşif Kapısızov, Batak ve Tımraş Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren 1970-1972 asimilasyon olaylarına kadar yaşanan dönemlerdeki katliamları şiirsel bir anlatımla ifade eder. Kapısızov yaşadıkları dramatik olayların içinden güzellikleri seçerek &ldquo;Orfe&rdquo; ile benzerlik kurar. Çünkü Orfe&#39;yi seven doğayı sever, Orfe&#39;yi seven tüm güzellikleri yaşayarak sever. Orfe&#39;den sonra Rodoplar&#39;da çınlayan türkülerin susturulmasını türlü imalarla sembolize eder. Bu türküleri yeraltında akan küçük çaylarla kıyaslama yapar. Yazara göre Rodoplar&#39;ın güzelliği, Rodop türkülerinden, ulu dağların senfonisinden bir kıtacıktır. Hayatı çilelerle dolu olsa da, türküler, özgür iradesinin bir ışığı&rdquo; olduğunu anlatır.</p><p>Bölge halkının müziğe olan tutkusunu Krasimir Martinov&#39;da Orfe ile ilişkisini şu kelimelerle ifade eder: &ldquo;En çok sevdikleri efsane de, Orfe&#39;yi anlatan ananelerdir. Kulaktan kulağa, ağızdan ağıza, nesilden nesile taşınan rivayetlere göre, efsanevi müzisyen Orfe, olağanüstü sesiyle bütün hayvanları büyülüyormuş. Orfe&#39;nin günümüzdeki şekillendirmelerinde, özellikle arfa veya lirle çizildiği görülür. Efsanede, Orfe&#39;nin lirindeki tellerden öyle mucizevi tonlar çıkardığını, vahşi hayvanların bile bu sesten mest olup, ayakları dibine yattığı&rdquo; anlatılır. Orfe, mitolojide şair, müzisyen, şarkıların üstün sesi ve sanatçı dehasının simgesi olarak bilinir.</p><p>Dünya çapında bir gladyatör olarak tanıdığımız SPARTAKÜS, Rodoplar&#39;dan gitme bir savaşçı olarak bilinir. Spartaküs M.Ö 109-71 yılları arasında yaşamıştır. Spartaküs, köle ve yoksullardan oluşan ordusuyla yıllarca İtalya yarımadasında bağımsız bir şekilde var olmuş ve zamanın yöneticilerine sorun olmuştur. Kendilerine karşı gönderilen sayısız orduyu yenmiş ve Roma Cumhuriyeti&#39;nin yönetim sistemini sarsmıştır. İsyanının eşitlikçi ve özgürlükçü karakteri nedeniyle sol literatürde sahip çıkılan bir kişiliktir.</p><p>Gayda, İskoç müzik aleti olarak bilinir. Sanki, gaydayı Avrupa&#39;da bir tek İskoçlar kullanırlar. Şayet gayda İskoç müzik aleti ise diğer komşuları olan Britinya Adası&#39;nda başka hiçbir halk bu gaydayı neden kullanmaz?</p><p>Bu halkın ataları olan Gotlar, Güney İskandinavya&#39;nın Gotland bölgesinde ortaya çıkmış, Avrupa&#39;nın tüm bölgelerine yayılmış, hatta Selanik yakınlarında varlığı görülmüş bir kavimdir.</p><p>Bu halkın kökeni Kimmer, Thrak ve İskitliler olmasın? Bu konu araştırmaya değer bir konudur.</p><p>Gayda, İskoçların milli müzik aleti olduğu kadar, aslında Rodoplar&#39;da yaşayan Agaryanların, yani günümüzde Pomakların asıl müzik aletidir.</p><p>Gotlar, II. yüzyıldan itibaren Scythia, Dacia ve Pannonia&#39;da yaşamışlar, III. ve IV. yüzyıllarda Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu döneminde Rodop topraklarını yağmalamışlar ve Aryanizmi(Agaryanlığı) benimsemişlerdir.</p><p>Gaydayı o yıllarda bölgede kullanan Agaryanlardan (Pomak) alarak kullanmaya başlamışlardır. Muhtemeldir ki onlarda bu kavmin mensubudurlar.</p><p>Günümüzde İskoçların yaşadığı topraklarda gayda kullanan başka bir halk var mıdır?</p><p>Balkan tarihi ve ulusçuluğu üzerinde çok oynayan Ruslar içinde, Rus tarihçi Prof. G.Ostrogorsky ise Ruslardan şöyle bahseder:</p><p>&rdquo; İstanbul&#39;un fethi Osmanlı Anadolu ve Avrupa&#39;daki Türk toprakları üzerinde bir köprü oluşturmuştu. İstanbul&#39;un fethinden yaklaşık 200 yıl sonrasına kadar Rus diye bir şey yoktu. Tam tersine Ruslar Tatarların boyunduruğu altında o şuurdan yoksun olarak yaşıyordu.&rdquo;</p><p>İlk Bulgar Devletinin kurucularının Tatar asıllı olduğunu nedense kabul etmezler. (E.Ç) Ruslar ve himayeleri altındaki Slavların inançlarını Bizanslılardan aldığını belirtir. Yunanlı yazar Georgios Nakracas&#39;ın kitabının çevirmeninin ön sözünde değindiği &rdquo;Başkasının tarihini tahrif etmek, ulus olmanın bir parçasıdır&rdquo; özdeyişi, geçerli bir ilke olmamalıdır.</p><p>Büyük Önder, Büyük Devlet Adamı Atatürk&#39;ün Tarih Kurumu Kongresi açılışında söylediği &ldquo;Türk tarihini 1071 yılında başlatmak büyük bir hatadır. Türk tarihini çok daha derinlerde arayın!&rdquo; ifadesinden yola çıkarak Türk tarihini araştırırken çok ilginç tarihi vesikalara rastlamış olmamdır.</p><p>Osmanlının yaşadığı kuruluş ve yükselme devri onlar sayesinde yaşanmıştı. Hatta bazı tarihçiler Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar olan padişahların Bektaşi kökenli olduğunu iddia ederler. Osmanlı tebaasını 1527 yılında &ldquo;Sunnileştirme&rdquo; akımı başlatmıştır.</p><p>Aslında, gerek Balkanlar&#39;da gerekse Anadolu da, Bektaşi Dedeleri, Selçuklunun ve Osmanlının o dönemlerinde Bogomilleri ve Hıristiyanları Müslümanlaştırmıştı.</p><p>Ama ne yazık ki, 1527 yılından sonra sapmaların etkisinde kalarak Müslümanlıkta bölünmeler başlayacak, mezhep farklılıkları kan davasına dönüşecektir. Toplumları büyük felaketlere hep bağnaz insanların bağnaz düşünceleri sürüklemiştir.</p><p>Balkanlar&#39;da 1877-78 yıllarında ki 93. savaşları esnasında Anadolu&#39;ya 1.5 milyon Türk göç etmiştir. Tüm Balkanlar&#39;dan Anadolu&#39;ya göç edenlerin sayısının 5 ila 6 milyon arasında olduğu iddia edilir.</p><p>Bu göçler gerçekleşmemiş, bu insanlar yerlerinde yurdunda kalmış olsalardı, acaba Balkanlar nasıl olurdu?</p><p>Hep düşünmüşümdür. Balkanlar&#39;ın coğrafyası günümüzde nasıl çizilirdi?</p><p>Türkiye&#39;de yaşayan üçüncü kuşak Agaryan=Agrian torunu olarak, 79 yıllık ömrüm, kendimi bildim bileli dinlediğim göç hik&acirc;yeleri ile geçti.</p><p>Küçüklüğümde beni fazla etkilemeyen olaylar, yaşlandıkça beni etkilemeye başladı. Yaşlı göçmenlerin eskiden &ldquo;göçmen dert yer, acı içer&rdquo; dedikleri gibi. Uykuları k&acirc;bus, anlattıkları hep dert olmuştur.</p><p>Yıllar sonra ana vatan topraklarına alışınca &ldquo;Elveda Rumeli!&rdquo; demeye başladılar. Bahçesindeki gülleri, ulu ağaçları özlediler. Bahçemde bıraktığım vişneler, kirazlar ne oldu diye sayıklayarak ömür geçirdiler.</p><p>Exodos&#39;taki Rum muhacirler tersi göçleri Küçük Asya topraklarına döneriz diye hep ümitle yaşadılar (Exodos&#39;un kelime anlamı, Eski Ahit&#39;in ikinci kitabının adıdır. O kitapta, Exodos&#39;ta Musa Peygamber zamanında Musevilerin Mısır&#39;dan çıkışları anlatılır. Göç anlamına gelir. Birinci cildi Batı Anadolu göçlerini, ikinci cildi ise Orta Anadolu göçlerini anlatır).</p><p>Yunanistan&#39;a göçen Rum muhacirleri, Küçük Asya topraklarına döneriz diye hep ümitle yaşadılar. O kadar ki Atina&#39;da Küçük Asya Enstitüsünü kurdular, Anadolu&#39;dan göçen Rum ve Yunanlıların kayıtlarını bir gün tekrar döneriz diye tuttular.</p><p>Ama bizim bitli muhacirler (geçmişte böyle anılırlardı) nedense dönmeyi hiç düşünmediler.</p><p>Nedeni de o topraklarda çok acı çekmişler. İsimleri değiştirilmek istenmiş. Dinleri değiştirilmek istenmiş. 3200 yıl yaşadıkları toprakları ellerinden alınmak istenmiş. Canları istenmiş.</p><p>Dinlediğim göç hikayelerinde Ermeni tehcirinden çok daha elim olaylar yaşamışlar. Ama Ermeniler gibi yaşadıkları toprakları, hiçbir zaman başka ülke askerlerine peşkeş çekmemişler, gelin bizi kurtarın diye davetiye çıkarmamışlar.</p><p>Balkanlar&#39;da yaklaşık 1.5-2 milyon Türk yaşamaktadır. 1-1,5 milyonda Pomak, Torbeş, Goran ve Agaryan=Ahren=Aren yaşamıştır.</p><p>Ata topraklarından, Plevne Savaşı sonrası kovulunca, 1878 de ilk cumhuriyetle idare edilen devleti kurmuşlardır.</p><p>Lütfen, Avrupa tarihini inceleyelim, o tarihlerde Avrupa ve dünyada kaç ülke cumhuriyetle idare ediliyordu?</p><p> Balkan Türklüğü, Türkiye Cumhuriyeti&#39;nin Kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk&#39;ün şu sözleriyle yine devam etmek istiyorum:</p><p> &ldquo;Türk tarihi bir bütündür. Bu yüzden bir bütün olarak araştırılmalı, incelenmeli ve okutulmalıdır&rdquo;.</p><p>Gerçekten de öyledir. Yunanlılar 3000 yıllık bir geçmişten bahseder. Gerçek tarihleri M.10.yy ile Roma dönemine kadardır. Bulgarlar 1300 yıllık bir tarihlerinin olduğunu yazarlar.</p><p>Kaç defa kesintiye uğradıklarından hiç bahsetmezler. Unutmasınlar, iyi araştırsınlar&hellip;</p><p>M.Ö XII. yüzyılda Balkanlar&#39;a gelen İskit boyları vardır. Bunların kayıtlarına M.Ö VII. yıllarından itibaren rastlarız. Pek çok tarihçinin, Balkan Türkleri üzerindeki araştırmalarında Bulgar, Yunanlı ve Makedonların Pomaklara &ldquo;Agaryan&rdquo; dediği gibi Boşnaklarında &ldquo;Arentanlar&rdquo; olarak anıldığını iddia edilir.</p><p>Bu iki isim arasında ilginç benzerlik içinde Agaryan (Agrian) kelimesinin zaman içinde, İslamiyetle birlikte değişime uğrayarak Agren, Ahren, Aren isminin Pomage=Pomak şeklini aldığını bu konuyu araştıranlar bilirler.</p><p>Türk tarihinin de gerek Balkanlar&#39;da gerekse Anadolu&#39;da yaklaşık 3500-4000 yıllık geçmişi vardır. Ama ne yazık ki bazı tarihçiler, Anadolu ve Balkan Türkleri tarihini 1071 tarihinde başlatarak tarihi bir yanılgı içine girerler.</p><p>Yunan Kolonileriyle anlaşamayan Traklar, İskitler ile çatışmış olsalar da dostane ilişkiler içinde olmuşlardır. İskitleri tanımak için tarihin babası Heredot tarihine de bakmak yeterlidir. İskitler o yılların en kalabalık (büyük) kavmidir. Orta Avrupa&#39;dan Karadeniz kuzeyinde, Ukrayna steplerinde, Urallar&#39;da, Azerbaycan&#39;da ve güneyinde Persia (İran) bölgesinde yaşamışlardır.</p><p>Prof.Dr. M.Taner Tarhan, Antik kaynaklarda, İskitler&#39;in &quot;cengaver&quot; karakterlerini yansıtan, &quot;güçlü ve muharip&quot; bir toplum olduklarına dair birçok ayrıntılı kayıt mevcuttur. Mesela, Thukydides bu konuda İskitlerden, övgü ile söz etmekte ve aynen şunları söylemektedir:</p><p>&quot;Savaşlardaki cesaretleri ve ordularının sayısı bakımından, İskitler, Traklardan çok üstündürler. Zira bunlarla ne Avrupa&#39;da ve ne de Asya&#39;da, hiçbir millet mukayese edilemez. Bunların tümü, tamamen birleşse bile, İskitlerle baş edemezler.&rdquo;</p><p>Kemal Gözler adlı araştırmacı: &rdquo;Belaslatina&#39;nın kenarından Skıt (Iskıt,İskat) isimli bir çay geçmektedir. Skıt çayı güneyden İvraça tarafından Balkan dağlarından gelmekte ve kuzeye doğru Tuna nehrine doğru akmakta, Tuna nehrine çok yaklaştığında, Tuna nehrine akan Sagosta nehrini Tuna nehrine bağlayan kanala dökülmektedir. Skıt çayı Roma İmparatorluğu döneminde isim yapmış bir çaydır. Latince adı Scitus&#39;tur.&rdquo;</p><p>Bu çayın kıyılarında çok eski zamanlara giden yerleşimler olduğu bilinmektedir. 2004 yılında, Skıt çayı kenarında Ohaden isimli köyde kendisine &lsquo;Todarka&#39; ismi verilen 8100 yıllık bir kadın iskeleti bulunmuştur.</p><p>Makedon kaynaklarında, 829-841 yıllarında Selanik civarında Türklerin ve Agaryan= Agrenlerin yaşadığı anlatılır.</p><p>III. Mihail ve dönemin filozofu olarak tanınan Bulgar Kirilos &ldquo;Agrenlerin&rdquo; Hıristiyanlık üzerine konuşmaları üzerine bir gün onlarla tartışır.</p><p>&ldquo;Agrenlerin, Allah&#39;ın Peygamberi Hz. Muhammed Allah&#39;tan bize çok iyi haber getirdi. Çok insan Muhammed&#39;in dinini kabul etti. Biz de O&#39;nun kanununa uyduk ve asla O&#39;nun kanunundan dönmeyeceğiz&rdquo; cevabını alan Filozof Kirilos, &ldquo;Peygamber Efendiniz Hz Muhammed&#39;e inen Kuran-ı Kerimin 19 süresi (Meryem süresinin) 17.ayetiyle cevap vermiştir.</p><p>Bu olay bile onları ikna edememiş olmasını Agrenlerin=Pomakların o dönemde de Müslüman olduğu, Yunan ve Bulgarların iddia ettiği gibi Osmanlı döneminde zorla İslamiyeti kabul etmiş Müslümanlar olmadığının en açık kanıtıdır.</p><p>Ercan ÇOKBANKİR,</p><p>Arkelog</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yunan-mitolojisi-imis_1731003312_Epayie.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Agrenler ve Yunan mitolojisi... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yunan-mitolojisi-imis_1731003312_Epayie.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Gaziler Günü kutlu olsun]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/gaziler-gunu-kutlu-olsun/2125/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/gaziler-gunu-kutlu-olsun/2125/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/guncel/">Güncel</category>
            <pubDate>Thu, 19 Sep 2024 18:28:27 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Türkiye&#39;de her yıl 19 Eylül, Gaziler Günü olarak anılmaktadır.</p><p>Bu özel gün, ülkemiz için fedakarlık yapan, vatan uğruna canlarını ortaya koyan ve savaş meydanlarında yaralanarak gazilik unvanına layık görülen kahramanların onurlandırıldığı bir gün olarak kutlanır.</p><p>Gaziler Günü, Türk ulusunun gazilerine olan minnet ve saygısının bir göstergesidir ve bu özel gün, Türkiye Cumhuriyeti&#39;nin kuruluş sürecindeki büyük zaferlerden biri olan Sakarya Meydan Muharebesi&#39;ne dayanmaktadır.</p><p>19 Eylül, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde büyük bir öneme sahiptir. Sakarya Meydan Muharebesi&#39;nin kazanılmasının hemen ardından, 13 Eylül 1921 tarihinde zafer ilan edilmiştir. Bu zaferin ardından, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından Mustafa Kemal Atatürk&#39;e &quot;Gazi&quot; unvanı ve &quot;Mareşal&quot; rütbesi verilmiştir. Bu önemli gelişmenin bir sembolü olarak, 19 Eylül günü Gaziler Günü olarak belirlenmiştir.</p><p>Bir de, neredeyse unutulmaya yüz tutmuş Bulgaristan&#39;daki Türk toplumunun gazi kahramanları vardır.</p><p>Bunların çoğu günümüzde ana vatan topraklarında özgürce yaşamlarını sürdürmekte.</p><p>Gaziler Günü vesilesiyle, Belene kahramanlarımızdan biri olan, ünlü yazarımız Mehmet Türker, gazetemize gönderdiği bir fotoğrafın altına şu birkaç cümleyi yazmış:</p><p>&quot;Beş yüzün üzerinde, gerçek manada kahramanımız, 1984-89 yıllarında, Bulgaristan&#39;da Türklere uygulanan soykırım esnasında, Belene Temerküz Kampı&#39;nda ölüm-kalım savaşı verdi.</p><p>Bunların bir kısmı, 1989 yılında, ana vatanımız Türkiye Cumhuriyeti&#39;ne göç etmeye mecbur kaldılar, memleketimiz olarak bildiğimiz devlet tarafından resmen kovuldular.</p><p>Bu fotoğrafı, aynı yılın sonlarında, gazilerimizin bir kısmının Anıtkabir&#39;e düzenledikleri gezi esnasında bizzat kendim çektim.</p><p>Bir de kısaca şunu belirtmek istiyorum. Ne yazık ki, bizim şehitlerimiz ve gazilerimiz ne Türkiye&#39;de, ne de Bulgaristan&#39;da gereken itibarı görmediler.</p><p>Başbuğu Alpaslan Türkeş&#39;in anlamlı vecizesi: &quot;Kahramanlar bedel ödemede ön sırada, ödüllendirmede en son sıradadırlar&quot; sözleri bizde de ispatlanmış oldu.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/gaziler-gunu-kutlu-olsun_1726759707_c4Feih.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Gaziler Günü kutlu olsun ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/gaziler-gunu-kutlu-olsun_1726759707_c4Feih.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Ahmet Doğan'ı saraylarından kovdular]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ahmet-dogan-i-iki-sarayindan-kovdular/2124/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ahmet-dogan-i-iki-sarayindan-kovdular/2124/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Thu, 29 Aug 2024 21:07:13 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yaz aylarında yaşadığı Rosenets&#39;deki rezidansı derhal terk etmesi için, bugün Ahmet Doğan&#39;a gerçek mülk sahibi tarafında tebligat gönderildi.</p><p>Daha sonra, Ahmet Doğan&#39;ın sarayı olarak anılan yapının çevresinde polis ekipleri nöbet tutmaya başladı.</p><p>Aynı zamanda, Sofya&#39;nın Boyana semtinde bulunan, Ahmet Doğan&#39;ın diğer rezidansı da bir grup iri yapılı genç tarafından ele geçirdi ve içeride ne yaptıkları bilinmiyor.</p><p>Rezidansta çalışanların kolluk kuvvetlerinden yardım rica etmeleri ise karşılık bulmadı.</p><p>Şimdilik binanın çevresinde herhangi bir polis ekibi gözükmüyor ama bir grup DPS&#39;li aktivist dış kapının önünde nöbet tutmaya başladı.</p><p>Jale Filibeli,</p><p>Sofya</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ahmet-dogan-i-iki-sarayindan-k_1724954833_qbNPzo.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Ahmet Doğan'ı saraylarından kovdular ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ahmet-dogan-i-iki-sarayindan-k_1724954833_qbNPzo.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[DEDEMİN HARFLERİ]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/dedemin-harfleri/2123/</link>
            <description><![CDATA[Cezayir mavisi gözleri, cezalı iki mavi göl gibi tavana bakıyordu. Erciyes Dağı nedense hep öfkeliydi. Öfkesinden bütün ağaçlarını yemiş olmalıydı. Çıplaktı. Taş kadar, su kadar çıplaktı. Özlemenin ne demek olduğunu artık iyice öğrendim. Masaldan masala sallandığım kış gecelerini düşünüyorum ya da hayal ediyorum. Düşünmekle hayal etmek aynı şey mi bilmiyorum, keşke bunu dedeme sorabilseydim.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/dedemin-harfleri/2123/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Tue, 27 Aug 2024 16:49:36 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong>Gerçek bir göç öyküsü olan Dedemin Harfleri&#39;ni, uzun olduğu için çoğu kişi okumayacak biliyorum. Ama merakla bekleyenlerin olduğunu da biliyorum. Kahramanlarının gerçek fotoğrafıyla birlikte Dedemin Harfleri...</strong></p><p>___________________________________________________________________________</p><strong>DEDEMİN HARFLERİ</strong> Ben doğduğumda dedem yetmiş yaşındaymış. Ak sakalı, kara kalpaklı dedem, doğrusu masalların anlattığı dedelere çok benzerdi. Bu nedenle dedemi hiç yadırgamadım. Şalvarının beline doladığı kuşağı, h&acirc;kim yaka gömleği ve örme yeleği ile kaydettim onu aklımın arşivine. &Acirc;h benim canımın canı dedem, deyiverdim durup dururken. Gözümün önünden geçti Cezayir mavisi kocaman gözleriyle. Bizim oralarda her evin önünde peyka dediğimiz banklar vardır. Peykanın hemen yanında evin kocaman tahta giriş kapısı olur, ona da tokat deriz. Bizim yeşile boyalı tokatlarımızdaki yuvarlak demir halka, sağa çevrilince avılçi başlar. Avul içidir aslı ama Deliorman ağzının konuşulduğu bir köydür bizim Karabaşlı Köyü. Şumnu&#39;nun bütün köyleri gibi koca çeşmesi, çukur mahallesi, kütüphanesi, okulu, delisi, akıllısı vardır. Ama en çok ağaçları, mantarı, akbaadak dediğimiz kardeleni, bir de ormanın kokusudur beni mest eden. Bütün Balkan çocuklarının defterlerine çiçek diye çizdiği muhakkak ki akbaadaktır. Onun boynu bükük duruşu, beyaz çiçeğinin üstündeki yuvarlak yeşil topuzu ve zarifçe sapına tutunuşu, bizi derinden etkiler. &ldquo;Tıkır tıkır tıkır&hellip;&rdquo; orman yolunda dedemin eşek arabasıyla giderken tekerleklerin ormanda yankılanışının çıkardığı sesin bana verdiği his, deniz çocuklarının dalga sesiyle yaşadığı hisse mi benzer diye çok düşünmüşümdür. Dedem birden &ldquo;Ppprrrüüü!&rdquo; diye bir komutla eşek arabasını durdurdu. Arabadan inip fotoğraflı mezar taşlarıyla dolu Bulgar mezarlığından yeni açmış pembe bir gül kopardı ve kulağıma taktı. Annem &ldquo;Mezarlıktan eve bir şey getirilmez&rdquo; dediği için biraz çekindim doğrusu ama dedem &ldquo;Alme,&rdquo; dedi, &ldquo;ölüler dirilerden daha cömert&rdquo;. Ben, Bulgar mezarlığına girmeye korkardım o zamanlar. Dedem, insanları ölümün eşitlediğini söyledi. Ne garip! Bunca kural, yaşarken eşitlenmek içindi oysa. Madem ölünce eşitlenecektik, niye ırkımız ve dinimiz farklı diye kavga ediyorduk ki? Yahya Dedemle, pardon Yaaya Dedemle (h harfini yutarız biz, çok oburuz bu konuda) bağlık yolunda yaptığımız konuşmalar, ben kiraz ağaçlarını görüp araban uçarcasına atlayıncaya kadar devam ederdi. Sonrası beyaz kiraz, kırmızı kiraz, pembe kiraz, dal dal kiraz, sepet sepet kiraz. Ara ki bulasın beni ağaç tepelerinde. Şimdiki çocukların ağaca çıkmayı becerememesi gerçekten çok üzücü. Elbisemdeki kiraz lekeleri için akşam eve gidince annemden duyacağım azar kimin umurunda. Hem dedem var! O korur beni! Çok sonraları öğrendim, dedemin Türkiye&#39;de uzun süredir görmediğim bir kızı varmış. Adı Halime&#39;ymiş. Buraların ağzıyla Alme. Halime Halam, evlenince Bulgaristan&#39;dan Türkiye&#39;ye göçmüş. Hesabım doğruysa yirmi altı yıl, baba kız hiç görüşmemişler. O zamanlar özlemek nedir pek bilmezdim. Bizim köye beş kilometre uzaklıkta bir çiftlik evi olan anneanneme gitmeyi çok severdim çünkü harika cevizli kek yapardı. Benim için özlemek oydu. Sanmayın ki dedemin başka torunu yok. Ama en çok beni severdi. Çünkü dedemin sırlı harflerini taşıyordum adımda. Bana seslenirken kızına da sesleniyor olmak dedemin özlemine iyi geliyordu belki. Şekerli sakız gibi bir tat bırakıyordum belki onun ağzında. &ldquo;Göçmencilik ateşten gömlek!&rdquo; diyordu dedem. Anlamıyordum tabi. Çünkü tüm sevdiklerim yanımdaydı. Annem, babam, ablam, dedem, babaannem, anneannem, amcam, dayım&hellip; Herkes tastamamdı işte! Savaşa da gitmiş dedem, yokluk görmüş, babasını çok küçük yaşta kaybetmiş, Çanakkale savaşına giden abisi şehit olmuş. Dedemde hik&acirc;ye çok, savaşta kaplumbağa yemişler mesela, hatta deri kemerini yiyen olmuş. Benim gibi hik&acirc;ye seven bir çocuk için dedem ooo! Okyanus, okyanus! &ldquo;Sen hiç korktun mu kocaba?&rdquo; Haa, söylemeyi unuttum, kocaba yani kocababa deriz biz dedeye. &ldquo;Neden korktum mu Alme?&rdquo; &ldquo;Ne bileyim işte, bir şeyden korktun mu hiç?&rdquo;   &ldquo;Ben karanlıktan korkuyorum, bi de yılandan, ııyyy en çok yılandan.&rdquo; &ldquo;Herkes korkar. Ama bir düşünelim bakalım, korktuğun şey senden güçlü mü?&rdquo; &ldquo;Karanlık çok korkunç kocaba?&rdquo; &ldquo;Karanlık yenilmez değil, Alme. Karanlığı yenmek için bir kibrit çöpü yeter. Hem insanın aklı var, akıl yol göstericidir.&rdquo; Dedem bana neden korktuğunu söylemedi. Sanırım o, yılandan, karanlıktan falan korkmuyordu. Bizim inatçı kara mandadan ve her gördüğüne toslayan kıvrık boynuzlu koçtan da korkmuyordu. 1978 yılının ocak ayında bizim evde bir telaş başladı. Dedem artık seksen yaşındaydı. Yoğunluğu yüksek duyguları kaldıramayacak kadar yaşlı ve hastaydı. Yine de ara ara evin önündeki peykada bastonuna dayanarak oturur, en sevdiğim lukçeta şekerlerini (naneli şeker), taşla ezerek bana şeker tozu yapardı. Ben hapur hupur şeker tozunu yalayıp yutarken önde üç beş tane kalmış sarı dişleriyle gülümserdi. Keyfi yerinde görünüyordu son günlerde. Yirmi altı yıldır görmediği kızı, iki ülke arasında yapılan anlaşma kapsamında bize bir k&acirc;ğıt göndermiş ve Türkiye&#39;ye göç etmemize olanak sağlamıştı. Parçalanmış aileler içinmiş bu anlaşma. Geçen hafta kırdığım vazonun dağılan parçalarını yapıştırarak birleştirdiğim gibi ülkeler de bizi birleştirecekmiş. Gerçi o vazo yapıştırdıktan sonra eskisi gibi olmamış, yamuk yumuk bir hal almıştı ama koskoca ülkeler birleştirme konusunda benden daha tecrübelidir herhalde. Annem sevinçle &ldquo;Göç kapıları açılıyor!&rdquo; dedi. Bu kapılar da bir açılıyor bir kapanıyor. Dedemin harfleri kol kola girmiş horo tepiyordu sohbetlerde. Alme, Alime, Halme, Halime! Tahta sandıkları çivilemeye başladılar. En gerekli olanlar yani giyecekler, yiyecekler, döşekler, yorganlar &ldquo;tak tak tak&rdquo; sandıklara çivileniyordu. Neyi bırakacağımıza karar vermek en zoruydu. Annemle babam dikiş makinesini götürüp götürmeme konusunda fikir birliğine varamadıkları için yüksek sesle tartışıyordu. Dedem bu olanları sessizce izliyordu... Lapa lapa kar yağarken bir kamyon yanaştı evimizin önüne. Sandıklar kamyona yüklendi. Ertesi gün kamyondaki sandıklar kara trene nakledilmiş. Mutlu sona ulaşmışız gibi bir uğurlama hatırlıyorum. Oysa annemin tüm akrabaları Bulgaristan&#39;da kalıyordu. Babam tamamlanırken annem eksiliyordu. Göç hik&acirc;yelerindeki hesabın hiç denkleşmediğini öğrenmeye başlamıştım. Anneannem, dayım, teyzem olmadan parçalar nasıl tamamlanacaktı anlamıyordum. Neyse ki artık göç kapıları açılacak diye tetikte beklemeyecektik. Kapıların açılma ihtimali yüzünden evimizi yenilemeyen babama annem kızmayacaktı. Bu arada dedemin sessizliği, kahverengi karton kapaklı Mushaf&#39;ından okuduğu Arapça dualar ile bozuluyordu bazen. Onun Tanrı&#39;yla iletişim kurduğu bu harfleri ben tanımıyordum. Ama annemin ezberlettiği kısa duaları bir şeyler dilemek için ezbere okuduğum oluyordu. Acaba dedem de Tanrı&#39;dan bir şey mi istiyordu? Kara trene bindiğimizde dedem koca bir ömür bırakmıştı Bulgaristan&#39;da. Ama ömrünün sonunda bile olsa, bir tek gün bile olsa kızını görebilecekti. Ve dedem tamamlanacaktı. Bütün çocukları ve torunları bir arada olacaktı. Babasını pek hatırlamayan dedem, onun adı olan Ali&#39;yi oğlunda yaşatıyordu. Bayramlık mendiline leva sarmalar gibi kalbiyle sarmalamıştı bu üç harfi. Ali benim babamdı. Dedemin harfleri kara trene binmiş bilmediğimiz bir renge doğru yol alıyordu. Göç, bilinmeze doğru akan bir nehirdi ve birdenbire uçan bir nehir olup çağlayana dönüşebilirdi. Sınırdan geçerken sorun yaşamayalım diye annemin okuduğu Ayetel Kürsi&#39;lerin haddi hesabı yoktu. Bulgar sınır görevlisinin üstüne püf püf dua üflüyordu. Güya çaktırmıyordu ama görevli polis bir ara dönüp anneme ters ters baktı. Duruma pek anlam veremediğinden olsa gerek eşyalarımızı kontrol etmeye devam etti. &ldquo;Bir soyadı seçmemiz lazımmış&rdquo; dedi babam. Bulgaristan&#39;da soyadı yoktu. Herkes, baba ve dede adıyla anılıyordu. Türkiye&#39;de durum farklıymış. İstediğimiz kelimeyi adımızın yanına soyadı diye alabilirmişiz. Bir görseniz, etrafımızda &ldquo;Öztürk, Türkoğlu, Vatansever, Şentürk, Mutlu&hellip;&rdquo; soyadları uçuşuyordu. Bense &ldquo;Baba, soyadımızı ben koyabilir miyiiiim?&rdquo; diye zıp zıp zıplıyordum. Kahraman babam, &ldquo;Kızım ne isterse soyadımız o olsun&rdquo; dedi. Ömrümün en şahane, ömrümün en onurlu kararını vermiştim. Hayran olduğum o pırıltılı kelimeyi h&acirc;l&acirc; adımın sağında bir madalya gibi taşıyorum. Dedem benimle gurur duymuş olmalıydı. Harfler ve kelimeler, tılsım doluydu. Bunu ondan öğrenmiştim. Artık Türkiye&#39;deydik. Edirne misafirhanesinde kaldığımız ilk gün, çok kötü bir haber, kıvrıla kıvrıla dolaşan kara bir yılan gibi dolaştı aramızda. Dedemin kızı Halime, henüz ellili yaşlarda olmasına rağmen babasını görecek olmanın heyecanıyla şeker hastalığına yenik düşüp on gün önce vefat etmiş. On gün önce! Yirmi altı yıl beklemiş, on gün önce&hellip; Büyükler bu haberi dedemden saklamaya karar verdi ama yaşı henüz çok küçük olan diğer torunu halamın vefat haberini söyleyince dedem felç geçirdi. İki gün sonra kızının yaşadığı Kayseri&#39;ye gittik gitmesine de dedem artık konuşamıyordu. Geçirdiği felç, hem bedenini hem de dilini etkilemişti. Dedem bütün harflerini yitirmişti. Bense yeni ülkemi ve yeni şehrimi şaşkınlıkla keşfetmeye çalışıyordum. Çocuklar bizim için &ldquo;Bulgarlar geldi&rdquo; diyordu, bazı yetişkinlerse &ldquo;Bulgar göçmenleri&rdquo;. Vatan diye geldiğimiz ülkede yaşadığımız kimlik sorunu beni çok kızdırıyordu. Yeni ülkemde bazı şeyler tuhaftı gerçekten. Mesela iki buçuk lira diye bir para vardı. Buçuklu para olur mu hiç? Sağcı solcu ağabeyler ablalar birbirini kovalıyor ve öldürüyorlardı. Silahları bile vardı. Ya arkadaşlarıma ne demeli? Türkçe okuma yazma bilmediğim için hepsi beni aptal, kendilerini d&acirc;hi sanıyorlardı. Benim de harflerim vardı onların harflerine benzemeyen. Ben de onların bilmediği bir dilde (hatta Rusçayı da sayarsak iki dilde) okuyup yazabiliyordum. Deliorman ağzıyla konuşan bizler, onların yeni eğlencesi olmuştuk. &ldquo;Ha hahaa, otobüse reis diyor! Ha hahaa annesine nine diyor!&rdquo; Gıcıklar! Bu arada gıcık kelimesini onlardan öğrendim. Hepsi çok gıcık! Gıcııııııık! Çocuklar bazen kendilerine benzemeyene karşı çok acımasız olabiliyorlar. Onları dedeme şik&acirc;yet etmek için koşa koşa yanına gidiyordum. Canım dedem! Benim için kuşağında meyve, şeker, kabak çekirdeği taşıyan tonton dedem, akıllım dedem, artık konuşamuyor tek kelime bile söyleyemiyordu. Hatta Türkiye&#39;ye geldikten sonra hiç gülmedi. Ne gülmesi, gülümsemedi bile. Acaba korktuğu şey mi gelmişti başına? Hani bir vakitler ben sorduğumda sustuğu, kızını göremeden ölmek korkusu muydu? Cezayir mavisi gözleri, cezalı iki mavi göl gibi tavana bakıyordu. Erciyes Dağı nedense hep öfkeliydi. Öfkesinden bütün ağaçlarını yemiş olmalıydı. Çıplaktı. Taş kadar, su kadar çıplaktı. Özlemenin ne demek olduğunu artık iyice öğrendim. Masaldan masala sallandığım kış gecelerini düşünüyorum ya da hayal ediyorum. Düşünmekle hayal etmek aynı şey mi bilmiyorum, keşke bunu dedeme sorabilseydim. Kitaptan gemilerle kaçıyorum bazen bu şehirden. Naneli şeker tozlarını, bahçedeki armut ağacına kurulu salıncağımı ve bizim olan evi ve bizim olan bahçeyi ve bizim olan sokağımızdaki ateş böceklerini çok özlüyorum. Dedem tavana bakmasın, bana baksın istiyorum. Bana &ldquo;Alme!&rdquo; desin istiyorum. Galiba artık dedemi daha iyi anlıyorum. O ise yatağında upuzun yatıyor ve yok numarası yapıyor. Dedem yok mu gerçekten? Bazen şüpheye düşüyorum. Uzun sürmedi bu durum, Türkiye&#39;ye geldikten tam on üç gün sonra dedem aldı kendini gitti. Giderken kimseye bir şey söylemedi. Sanki dünyadan çıkmak için gelmişti buraya, sanki başka çıkış kapısı yoktu dünyanın... Sessizce gitti dedem, hiç harfi yokmuş gibi. Erciyes&#39;in gölgesine ektiler dedemi, kızının yanına. Koskoca bir imparatorluğun bu iki göç mağduru, yan yana yatıyorlar şimdi aynı mezarlıkta. &ldquo;Göçmenler niye hep ev yapma, ev alma telaşında?&rdquo; Bu soruyu çok duydum. Genlerine işlenen ait olamama duygusundan bence. Kayseri&#39;ye geleli henüz beş altı ay olmuştu ki göç çanları çaldı yine. Çünkü babam, yerleşmek için bizim tokatlarımıza benzeyen bir renk arıyordu.&ldquo;Gitme zamanı!&rdquo; dedi babam.&ldquo;Nereye?&rdquo; dedi annem.&ldquo;Dağımızı bulmaya!&rdquo; <strong>Halime YILDIZ,</strong><strong>Nöbettepe Dergisi</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/dedemin-harfleri_1724766576_CU2eI0.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ DEDEMİN HARFLERİ ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/dedemin-harfleri_1724766576_CU2eI0.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Yüreğin atar senin de köklerinde...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/yuregin-atar-senin-de-koklerinde/2120/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/yuregin-atar-senin-de-koklerinde/2120/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Sun, 11 Aug 2024 20:00:10 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Babamın Adaköy&#39;ünden ( Kırcaali ) fotoğraf atmış birileri; eskiden 42 hanelik olan, Rodoplar&#39;ın tenha sırtlarında, ıssız ve kimsesiz kalmış köyümüzde, esen rüzg&acirc;rın hışırtısıyla h&acirc;l&acirc; oynaşıyor yemyeşil ağaç dalları, yıkılan evlerin hemen yanı başında. Eğer, bir göçmen kuşusan, konarsın elbette bir toprağa amma vel&acirc;kin, doğduğun ev var ya, hani kaderin derler, çocukluğun, anıların, ait olduğun değerlerin, köklerin yaşar hafızanda daima, nereye gitsen seninle... Suyu her yerde içersin ama o köy çeşmesinden avuçladığın her damla su, doyurur sanki ruhunu da kana kana... Yeşili her yerde görürsün ama o engebeli patikaların arasından, kekik kokularına karışır gider duyguların doğduğun topraklarda... Hani karşıdan karşıya geçtiğin o dere var ya, babaannemin kasabaya un almaya giderken eşek üstünden devrilip cesedinin Arda nehrinde bulunduğu, hiç duymadığın, bilmediğin acıyı çağrıştırır sana; dere kenarındaki mezar taşları başında ettiğin duada bulursun gene huzuru, çocukluğunda balık tuttuğun, atladığın dereye karışır gözyaşların senin de... Taaa Oğuzların Kayı Boyundan, Konya Karamanoğulları&#39;ndan beri gelen gelenekleri yaşatırsın, özüne, geçmişine dönersin yüzünü yaş aldıkça... Bulgaristan Türklerinin çetin bireyi harmanlanmış bedeninde, ruhuna saplanan her bir yanlış tavrı itaat eden köpek gibi onaylamazsın, o yüzden, sorgularsın, hakkaniyet ararsın; çünkü yüreğin atar senin de köklerinde... <strong>Nejla ALAGÖZ </strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yuregin-atar-senin-de-koklerin_1723396646_uN8yEJ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Yüreğin atar senin de köklerinde... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yuregin-atar-senin-de-koklerin_1723396646_uN8yEJ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Cebelliler yakında yeni dernek merkezine kavuşacak]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/cebel/2119/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/cebel/2119/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/guncel/">Güncel</category>
            <pubDate>Sat, 10 Aug 2024 11:26:49 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Cebel Derneği, yeni dernek binasının inşaatına başladı.</p><p>Osmanlı ve modern mimari çizgiler ile harmanlanmış bina projesi, Bursa&#39;nın en önde gelen mimarlarından birisi sayılan Mitat Kırayoğlu tarafından hazırlandı, kendisi de aslen Cebelli olan hemşehrimiz tipik bir ahde vefa örneği sergileyip ortaya muhteşem güzellikte bir eser çıkarmaya muvaffak olmuş.</p><p>Beş dönüm geniş bir alan içinde yer alacak yeni dernek binası, Cebellilerin en yoğun olarak yaşadığı bölgelerden biri olan Görükle Göçmen Konutları&#39;nın merkezinde yapılmakta.</p><p>Dernek Başkanı Op.Dr. Gürçay Cem, inşası yeni başlayan merkez hakkında bizlere şunları anlattı:</p><strong>&quot;Dernek binamız gerek lokasyon, gerek çevresel ortam açısından benzer dernek binaların arasında en iyi ve en güzel olma potansiyeline sahip. Bulunduğu konum gereği gerek çocuklarımıza, gerek gençlerimize ve gerek erişkinlere yönelik her türlü etkinlik yapma imkanına sahip olacaktır. Burayı sadece dernek merkezi ve bir lokal olarak görmüyoruz.</strong><strong>Gerçekleştireceğimiz değişik kültürel ve sosyal etkinliklerle burası tam bir yaşam merkezi olacak.</strong><strong>Cebel şehri meydanındaki etkinlik alanına benzer alan oluşturup mini konserlerden, çocuklarımıza ve gençlerimize değişik etkinliklere kadar birçok faaliyetlerimiz olacak.</strong><strong>Dernek yönetimi olarak, Cebellilere en iyi hizmetleri sunmak için gereken gayreti gösteriyoruz ama bunu başarmak için biz de aynı şekilde Cebelli hemşehrilerimizden desteklerini bekliyoruz.</strong><strong>Bütün Cebellilerin maddi ve manevi katkıları olmasını istiyoruz. Az çok demeden herkesin bir çivisinin olmasını istiyoruz.</strong><strong>Aidiyet duygusunun gelişmesi açısından bu çok önemli. İleride herkes; &quot;Bu bina benim &quot; diyebilmeli...</strong><strong>Katkı sağlayan herkesin istisnasız isimleri dernek binamızın şeref panosunda yazılacak ve bağışta bulunan herkese teşekkür belgesi verilecektir.</strong><strong>Gelecek nesiller kimlerin katkı yaptığını görmesi açısından bu önemli. Yarın öbür gün çocuklarını, torunlarını buraya getirdiklerinde benim anne babam, dedem, ninem katkı yapmış diyebilmesini istiyoruz.</strong><strong>Ancak bu şekilde katılımcı olunduğunda binamız daha kalıcı ve yoğun bir sosyal yaşam alanına dönüşür. Herkesin anılarını, geçmişi paylaşabileceği bir yere dönüşür.</strong><strong>Bundan dolayı tüm Cebellilerden ve Cebel&#39;i sevenlerden, binamızın inşasında değerlendirilmesi için katkı sağlamalarını bekliyoruz.</strong><strong>Bu bina tüm Cebellilerin diyebilmemiz için, yapacağınız bağışlara ihtiyaç duyulmakta.</strong><strong>Şu ana kadar, çeşitli miktarlarda bağışta bulunan Cebelli veya Cebelli olmayanlara derneğimiz adına sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz. Ayrıca Büyükşehir ve Nilüfer Belediyelerine katkılarından dolayı teşekkürlerimizi sunuyoruz.</strong><strong>Destek olmak isteyenler için İBAN numaramız:</strong><p><strong>TR 03 0006 2000 3130 0006 2938 20 </strong></p><p>Yeni inşaat alanının gezdik ve gördük, mimari projenin ayrıntılarını öğrendikten sonra, en önemli Balkan kökenli göçmen sivil toplum kuruluşlarımızdan birisi olan Cebel Derneği&#39;ne daha büyük başarılar diler ve bu harika tesisi bir an önce Cebellilerin hizmetine sunmalarını temenni ediyoruz!</p><p>Mesut Çağlar</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cebel_1723279111_RfEqtC.jpeg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Cebelliler yakında yeni dernek merkezine kavuşacak ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cebel_1723279111_RfEqtC.jpeg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA["ДА ИЗТЕЧЕ МАЛКО КРЪВ"]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/eski-ahsap-evlerin-bulundugu-giritli-mahallesi-simdiki-halitpasa-mahallesi-piciretu-adli-bir-italyan-muhendis-tarafindan-planlanmistir-piciretu-nun-planladigi-mahallelerde-evler-o-kadar-iyi-yapilmis-ki-nereden-baksaniz-denizi-gorursunuz-eski-cami-nin-dogu/2115/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/eski-ahsap-evlerin-bulundugu-giritli-mahallesi-simdiki-halitpasa-mahallesi-piciretu-adli-bir-italyan-muhendis-tarafindan-planlanmistir-piciretu-nun-planladigi-mahallelerde-evler-o-kadar-iyi-yapilmis-ki-nereden-baksaniz-denizi-gorursunuz-eski-cami-nin-dogu/2115/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgarca/">Bulgarca</category>
            <pubDate>Mon, 05 Aug 2024 15:33:58 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Думи на Георги Йорданов по повод насилственото изселване на 320 000 български граждани от турски етнос.</p><p>Георги Йорданов, който беше номиниран от служебния кабинет на ГЕРБ и неговия културен министър за получаване на орден &quot;Стара Планина&quot;.</p><p>&bdquo;Държавата ни има интерес да изтече малко кръв. Това, което е нечисто, трябва да изтече. Има хора, които са на нашата позиция. Като се опрем на тези хора, като си отидат най-фанатизираните, нещата постепенно ще се успокоят.&ldquo;</p><p>Георги Йорданов, 1989 г. Турците са &quot;нечиста кръв&quot;!</p><p>Това казва родното ни гьобелсче. Сравнението с Гьобелс не е случайно. Както е известно последният завежда пропагандата на Третия райх.</p><p>С това се занимава и Георги Йорданов. &bdquo;Пропаганда и агитация&ldquo; е името на отдел в тогавашната БКП и в Димитровския комунистически младежки съюз (комсомола). В 45-годишния период на тоталитарната държава изкуството и културата се смятат за част от &bdquo;пропагандата и агитацията&ldquo;, а произведенията, които се разминават с партийната идеология са порицавани, критикувани, отстранявани от пазара или забранявани.</p><p>Формално той е министър на културата само от лятото на 1987 до ноември 1989 г., но преди това от 1982 г. оглавява Комитета за култура (с ранг на министерство). От 1986 г. е начело и на Съвета за духовно развитие &ndash; друга структура на властта, която контролира дейците на културата.&quot; (тук и по-долу ползвам текст на Татяна Ваксберг от &quot;Свободна Европа&quot;, на Николай Цеков от &quot;Дойче веле&quot; и публикации от сайта &quot;Държавна сигурност_ком&quot; , линкове в коментар).</p><p>Документите, съхранявани в Архивите на БКП и Държавна сигурност потвърждават дейното участие на Георги Йорданов в изселването на българските турци.</p><p>Другата престъпна дейност, в която взима дейно участие Г.Й е репресирането на културни дейци. Свързани и несвързани с дисидентските движения. С негово участие са забранени например книгата &bdquo;Лице&ldquo; на Блага Димитрова, филмът &bdquo;Една жена на 33&ldquo; на Христо Христов, спектакълът &bdquo;Любовни булеварди&ldquo; по текст на Стефан Цанев. Репресирани и съдени са Едвин Сугарев и Владимир Левчев като списватели на самиздатските &quot;Глас&quot; и &quot;Мост&quot;. И това е малка част от свършеното от него и с негово одобрение.</p><p>Като пълноправен член на ЦК на БКП Георги Йорданов е един от тези, които са подписали предложения документ за поредното присъединяване на България към СССР от 1973 г. Документ, който е бил толкова скандален, че дори секретарките и шофьорите на комунистическите бонзи са били принудени да подпишат декларации за неразгласяване на дочутото. В него става дума за такова &quot;сближаване&quot; на България със СССР, че те да бъдат &quot;с единна кръвоносна система&quot;. За тази цел &quot;владеенето на руски език става вече задължително за гражданите на НРБ. Превъзпитанието им трябва да протича в &bdquo;дух на любов и преданост към СССР и в синовна признателност и вярност към съветския народ&ldquo;. &quot;Партийната пропаганда и агитация и средствага за масова информация трябва да създават у всеки трудещ се дълбоко вътрешно убеждение, че единственият верен път за отстояване на националните ни интереси, за изграждане на материално-техническата база на социалистическото, а по-късно и на комунистическото общество, е пътят на най-тясно сближаване и интегрирано със СССР. Посочените изисквания не могат да се осъществят без осигуряването на изобилие от информация за Съветския съюз. Партийната пропаганда и агитация, средствата за часова информация, обществените организации, училището, висшите учебни заведения и научните институти, книгоиздаването, културните учреждения трябва да подобрят своята работа по разпространяването и пропагандирането на съветския опит в материалния и духовния живот: още по-системно да осветляват и пропагандират постиженията на Съветския съюз в изграждането на комунистическото общество и челната рола на съветската наука, техника и култура: динамиката на съветското обществено-икономическо развитие; огромния икономически, политически и научен потенциал, непобедимата военна мощ и изключително ценния опит в изграждането на комунистическото общество. Средствата за масова информация и пропаганда са призвани още по-ярко и убедително да разработват темата за българо-съветските отношения. Дълг на партийните комитети и организации е да поставят в центъра на целия идейновъзпитателен фронт линията на партията за все по-тясно сближаване със СССР, като се ръководят от изискванията, които постави Програмата, приета от Десетия конгрес на БКП - любовта и доверието към Съветския съюз да станат една от най-съществените черти, характеризиращи личността на българина.&quot; &quot;Любовта и доверието към Съветския съюз да станат една от най-съществените черти, характеризиращи личността на българина&quot;!</p><p>Това е документ в подписването на който участва Георги Йорданов! Тъй че моля, не ми обяснявайте колко фин човек е той; как не пропускал спектакъл и концерт. Сигурна съм, че и Гьобелс е бил информиран почитател на изкуствата. Всъщност знам това. Дори е писал драми. И тези драми НИКОГА няма да се играят. Това е историческа справедливост. Справедливо е името му да остане като знак за престъпление срещу човечеството. Като знак за престъпление срещу човечеството - или поне срещу българския народ трябва да остане и името на Георги Йорданов, както и тези на всички негови червени авери, които със старание предадоха държавата си в ръцете на най-кървавата и продължителна тирания на ХХ в.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/eski-ahsap-evlerin-bulundugu-g_1722883837_cnSHzv.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ "ДА ИЗТЕЧЕ МАЛКО КРЪВ" ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/eski-ahsap-evlerin-bulundugu-g_1722883837_cnSHzv.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Naim'in mirası, sporcularımıza umut olsun...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/naim-in-mirasi-sporcularimiza-umut-olsun/2113/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/naim-in-mirasi-sporcularimiza-umut-olsun/2113/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/guncel/">Güncel</category>
            <pubDate>Wed, 31 Jul 2024 15:55:07 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>2024 Paris Olimpiyatları sansasyonel bir şekilde başladı. Fransa&#39;nın empatiden uzak yaklaşımına, bu yazıda değinmeyeceğim.</p><p>Bize gelince, Türk Olimpiyat Takımı&#39;nın kıyafetlerini fazlasıyla tartıştık. Bir taraftan da Filenin Sultanları hiç olmaması gereken bir şekilde gündemin merceğine oturdu. Bu türden gündemlerin hiçbirisi açıkçası beni motive etmiyor.</p><p>İster istemez, bu tablo 36 yıl öncesine, Naim&#39;in Seul&#39;deki başarısına götürdü. Başlangıcı hiç de öyle dikkat çekici türden olmayan bir yolculuğa. Mükemmel olmayan ekipmanlar, çok çekici olmayan bir spor dalı, örnek alabileceği bir rol modelinin olmadığı küçük bir kasaba.</p><p>Böyle bir yerden rekorları alt üst eden, 3 defa olimpiyat şampiyonu biri çıkar mı diye sorabilirsiniz.</p><p>Çıkıyor! Öyle mucize filan demeye de gerek yok. Mucize dersek bir daha yeni Naim&#39;ler çıkmaz.</p><p>Peki nasıl oluyor da Kırcaali&#39;deki, bu salondan kocaman bir Naim çıkıyor?</p><p>Sorunun cevabı ders kitaplarına girmesi gereken bir hikaye.</p><p>1970&#39;li yıllarda bir köyde keşfeden usta ellerle, köklü bir disiplinle yoğuran, katı ama ispatlanmış metotları olan bir sistemle, çok güçlü bir anlamla büyüyen bir kahramanlık hikayesi onunkisi.</p><p>Bu üçlüden biri eksik olsa, o dört harfli küçük dev adam, bu denli iz bırakabilir miydi?</p><p>Bence, hayır!</p><p>Tarih 20 Eylül 1988. Şu anda 40 yaş üstünde olan kime sorsanız o güne ait bir hikayesi var. Kimimiz okuldan erken çıkmıştık, kimimiz babaannemizle televizyon başında dua ediyorduk, kimimiz Kanada&#39;da zor geçen zamanlarımızda Naim&#39;le umutlanmak istiyorduk&hellip;</p><p>Umutlandık da. Bazıları için ise o günün anlamı çok daha büyüktü.</p><p>11 yaşındaydım ve bir futbol takımında yer alıyordum. Çok yetenekli değildim, hoca beni maçlarda hep yedek bırakıyordu. Hocaya çokça sitem ediyordum, moralim de pek iyi değildi.</p><p>Antrenmandan sonra yolun kenarından arkadaşlarla eve dönerken yanımızdan geçen arabadan avazının çıktığı kadar bağıran bir ses:</p><p>&ldquo;Naim, kazandııııı&hellip;.&rdquo;</p><p>O futbol takımında daha sonra ne olduğuna, ne yaptığıma ilişkin hiç bir anım yok. Ama yanımızdan geçen arabadaki o sesi hiç unutmuyorum.</p><p>Naim&#39;in o gün yarışacağından haberim yoktu, ama o günden sonra bizim için hiçbir şey eskisi gibi olmadı.</p><p>O sebeple, Naim bir sporcudan çok daha ötesi, 20 Eylül de bir günden çok fazlası.</p><p>Seul&#39;e gittiğimde en çok zevk aldığım şey Lotte World Tower&#39;ın 123. katına çıkıp uzun uzun Naim&#39;in olimpiyat şampiyonu olduğu o salona bakmak oldu.</p><p>Naim&#39;le sadece 1 defa karşılaştım. Çok kısa bir karşılaşma.</p><p>1984 yazında tatildeki otelimize halterciler de kamp için gelmişti. Antrenörü Enver Türkeli&#39;nin babamla sohbet ettiklerini, Naim&#39;i işaret ederek &ldquo;Los Angeles olimpiyatlarına gitseydik, bu çocuk olimpiyat şampiyonuydu&rdquo; deyişini hayal meyal anımsıyorum.</p><p>Ben 7, Naim 17 yaşında. Sonrası ise büyük bir hikaye.</p><p>İşte böyle. Faydasız tartışmaları bir kenara bırakalım ve Naim&#39;den ilham alalım.</p><p>Naim&#39;in mirası, Paris&#39;teki milli sporcularımıza umut olsun...</p><p>Dr. Hüseyin Güler</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/naim-in-mirasi-sporcularimiza-_1722430507_wZCN67.webp" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Naim'in mirası, sporcularımıza umut olsun... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/naim-in-mirasi-sporcularimiza-_1722430507_wZCN67.webp"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[İki Sınır Arasında]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/iki-sinir-arasinda/2112/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/iki-sinir-arasinda/2112/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Thu, 11 Jul 2024 15:39:57 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ İlk defa nereye, kime gideceğimizi bilmediğimiz bir yolculuğa çıktık bugün. Elimizde ne bir bilet, ne bir adres...Sadece eski bir Rus arabası olan kırmızı &quot;Jiguli&quot;, annem, babam, on iki yaşındaki ben, giyecek giysilerimiz, bir kat yorgan  döşek...Bir de iki aylık olan yeni aile ferdimiz Boncuk. Beyaz tüylü, boncuk gözlü kedimiz.Köydeki diğer kızların elinde hep bez bebekler var, oğlanlarda - araba. Bende ise kedi...&bdquo;Kime versem&rdquo;, diye hiç düşünmedim onu. Çünkü en önceden biliyordum, onu burada terk etmeyeceğimi.Bu topraklarda sevilseydik, buradan kovulmazdık...Bizi neden burada istemiyorlar, neden?Ne bilsin bunları on iki yaşındaki bir kız?Ben nereden bileyim ki?Bilmiyorum! Anlayamıyorum!Tek tesellim babamızın yanımızda olması. Ya olmasaydı?Ya o da Feride&#39;nin babası gibi kaybolsaydı ortalıktan?Ya da Mehmet&#39;in babası gibi ölüsü getirilseydi eve?Benim babam yanımda. Annem de yanımda. Boncuk bile yanımda.Ama onlarınkiler yok. Belki hiç bir zaman gelmeyecekler. Kim bilir?Gitmekle doğru yapıyoruz, galiba?Daha doğrusu, kovulmakla doğduğumuz topraklardan...Doğruyu yanlışı bilecek yaştayım ben.Ama bu yapılanlara...Doğru mu? Yanlış mı demeli?Daha doğrusu, bu zulme ne demeli, nasıl nitelendirilmeli?Henüz adı yok bende. Ben, Asiye. On iki yaşındayım.Son dört yıldır hem Asiye oldum hem Angelina...Yani evde, ailem, akrabalarım ve arkadaşlarım bana Asiye diye hitap ettiler. Okulda ise Angelina dediler hep bana...Çünkü burası Bulgaristan!Çünkü buradaki her Türkün, ailesi tarafından konulan bir Türk adı, devlet tarafından da zorla konulan bir Bulgar adı var...Ben hiç sevmedim, bu Bulgar adını. Bir türlü alışamadım ona.Hem neden iki adı var ki Türklerin?Mesela, neden Bulgarların da iki adı yok?Bizim neden sürekli Bulgar polisinden korkarak yaşamamız gerek?Neden Türkçe konuşmak yasak?Ya da...O kadar çok sorular var ki kafamda!Hepsi cevap arıyor. Peki ya cevaplar nerede? Ben, Asiye. On iki yaşındayım.Ben, soruların cevapsız, cevapların ise yönünü çoktan kaybetmiş olduğunu anlayabilecek yaştayım sadece.Şimdi tam ortasındayız kaderimizin.Tam ortasında! Şurada! İki sınır arasında!Ben. Babam. Annem. Kedim.Nereye bakarsam bakayım, her yer insan.Düğün alayı gibi mübarek. Ya da köyde senede iki defa düzenlenen panayır misali gibi burası.İnsan... İnsan...İnsan...Hiç biri, hiç birimiz nereye gideceğimizi bilmiyoruz.Kaldık burada. Böyle boynu bükük, böyle çaresiz, böyle kimsesiz, böyle acılı, böyle Türk!Her yer polis kaynıyor burada. Coplar havada uçuşuyor, hem de hiç bir sebebi yokken...Gidiyoruz ya işte! Neden hala dövüyorlar ki bizi?Nedir, bu ağır kelimeler?Bu kin, bu nefret, bu ayrımcılık nedir ki? Ben, Asiye. On iki yaşındayım.Ve ben, neden burada, tam iki sınır arasında olduğumuzu bir türlü anlayamıyorum.Annem &bdquo;Göç!&rdquo; diyor. Babam &bdquo;Göç!&rdquo; diyor.&bdquo;Göç!&rdquo;, nedir ki?Nereden icap etti yerimizden  yurdumuzdan sürülmek?Kimseye zararımız yoktu halbuki.Ben okula, annemler tütün tarlasına gidip geliyorduk.Sonra bir gün, köy meydanına topladılar bizi.Savaşta esir düşmüş gibi, dört tarafımız askerlerle sarıldı. Silahları vardı. Böyle kocaman...O silahların namluları ucunda biz vardık. Türkler.&bdquo;Gideceksiniz! Size bir hafta mühlet. Ya da...&rdquo;Benim dilim söylemeye varmıyor hala.O gece, babam eve geç geldi. Oysa hiç öyle yapmazdı.Sonraki günler bir telaş, bir hazırlık.Hep o kelimeler ağızlarda: &bdquo;Göç&rdquo;, &quot;Ana vatan Türkiye&quot;...Şimdi burada, bu iki sınırın tam ortasında düşünüyorum da, gitmek bir nevi kaçmak mı, yoksa kaçıp kurtulmak mu?Ama her şeyimiz orada kaldı. Akrabalarımız, arkadaşlarımız, anılarımız, geçmişimiz...Sevdiğimiz her şey orada.O Rodop dağlarında gizli olan köyümüzde kaldı.O dar sokaklarında bir daha saklambaç oynayamayacağım mesela.Sabah erkenden kalkıp, tütüne elimi süremeyeceğim.Ya da komşumuza gidip bezelye ayıklamasına yardım edemeyeceğim.Ya da köyümüzün ortasından geçen derenin serin sularından yalınayak geçemeyeceğim bir daha... Ben, Asiye. On iki yaşındayım.Ben çok korkuyorum. Annem de, babam da, kedimiz de...Çok korkuyoruz.Tam da burada, bu kadar çok insanın arasında, kendini tek başına hissetmek en büyük korku olduğunu anlıyorum.İçini kemiren bir korku. İçini kesen bir korku. İçini donduran bir korku!Bir türlü anlatamadığım bir korku.Ardımda yarım kalmış bir hayat var.Yarım kalmış oyunlar. Ayrı düşen sevgililer. Parçalanmış aileler.Ardımda zulmün ta kendisi var.Şurada tam önümde...Ay yıldızlı bir bayrak dalgalanıyor göklerde özgürce...Sanki selam verircesine hepimize.Sanki &quot;Korkmayın!&quot; dercesine.&bdquo;Selam, Türkiye&#39;m, ben geldim! Ben, Asiye. On iki yaşındayım.Korkularımla, gözyaşlarımla geldim sana.Yepyeni bir hayata adım atmak için; umutlarımla; hayallerimle...Kardeşçe yaşamak için; insanca yaşamak için, Türkçe yaşamak için sana geldim!&rdquo; <strong>Şefika Refik,</strong><strong>&quot;Karanlığın Sesi&quot;</strong> adlı öykü kitabından ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/iki-sinir-arasinda_1720714134_RtCbc5.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ İki Sınır Arasında ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/iki-sinir-arasinda_1720714134_RtCbc5.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bir anneye nasıl kıyılır]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/bir-anne/2111/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/bir-anne/2111/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Mon, 08 Jul 2024 18:37:08 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Şahsen ben, totaliter rejimin yetiştirdiği bir çocuğum.Henüz, 6-7 yaşlarında iken, ilk kez okula başladım ve mevcut eğitim sistemi sayesinde bilgi edinmeye başladım.O yılların bilgi dağarcığı tamı tamına bilinçli hazırlanmıştı ve bir asırdır Rus esaretinin uyguladığı yabancı halkları eritme amaçlı, kimliksiz ve kolayca idare edilen bir sistemdi.Bu sistemi anlamak, bazı perde arkası kurgularını açıklamaktan geçiyordu. Asla kolay bir çözüm değildi.Bir hayli hayat yolu almak gerekiyordu, uzun zaman siyasi sistemlerin özelliklerini öğrenmekten geçiyordu bu yol ve en azından bin kitabı aktarmaktı, cümlelerdeki gizli kalmış sırrı açıklamak...Biraz düşünelim, 7 yaşında olan bir çocuğu, evdeki çevresi birazcık kimlik bilincinden yoksun bıraktıysa, genelde öyle olduğunu sayabiliriz.Bu çocuk artık elden çıkmıştır ve onun asimile olmaması adeta imkansızdır...Biz, bu sistemi yorumlarken tek bir dalda duralım - kalalım &ndash; Türküler!Babaannemizin söylediği türküleri, okulda bize dayatılan yabancı türkülerle karşılaştıralım.Ninemizin türküleri evde, tarlada ve ağır çalışma koşullarında hep söylenirdi.Okulda ise, her öğrenci zor derslerden nefes almak için, can atarak müzik dersini bekliyordu.Neden &ldquo;zor dersler&rdquo;?Bunlar matematik veya başka bir ders değildi.Onlar, sizin evdeki, sokaktaki konuştuğunuz Türkçe dilinde değildiler. Tüm dünyanıza karşı, tanımadığınız ve görülmemiş bir dev gibi korkunç yenilikte, sonuçta sizin için yabancı bir dil...Evdeki anne baba yardımı da sizi pek rahatlatmıyor ve huzur vermiyor.Onların bildiği yabancı dil, yarım yamalak ve sık sık hata yapmanızı ortaya çıkarmaktaydı.Bazı öğretmenler, kimisi Türkçeyi az veya çok biliyordu, kimisinin içi ve dışı ise sizin etnik kimliğinize karşı bin kere nefretle doldurulmuştu.Bize karşı besledikleri kin ve nefret, genelde bir cümleyle dışa vuruyordu:&ldquo;Siz, cahilsiniz, cahil de kalacaksınız!&rdquo;Buna benzer hakaretlerden dolayı, birinci sınıfı, 32 öğrenciden sadece 12 kişi bir üst sınıfa geçebilmişti...Tabii ki, arkadaşlarımızdan bazıları daha iki üç yıl aynı sınıfı tekrar edeceklerdi...Siz ise, sınıf tekrar eden yaşça sizden daha büyük ağabeyler ile devam edecektiniz...Ara sıra öğretmenleriniz bazen size karşı daha insacıl ve yumuşak davranabilirlerdı, birer insan olduğunu hatırladıkları da olurdu; ama genelde nafileydi...Gelelim o çok  merak ettiğiniz müzik ve türkü söyleme derslerine.Bu ders saati esnasında genelde sizin ana sütü gibi çok sevdiğiniz ve beğenip söylediğiniz Türkçe türküleriniz aşağılanırlardı ve asla kabul görmezlerdi.Daha bebek beşiğinde annenizden dinlediğiniz o güzel türkülerinizi hiç bir sahnede söyleyemiyordunuz, onlar için hiç bir zaman alkış toplayamıyordunuz...Evet, türkülerinizi bir tek ormanda söyleyebiliyordunuz ve sizleri sadece kuşlar alkışlıyorlardı, bir de karşı tepelerde çayır bicen tırpancılar sizleri dinler ve alkışlardı...Karşı yamaçda yaşlı Pomak amcanın haykırışını hiç unutamazsınız: &ldquo;Fatmeeee, bir daha söyleee!&rdquo; Küçük Fatme ise henuz yasakların sebebini ve nedenini bilmezdi. Bundandır korkusuzca ve özgürce ormanlarda türkü söylemeleri...Ama, bir iki yıl daha geçince, bu küçük bülbülün sesi de susturulacaktı...Yıllar geçtikçe, Türkçeniz, ana diliniz ve türküleriniz aşağılandıkça aşağılanacaklardır, sistem size o yabancı türküleri dayatacaktır ve sadece onlar için sahnelerde alkış toplayacaksınız.Böylece, bu sahte alkışlara yetiştirileceksiniz ve kırık kanatla uçmaya çalışacaksınız...Türkçe türkülerimiz, babaanne türkülerimiz ise yıllar boyu sahne köşelerinde toz toplamaya devam edeceklerdir.Onları, beyninizin gizli bir köşesinde koruyacaksınız.Susuz, güneşsiz ve toprağın sıcacık nemli kucağından mahrum kalmışlardır, artık  ölmek üzerelerdir...Siz, o türküleri gizleyip muhafaza etmek zorundasınız.Artık büyüdünüz ve aile de kurmuşsunuz.Evinizin mutfağında çanak-çömlek yıkar, kendi türkülerinizi sessizce mırıldanırsınız...Evet, mırıldanmak da bir nevi sözsüz söylemektir; çünkü bir komşunuz, bu &ldquo;yabancı sözleri&quot; duyabilirdi ve sizi ele verebilirdi... Ama çocukluğunuzdan beri içinizde ukte kalmış o ana vatan özlemi ve merakı yok muydu?Şöyle bir gitsen Anadolu&#39;ya, bir binsen sahneye ve bir söylesen içinden özgürce gelen o hayat dolu Türkçe türkülerini: &ldquo;Biçerim, biçerim anneciğim demedim dolmaz...&rdquo; Ve bu tür anlarda, çeşmeden akan sular, gözyaşı damlalarına karışır, yutar gider, onları da yok eder.Tam da sizin türkünüz gibi...Çoluk çocuk edinirsiniz, ona içinizdeki sevimli Türkçe türküyü söyleyemezsiniz..Korku var! Sizi başlıca bu sistem öylesine bağlamış ve bastırmış ki, işinizden kovulursunuz...Hele diyelim, çocuğunuz gidip anaokulunda sizin türkünüzü söyledi.İşten kovulmak değil, hapis bile sizi kurtaramaz!Dönüverirsiniz, kendi iç dünyanıza kapanırsınız...Ama çocuğunuza nasıl bir türkü öğreteceksiniz?Her ne kadar iyi bir makamı ve sözleri olsa da, o yabancı nakarattaki türküler hiç bir zaman içinizi ısıtmayacaktır... Gece olur. Ah, geceler!Onlar sizin özgürlük dolusu dünyanızdır.Ses çıkarmadan, istediğiniz türküyü &ldquo;bağırıp-çağırırsınz...&rdquo; İçinizi döker, boşaltırsınız. Orada kimse yok.Size, okul sisteminin öğrettiği &ldquo;Yok, Allah!&rdquo; dahi yanınızda yok olamaz...Siz varsınız, Allah&#39;ınız var, Türkçeniz var, Türkünüz var!Var da var!Bir kabus gibi geçer gider karanlık gecelerin hakimiyeti...Başınız o kadar dolmuş ki, sabah sabah beyninizin içinde hala iki türkü karşı karşıya savaşır ve sizi günün acılarını karşılamaya çağırırlar...Sıkıp dişlerinizi, onları evde bırakıp okula gidersiniz.Orada artık beyninizin özgür olması isteniyor.Küçük çocuklar sizden bilgi, saygı, sevgi ve bir de Türkçe türkü öğrenmeyi bekliyor...Küçük, dünyaları tertemiz, sizden de tertemiz bilgiler edinmek istiyorlar...Yaa, siz şehirde öğretmen mi oldunuz?O, sevdiğiniz türkünün hali ne olacaktır?Seçin bakalım, söyleyin!Damarlarınızdaki kan akışı hızlı bir yürüyüş değil, adeta bir koşuş, sizi raylardan dışarı çekip gider...Tüm dünyanız gidiyor!İçinizdeki dünya altüst değil, kanlı pıhtıya dönüyor!Yüzünüzdeki tebbesümü asla elden kaçırmamalısınız! Ona, o küçük ve tertemiz dünyalı çocukların ihtiyacı var.Nasıl bir seçenek yapacaksınız? Çok kolay...Bir maske takıp sahneye çıkar gibi derse gireceksiniz...İçinizdeki ana sütü kokan türküyü gizleyip, o yabancı türküyü söyleyeceksiniz...Hem de nasıl? &quot;Seve seve...&quot;Bu maske size yardım etti, diyelim.Günler ve yıllar geçecek.Sizin de çocuklarınız, bu eğitim sisteminde yetişecekler.Sizin iç dünyanızdan hemen hemen hiç haberdar değiller ve içlerinde bir şüphe hissi onları o &ldquo;korkunç ve aşağılık dilde söylenen türkülerden&quot;  daha da uzaklaştıracaktır...Onların hali ne olacaktır?Eyvallah! Demokrasi geldi!Sevinçten zıplayarak uçakların hızını bile geçtiniz...Ve kendinizi anlatmaya çalışırsınız.Zavallı ümitler, inandırıcı olmayan hayaller...İçinizde yıllarca gizlediğiniz gerçekleri anlatmaya çalışırsınız.Ama sizi seven, anlayan çocuklar, kendi çevresinde bu gerçekleri anlatamazlar; çünkü bulundukları çevre onları dışlayıp uzaklaştıracaktır, önlerinde ölümcül sorunlar çıkaracaktır...Onlar, hangi yolu tutacaklardır?Evet, her sorunun bir çözümü bulunur.Ya sistemle beraber olacaksın, ya ona karşı tek başına savaş açacaksın, yada savaşın imkansızlığına aldanacaksın...Anayola koyulmak için yeni sistemin tüm araçlarını kullanmak istiyorsunuz.Bir de kendi öz ana dilinizi savunarak onu yasalaştırmayı arzulamaktasınız...Karşınıza ne mi çıktı, malik-melik (aldatmalık-göstermelik) dersler! Ya da kitap mı yazacaksın?Ha görelim, tek bir kırtasiye sizin kitaplarınızı satışa sunacak mı?Ya da herhangi bir tivi kanalı, sizi ve eserlerinizi tanıtacak mı?Hey gidi çukura basan ayak!Senden önce &ldquo;iz bırakanlar&rdquo; ya tıka basa hapisleri doldurmuş, ya yurdundan yuvasından kovulmuştur...Ey, size dokunamazlaaar!Ama gizliden gizliye önünüzdeki tüm yollar kapalıdır...Bunu geç de olsa ister istemez anlayacaksınız.Eğer mutlaka başarmak istersen, buradan uzaklara göç edeceksin... Batıya mı gittiniz ( kaçtınız )?Hayırlısı olsun! Çok mu mutlusunuz?Türk okulu mu buldunuz? Demeyin!Türk olduğunuzu gizleyemezsiniz!O, çağdaş dönemin dillere destan olan &ldquo;demokrasi yöntemi&quot;, sizi tekrar eritecektir, velev ki, sözde etnik grupları için slogan çok çok dikkat çekici ve inandırıcıdır: &ldquo;Çok şekil beraberliği!&rdquo; Şimdi kapatın gözlerinizi, tıkayın kulaklarınızı, uyku zamanı çoktan ayarlanmıştır...Tam raylı bir sistemin otel kompartımanı!Meğer, asırlar önce kurgulanmış Rusların o planı, bunca Türk halkını asimile etmekten ve devre dışı bırakmaktan ibaretmiş.Eninde sonunda, onu &quot;tüm halklar benimsemiş&quot; ve &quot;başarılı olmuşlar...&quot; <strong>Emel BALIKÇI</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bir-anne_1720480323_TjD05z.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bir anneye nasıl kıyılır ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bir-anne_1720480323_TjD05z.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Emrullah Efendi - Asırlık bir imza atan büyüğümüz]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/asirlik/2110/</link>
            <description><![CDATA[* Emrullah Efendi, öğrencileri üzerinde kuşun yavrusu üzerinde titrediği gibi titremiş, onları dalâlete düşmekten, tehlikeli akımlara kaymaktan ve siyasî cereyanlara kurban gitmekten korumaya gayret etmiştir.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/asirlik/2110/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Tue, 25 Jun 2024 12:37:29 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yeryüzünden milyonlarca, hatta milyarlarca insan geçmiş, ancak bunların sadece bir kısmı ardından derin izler bırakarak tarih sayfalarında yer tutmuşlardır.</p><p>Bu kimseler ya topluma cidd&icirc; zararlar veren ve aşırılıklarıyla tanınan kimselerdir ya da topluma faydası dokunup hayırları dilden dile, nesilden nesle, kitaptan kitaba aktarılan kimselerdir.</p><p>Hiç kuşkusuz, bunların birincileri topluma zarar ettikleri gibi, kendilerini de heder eden kimselerdir. İkincileri ise topluma faydalı oldukları gibi, inşallah, ahiret gününde de inanarak yaptıklarının karşılıklarını göreceklerdir.</p><p>Böyle şahsiyetlerden küresel çapta nam kazanan kimseler olduğu gibi, her toplumun kendi çapında yetişen değerli şahsiyetleri de vardır.</p><p>Bulgaristan Türkleri arasında yetişen böyle insanlar arasında önemli bir yere sahip olduğunu düşündüğüm bir şahsiyet bulunmaktadır ve onun adı Emrullah Efendi&#39;dir.</p><p>Emrullah Efendi, kimdir ve neden kendisini önemli şahsiyetler arasında görmekteyim? Bu soruların cevaplarını aşağıdaki satırlarda vermeye çalışacağım.</p><p>Emrullah Efendi, 15 Nisan 1878 tarihinde Deliorman&#39;ın göbeğindeki şirin ve güzel Yusufhanlar (Pristoe) köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Feyzullah Hacı Hasan, aslen Malatyalı olup Osmanlı zamanında Şumnu yöresinde tahsild&acirc;rlık yapmıştır. Bu esnada Yusufhanlar köyünden evlenerek oraya yerleşmiş ve ibtid&acirc;iye / ilkokul muallimliği yapmıştır. Oğlu Emrullah daha dokuz yaşında iken vefat eden Feyzullah Hacı Hasan, arkasında Peygamber talihli yetim evl&acirc;dını bırakmıştır.</p><p>Emrullah Efendi, on iki yaşına geldiğinde anasını da kaybederek öksüz kalmıştır. Ancak kendisinden büyük kardeşleri, ağabeyleri olduğu için onların himayesinde hayatın dikenli yollarında yürümeye başlamıştır. İlkokulunu köyünde hocalık yapan Muhsin Efendi&#39;nin yanında ikmal etmiştir. Aynı zamanda birçok Deliorman çocuğunun yaptığı gibi, tatillerde gücü nispetinde çalışmış, büyüklerinde ziraat işlerinde yardımcı olmuştur.</p><p>O dönemde Silistre şehrinde, Osmanlı döneminden kalma medreseler vardır ve onların en meşhurları Ayvaz Paşa, Satırlı, Bayraklı Cami medreseleridir. Küçük Emrullah&#39;ın ilm&icirc; kabiliyetini gören kardeşleri ve yakınları onu eğitim için zamanın tanınmış Silistre medreselerinden birisine göndermişlerdir.</p><p>Molla Emrullah, orada okuduğu sürece de tatil zamanında bostan pandarlığı, kiracılık (taşımacılık) ve Ramazan hocalığı yaparak okulunu devam ettirebilmek için madd&icirc; kazanç elde etmiştir.</p><p>Üstün bir başarı ile medresede dört yıllık eğitimini tamamlayınca Emrullah Efendi, ilim yolundaki serüvenine İstanbul D&acirc;rü&#39;l-Fün&ucirc;nu (İstanbul Üniversitesi) İl&acirc;hiyat Fakültesi&#39;nde devam etmiştir.</p><p>Bu okulda iyi bir eğitim alarak 1913 yılının Şaban ayında aliyyül&acirc;l&acirc; derece ile mezun olmuştur. Emrullah Efendi&#39;nin İl&acirc;hiyat Fakültesi&#39;nde öğrenim gördüğü sıralarda hocalarının bazıları şunlardır: Abdurrahman Şeref, Mustafa Asım, Hasan Fehmi, Hüseyin Avni, Ömer Hayri, Manastırlı İsmail Hakkı, Babanz&acirc;de Ahmed Naim.</p><p>Emrullah Efendi, İstanbul&#39;da bulunduğu zaman zarfında devrin fikr&icirc; cereyanlarını, basın ve yayınını yakından takip etme imk&acirc;nı bulmuştur. Orada &quot;Sır&acirc;t-ı Müstak&icirc;m&quot; çevresinde toplanan münevverleri tanımış, Bulgaristan&#39;a gelişinden sonra bile bu dergiyi okumuş ve okutmuştur.</p><p>Emrullah Efendi&#39;nin aynı zamanda meşhur muhakkik &acirc;limlerden ve son Şeyhülisl&acirc;m Mustafa Sabri Efendi&#39;nin Ders Vekili ve Danışmanı olan Muhammed Z&acirc;hid el-Kevser&icirc; ile yakın ilişkileri olmuştur.</p><p>Emrullah Efendi, üniversiteden mezun olunca, kendisine Türkiye&#39;de kalma teklifleri yapılmış, ancak o bu yapılan teklifleri reddederek memleketine dönmüştür.</p><p>Döndüğünde Bulgaristan Türklerinin kültür merkezi halindeki Şumnu&#39;ya yerleşen Emrullah Efendi, Müşebekli (Müşebbekli) Medresesine müderris olarak tayin edilmiştir. Eğitime pek de elverişli olmayan medreseyi tamir edip yepyeni bir eğitim yuvasına çevirmiştir.</p><p>İstanbul&#39;da tanıştığı yeni pedagojik usullerle eğitime başlayan Emrullah Hoca, çok geçmeden okulun yetersiz oluşu nedeniyle Medrese-i Aliyye olarak bilinen eski medrese binasını tamir ettirerek öğrencileriyle oraya geçmiştir.</p><p>Emrullah Efendi, ilk zamanlarda bu çalışmalarının karşılığında herhangi bir ücret de almamıştır. Fakat birinci Dünya Harbi&#39;nin başlaması üzerine, Bulgaristan ile Türkiye aynı safta savaşa girmiştir.</p><p>Bu sebeple Bulgaristan Türklerine istedikleri orduda askerlik yapma hakkı tanınmıştır. Emrullah Efendi de askere alınarak orada önce tabur imamlığı, daha sonra da bölük vaizliği yapmıştır.</p><p>İşler sük&ucirc;na kavuşunca, Emrullah Efendi tekrar Medrese-i Aliyye&#39;deki müdürlük görevini üstlenmiştir. Bu arada daha Birinci Dünya Harbi öncesinde Bulgaristan Müslümanlarının din&icirc; kadro ihtiyacını karşılayacak bir okul kurulması kararlaştırılmış ve savaş sonrasında bu okulun açılış çalışmaları başlatılmıştır.</p><p>Bulgaristan Müslümanları tarihinde bir devrim niteliğini taşıyan Medresetü&#39;n-Nüvv&acirc;b açılması, 1922 yılının sonuna doğru gerçekleşmiştir.</p><p>Nüvv&acirc;b Medresesi&#39;nin kurulması üzerine, Emrullah Efendi oraya müdür olarak atanmıştır. Sert ve ısrarlı bir kişilik sahibi olan bu zat, Nüvv&acirc;b&#39;ta hem hocalık hem yöneticilik ve hem de öğrencilere babalık yapmıştır. Çok zor ve çalkantılı dönemlerden geçen okulun kapatılmayıp Türk toplumuna hizmet etmesi için gecesini gündüzüne katarak uyumlu bir şekilde çalışmıştır. O, gerektiğinde bazı mesai arkadaşlarıyla öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamak için köy köy gezerek eli açık Müslüman halktan yardım toplamış, gerektiğinde de karşısına sopayla, bıçakla çıkan haddini bilmezlere karşı mücadele etmiştir. Okulda çıkan karışıklıklar sebebiyle birkaç ay görevden alınmışsa da, kendisine karşı yürütülen propagandaların aslının olmadığı tespit edilince yeniden görevine dönmüştür.</p><p>Emrullah Efendi, Nüvvab&#39;ın açılışından 1941 yılında vefatına kadar okulda 19 yıl müdürlük yapmış, yirminci yılın da açılışını yapabilmiştir.</p><p>Nüvv&acirc;b okulu açılırken T&acirc;l&icirc;/Lise ve &Acirc;l&icirc;/Yüksek kısımlarında ayrı birer müdür olacağı kararlaştırılmışsa da, bu gerçekte hiçbir zaman olmamış ve Emrullah Efendi her iki bölümü de başarılı bir şekilde yönetmiştir.</p><p>Ayrıca okulda değişik yıllarda, değişik sınıflarda çok üstün bir başarıyla şu dersleri de vermiştir: Arapça, Kel&acirc;m, Mantık ve Mecelle (İsl&acirc;m Hukuku Prensipleri).</p><p>Emrullah Efendi, öğrencileri üzerinde kuşun yavrusu üzerinde titrediği gibi titremiş, onları dal&acirc;lete düşmekten, tehlikeli akımlara kaymaktan ve siyas&icirc; cereyanlara kurban gitmekten korumaya gayret etmiştir. Aynı zamanda, diğer daha alt seviyedeki medreselerin kapanmaması için de büyük mücadele vermiştir. Bu hususta, Şumnulu &acirc;lim ve eski Başmüftü Hocaz&acirc;de Mehmed Muhyiddin Efendi&#39;nin desteğini de alarak var olan medreselerin kapanmasını engellemek için, oralara yetişkin Nüvvab mezunlarını müdür ve müderris olarak göndermiştir. Özellikle Razgrad&#39;da açılmış olan Feyziyye Medresesi&#39;ni kapatmak isteyen din aleyhtarlarına karşı öğrencilerini hep uyanık tutmuştur.</p><p>Böyle aktif bir hayat yaşayan Emrullah Efendi, hizmet yolunda koşa koşa yorulmuş, ama mücadeleden geri kalmamış.</p><p>O, son anlarına kadar Nüvv&acirc;b&#39;ın dertleriyle, Müslümanların eğitim işler ile meşgul olmuş ve bu yoldan pes etmeden Allah&#39;ın rahmetine kavuşmuştur.</p><p>Bu muhterem insan, metin ve gayretşinas z&acirc;t, 8 Ramazan, 1360/30 Eylül, 1941 tarihinde vazifesi başında &quot;İrci&icirc; il&acirc; Rabbike/Rabbine dön...&quot; emr-i il&acirc;h&icirc;sine uyarak ruhunu Yaradan&#39;a teslim etmiştir.</p><p>Cenaze namazına başta Hocaz&acirc;de Mehmed Muhyiddin Efendi, Div&acirc;n-ı Al&icirc;-i Şer&#39;&icirc; Az&acirc;sı tefsir sahibi Mustafa Hayri Efendi, Şumnu Müftüsü Mustafa Sabri Efendi olmak üzere Nüvvab öğretim kadrosu ve daha birçok öğretmen, köylü, kasabalı dost ve sevenler katılmıştır.</p><p>Cenaze namazı, Çarşı Camii&#39;nde kılınarak toprağa verilmiştir. Ardında kızları ve oğulları, yüzlerce talebesi ve sevdikleri kalan Emrullah Efendi&#39;nin en büyük mirası ise kurup yaklaşık 20 yıl boyunca yönettiği ve böylece bir asra imzasını attığı Medresetü&#39;n-Nüvv&acirc;b&#39;tır.</p><p>Çünkü bu okuldan yetişen yüzlerce kişi sadece Bulgaristan Müslüman-Türk kültürüne hizmet ederek Müslüman-Türk kimliğini korumakla kalmamış, Türkiye&#39;ye de ışık saçmıştır.</p><p>Emrullah Efendi&#39;nin Nüvv&acirc;b vasıtasıyla hizmetleri kendisinin vefatından sonra da devam etmiş, zira bu okuldan mezun olan oğulları Mehmed Emrullah ve Abdullah Emrullah, bir de damatları Beytullah Şişman ve Yusuf Aliş onun hizmetini devam ettirmişlerdir. Hatta oğlu Mehmed Efendi ve damatları Beytullah ve Yusuf efendiler babalarının vefatından sonra okulda hocalık da yapmışlardır. Emrullah Efendi&#39;nin oğulları, 1949-1951 göçünde, damatları da 1989&#39;daki büyük göçte Türkiye&#39;ye göç etmişler ve orada rahmet-i Rahman&#39;a kavuşmuşlar, damadı Yusuf Aliş ise İstanbul&#39;da ikamet etmekteydi (Hayatta ise Allah hayırlı uzun ömürler versin!)</p><p>Son olarak bir hususu da paylaşarak yazımı noktalamak istiyorum:</p><p>3-4 yıl önce, Nüvv&acirc;b mezunlarından olup 1990 yılında yeniden açılmasıyla Nüvv&acirc;b&#39;ın ilk müdürü olan Osman İsmail hocama Emrullah Efendi&#39;nin mezarını sormuştum. O da, mezarının &quot;soya dönüş süreci&quot; esnasında defnedildiği mezarlığın yerle bir edilmesi esnasında, bazı vefak&acirc;r Nüvv&acirc;b öğrencilerinin, müdürleri Emrullah Efendi&#39;nin mezarını açarak fani bedeninden kalanları doğduğu Yusufhanlar köyündeki mezarlığa defnettiklerini söylemişti.</p><p>Ben de birkaç yıl önce mezarlığa gidip ruhuna bir F&acirc;tiha okuyarak, bu değerli insanı y&acirc;d ettim.</p><p>Allah kendisine gan&icirc; gan&icirc; rahmet eylesin!</p><p>Vedat S. Ahmed,</p><p>Bulgaristan Yüksek İslam Şurası Başkanı</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/asirlik_1719310790_ci1YIB.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Emrullah Efendi - Asırlık bir imza atan büyüğümüz ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/asirlik_1719310790_ci1YIB.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Halime Yıldız - Haziran Haylazı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/halime-yildiz-haziran-haylazi/2108/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/halime-yildiz-haziran-haylazi/2108/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sun, 23 Jun 2024 15:25:01 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Çiçek değdi mi saça başa, yaz gelmiştir Balkanlılara. <strong>HAZİRAN HAYLAZI</strong> Mavi bir balıkçı teknesindenİndi sahileHaziran haylazıYazzz.Müge çiçeğiSon dizeyi seçtiAçmak içinAferin Beyazzz.Kabuğunu terk edenSalyangozlarınDerdini kim bilirBelkiHayalbazzz.PişmanlığınEn yakın komşusuBayat zaman eczanesiDişe dişMecaza mecazHoş geldin yazzz.Ne güzel yağıyorsun kalbimeSağanak mısın senSevilmek şahaneHazzz.Denize açılan her sokakUmut lütfederElim frambuazDudağım Kirazzz.HeyyyBremen MızıkacılarıBir şarkı çalınAma caz olsunCazzz. <strong>h.ALİ.me</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/halime-yildiz-haziran-haylazi_1719146254_W1cBps.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Halime Yıldız - Haziran Haylazı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/halime-yildiz-haziran-haylazi_1719146254_W1cBps.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Fayette polen gibi hafifti]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/uzunca-oyku/2107/</link>
            <description><![CDATA[“O betimi güç hafifliğine gülle kadar ağır geldi serçe yavrusu. Sonra kelebeğin, mucuk sineğinin ağırlığını da taşıyamadın. Yüreğimin bir kefesine seni, diğerine poleni koydum, biliyor musun, bir miligram bile ağır gelmedin. İşte o nedenle az önce, gökyüzünün maviliklerinde yiteceğin, bir daha seni göremeyeceğim korkusundan kuvvetlice üfleyemedim.”]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/uzunca-oyku/2107/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Thu, 20 Jun 2024 17:27:25 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong>Bu biraz uzunca öyküyü, Bulgaristan&#39;da yaşayan Türk asıllı kardeşlerime sunuyorum.</strong></p>Tüy gibi hafif tanımı, Küçük Peri&#39;nin filiz örneği taze bedenini anlatırken yetersiz kalır. O yüzden onu kavak ağaçlarından dökülen polenlere benzetirim. Dudaklarınızı uzatıp üfleseniz, kendini havada bulacak denli yeğni bir kızdır o. Öyle olduğuna kendimi inandırmış olmalıydım ki bir gün, mimarisi Barok stilinde, büyükbabasından kalma yapının verandasında, Fayette&#39;nin deyimiyle, &ldquo;göbek atarak&rdquo; pişmiş kahvelerimizi içerken, soluğumu üzerine hohladım. Büyükçe, ceren bakışlı, şaşkın gözlerle beni süzdü. Gerçi bakışı bazen beni acındırır, bazen eritir, bazen çapkınca ipiltilerle baştan çıkarırdı. Kimileyin büyüttüğü, erişilmez yaptığı da olurdu. &ldquo;Seni önce serçe yavrusuna benzettim, Küçük Peri,&rdquo; dedim o gün. (Fayette&#39;nin Türkçe anlamı.) &ldquo;O betimi güç hafifliğine gülle kadar ağır geldi serçe yavrusu. Sonra kelebeğin, mucuk sineğinin ağırlığını da taşıyamadın. Yüreğimin bir kefesine seni, diğerine poleni koydum, biliyor musun, bir miligram bile ağır gelmedin. İşte o nedenle az önce, gökyüzünün maviliklerinde yiteceğin, bir daha seni göremeyeceğim korkusundan kuvvetlice üfleyemedim.&rdquo; Yüzüme şaşırma mı hoşlanma mı deyisi anlaşılmayan bir bakış attı. Ardından, karmaşık ruhundan gizemli yansımalar acımsı gülümsemesinde kırılıp ufalandı. Onu varla yok arası, bir polen hiçliğine indirgediğim yargısına varmış olacak ki, sevimli bir dargınlık çatık kaşlarına tünedi. Ama çok geçmeden söylediklerimin derinliklerine bıraktığım abartılı benzetmelerimin inceliğine inebildi. Minnet dolu bir duygunun gönlünden gözlerine akınını gözlemlemek beni sevinçten dört köşe etti. Dünya, Fayette&#39;nin özgürlük dokulu düşüncelerine dar gelir. Değişken yapılı davranış, eylemleriyle beni hep şaşırtır. Aynı anayol üzerinde oturduğumuz, konutlarımız birbirine yakın olduğu için onu kimi bulvarda, kimi dairesinin balkonunda görürüm. Kimileyin ise hiçbir yerde göremem. Bir bakmışsınız, yüreğiyle kucakladığı insanlara sevgisini döker, bir başka gün ise köşe bucak onlardan kaçar. Bazı mahallemizin parkında rastlaşırız ya da pizzacıda, kimi gün düşkün insanların geldikleri birahanesinde. Bazen yalnızlığın tacını giyenlerin dolaştıkları kentin dışındaki ormanda yollarımız kesişiverir. Kimi sırra kadem basar, periye, sanrıya dönüşür. Diğer yakından tanıdığım kız, Rositsa, tavır, davranış, özyapısıyla Fayette&#39;den değişik, düşüncelerinde tutarlı, insanları etnik kimliklere ayırmadan, varsıl yoksul demeden, kalıcı sevgisi ile severdi. Dünyanın tapusu onunmuş gibi Küçük Peri&#39;nin kimi zaman havalı, kurumlu, kozmopolit duruşu onda yoktu. Alman kız, açmazları açımlamayı çokluk içgüdü, dürtüyle, Bulgar kız ise mantıkla yürütüyordu. Rositsa, dal gibi fiziğiyle fakültede bakışların odak noktasıydı. Görüşemediğimiz yıllar boyunca belli belirsiz dolgunlaşmış, kaldı ki erkekleri peşinden sürükleyen eski alımlılığını korumuştu. Borç harç, Tunca ırmağı kıyısında bir restoran açmış, üç, dört yıl çok zor geçmiş, üst üste onu kapatmakla yüz yüze gelmiş. Sonra işlerin azar azar açıldığını, artık çok şükür, sıkıntısızca geçinip gittiğini, dün ilçe merkezimizde ansızın karşılaşınca giderayak anlatmış, beni restoranını görmeye çağırmıştı. Çağırırken pek içtendi. Ayrıca üstüne basa basa, eğer gitmezsem, darılacağını ileri sürmüştü. Başkent üniversitesinin İngilizce Bölümünde öğrenciyken, beni hep sevmiş, saymış, zaman zaman kentin ünlü kafelerine götürmüştü. Restoranın üst katını ofis olarak kullanıyordu. Burada ufak bir mutfak, göz kamaştıran koltuk, kanepelerle donatılı bir antre, konuklarının kaldıkları iki yatak odası vardı. Beni çalışma odasına buyur etti. Maun ağacından yapılmış büronun karşısına, sehpanın iki yanındaki koltukların kapıdan taraf olanına oturdum. Çiy Tanesi&#39;nin (Rositsa adının Türkçe karşılığı) arkasındaki duvarın üst bölümünde bir friz kuşağına gözlerimi diktim. Duvarlar kavuniçi rengine boyanmış, taban onlarla uyumlu, kızılımtırak laminant parke döşeliydi.Başkasınınmış gibi çekinerek, çıtkırıldım bir devim ile koltuğu az geriye çekti. Oturmaya hazırlanırken, konumuna hoşlandırma değeri yüksek bir incelik yükleyerek: &ldquo;Önce birer kahve içelim Aşik,&rdquo; dedi.(Bulgar alfabesinde &lsquo;ı&#39; harfi olmadığı için Rositsa, Işık diyemiyor.) &ldquo;Nasıl olsun kahven, neskafe mi yoksa Türk kahvesi mi?&rdquo; Çiy damlası örneği duru, adıyla özdeş çehresine, ılık, dostça bir sevgiyle baktım. &ldquo;Orta şekerli bir Türk kahvesi olsun,&rdquo; dedim. Beni restoranında görünce, çehresinin tümünü saran o yürekten gülümsemeyle ikinci kez ödüllendirildim. &ldquo;Türk&#39;e de bu yakışır yani,&rdquo; dedi. &ldquo;Kendi kahvesi&hellip; Haydi, çabuk anlat Aşik! Nasılsın, neredesin, evlendin mi, çoluk çocuğun var mı?&rdquo; Görgü kurallarını geçmeyecek ölçüde aralanan dudaklarıma, gerçekte anlamı hoşnutluk olan, ince, alaysı bir gülümseme geldi. &ldquo;O kadar çok soru sordun ki yanıtlamaya hangisinden başlasam bilemiyorum.&rdquo; Kendi tez canlılığına sesle güldü. Gülüşünün tonunda da davranışlarındaki zarafetten yansımalar vardı. &ldquo;Ben böyleyim, bilirsin. Sanki olacakmış gibi bir anda her şeyi öğrenivermek isterim. Nerede olduğundan, ne çalıştığından başla istersen.&rdquo; &ldquo;Turp gibiyim ve de evli değilim. İngiliz Fakültesinden sonra, Almanca kursuna yazıldım. O dili de öğrenmeyi kafama takmıştım. Epey zorladı ama sonunda başardım. Şimdi Almanya&#39;da, Berlin&#39;de, bir turizm şirketinde rehberim.&rdquo; &ldquo;Burada olduğunu söyleseydin, şaşardım. Ülkemizde eli iş tutan adam mı kaldı ki&hellip; Dünyanın dört bir yanına çil yavrusu gibi dağıldık. Uğruna yanıp yakıldığımız demokrasi bak ne yaptı; bizi tundan tuna attı. Kendi sanayimizi kurmazsak, Avrupa&#39;ya yaranma, yamanma, avuç açma gibi acınacak halimiz ömür boyu sürer. Yerli kaynaklara dayalı, ekonomik kalkınmayı başlatacak bir yönetimi işbaşına getirmek artık kaçınılmaz oldu.&ldquo; Geçen rejimin dışa bağlı siyasetinin yol açtığı, ağır ekonomik çöküşten kurtulmak için işleyimi kuracak yeni bir siyas&icirc; oluşumu destekleyip desteklemeyeceğim konusunda sanırım, nabzımı yoklamak istiyordu. İçe yönelik bakışım, usumun karar verme yetisinin gözleri içinde dolaştı. İnce eğirip sık dokumadan onayını verdi verecekti. Çiy Tanesi&#39;nin başlatacağı, ileride belki partileşecek girişimine tanıdıkları, çevresi katılırlar mıydı bilmiyorum. Ne var ki ben, yanında yer alma eğilimimin gitgide canlanan etkinliğini ruhumun gözelerinde duyumsamaya başlamıştım. Buram buram özlem tüten anılarımdan Fayette&#39;yi aldım, Rositsa&#39;nın sağ yanına getirip koydum. Ama aralarındaki ayrımın kıyaslanamayacak boyutta olduğunu bilmem, o duygunun sönüvermesine neden oldu. Varlıklarını kendileri olmaya adamış, her bakımdan birbirinin karşıtı bu iki kızın, yalnız tek ortak noktaları vardı; üstüne toz kondurmadıkları onurlarına olağandışı düşkündüler. Kişiliklerini tartışmaya açsanız belki susarlardı. Ne ki konu onurları olursa, sözlerinizin ipeksi dokundurmalarını bile taşımayacak denli duyarlılaşıyorlardı. <strong>Ahmet Türkay </strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/uzunca-oyku_1718895731_PQI2vk.webp" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Fayette polen gibi hafifti ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/uzunca-oyku_1718895731_PQI2vk.webp"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Arnavutlara yazık oldu, EURO 2024'ki favorimiz kim]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/mac/2106/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/mac/2106/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/spor/">Spor</category>
            <pubDate>Thu, 20 Jun 2024 13:06:41 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>TÜRKİYE MİLLİ TAKIMININ İLK MAÇINI GALİBİYETLE BAŞLAMASI HARİKA, BU DEFANS VE BU MONOTON OYUN ANLAYIŞI İLE DEVAM EDERSEK ÇEKYA VE PORTEKİZ&#39;DEN FARK YERİZ</p><p>İlk maçımızı 3:1 kazandık. Bu tür turnuvalarda ilk defa galibiyet ile başlıyoruz. Ülke futbolumuz açısından şüphesiz mükemmel bir gelişme. Ama skor kimseyi yanıltmasın. Turnuvanın mutlak autsayderlerinden biri olan Gürcistan bizden çok daha net pozisyonlara girdi. Bu durum bizim defansın inanılmaz fazla kademe hatası yapmasından kaynaklandı. Ayrıca inanılmaz ağır ve monoton futbol oynadı bizim milliler...</p><p>Bu defans zafiyetlerine tedbir alınmazsa ve bu monoton oyun anlayışı ile devam edersek Çekya ve Portekiz bize fark atar.</p><p>Bu iki takım da tempolu ve hızlı futbol oynuyor. Gürcistan&#39;a karşı yavaş futbol oynamamızın sebebi yoğun yağmur nedeniyle ağırlaşan saha olduğuna inanıyoruz. Teknik kapasitesi yüksek futbolcularımız bu sahada tam performans ile oynayamadıklarını varsayıyoruz ve diğer maçlarımızda çok daha seri ve atak futbol oynamamızı bekliyoruz.</p><p>Bunun dışında Montella defansa yönelik gerekli uyarıları ve tedbirleri alacağını düşünüyoruz. Yoksa üstte dediğimiz gibi kademe hatalarına devam edersek Portekiz de, Çekya da, Gürcistan&#39;a benzemez, bizi kevgire çevirirler.</p><p>Bu uyarıları yaptıktan sonra, ne olursa olsun, ilk maçımızı kazanan milli takımımızı gönülden tebrik ediyoruz.</p><p>Hataları görüp gruptan 3:3 yaparak çıkmasını temenni ediyoruz, ki bu potansiyel milli takımımızda da var.</p><p>DİĞER YANDAN KEREM&#39;İN SON SANİYE GOLÜ, BELKİ DE BİZİ BİR ÜST TURA ÇIKARACAK KADAR ÖNEMLİ BİR GOLDÜ</p><p>Turnuvada dörderli altı grup var. Son on altıya kalacak takımlar gruplarını ilk iki sırada bitirecek olanlar ve dört gruptan en iyi üçüncü takımlar olacak. Bu seçeneği tercih etmeyiz ve grubumuzu en kötü ihtimal 2. sırada bitirmek isteriz; ama en iyi üçüncü olabilmemiz için Kerem&#39;in son saniyedeki golü averaj açısından hayati bir öneme sahip olabilir.</p><p>ARNAVUTLARA YAZIK OLDU. HIRVATİSTAN&#39;A KARŞI SON DAKİKADA BİR PUAN ALMAYI BAŞARDILARA; AMA ASIL ALTI PUANI HAK EDİYORLARDI</p><p>Arnavutluk, ilk iki maçını da etkili oynadı. Hem İtalya, hem Hırvatistan&#39;a karşı başa baş futbol oynadılar. Üstelik her iki karşılaşmada da öne geçmeyi başardılar. İtalya karşısında da Avrupa şampiyonalarının en erken golünü buldular. Ama tecrübe eksikliğinden her iki maçta da üstünlüklerini koruyamadılar.</p><p>İtalya&#39;ya karşı da, Hırvatistan&#39;a karşı da 2:1 yenik duruma düştüler. Neyse ki Hırvatistan&#39;a son dakikada gol atmayı başararak beraberliği kurtarabildiler. Oysa oynadıkları futbol ile altı puan almayı hak etmişlerdi.</p><p>Arnavutluk iyi performans göstereceğini eleme gruplarında aldığı sonuçlarla işaretini vermişti zaten. Grubu lider bitirerek Avrupa şampiyonasına katılmaya hak kazanmışlardı. İlk iki maçta bir puan topladılar. Her şey son maça kaldı; ama onların da şansızlığı son maçlarını İspanya&#39;ya karşı oynayacak olmaları. Burada tek şansları, yarın İspanya İtalya&#39;yı yenerse son maça fazla asılmamaları olabilir...</p><p>EURO 2024&#39;TE BİZİM FAVORİMİZ KİM?</p><p> Almanya&#39;nın ev sahipliğinde başlayan Avrupa futbol şampiyonasının ilk maçları tamamlandı. Ev sahibi Almanya doğal olarak en büyük favori olarak gösteriliyor.</p><p>Almanya&#39;nın yanı sıra yıldız kadroları itibarıyla Fransa ve İngiltere&#39;de en az Almanya kadar favori gösterilen diğer ülkelerden.</p><p>Ama bizim favorimiz, bu ülkelerin hiçbiri değil. Kim bizim favorimiz? İspanya. İlk turların sonunda bize göre en kreatif;ama bundan öte en uyumlu takım futbolu oynayan İspanya...</p><p>Bunun dışında gönlümüzdeki favori, tabii ki, Türkiye.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/mac_1718878884_JVb4AO.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Arnavutlara yazık oldu, EURO 2024'ki favorimiz kim ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/mac_1718878884_JVb4AO.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Двама български премиера посетиха Балгьоч]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/bulgaristan-parlamentosu/2105/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/bulgaristan-parlamentosu/2105/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/guncel/">Güncel</category>
            <pubDate>Tue, 04 Jun 2024 16:05:26 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Лидерът на Продължаваме Промяната Кирил Петков и кандидат-депутатът от същата партия академик Николай Денков, бяха посрещнати от Председателя на изселническата организация Балгьоч проф. д-р Емин Балкан много радушно и с усмихнато лице на градинката пред сградата на дружеството.</p><p>По-късно в актовата зала, при топла и задушевна атмосфера, с широко участие на членовете на Управителния Съвет на дружеството се проведе ползотворен разговор.</p><p>Гостуващата делегация, обстойно запозна присъстващите с развоя на последните политически събития в България, а проф. д-р Емин Балкан от своя страна имаше възможността да разкаже за неразрешените проблеми на изселническата общност в Турция.</p><p>В края на деня, гостите от България, бяха приети и от Мустафа Бозбей, Кмет на Голяма Община Бурса. </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bulgaristan-parlamentosu_1717506326_aAZXBF.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Двама български премиера посетиха Балгьоч ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bulgaristan-parlamentosu_1717506326_aAZXBF.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Ne umduk ne bulduk]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ne-umduk-ne-bulduk/2102/</link>
            <description><![CDATA["Biz sizden ve sizden daha yaşlı nesillerden hiç bir şey beklemiyoruz. Siz, aldığınız ruhsal ve bedensel travmalar sonucu, bu dünyadan ayrılacaksınız. Sizin yerinize yeni nesiller gelecek. İşte bu yeni yetişen nesilleri biz öyle yetiştireceğiz ki, onlar hiçbir zaman onlara giydirdiğimiz Bulgarlık gömleğini çıkarmak istemeyecekler..."]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ne-umduk-ne-bulduk/2102/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/guncel/">Güncel</category>
            <pubDate>Mon, 03 Jun 2024 20:12:03 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Son zamanlarda her gün feysten onlarca arkadaşlık teklifi alıyorum.</p><p>Bunların önemli bir kısmının Bulgar isimli insanların olması çok dikkatimi çekti.</p><p>Bu kadar fazla Bulgar tarafından takip edilir olmak, belki de, gurur verici olabilirdi.</p><p>Ancak derin bir araştırma sonucu, beni şoke eden bir sonuç ortaya çıktı.</p><p><strong>Bana arkadaşlık teklifinde bulunanların ekseriyeti, Bulgar ismi taşıyan Türklerdi...</strong></p><p>Bu durum üzerine düşünürken yaşamış olduğum bir olay gözlerimin önünde yeniden canlandı.</p><p><strong>1986 yılının kış aylarıydı.</strong></p><p>Belene cehennem adasında baskı, şiddet, terör ve ağır yaşam şartları had safhadaydı.</p><p>Her ay, bu cehenneme bizleri gönderen DS elebaşları, nabız yoklamak, daha doğrusu canına tak deyip teslim olmak isteyenleri tespit etmek amacıyla adaya geliyorlardı.</p><p>Hiç unutmam, bu amaçla bizim ilimizden DS elebaşlarından Kazakov ve bir elemanı gelmişlerdi.</p><p>Bendenizi huzura çağırmışlardı. Bana birkaç soru yönelttikten sonra ve benim teslim olmaya asla niyetimin olmadığını anladıktan sonra şöyle demişti:</p><p><strong>&quot;Biz sizden ve sizden daha yaşlı nesillerden hiç bir şey beklemiyoruz. Siz, aldığınız ruhsal ve bedensel travmalar sonucu, bu dünyadan ayrılacaksınız. Sizin yerinize yeni nesiller gelecek. İşte bu yeni yetişen nesilleri biz öyle yetiştreceğiz ki, onlar hiçbir zaman onlara giydirdiğimiz Bulgarlık gömleğini çıkarmak istemeyecekler...&quot;</strong></p><p>O an kendi kendime, bu adam rüya görüyor, hayal görüyor demiştim.</p><p>Oysa hayal görenler bizler imişiz. Düşünebiliyor musunuz, bugün, 1984-1989 yılları arasında yaşanan o vahşeti, sadece Türk olduğumuz için bize yaşatılan acıları, insanlarımızın önemli bir bölümünün hiç umurunda bile değil...</p><p>Bu günkü durum tamamen bunu kanıtlıyor. Ne yazık ki, gelmiş olduğumuz nokta hiç iç açıcı değil.</p><p>Mesela, aileler çocuklarının ana dilde yazmayı ve okumayı öğrenememelerini hiç dert etmiyorlar...</p><p>Dört yıl önce, Tuna boyunda (Rusçuk ili) bazı Türk köylerini ziyaret etmiştim.</p><p>Ailelerin çoğunda anne babaların, çocuklarıyla ve kendi aralarında sadece Bulgarca konuştuklarına şahit olmuştum.</p><p>Geçenlerde bir yazıyı hem Türkçe, hem de Bulgarca olarak paylaşmıştım.</p><p>Türkçe olanı, bir günde 11, Bulgarcasını ise 296 gören ve &quot;tıklayan&quot; olmuştu.</p><p>Bu tür üzücü örnekler çoğaltılabilir.</p><p>Her geçen yılla, durum daha da vahim hal alıyor.</p><p>Bizim insanlarımızın,  kendi Türklüğünden ve manevi değerlerinden hızla uzaklaştıkları, artık herkesin malumudur.</p><p>Buna kim veya kimler dur diyebilir?</p><p>Her şeyden önce yasal bazı önlemler alınmalıdır.</p><p><strong>Türkçemiz, mutlaka, ama mutlaka, 1973 yılına kadar olduğu gibi, zorunlu dersler arasına alınmalıdır.</strong></p><p>Bir hafta sonra Bulgaristan&#39;da genel seçimler var.</p><p>Seçimlere giderken soydaşlarımızın oylarına talip olan çok siyasi parti var.</p><p><strong>Ancak bunlardan hiç birisi Türk kardeşlerimizin ayaklar altına alınan azınlık hakları konusunda tek bir kelime söylemiyor...</strong></p><p>İnsan, ister istemez kendine şu soruyu soruyor:</p><p><strong>&quot;Acaba, bütün siyasi partiler arasında Türk azınlığının, zamana yayarak yok etme anlaşması mı var?&quot;</strong></p><p><strong>Böyle olmasaydı, Zorla Bulgarlaştırma Süreci&#39;nin mimarları hiç bir ceza almadan kurtulabilirler midi?</strong></p><p>Türkiye ile Bulgaristan arasında, Türkiye&#39;deki göçmenlerle, Bulgarstan&#39;daki Türkler arasında güya köprü görevi yaptıklarını iddia eden göçmen dernekleri, acaba bu konuların çözümü için neler yapıyorlar?</p><p>Bu günlerde, Bulgaristan&#39;dan bol bol misafir karşılıyorlar.</p><p>Yukarda üzerinde durduğumuz konular hiç gündeme geldi mi?</p><p><strong>Bulgaristan, bir avuç Bulgarın bulunduğu ülkelerde, kendilerine azınlık statüsü verilmesini sağladı.</strong></p><p>Büyük bir  etnik Türk topluluğu bulunan Bulgaristan, buna katiyen yanaşmıyor.</p><p><strong>Neden, acaba?</strong></p><p><strong>Ahmet Yılmaz</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ne-umduk-ne-bulduk_1717436836_fpWq0V.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Ne umduk ne bulduk ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ne-umduk-ne-bulduk_1717436836_fpWq0V.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[İki Başbakan Balgöç'ü ziyaret etti]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/iki-basbakan-balgoc-te/2101/</link>
            <description><![CDATA[Değişime Devam Partisi ( Продължаваме Промяната) lideri Kiril Petkov'u ve aynı partinin milletvekili adayı Akademik Nikolay Denkov'u, Balgöç Başkanı Prof. Dr. Emin Balkan, derneğin bahçe kapısında güler yüzle karşıladı.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/iki-basbakan-balgoc-te/2101/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/turkiye/">Türkiye</category>
            <pubDate>Mon, 03 Jun 2024 18:31:49 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bugün, Balgöç&#39;ü Bulgaristan&#39;ın iki eski Başbakanı birden ziyaret etmiş oldu.</p><p>Değişime Devam Partisi ( Продължаваме Промяната) lideri Kiril Petkov&#39;u ve aynı partinin milletvekili adayı Akademik Nikolay Denkov&#39;u, Balgöç Başkanı Prof. Dr. Emin Balkan, derneğin bahçe kapısında güler yüzle karşıladı.</p><p>Dernek binasının büyük salonunda, yönetim kurulu üyelerinin geniş katılımıyla, sıcak ve dostane bir atmosferde yararlı bir sohbet gerçekleştirildi.</p><p>Konuklar, Bulgaristan&#39;daki son siyasi gelişmelere değinirken, Prof. Dr. Emin Balkan, göçmen camiasının çözüm bekleyen sorunlarını ve önerilerini , kendilerine iletme fırsatı yakalamış oldu.</p><p>Bu ziyarete ulusal medya kuruluşları büyük ilgi gösterdi.</p><p>Daha sonra Bulgaristan&#39;dan gelen misafirler, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey&#39;yi de ziyaret ettiler.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/iki-basbakan-balgoc-te_1717429087_LJBN93.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ İki Başbakan Balgöç'ü ziyaret etti ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/iki-basbakan-balgoc-te_1717429087_LJBN93.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Belene'nin korkunç manzarası ürperticiydi]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/belene-nin-manzarasi/2100/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/belene-nin-manzarasi/2100/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Sun, 02 Jun 2024 23:01:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Belene ölüm adası, 1949 yılında, Todor Milenkov (Daha sonraki yıllarda İçişleri Bakanı oluyor) tarafından inşa edilen temeküz kampıdır.</p><p>Belene kampının kuruluşunun 74.ncü anma yılını büyük bir acı ve hüzünle anarken, geçen asrın ellili ve altmışlı yıllarında, komünist ideolojiyi kabullenmeyen binlerce vatandaş buraya sürgün edilmiş, yüzlercesi işkenece görerek fahşice öldürülmüştür.</p><p>Seksenli yıllarda, katil Jivkov yönetimi tarafından Türklere uygulanan asimilasyon politikaları nedeniyle, sadece 1984 yılının sonuna doğru, bu ölüm adasına 550 Türk kardeşimiz, ana diline, dinine ve inancına sahip çıkmak istediklerinden dolayı, sürgün edilip kapatılmıştırlar.</p><p>1987 yılında, benim yaşadığım Gölcük köyünden ( Cebel ) Belene adasına  sürgün edilen komşularımız Mustafa Yakup (Gara Kaptan), Remzi Halil, Muhammet Bekir ve Tasim Ahmet&#39;i, aileleriyle görüşmelerini sağladığımda, ben de Belene&#39;yi ziyaret ettim ve gördüğüm o korkunç manzaralar karşısında, insanın tüyleri ürperiyordu.</p><p>Aylarca ve yıllarca, bu işkence adasında tutulan bütün şehitlerimizi, bugün  rahmetle anıyor, gazilerimizin önünde saygıyla eğiliyorum.</p><p>Son dönemde, Bulgaristan&#39; da yaşanan siyasi gelişmeler ve ekonomik istikrasızlık, bizleri fazlasıyla kaygılandırmakta.</p><p>Çünkü milli kahramanımız Nuri Turgut Adalı&#39;nın zindanlarda geçen ömrü ve verdiği çetin mücadele unutulmuş.</p><p>Dünyaca ünlü sporcumuz Naim Süleymanoğlu&#39;nun,  &quot; Bana dayatılan Naum ismini kabullenmiyorum!&quot; deyip ana vatanımız Türkiye Cumhuriyet&#39;ne iltica etmesi unutulmuş.</p><p>Kaygılarımız ve hüznümüz ise, bizlere zulmedenleri kınamak yerine heykelleri dikilmesinden kaynaklanmakta.</p><p>Yetişen yeni jenerasyon gençlerimizin, yakın tarihimizi ve akabinde cereyan eden trajik olayları fazla umursamaması ve unutması, hatta bunları gündeme getirenleri birer vatan hayini olarak damgalamaları, bizleri gerçekten derinden yaralamakta.</p><p>Sadık Yılmaz,</p><p>Balgöç Genel Başkan Yardımcısı</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/belene-nin-manzarasi_1717358900_VTUrdx.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Belene'nin korkunç manzarası ürperticiydi ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/belene-nin-manzarasi_1717358900_VTUrdx.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Keser döner sap döner; gün gelir hesap döner...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/keser-doner-sap-doner-gun-gelir-hesap-doner/2099/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/keser-doner-sap-doner-gun-gelir-hesap-doner/2099/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Sun, 02 Jun 2024 22:04:58 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bugün, Belene&#39;de Kur&#39;an sesleri yükselirken, 1984- 1986 yıllarında Bulgaristan&#39;da Türklük mücadelesi verenlerin cezalandırıldığı Belene ölüm kampına sürülmelerinin 40. yılı doldu.</p><p>Anma törenine çok sayıda mağdur ve yakınlarının yanı sıra, Türkiye&#39;nin Sofya Büyükelçisi Mehmet Uyanık da teşrif ettiler.</p><p>Törende Kur&#39;an tilavetini dinlerken, mutluluğum tarif edilemezdi.</p><p>Zulüm adasındaki emniyet yetkililerinin <strong>&quot;Kemikleriniz, bu adada çürüyecek!&quot; </strong>sözlerini hatırladım.</p><p>O zaman biz de onlara<strong> &quot;Bir gün bizim yerimizde sizler burada olacaksınız!&quot; </strong>diyorduk.</p><p>Onları buraya atacak adalet henuz tecelli etmedi, l&acirc;kin biz Müslümanlar olarak burada Kur&#39;an okutarak huzur bulduk.</p><p>Gün geldi hesap döndü. Artık ölsek de gam yemeyiz.</p><p>Maksat hasıl olmuştur. Sen büyüksün ya Rabbi!</p><p><strong>Mehmet Türker, </strong></p><p><strong>Belene Adası</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/keser-doner-sap-doner-gun-geli_1717355725_SRp1he.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Keser döner sap döner; gün gelir hesap döner... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/keser-doner-sap-doner-gun-geli_1717355725_SRp1he.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
    </channel>
</rss>