<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
   <channel>
      <title>Misyon Gazetesi</title>
      <link>https://www.misyongazetesi.com</link>
      <language>tr</language>
      <description>Türkiye ve dünya gündeminden haberler ve son dakika gelişmeleri takip etmek, editör ve yazarların gündeme dair kaleme aldıkları güncel köşe yazılarını ve analizlerini okumak için, doğru adrestesin!</description>
      <category>News Headlines</category>
      <lastBuildDate>Fri, 14 Aug 2026 03:57:10 +0300</lastBuildDate>
      <ttl>1</ttl>
      <sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	  <sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
      <atom:link href="https://www.misyongazetesi.com/rss/mansetler/" rel="self" type="application/rss+xml"/>
      <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com"/><atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.superfeedr.com"/>
        <item>
            <title><![CDATA[Bavula Sığmayan Yas]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/bavula-sigmayan-yas/2283/</link>
            <description><![CDATA[Kendi otoritemizi, unvanlarımızın altına saklanmaktan vazgeçtiğimizde ve yanımızdaki kişinin gözünün içine “sana güveniyorum” diyerek bakabildiğimizde kazanacağız. On yaşındaki o çocuk bugün şunu duyuyor: “Artık kimsenin önlüğüne veya sessizliğine sığınmana gerek yok. Kendi isminle, kendi sesinle buradasın ve sırtını yaslayacağın en güvenli yer, aynı bavulu taşımış arkadaşının omzudur.”]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/bavula-sigmayan-yas/2283/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 04 Aug 2026 23:50:21 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Bavula Sığmayan Yas </strong><strong>Balkan Ruhunun İyileşme ve Otorite Yolculuğu</strong><br>On yaşında bir bavula dünyasını sığdıran o çocuğun sessizliğini bozma vaktidir…<br>1989 nesli olarak bizler, Türkiye&#39;ye geldiğimizde sadece eşyalarımızı getirmedik; ismimizin bir gecede silinebileceği korkusunu, 'görünür olursan canın yanar' öğüdünü ve sırtımızı devlete yaslamadan hayatta kalamayacağımız inancını da getirdik. Yıllarca başarıyla acımızı uyuşturduk, unvanlarla yaralarımızı gizledik. Ama artık yüzleşme vakti.                      Kendi hayat yolculuğumdan ve uzmanlık alanımdan süzülerek kaleme aldığım bu metin; Balkan ruhunun içselleştirilmiş baskıdan, tutulmamış yaslardan ve 'beyaz önlüklere' sığınan otorite arayışından nasıl özgürleşebileceğinin manifestosudur. Kendi otoritemizi geri almak, sırtımızı unvanlara değil birbirimizin omzuna yaslamakla başlar.<br>Okurken on yaşındaki o çocuğun elinden tutmayı unutmayın…<br><strong>'İÇİMİZDEKİ POLİS' ve KİMLİĞİN SESSİZ İSTİLASI</strong><br><strong>Diktatörlük, İsimsizleştirme ve Hayatta Kalma Zırhı</strong><br>Diktatörlükler sadece sınır kapılarını veya meclis binalarını ele geçirmez; asıl işgallerini bireyin zihninde, en mahrem düşünce odalarında gerçekleştirirler.<br>Bizim hikyemiz, on yaşında tüm dünyasını bir bavula sığdırabileceğini öğrenen çocukların hikyesidir. 1984 kışında Bulgaristan&#39;da polisler evlerimize, köylerimize girdiğinde, sadece isimlerimizi değiştirmediler; bizim 'güven' duygumuzu ampute ettiler.<br>Muzaffer&#39;in, Mehmet&#39;in kamusal alanda yasaklanıp zorla 'Mirena', &#39;Martin&#39; yapılması, sağlıklı bir dokunun kanserleşmesi (metastaz) gibiydi.<br>Ruth&#39;un ( 1988 ) Eşmerkezli Kontrol Çemberleri teorisi, bu yayılmanın anatomisini sunar. En dış halkadaki fiziksel şiddet ( Belene Kampı, sürgünler ), yerini orta halkadaki psikolojik kontrole ( sansür, propaganda ) bırakır. Ancak rejimin nihai başarısı, en içteki halkada, yani &#39;baskının içselleştirilmesinde&#39; yatar. İşte tam bu noktada, dış dünyadaki 'polis', bireyin vicdanı ve korkusu haline gelir.<br>O dönemde devlet hem cellattı hem de ekmek kapısıydı. Bu korkunç ikilem, ruhumuzda zehirli bir formül üretti: 'Sırtını devlete yasla ama ona asla güvenme.' Türkiye&#39;ye geldiğimizde o 'içimizdeki polisi' de beraberimizde getirdik. On yaşındaki o çocuk şunu öğrendi: 'Görünür olursan canın yanar.'<br>Bu içselleştirilmiş baskı, bizde üç somut savunma doğurdu:<br><strong>SİYASETTEN UZAK DURMA</strong>Bu apolitik bir tercih değil, bir 'siper kazma' eylemidir. Siyaset demek; hapis, sürgün ve yok sayılmak demekti. Atalarımız, evlatları yaşasın diye 'itiraz etme' yetilerini dondurdular.<br><strong>GÖRÜNMEZLİK ZIRHI</strong>'Aman tadımız kaçmasın' fısıltısı, aslında fark edilmeme çabasıydı. Görünmezlik bizim için bir tercih değil, bir hayatta kalma stratejisiydi.<br><strong>SIRTINI DEVLETE YASLAMA REFLEKSİ</strong>Devleti sorgulanamaz bir baba olarak içselleştirdik ve sivil toplumun özü olan 'eleştirel katılımı' bir tehlike olarak kodladık. Bedenimiz tarihin haritasıdır; eğer o 'içimizdeki polisi' emekli edebilirsek, o çemberleri kırmaya başlarız.<br><strong>ŞİFACI OTORİTE Mİ, YASIN BASTIRILMASI MI?</strong><br><strong>Beyaz Önlüklerin Gölgesinde Balkan Yası ve Kuşaklararası Duygu Mirası</strong><br>1989&#39;da Türkiye&#39;ye geldiğimizde, hiçbirimizin ağlamaya ya da 'Benim ismim neydi?' diye sormaya vakti yoktu.<br>1.nesil çalışarak uyuştu, biz 2.nesil ise okuyarak, profesör olarak acımızı unuttuk.<br>Ama bir şeyi atladık: Yas tutulmadığında, o acı ölmez; sadece şekil değiştirir ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir 'duygu mirasına' dönüşür. Bu aktarım, bugün sivil toplumdaki felcin asıl sebebidir.<br>Babalarımızdan ve dedelerimizden bize kalan o görünmez mirasın maddelerini iyi okumalıyız: <strong>İHANET KORKUSU VE ŞÜPHE MİRASI</strong>Bulgaristan&#39;daki 'muhbirlik' sistemi, toplumsal dokuyu öyle bir zedeledi ki; bugün bir dernek çatısı altında toplandığımızda bile bilinçaltımızda 'Beni kim ihbar eder?' ya da 'Bu kişinin arkasında kim var?' sorusu yankılanıyor. Bu, epigenetik bir güvensizliktir. 'Bizi ancak biz anlarız' diyoruz ama hemen ardından 'Bize en çok biz zarar veririz' diye ekliyoruz. İşte bu çelişki, liderliklerin ve birlikteliklerin önündeki en büyük engeldir.<br><strong>MÜKEMMELİYETÇİLİK VE KABUL GÖRME HIRSI</strong>Ailelerimiz bize 'Öyle bir başarılı ol ki kimse sana dokunamasın' öğüdünü miras bıraktı. Bu miras bizi profesör, uzman yaptı ama aynı zamanda bizi yalnızlaştırdı. Başarıyı bir kalkan olarak kullandığımız için, sivil toplumda 'yaralarımızı' göstermekten korkar hale geldik. Oysa sivil toplum, yaraların ortaklığından doğar; unvanların yarışından değil.<br><strong>SESSİZLİĞİN KUTSANMASI</strong>'Başını eğ, işine bak' öğüdü, Balkan göçmeninin genetik koduna işlendi. Bu yüzden bugün siyasette ve sivil toplumda sesimizi yükseltmek, bilinçaltımızda hl bir 'suç' gibi algılanıyor.<br>Neden derneklerimizin başında hep 'Tıp Profesörlerini' görüyoruz? Çünkü biz bir lider değil, bir 'şifacı' arıyoruz. Beyaz önlük 'masumdur', 'dokunulmazdır'. Devletin sert yüzünden korkan göçmen, sırtını bir profesöre yasladığında kendini güvende hisseder. Peki, o dünkü seçim? Erkek profesör yine kazandı, kadın profesör ise geri çekildi. Bu sahne, Balkan yasıyla yüzleşemediğimizin en acı tablosudur. Balkan kadını, göç yollarında acıyı çeken ama yasını hep sessizce tutan taraftır. Bizim bilinçaltımızda kadın figürü, o 'tutulmamış yasın' temsilcisidir. Toplum, o acı dolu yüzle ( kadın figürüyle ) bakışmak istemez; çünkü o yüze bakarsa kendi yaralarını görecektir. Bunun yerine, eril ve akademik bir otoriteyi ( erkek profesörü ) seçerek acısını bastırmayı, 'iyileştik' maskesini takmayı tercih eder. Kadının çekilmesi, 1989&#39;da kimliği alınan annelerimizin o 'dilsiz' sessizliğinin bugünkü yankısıdır.<br><strong>OTORİTEYİ GERİ ALMAK VE GÜVENİN İNŞASI</strong><br><strong>Kendi Otoritemizin Cerrahı Olmak: Birbirimize Yaslanarak Yeniden Doğmak</strong><br>Şimdi en zor ama en umut dolu soruya geliyoruz:<br>Bu kısırdöngüden nasıl çıkarız?<br>Otoriteyi geri almak ve kendimize olan o sarsılmış güveni yeniden inşa etmek için bir 'şifacı baba' beklemeyi bırakıp, kendi sivil irademizin cerrahı olmalıyız. Otorite dışarıdan verilmez; otorite, travmanın işlenmesiyle içeriden kazanılır. İşte o yolun kilometre taşları:<br><strong>KUŞAKLARARASI ZİNCİRİ KIRMAK VE YASIN HAKKINI VERMEK</strong><br>Otoriteyi geri almanın ilk şartı, babalarımızdan devraldığımız o 'sessizlik ve şüphe' mirasıyla yüzleşmektir. Dernek odalarımızda sadece başarıları kutlamayıp, kaybettiğimiz isimleri, geride kalan bahçeleri ve o büyük kırgınlığı birlikte konuştuğumuzda, aramızdaki o sinsi şüphe (muhbirlik mirası) erimeye başlar. Güven, ancak 'senin acını görüyorum ve o acı bende de var' dendiğinde inşa edilir. Yasa isim verdiğimizde, içimizdeki o 'polis' de görevini bırakacaktır.<br><strong>'BAŞARI' UYUŞTURUCUSUNDAN 'SİVİL GÜÇ' BİLİNCİNE GEÇMEK</strong><br>Otoriteyi geri almak için; başarımızı otoriteye bir 'rüşvet' gibi sunmaktan vazgeçmeliyiz. Başarımız bizi koruyan bir kalkan değil, sesimizi yükselten bir megafon olmalı. 'Sırtını devlete yasla' diyen o korku dolu ses, aslında celladına sığınan bir çocuğun korkusudur. Kendi otoritemizi kazanmanın yolu, sırtımızı devlete değil, yanımızdaki kader arkadaşına yaslamaktır. 'Biz başarılıyız' demek yetmez; 'Biz biriz ve buradayız' demeliyiz.<br><strong>KADINLARIN SESSİZLİĞİNİ BOZMAK ( Dengeli Otorite )</strong><br>O seçimde çekilen kadın profesörün be diğer kadınların masaya geri dönmesi gerekir. Otoriteyi geri almak, sadece eril bir güç gösterisi değildir. Balkan kadınının esnek, kapsayıcı ve dayanıklı ruhu olmadan kurulan bir sivil otorite, her zaman totaliter rejimin o sert gölgesini taşıyacaktır. Kadınların 'uyumlu olmak' adına geri çekilmediği, duygusal zekanın ve şefkatin de bir 'güç' olarak kabul edildiği bir yapı, bizi gerçekten özgürleştirecektir.<br><strong>SİYASETİ 'KORKU'DAN 'HAK' ALANINA TAŞIMAK</strong><br>'Siyasetten uzak dur' mirası, bizi isimsiz bıraktı. Otoriteyi geri almak; siyaseti birilerini devirmek değil, kendi toplumsal varlığımızı onurlandırmak olarak görmektir. Hak aramanın bir 'ölüm fermanı' olmadığını, aksine onurlu bir hayatta kalmanın tek yolu olduğunu idrak etmeliyiz. On yaşındaki o çocuğun 'görünür olursan canın yanar' korkusunu, 'görünür olmazsan yok olursun' gerçeğiyle dönüştürmeliyiz.<br><strong>PSİKOSOSYAL YASA VE TRAVMAYA DUYARLI BİREY </strong><strong>VE LİDERLİK ÖRNEKLERİ BİREYSEL DÜZEYDE</strong>Balkan travmasını işlemiş birey, bir dernek toplantısında 'Bu fikir yanlış' dendiğinde bunu bir 'ihbar' veya 'saldırı' olarak değil, sivil bir katkı olarak görür. On yaşındaki o çocuk artık 'görünmez' kalarak değil, kendi hikayesini (ismini, yasını, başarısını) bir bütün olarak anlatarak var olur. Sırtını yasladığı yer bir unvan değil, kendi içsel bütünlüğüdür.<br><strong>LİDERLİK DÜZEYİNDE</strong>Travmaya duyarlı lider; bir profesör titizliğiyle değil, bir 'yas yoldaşı' samimiyetiyle yönetir. Seçimlerde bir kadın meslektaşı çekildiğinde bunu bir 'zafer' değil, toplumsal bir 'kayıp' olarak görür ve o sesi masaya geri çağırır. Protokollerdeki o buz gibi havayı, 'Biz aynı bavulun içindeyiz' diyerek ısıtan kişidir. Otoriteyi korkuyla değil, şeffaflık ve güven inşa ederek kurar.<br>Son olarak, otorite dışarıdan verilmez, içeriden alınır. Kendi otoritemizi, unvanlarımızın altına saklanmaktan vazgeçtiğimizde ve yanımızdaki kişinin gözünün içine 'sana güveniyorum' diyerek bakabildiğimizde kazanacağız.<br>On yaşındaki o çocuk bugün şunu duyuyor: 'Artık kimsenin önlüğüne veya sessizliğine sığınmana gerek yok. Kendi isminle, kendi sesinle buradasın ve sırtını yaslayacağın en güvenli yer, aynı bavulu taşımış arkadaşının omzudur.'( Fotoğraftakiler: Rahmetli dedem Mustafa Faik Mustafa - Yılmaz ve rahmetli babam  Faik Mustafa Faik - Yılmaz. ) <strong>Muzaffer MUSTAFA,</strong><strong>M.Sc., MCSW, CTSS, CCTPMUSE Travma &amp; Dayanıklılık Merkezi Kurucusu ve Direktörü</strong>Yazı Kaynağı: <strong>https://www.musetravmamerkezi.com/bavula-sigmayan-yas/</strong>  <br> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bavula-sigmayan-yas_1785876889_HrksDy.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bavula Sığmayan Yas ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bavula-sigmayan-yas_1785876889_HrksDy.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA['Yeniden Doğuş Süreci' 1989'da Bitmedi]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/goc/2282/</link>
            <description><![CDATA[“Bulgaristan değişti mi?” diye sordum. Elbette değişti: yeni kitaplar çıktı, arşivler açıldı, genç tarihçiler yetişti, dil bile değişmeye başladı.
Ama ortak bir dil oluşmadı. Sanki herkes farklı kitaplar okumuş, farklı ülkelerde yaşamış ve şimdi aynı odada buluşmuş. Kelimeler aynı, anlamları farklı.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/goc/2282/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/guncel/">Güncel</category>
            <pubDate>Sat, 11 Jul 2026 12:41:12 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong >ESKİ BİR METİN</strong>  On beş yıldan fazla bir süre önce bir metin yazmıştım, sonra onu neredeyse fark etmez oldum. Onu zayıf ya da yanlış bulduğum anlar olmadı. Hayatım başka yönlere aktı: yeni kitaplar, tartışmalar, konular… Binlerce sayfa birikti, o metin ise geride kaldı; eski albümde sararmış bir fotoğraf gibi.Birkaç gün öncesine kadar böyleydi. 'Kimseye Ağıt'ın ( Реквием за никого ) yeni baskısı çıkana dek.Onu merakla açtım. Aceleci değerlendirmeler ve fazla tuzlu duygular bekliyordum.Garip, başka bir şey oldu.Okurken, metnin kendisini değil, doğduğu günü hatırlamaya başladım: insanların yüzlerini, Kornitsa&#39;dan yaşlı bir adamın sesini, salondaki mahcup sessizliği, kendi şaşkınlığımı. Bir kapının aralandığını hissettim; varlığını bildiğim ama girmeye cesaret edemediğim bir oda.Belki de o gün ilk kez hiç duymadığım bir anlatının var olduğunu fark etmiştim.</p><p><strong >NE ANLADIĞIMI SANMIŞTIM</strong>  Bugün metni okurken beni en çok etkileyen şey içeriği değil, onu yazan insanın hissi oldu.Onu hl görüyorum, şaşkınlığını hl hissediyorum: zavallı, o güne dek varlığını bilmediği bir dünyaya düşmüştü.O gün anlamamıştım, ama şimdi biliyorum: bana cevaplar vermedi, tam tersine beklenmedik sorular yükledi.</p><p><strong >BİRKAÇ ALINTI</strong>  '2009&#39;da, AB üyesi bir ülkede, &#39;Tarihte siyasi tekele karşı: 1989 Mayıs protestolarının diğer anlatısı – 20 yıl sonra&#39; başlıklı bir seminerin yasaklandığını duydum. Rektör, Sorbonne&#39;da eğitim görmüş bir tarihçi değil mi? Hangi çağda yaşıyoruz?&#39;Tam da o yasakladı,&#39; dediler.Gerekçesi: &#39;Seminer fazla politize, fazla tek taraflı.&#39;Şaşkınlığım büyüdü. İki kadın bana acıyarak baktı: &#39;Zavallı, hangi dünyada yaşıyorsun?&#39;Türk konukların hepsi doğrudan Türkiye&#39;den gelmişti; 1989 direnişinin canlı tanıklarıydı. Onlar, Doğan&#39;ın rolünün bugünkü gibi abartılı olmadığını söylüyorlardı. Mesele hangi versiyonun tarihe geçeceğiydi.'</p><p><strong >ON BEŞ YIL SONRA</strong>  O günden sonra semineri düşünmeyi neredeyse bıraktım. Belki mesafe hissimi değiştirdi, belki de başka Avrupa ülkelerinin hikyelerine yöneldim. Avusturya&#39;nın 'Hitler&#39;in ilk kurbanı' mitini, Fransa&#39;nın işbirliğiyle yüzleşmek için geçen on yıllarını, Rusya&#39;yı, Türkiye&#39;yi, Yunanistan&#39;ı okudum. Farklı diller, farklı kaderler… Ama toplumların hatırlama ya da unutma biçimleri bana tanıdık geldi.</p><p><strong >ESKİ METİNDEN BİR ALINTI</strong>  'İnsanlar sadece 1980&#39;leri değil, 1912–13&#39;teki Pomakların zorla Hristiyanlaştırılmasını, hatta Rus-Türk savaşında öldürülen yüz binlerce sivili anlatıyordu. Bu kesintisiz baskı ve zulüm bugüne dek sürüyor gibiydi. Türkler, Pomaklar, Romanlar hep ikinci sınıf görülmüş, bazen doğrudan şiddetle karşılaşmıştı. Hep aynı şartla: ya Bulgar olun ya da Türkiye&#39;ye gidin.'</p><p><strong >BULGARİSTAN NE OLDU?</strong>  Bugün artık yanlış sorular sorduğumu anlıyorum. Uzun süre 'Bulgaristan değişti mi?' diye sordum. Elbette değişti: yeni kitaplar çıktı, arşivler açıldı, genç tarihçiler yetişti, dil bile değişmeye başladı.Ama ortak bir dil oluşmadı. Sanki herkes farklı kitaplar okumuş, farklı ülkelerde yaşamış ve şimdi aynı odada buluşmuş. Kelimeler aynı, anlamları farklı.Artık en yakıcı sorum şu: Konuştuğumuzda gerçekten daha fazla şey öğrenebiliyor muyuz?</p><p><strong>Zlatko ENEV,</strong></p><p><strong>Liberal İnceleme (  Либерален Преглед  )</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/goc_1783762947_7CwcLj.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ 'Yeniden Doğuş Süreci' 1989'da Bitmedi ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/goc_1783762947_7CwcLj.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Jivkov'u korku sarmıştı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/jivkov-u-korku-sarmisti/2280/</link>
            <description><![CDATA[Balkan Türkleri, bulundukları coğrafyada 150 yıldır hep entegre ve arıtılma zorbalığına uğramışlardır. Sadece savaş durumunda değil, barış durumunda da göçe zorlanarak beş yüz yılık yurtlarından kovulmuşlardır.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/jivkov-u-korku-sarmisti/2280/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/guncel/">Güncel</category>
            <pubDate>Mon, 22 Jun 2026 16:29:46 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Göçmen derneklerimiz siyasi partilerle ilişkilerinde çok dikkat etmeliler; çünkü siyasi partiler dernekler vasıtası ile o camianın oylarını alma avına çıkarlar. <br>Bunu da medeni biçimde yapamazlar, çoğu zaman yüzüne gözüne bulaştırırlar. <br>Oylarını almak bir yana, o camianın nefretini kazanırlar. <br>Daha da kötüsü o camianın birliğine bütünlüğüne de zarar verir. <br>Her şeyden önce dernekler, gönüllü bağımsız kuruluşlardır. Camiasının kültür değerleri ışığında faaliyetler yapar, sorunlarını tespit eder ve bunların çözümü için yetkililerle ilişkiler kurar. <br>Bu sorunların çözümleri için elbette ki bağımsız siyasi partiler üstü devlet kurumlarıyla olduğu gibi iktidar ve muhalefet siyasi parti temsilcileriyle de iletişime geçer. <br>Sorunları çözmeye kurumlar sessiz kalırsa, iktidar siyasi partiler temsilcileriyle görüşülür ve sonuç yine muhalefet siyasi parti temsilcilerine de iletilir. <br>Siyasi partiler oy avcıları olduğu için, faaliyetlerini oy için yaparlar.<br>Derneklerin ve hele Balkan Göçmenleri Kültür ve Dayanışma Dernekler&#39;nin çok önemli ve tarihi kuruluş sebepleri vardır.<br>Balkan Türkleri, bulundukları coğrafyada 150 yıldır hep entegre ve arıtılma zorbalığına uğramışlardır. <br>Sadece savaş durumunda değil, barış durumunda da göçe zorlanarak beş yüz yılık yurtlarından kovulmuşlardır. <br>Kova kova bitiremedikleri ve üzerlerinde eritme, asimile etme ve kimliklerini unutturma faaliyetleri çok büyük kültür yaraları açmıştır. Yine de üzerlerinde yüzde yüz sonuç alınamadığı zaman da orada manevi soykırıma maruz kalmışlar ve yine sınır dışı edilmişlerdir. <br>O kızıl faşistler, yaptıklarını gizleme ihtiyacı bile duymadan, sınır dışı pasaportlarında silah yoluyla verdikleri yabancı isimleri değiştirmeden bizleri kovmuşlardı. <br>Türkçe ana isimlerimize, bu denli  tahammüller yoktu...<br>Bizim, Bulgaristan&#39;daki Türklerin kararlı mücadelesi ve direnişi, kızıl faşist Jivkov&#39;u öyle panikletmişti ki, orada kalanlardan, Belene&#39;ye sürülemeyenlerden, hapishanelere sokulamayanların da açlık grevleriyle mücadeleye başlattıklarında, şöyle  derinden bir haykırmadan edememişti: 'Şimdi Kırcaali, Kıbrıs olacak'.( Сега Кърджаали ще стане Кипър. )<br>Böylece panik içinde, zorla verdiği Bulgar isimleriyle turist pasaportu vererek Türkleri ülkeden kovmaya başlamıştı. </p><p><strong>Ramazan AYYILDIZZ</strong>,</p><p>İzmir</p><p><br> </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/jivkov-u-korku-sarmisti_1782135026_StPpY9.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Jivkov'u korku sarmıştı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/jivkov-u-korku-sarmisti_1782135026_StPpY9.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Meclise, Türklerin haklarıyla ilgili yasa sunuldu]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/meclise-turklerin-haklariyla-ilgili-yasa-sunuldu/2279/</link>
            <description><![CDATA[Sunulan değişikliklerin, Bulgaristan Cumhuriyeti Anayasası’na, genel, eşit ve doğrudan seçim hakkı ilkelerine, ayrıca Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi’nin demokratik standartlarına uygun olduğu, vatandaşların toplumsal ve siyasi yaşama mümkün olan en geniş katılımını sağlamaya yönelik olduğu gerekçelerde belirtiliyor.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/meclise-turklerin-haklariyla-ilgili-yasa-sunuldu/2279/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 14:38:38 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong >DPS Parlamento Grubu, Türk ve Müslüman toplum temsilcilerinin haklarıyla ilgili yasa tasarıları paketi sundu</strong></p><p>Türk ve Müslüman toplum temsilcilerinin, sözde 'yeniden doğuş sürecinin' kurbanı olanların ve Türkiye Cumhuriyeti&#39;ndeki Bulgaristan vatandaşlarının haklarıyla ilgili yasa tasarıları paketi DPS Parlamento Grubu tarafından Meclise sunuldu.</p><p>Pakette, Medeni Kayıt Yasası, Baskı Görmüş Kişilerin Politik ve Medeni Rehabilitasyonu Yasası ve Seçim Kanunu&#39;nda değişiklikler yer alıyor.</p><p>Medeni Kayıt Yasası&#39;ndaki öneriler, sözde 'yeniden doğuş süreci' sırasında zorla dayatılan isimlerin Nüfus Kayıt Sistemi&#39;nden silinmesini ve medeni durum görevlilerinin bu tür verileri talep etmesine açık bir yasak getirilmesini öngörüyor. Böylece gelecekte vatandaşlardan, bu tür verileri talep eden bir görevlinin cezalandırılması garanti altına alınacak.</p><p>Yasa tasarısı ayrıca, sözde 'yeniden doğuş süreci' sırasında zorla isim değiştirmeye maruz kalan ölen Bulgaristan vatandaşlarının isimlerinin iadesi sorununu çözecek bir mekanizma da öngörüyor.</p><p>DPS Parlamento Grubu&#39;nun sunucuları gerekçelerinde, bu yasanın değişiklik ve eklemelerinin geniş destek bulmasının zamanı geldiğini, böylece o dönemin totaliter rejiminin Türk ve Müslüman topluma karşı işlediği hatanın düzeltilmesi gerektiğini vurguluyor.</p><p>Baskı Görmüş Kişilerin Politik ve Medeni Rehabilitasyonu Yasası&#39;nda, Bulgaristan Cumhuriyeti&#39;ndeki totaliter komünist rejimin baskıcı eylemlerinden zarar gören kişilerin sosyal ve ahlaki rehabilitasyonunu düzenleyen mevcut yasal çerçevenin geliştirilmesi öneriliyor.</p><p>DPS Parlamento Grubu, devlet otoritesi tarafından baskıya uğrayan kişilerin özel toplumsal statüsünü vurgulamak için, emekli maaşına ek olarak verilen ilavenin bağımsız bir ' zorlayıcı tavır emekliliğine' dönüştürülmesini teklif ediyor.</p><p>Seçim Kanunu&#39;nda değişiklik ve eklemeler öngören yasa tasarısı, belediye meclis üyeleri ve belediye başkanları seçimlerinde, ayrıca Bulgaristan Cumhuriyeti&#39;nden Avrupa Parlamentosu üyeleri seçimlerinde aktif seçme hakkının kullanılmasında ikamet şartlarını kaldırıyor.</p><p>Ayrıca dil sınırlamasının kaldırılması ve Bulgaristan vatandaşı olmayan AB vatandaşlarının aktif kampanya yürütebilmesi, seçilebilmesi; diğerlerinin ise bilinçli bir seçim yapabilme imknına sahip olması öneriliyor.</p><p>Sunulan değişikliklerin, Bulgaristan Cumhuriyeti Anayasası&#39;na, genel, eşit ve doğrudan seçim hakkı ilkelerine, ayrıca Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi&#39;nin demokratik standartlarına uygun olduğu, vatandaşların toplumsal ve siyasi yaşama mümkün olan en geniş katılımını sağlamaya yönelik olduğu gerekçelerde belirtiliyor.</p><p><strong>Jale Filibeli</strong>,</p><p>Sofya</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/meclise-turklerin-haklariyla-i_1781782954_zE46ej.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Meclise, Türklerin haklarıyla ilgili yasa sunuldu ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/meclise-turklerin-haklariyla-i_1781782954_zE46ej.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Demokrasi illüzyonu ışığında ana dilimiz]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/hikmet/2277/</link>
            <description><![CDATA[​Gerçek bir hürriyet ve eşitlik ortamından bahsetmek için, Bulgaristan yönetiminin bu yapay engelleri, "tercih" kılıfı altındaki zorunlu beyan süreçlerini derhal terk etmesi gerekmektedir.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/hikmet/2277/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 16:23:27 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><br><br>* Bürokratik engellerin ve 'demokrasi' illüzyonunun gölgesinde sürdürülen kimlik mücadelesi üzerine.</p><p><br>​Avrupa Birliği üyesi olma iddiasındaki modern Bulgaristan&#39;da, Türk çocuklarının en temel insanî ve evrensel hakkı olan Türkçe ana dili eğitimi, ne yazık ki çağdaş hukuk normlarıyla bağdaşmayan sunî barikatlarla, bürokratik dilekçe dayatmalarıyla ve yıldırma politikalarıyla adeta bir lütufmuş gibi sunulmaktadır. <br>Bir insanın doğumuyla kazandığı ana dilini öğrenmesi ve yaşatması hiçbir şarta, formaliteye, ya da idari onaya bağlanamaz.<br>​Demokrasi, çoğunluğun azınlığı bürokratik mekanizmalarla erittiği sinsi bir oyun değil; her bireyin kendi öz kimliğiyle, diliyle ve kültürüyle özgürce var olabildiği rejimdir.<br>Çocuklarımızın anadilini seçmeli veya fakültatif birer saate indirgeyen zihniyet, hak ve hürriyet anlayışından tamamen uzaktır.<br>​Asimilasyonun sinsi yüzüne ve bürokrasi oyununa tanıklık etmekteyiz.<br>'Dilekçe' ile sunulan ve ebeveynleri kendi evltlarının öz dili için adeta birer ricacı konumuna düşüren bu basılı formlar, sözde uyum ve entegrasyon politikasının gerçekte nasıl bir kimliksizleştirme ve eritme planına dönüştüğünün en somut belgesidir.<br>'Dilekçe',  sıkıştırılmak istenen, yönetmelik maddelerinin soğuk ve kısıtlayıcı sınırlarına hapsedilen anadil dersleri, Türk toplumunun kültürel bağlarını zayıflatmayı hedefleyen sistematik bir stratejinin parçasıdır.<br>​Gerçek bir hürriyet ve eşitlik ortamından bahsetmek için, Bulgaristan yönetiminin bu yapay engelleri, 'tercih' kılıfı altındaki zorunlu beyan süreçlerini derhal terk etmesi gerekmektedir.<br>İnsan hakları ve çocuk hakları sözleşmelerine imza atan bir devletin, kendi vatandaşlarının anadil hakkını savunmasız ve her yıl yenilenmesi gereken kağıt parçalarına mahkum etmesi kabul edilemez bir ayıptır.<br>Bu topraklarda köklü bir geçmişe, zengin bir kültüre ve kopmaz bağlara sahip olan Türk varlığı, hiçbir bürokratik tasfiye girişimiyle ve sinsi asimilasyon modeliyle yok edilemeyecektir. <br>Çocuklarımızın Türkçeyi eksiksiz, özgürce ve onurlu bir şekilde öğrenmesi için verdiğimiz mücadele, sadece edebi bir istek değil; hürriyet, adalet ve gerçek demokrasi adına gösterilen tavizsiz bir duruştur.</p><p><strong>Hikmet EFRAHİM</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/hikmet_1781617692_WH6Gwv.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Demokrasi illüzyonu ışığında ana dilimiz ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/hikmet_1781617692_WH6Gwv.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Evinde Bulgarca konuşanlar, Türkçe için dilekçe verir mi]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/topcu/2276/</link>
            <description><![CDATA[Anadilini okuması için çocuğun anne babası gidip okula dilekçe vermiyor.
Beş dakikalık bir mesele. Gitse de, çocuğun İngilizce, Matematik veya Bulgarca ek dersleri alması için dilekçe veriyor. Anne babalar aktif olmadan Türkçe öğretmeni ne yapsın ki?]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/topcu/2276/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 18:31:06 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Anadilini okuması için çocuğun anne babası gidip okula dilekçe vermiyor.</strong><strong>Beş dakikalık bir mesele.</strong><strong>Gitse de, çocuğun İngilizce, Matematik veya Bulgarca ek dersleri alması için dilekçe veriyor.</strong><strong>Anne babalar aktif olmadan Türkçe öğretmeni ne yapsın ki?</strong><strong>Çocuğun eline veriyorlar telefonları ve bütün gün çocuk telefon başında.</strong><strong>Anne babalar beş dakika ayıramıyorlar okula gitmek için; ama her gün gereksiz şeyler için saatlerce vakit ayırıyorlar.</strong><strong>Çocuklarıyla evde Bulgarca konuşan veliler, Türkçe için dilekçe verir mi hiç?</strong><strong>Tüm ülkede Türkçe öğretmenlerin sayısı 65&#39;e düşmüş, daha da düşecek...</strong><strong>Anne baba, ilk adımı atmıyor,</strong><strong>Türkçe öğretmeni ne etsin,</strong><strong>dernek başkanı ne etsin,</strong><strong>belediye başkanı be etsin,</strong><strong>milletvekili ne etsin?</strong><strong>Zorunlu ana dili eğitimi olması için çocuklara okulda 'Sen Bulgar&#39;sın, sen Türk&#39;sün!' ayrımı yapılmasından da çekiniliyor, belki bundan dolayı isteğe bağlı olarak seçmeli ders gibi sunuluyor.</strong><strong>Türkiye&#39;de Kürtçe seçmeli ders, Almanya&#39;da Türkçe seçmeli ders, Romanya&#39;da Macarca seçmeli ders.</strong><strong>Zorunlu olsa da nasıl olacak, olabilecek mi ?</strong><strong>Halkımız, çocuğu ile Türkçe konuşmuyor.</strong><strong>Şam Valisi ne eylesin?</strong><strong>Ne yapalım, herkese ellişer euro verelim de okula mı gitsin?</strong> <strong>İbram Ahmed,</strong><strong>Dolen Çiflik, Varma</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/topcu_1781537520_Kxw2V3.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Evinde Bulgarca konuşanlar, Türkçe için dilekçe verir mi ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/topcu_1781537520_Kxw2V3.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bir zamanlar Deliorman]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Bir zamanlar Deliorman/2273/</link>
            <description><![CDATA[Okul çıkışı mahalleler arasında mutlaka kavga çıkardı. Kavga çıkaranlar hep aynı çocuklardı ve neredeyse her gün dövüşürlerdi. Büyüyüp kocaman adamlar olduklarında ise her biri çok iyi dost oldu. Ben o kavgalara katıldığımı hiç hatırlamıyorum. Her iki taraf da beni kollardı, çünkü derslerinde yardımcı olurdum. Ben kavga etmezdim; ama aralarına girince kavga da biterdi.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Bir zamanlar Deliorman/2273/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sun, 14 Jun 2026 08:23:40 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><br>Ben çocukluğumdan hemen hemen hiçbir şey hatırlamıyorum. Hatırladığım çok az şey var. Az ama derin, az ama unutulmaz. Mesel ökçemde çıban çıkmıştı, ökçeme basamıyor, topal topal yürüyordum. Ama çocuğum ya, arkadaşlarımın peşinden koşmaya başladığımda ökçeme bastığım anda yaygarayı koparıyordum. Ağlamak değil, uluyordum. Böyle bir acı dünyada yok. Kaç vakit böyle geçti bilmiyorum; ama yaş yetmişe geldi, ökçemin ortasında hal bir delik var, çıbanın özünden kalma. Patladığında sevinçten yarım saat ağlamıştım. Öyle ki unutmam mümkün değil. <br>Bizim sokak topraktı. Elektrik yok, su yok… <br>Akşamlar, erken inerdi hayatın üzerine. Şişeleri gündüzden önceki akşamın isinden parlatılmış, akşam gaz lambaları odamıza güneş gibi doğardı. Bütün ev ahalisi lambanın etrafına toplanır genç kızlar gergef işler, çocuklar ders yapar, böcek oynar, bilmece yarışı, iplik çözmece oynar, masallar anlatır, saz çalar türküler söylerdik. <br>Kış akşamlarında kadınlar hasır örerlerdi. Dokuma tezghının önüne beş altı kadın veya yetişkin kızlar oturur, mısır koçanı yapraklarını büke büke kınnap iplerin arasından geçirir hasır örerlerdi. Biz çocuklar için hasır geceleri çok eğlenceli olurdu. Sobanın üstünde büyükçe bir kazanda koçan yaprakları kaynak suda yumuşatılırdı, yan tarafta ise büyük bir tencerede mısır pişirilirdi. Yok böyle bir tat. O kadar lezzetli olurdu ki sabırsızlıkla pişmesini bekler ve sonra bütün gece pişmiş mısır yerdik. Bazen eğer ev sahibi hali vakti yerinde birisi ise lokum da yenirdi. <br>Daha sonra elektrik geldi, mahalleye bir de çeşme yapıldı, dört yol ağzına. İçme suyunu su ağacına asılı iki kovayla taşırdık ya da biz ufaklıklar kovayı ellerimizi değiştirerek yarı dolu yarı boş eve ulaştırırdık. Dökmeden götürmek de ayrı bir marifetti. Hayvanların içme suyunu gölcükten kovalarla taşırdık veya hayvanları gölcüğe suya götürürdük.<br>Sokağımızda altı ev vardı, on üç çocuk. Şimdi düşününce insanın aklı almıyor, bu kadar çocuk, bu kadar gürültü, bu kadar hayat dolu bir sokak… <br>Ayrıca yan sokakların çocukları da bizim sokağa toplanırdı. Oldu mu sana yirmi - yirmi beş çocuk. Ama bu gürültü patırtıdan hiç kimse rahatsız olmuyordu. Kavga ettiğimizi de hatırlamıyorum. Gün boyu oyun, koşturmaca, kahkaha. Tozun toprağın içinde oynardık; ama üstümüzün başımızın ne halde olduğunun farkına bile varmazdık. Şimdi her gün banyo yapılan bu devirde bunu anlatmak da anlamak da zor. <br>Mahallemizde tek bir bisiklet vardı. Hatırlayamıyorum Zakir Aga&#39;mın mı, yoksa Ahmet Aga&#39;mın mıydı? Bütün mahalle çocukları onda bisiklet binmeyi öğreniyorduk. Ben, kendilerinden üç yaş küçüktüm. Bisiklete bindirip salıyorlar beni dik aşağı. Denge sağlamayı başarıyorum; ama durmak ta lzım. Peki o nasıl olacak? Basıyorum, kendimi tozun içine. Yüz göz toz içinde. Toprak ağzıma dolmuş, ben zurnayı salmışım. Hem mutlu, hem canım acıyor. O toz, o yorgunluk, o özgürlük, o mutluluk... Hepsi bir aradaydı. Uçurtma uçurtmak, löbek ya da çelik oynamak, çırakmanın bacağından vurup &#39;&#39;düşmanı&#39;&#39; kovalamak o kadar zevkliydi ki… <br>Her biri ayrı bir sevinçti. Hele kar yağdığında bütün gün kızaklar elimizde yamaçtan yamaca koşardık, eve toplanmak nedir bilmezdik. Hastalanmazdık da. Sıkı Hasan Aga adında biri vardı, çok güzel kızaklar yapardı. Bana göre biraz tuhaf biriydi; ama belli ki çocukları severdi. Kızaklar elimizde bütün gün o yamaç bizim, bu yamaç bizim kayardık. En kalabalık 'Bediş&#39;in yamacı' olurdu, en uzun ve en dik olanıydı. Kendini bıraktın mı, rüzgr yüzünü keser, pistin sonunda mutlaka bir de &#39;&#39;atak&#39;&#39; olurdu, bir fırladın mı kalbin göğsünden çıkacak gibi atardı. Kayaklar bir başka zevkti. Tabii üzerlerinde durmayı becerene...<br>Hatırlıyorum babam Sıkı Hasan Aga&#39;ya ( bizim dilimizde Sıkasan olmuştu ) bana bir çift kayak yaptırmıştı. Belli ki, bu konuda pek tecrübesi olmayan Hasan Aga kayakları hem çok kalın bırakmış, hem de boyları benim boyumdan iki karış daha uzun. Eline alıp Bediş&#39;in yamacına varabilmek bir dert, ayrıca belli ki altları yeterince yalabık değil, kendimi yamaçtan aşağı saldığımda kayaklar anca hareket ediyor ve beni diğer çocuklara alay konusu yapıyordu. Neticede kayakları bir kenara atıp gene kızağa sarılmadan olmadı. Daha büyük erkek çocuklar gölcüklerin üstünde oluşan kalın buzun üzerinde 'aşık' diye bir oyun oynarlardı. Kesilen koyunların ön bacaklarının kaval kemiklerini bir şekilde ayaklarının altına alır, buzun üzerinde kayarak ellerindeki sopalarla başka bir kemiği kaleye gol atmaya çalışırlardı. O kemikleri ayaklarının altında nasıl tutarlardı hala anlamış değilim. <br>Daha sonra televizyonlar geldiğinde, bu oyunun bir nevi buz hokeyi olduğunu anlayacaktık. Ancak çok ilginçtir ki benim bahsettiğim senelerde televizyon falan yoktu ve bu oyun tamamen bizim geleneksel oyunumuz, bu toprakların oyunuydu.<br>Bugün artık o üzeri kalın buz tutmuş, oynayan çocuklarla dolu gölcüklerden eser bile kalmadı, hepsi kurudu. Aslında o kışlardan da eser kalmadı, hani o kalın buzu oluşturacak. Kar metrelerce yüksek olurdu. 1954 kışı, hl dillerdedir. Öyle bir kar yağmış ki sabah olmak bilmezmiş, her taraf karanlık. Dışarı çıkmaya niyetlenen köylüler o zaman anlamışlar ki kar evleri tamamen kapatmış. Tabii zamanın evleri bugünkü gibi değil, daha ufak ama nihayetinde ev. Tüneller kazıp dama, komşuya ulaşabilmişler. Benim çocukluğumda o kadar olmasa da kışlar çok karlı olurdu. Rahmetli Ahmet Dede vardı komşumuz, ince çok uzun boylu bir adamdı. Torunu Behçet omuzlarında, diğer torunu Fevziye Abla&#39;m ( benden sadece bir yaş büyük; ama abla bilirdik, o zaman öyleydi ) peşinde, biz bütün mahalle çocukları Ahmet Dede&#39;nin arkasında, tek sıra açtığı patikadan okula giderdik. Sınıf odasının ortasında eski bir sobanın etrafında toplanır, önce ayakkabılarımızı çıkarır, analarımızın ördüğü ıslanmış yün çoraplarımızı kurutmaya çalışırdık. Hasta olup okuldan kaldığımı hiç hatırlamıyorum. Belki olmuştur; ama gerçekten hatırlamıyorum. Öksürük, sümük, tükürük okuldan kalmamıza sebep olmazdı. <br>İlkokul öğretmenlerimiz çok titizdi. Öğretmenler çok ciddi ve katı disiplin yandaşıydılar. Ödümüz kopardı. Okulda dayak sıradan bir şeydi. O meşhur 'Eti senin, kemiği benim' deyimi öğretmenlerin elini çözüyor ve biz küçük çocuklara terbiye adı altında korku aşılanıyordu. <br>'Akşam saati' diye bir uygulama vardı. Okul çocuklarının (yedi yaşından itibaren okul mecburiydi, hiçbir istisnasız) kışları saat 18.00&#39;den, yaz aylarında ise 20.00&#39;den sonra sokağa çıkmaları kesinlikle yasaktı. Sadece ana-babalarıyla çıkabilirlerdi. Bu kural o kadar katı uygulanıyordu ki lise öğrencileri için bile okuldan atılma sebebi olabiliyordu. Bir defasında Çitalişte&#39;de (köyde sadece kültür evinde televizyon vardı) İkinci Dünya Savaşı konulu bir Polonya dizisi vardı. Oraya toplanmış, film izliyorduk. Muallimler içeri girdiğinde hepimizin kanı dondu, çünkü kendimizi filme kaptırmış, akşam saatini geçirmiştik. Ertesi gün mesele okulda, müdüre kadar gitti. Müdür çok yaşlı bir adamdı, bize uzun uzun nasihatler verdi ve saldı. Birer derin oh çektik. Meğer acele etmişiz. Sınıf odasına vardığımızda, diğerlerine ibret olsun diye öyle bir sopa yedik ki avuç içlerimiz kap atmıştı. <br>Bir başka ciddi uygulama ise sabah jimnastiğinden sonra okul kapısındaki kontroldü. Tek tek not defterleri, tırnaklar ve hatta kulak temizliği bile kontrol edilirdi. Daha sonraki senelerde köyümüzde oldukça büyük bir sağlık ocağı açıldı. Hemşireler haftada ya da iki haftada bir saç biti kontrolü yaparlardı. Artık ben öğretmen olduğum yıllarda talebelerin diş sağlığı da çok yakından takip edilir ve tedavisi yapılırdı...<br>Okul çıkışı mahalleler arasında mutlaka kavga çıkardı. Kavga çıkaranlar hep aynı çocuklardı ve neredeyse her gün dövüşürlerdi. Büyüyüp kocaman adamlar olduklarında ise her biri çok iyi dost oldu. Ben o kavgalara katıldığımı hiç hatırlamıyorum. Her iki taraf da beni kollardı, çünkü derslerinde yardımcı olurdum. Ben kavga etmezdim; ama aralarına girince kavga da biterdi. <br>Öğretmenler çok döverdi. Bu dayak neticesinde belki de çok akıllı çocuklar, sırf öğretmen korkusundan bildiklerini de unuturlardı. Bu konuda kardeşim sınıf öğretmeninden çok etkilenmişti. Sınıf öğretmeni Toşka diye bir kadındı. Biz Türklerden nefret ederdi ve bunu gizleme ihtiyacı da duymazdı. Sınıfa bir canavar gibi girer, küçücük çocuklara dayak atmak için sebep arar, yoksa da uydururdu ve çocukları hunharca döverdi. Öyle ki kız kardeşim okul kapısından içeri adımını attığında titremeye başlardı. Ben okulun en başarılı öğrencilerinden biriydim ve evde kardeşimin de derslerine yardımcı olurdum. Her şeyi öğrenir, okula hazır giderdi. Toşka canavarını karşısında görünce bildiklerini de unutur titremeye başlardı. Öğretmen her zaman haklıydı ve eğer öğretmeni suçlarsan bir dayak da babandan yerdin. <br>Ben ikinci sınıf talebesiyken agam (amcama aga dedirtmişlerdi) askere gitti. Unutmuyorum, radyo almıştık ve asker celbi geldiğinde radyoyu bırakıp nasıl askere gideceğine üzülüyordu. Daha sonra ben on birinci sınıf talebesi olduğumda biz de televizyon aldık. O zaman televizyonlar siyah beyazdı. O kadar büyük bir heyecan vardı ki… Bütün mahalle erkekleri toplanıp ormandan seçilmiş en düzgün ve yüksek salkım ağacını keser, ucuna anten takıp önceden kazılmış derin bir kuyuya indirirlerdi. En alta yuvarlak bir taş konurdu. Ağaç taşın üzerine basar ve böylece sağa sola dönendirme imkanı olurdu Bu merasim, televizyon alan her evde yaşanırdı. Bütün mahalle oraya toplanır, neredeyse bayram edilirdi, komşunun mutluluğu hepimizin mutluluğuydu. Biz tabii ki en son bu murada erişenlerden olduk, çünkü köyün en fakirlerindendik.<br>Demem o ki Dulovo&#39;da okulda ( liseyi Dulovo&#39;da okudum ve hafta sonu eve dönerdik ) hafta o kadar yavaş geçerdi ki eve dönüp televizyonun karşısına oturacağım günü dört gözle beklerdim. Gündüzleri saat 10.00&#39;da açılır, gece 24.00&#39;te milli marşla kapanırdı. Bugünün dinamik dünyasına baktıkça hayret ediyorum ne büyük değişimler yaşamışız ve küçücük şeyler bizler için ne kadar da büyük mutluluk sebebiymiş diye. Elimizde bir dilim hafif yağlı ve bol kırmızı biberli ekmeği oturup yemeğe vakit bulamazdık; çünkü arkadaşların bir taraflara koşuyor ve sen onlara yetişmek zorundasın. Hey gidi günler hey! <br>Aynı bugünün dünyasında değişimlerin peşinden koşup da yetişemediğimiz gibi...</p><p><strong>Nasuf Dail</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/Bir zamanlar Deliorman_1781414689_B4oqcf.png" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bir zamanlar Deliorman ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/Bir zamanlar Deliorman_1781414689_B4oqcf.png"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Sessiz evler, kurumuş çeşmeler]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/sessiz-evler-kurumus-cesmeler/2272/</link>
            <description><![CDATA[Yanındaki yüzyıllık ağaç, bu hafızanın canlı bir sembolüdür. Dallarıyla evi sarmalayan bu ağaç, doğanın insanın bıraktığı boşluğu doldurma çabasını hatırlatır. “İnsanlar gitti; ama ben seni bırakmam” der gibidir. Bu sahne, doğa ile insan arasındaki kadim dayanışmayı gösterir: kökler ve taşlar, gövde ve duvarlar birbirine yaslanır.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/sessiz-evler-kurumus-cesmeler/2272/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/kultur/">Kültür</category>
            <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 21:09:32 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><br>Bir evin yıkık duvarları, çökmüş çatısı ve boş bakan pencereleri… <br>İlk bakışta yalnızca terk edilmiş bir mekn gibi görünür. Oysa bu manzara, Balkan köylerinin kültürel hafızasında derin bir anlam taşır. İnsanların göçüyle boşalan evler, aslında toplumsal bir hikyenin sessiz tanıklarıdır.<br>Yanındaki yüzyıllık ağaç, bu hafızanın canlı bir sembolüdür. Dallarıyla evi sarmalayan bu ağaç, doğanın insanın bıraktığı boşluğu doldurma çabasını hatırlatır. 'İnsanlar gitti; ama ben seni bırakmam' der gibidir. Bu sahne, doğa ile insan arasındaki kadim dayanışmayı gösterir: kökler ve taşlar, gövde ve duvarlar birbirine yaslanır.<br>Çeşmelerin hl damlayan suyu, yolların çamurlu gölcüklerinde yansıyan gökyüzü, ıslak toprak kokusu, geçmiş ile bugünü buluşturur. Islak toprak kokusu ise çocukluk hatıralarını çağırır; babaannenin yanında geçirilen günleri, köy kültürünün sıcaklığını yeniden duyumsatır.<br>Bu manzaraya bakarken kalbin burkulur, ama ağırlaşmaz. Çünkü bu yalnızlık, aynı zamanda bir huzur taşır. Bunlar hem Rodoplar&#39;da hem Anadolu&#39;da ortak bir duygu yaratır: geçmişin sessiz ama canlı tanıklığı. <br>Göçün acısı, terk edilmiş evlerin hüznü ve doğanın direnci, iki coğrafyada da aynı melodiyi çalar.<br>Sessizlik, kültürel belleğin bir parçasıdır. Terk edilmiş evler, aslında bir toplumun göç hikyesini, ekonomik dönüşümünü ve doğayla kurduğu ilişkinin sürekliliğini anlatır.<br>Bugün Balkanlar köylerinde, Anadolu&#39;nun ücra köşelerinde ya da Rodoplar&#39;ın eteklerinde benzer manzaralarla karşılaşırız. Her biri, geçmişin izlerini taşır; her biri, kültürel kimliğin sessiz bir belgesidir. Bu ev, yalnızca bir yapı değil; bir halkın hafızasıdır.<br>Rodoplar dağlarının eteklerinde terk edilmiş bir ev gördüğünüzde, yalnızca bir yıkıntıya değil, bir halkın göç hikyesine bakarsınız. <br>Anadolu&#39;da ise benzer manzaralarla karşılaşırız. Mübadele sonrası boşalan Rum köyleri, terk edilmiş taş evler, sessiz çeşmeler… <br>Her biri, bir toplumun yerinden edilişinin ve yeni bir hayat kurma çabasının izlerini taşır. Rodoplar&#39;taki evin yanında duran yüzyıllık ağaç nasıl 'İnsanlar gitti ama ben seni bırakmam' diyorsa, Anadolu&#39;nun köylerinde de doğa, boşalan evleri sarıp sarmalar.<br>Rodoplar dağlarının eteklerinde söylenen türkülerde göç, bir kader değil; bir yara olarak dile gelir. 'Göçmen Ağıdı'nda evinden koparılanların acısı, boşalan köylerin sessizliği ve yolda kalan bebelerin feryadı vardır. Bu türküler, Balkan Türklerinin zorunlu göç hafızasını taşır; bireysel ayrılıkların ötesinde, toplumsal bir trajediyi dile getirir.<br>Anadolu&#39;da ise ağıtlar benzer bir melodiyi çalar. Mübadele sonrası boşalan köylerde, Rum komşuların gidişiyle söylenen ağıtlar; ya da Balkanlar&#39;dan, Kafkaslar&#39;dan gelen göçmenlerin yeni topraklarda yaktığı türküler… <br>Hepsinde aynı duygu vardır: ayrılığın acısı, köklerinden koparılmanın hüznü. Anadolu ağıtlarında 'gurbet' ve 'sıla' kelimeleri, Rodoplar türkülerindeki 'dağ' ve 'yol' imgeleriyle birleşir.<br>Bu karşılaştırma bize şunu gösterir, göç, yalnızca bir coğrafi hareket değildir; aynı zamanda kültürel bir hafızanın melodisidir. Rodoplar türkülerinde göç, dağların sessizliğiyle dile gelir; Anadolu ağıtlarında ise gurbetin yanık sesiyle. İki coğrafyada da müzik, toplumsal hafızanın en güçlü taşıyıcısıdır.<br>Bugün bu türküler ve ağıtlar, yalnızca geçmişin acısını değil; aynı zamanda kimliğin direncini anlatır. Göçün melodisi, hem Rodoplar&#39;da hem Anadolu&#39;da bir halkın hafızasını geleceğe taşır.<br><br>'Göç yolları uzun, yolda kaldı bebeler…<br>Evler boş kaldı, dağlar sessizleşti…'<br><br>Göçmenlik bir kader değil, bir yara olarak dile getirilir. Evlerin boşalması, dağların sessizleşmesi toplumsal hafızanın metaforudur.<br><br>'Arda boylarında beyaz duvaklı kız,<br>Gurbet yoluna düşen akıncı atlarıyla…'</p><p><br>Nehir kıyısında sevgiliden ayrılış, gurbet yoluna düşüş.<br><br><br>'Yemen yolu çetin, giden gelmez geri…<br>Analar ağlar, yavrular yetim kalır.'<br><br>Gidenin dönmediği uzak yollar. Anadolu&#39;da göç ve askerlik, dönüşü olmayan yollarla özdeşleşir.<br><br>'Evler boş kaldı, ocaklar söndü…<br>Komşular gitti, köy sessiz kaldı.'<br><br>Göçün toplumsal travması, komşuluk bağlarının kopmasıyla dile getirilir.<br>Göç, yalnızca bireysel ayrılık değil; toplumsal bir dönüşümdür. Rodoplar köylerinde boşalan evler, Bulgaristan Türklerinin zorunlu göçünü hatırlatır. Anadolu&#39;da mübadele köyleri, bir halkın yerinden edilişini ve yeni bir kültürel düzenin doğuşunu anlatır. Sessizlik ve boşluk, hem Rodoplar&#39;da hem Anadolu&#39;da ortak bir hafıza metaforudur. </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sessiz-evler-kurumus-cesmeler_1781287821_LDhvNI.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Sessiz evler, kurumuş çeşmeler ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sessiz-evler-kurumus-cesmeler_1781287821_LDhvNI.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Adalet mutlaka bir gün tecelli edecektir]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/adalet-mutlaka-bir-gun-tecelli-edecektir/2266/</link>
            <description><![CDATA[Komünist rejim, Bulgaristan tarihinin bir parçasıdır ve onu yok sayamazlar. Aynı komünist rejim, benim gibi 24 yaşındaki bir gencin hayatının iki yılını Belene zulüm kampında, iki yılının ise sürgünde geçmesine sebep oldu.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/adalet-mutlaka-bir-gun-tecelli-edecektir/2266/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 22:07:14 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Sözde demokrasiye geçeli 37 yıl geçti; ama zulmün hesabı hala sorulmadı, ancak benim şahsımda bu mücadelenin ve  zulmün başlangıcı 1984 yılıdır ve tam 42 yıl geçti. </p><p>1984&#39;ten bu yana, Bulgaristan&#39;daki zalimlere karşı direnişimiz kesintisiz olarak devam etti ve de edecektir. </p><p>Bu yolda dava arkadaşlarımızın çoğu ebediyete intikal etti;  ama her birinin vasiyeti davamıza sahip çıkmak oldu. </p><p>Bizler intikam peşinde değiliz; ama adalet arayışımızı hiç bırakmadık, bırakmayacağız.</p><p>Demokratik bir ülkenin, suçluları adalet önüne dikip hesap sormasını istiyoruz.  Ama demokrasinin Bulgaristan&#39;a ne zaman gelecek bilemiyoruz. </p><p>Komünist rejim, Bulgaristan tarihinin bir parçasıdır ve onu yok sayamazlar. Aynı komünist rejim, benim gibi 24 yaşındaki bir gencin hayatının iki yılını Belene zulüm kampında, iki yılının ise sürgünde geçmesine sebep oldu. </p><p>Çok acılar çektim, zulümler gördüm. </p><p>Üniversitemi, işimi, aşımı ve sağlığımı çaldılar, bir sözle hayatımı çaldılar.</p><p>Dedemin, 1984 yılının soğuk kışında, ismini değiştirmesinler diye ormanda kazdığı kuyuda kalması sebebiyle hastalanıp ve bu acılara dayanamayıp vefatına sebep oldular. </p><p>Annemin ve babamın yıllarca gözyaşı dökmesine sebep oldular. </p><p>Bir sözle Bulgaristan&#39;da yaşayan Türklerin, bu acıları yaşamasına sebep oldular. </p><p>Bu yaşatılan suçlar affedilir mi?</p><p> Asla ve asla, annemin ve babamın gözyaşlarına sebep olanları affedemem…</p><p>Dedemin ve yüzlerce insanımızın hayatını çalanları affedemem. </p><p>Bizlere karşı işlenen soykırım suçunu, devlet görevlileri yaptı, evet, bu kişilerin hepsi istisnasız milis, asker, DS ajanları ve devlet memurlarıydı. Onlar, bu zulmü devlet adına işlediler. </p><p>Devlet,  bu kişileri adalet önüne dikmezse, kendisi zan altında kalır. Tüm bu suçların hesabı sorulmaz ise, vebali Bulgar halkının sırtına kalır. </p><p>Adalet mutlaka bir gün tecelli edecektir. </p><p>Allah&#39;ın verdiği ömrüm süresince, adalet mücadelemiz devam edecektir. </p><p>Rıfat YAĞCI</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/adalet-mutlaka-bir-gun-tecelli_1780945632_e6mCtI.png" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Adalet mutlaka bir gün tecelli edecektir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/adalet-mutlaka-bir-gun-tecelli_1780945632_e6mCtI.png"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bir Göçün Görünmeyen Bedelleri]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/goc/2265/</link>
            <description><![CDATA[Göçmenler yalnızca yurtlarından değil, çoğu zaman mallarından, emeklerinden ve birikimlerinden de ayrılmak zorunda kaldılar.

Türkiye'ye gelenlerin önemli bir bölümü ise "serbest göçmen" durumunda kabul edildi. Bu durum, çoğu zaman devletten yerleşim yeri, toprak ya da geçim desteği almadan; akrabalarının ve yakınlarının yardımıyla yeni bir yaşam kurmak anlamına geliyordu.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/goc/2265/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/balkanlar/">Balkanlar</category>
            <pubDate>Sun, 07 Jun 2026 19:00:51 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Balkanlar&#39;dan Anadolu&#39;ya uzanan göç yolları, yalnızca bir yer değiştirme öyküsü değildir.Bu yollar; Bulgaristan&#39;dan, Yunanistan&#39;dan, Romanya&#39;dan, Yugoslavya&#39;dan ve Balkanlar&#39;ın dört bir yanından kopup gelen insanların yüreklerine kazınmış büyük bir ayrılığın izlerini taşır.Kimi savaşların ardından, kimi baskılar nedeniyle, kimi de dilini, kimliğini ve varlığını koruyabilmek için yurdunu bırakmak zorunda kaldı.Fakat göç edenler yalnızca evlerini bırakmadılar.Atalarının mezarlarını, çocukluk anılarını, komşuluklarını, bağlarını, bahçelerini, tarlalarını ve bir ömür boyunca emek vererek kurdukları düzenlerini de geride bıraktılar.Özellikle 1950&#39;li yıllarda Yugoslavya&#39;dan Türkiye&#39;ye yönelen göçlerde birçok aile ağır yönetim işlemleriyle karşı karşıya kaldı. Göç etmek isteyenlerden mallarını devlete bırakmaları istendi. Evlerini ve topraklarını satamayanlara ise varlıklarını kendi istekleriyle devlete bağışladıklarını belirten belgeler imzalatıldı.Göçmenler yalnızca yurtlarından değil, çoğu zaman mallarından, emeklerinden ve birikimlerinden de ayrılmak zorunda kaldılar.Türkiye&#39;ye gelenlerin önemli bir bölümü ise 'serbest göçmen' durumunda kabul edildi. Bu durum, çoğu zaman devletten yerleşim yeri, toprak ya da geçim desteği almadan; akrabalarının ve yakınlarının yardımıyla yeni bir yaşam kurmak anlamına geliyordu.1953 yılından sonra göçü kolaylaştıran ve kamuoyunda 'Serbest Göç Mutabakatı' olarak bilinen düzenleme de yazılı bir uluslararası antlaşmadan çok, devletler arasında oluşmuş bir uzlaşı niteliğinde değerlendirilmektedir.Bu nedenle konu yalnızca 'Kimler göç etti?' sorusundan ibaret değildir.Asıl soru şudur:İnsanlar yurtlarından ayrılırken neleri yitirdi?Geride bırakmak zorunda kaldıkları evlerin, tarlaların, bağların, bahçelerin ve anıların bedelini kim ödedi?Sessizce yürütülen nüfus siyasetlerinin yükünü kim taşıdı?Yanıt açıktır:Bedeli aileler ödedi.Analar ödedi.Babalar ödedi.Göç yollarında büyüyen çocuklar ödedi.Çünkü onlar yalnızca bir ülkeden ayrılmadılar.Geçmişlerinin bir bölümünü, atalarının mirasını ve yüzyılların birikimini de arkalarında bırakmak zorunda kaldılar.Bugün Balkan Göçmenlerinin öyküsünü yalnızca Anadolu&#39;ya başarıyla tutunmuş insanların öyküsü olarak okumak eksik kalır.Bu öykü aynı zamanda mülksüzleştirmenin, sessiz zorlanmanın, yitirilen hakların ve kuşaktan kuşağa aktarılan ortak belleğin öyküsüdür.Onlar Anadolu&#39;ya geldiler; çalıştılar, ürettiler, yeni yurtlarını benimsediler.Ama Rumeli&#39;nin dağlarını, ovalarını, mezarlıklarını, sokaklarını ve çocukluklarını hiçbir zaman bütünüyle geride bırakamadılar.Çünkü bazı yitimler valizlere sığmaz.Ve bazı ayrılıklar kuşaklar boyunca sürer.Anadolu&#39;ya geldik; ama gönlümüzün bir yanı Tuna kıyılarında, Vardar boylarında, Deliorman&#39;da ve Rodoplar&#39;da kaldı.Göç ettik sanıldı; oysa yurdumuzun yarısını ardımızda bıraktık.---------------* Petek Ersoy İnci, Cemile Tekin, Halim Çavuşoğlu ve Ali Erken&#39;in, konuya ilişkin yazılarından da yararlanılmıştır. ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/goc_1780848475_a7G210.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bir Göçün Görünmeyen Bedelleri ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/goc_1780848475_a7G210.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Büyükelçi Mehmet Sayit Uyanık: Acılara rağmen diz çökmediniz]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/buyukelci-sayit-uayanik-acilara-ragmen-diz-cokmediniz/2262/</link>
            <description><![CDATA[Gençliğinizin size verdiği dinamizmle ve enerjiyle birçok şeyi başarmak için önünüzdeki yılları iyi değerlendirin. Arzu ettiğiniz ve hak ettiğiniz geleceği inşa etmek için çalışın. Hep daha iyisini hedefleyin.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/buyukelci-sayit-uayanik-acilara-ragmen-diz-cokmediniz/2262/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Tue, 19 May 2026 20:50:02 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Türkiye Cumhuriyeti Sofya Büyükelçisi Sayın Mehmet Sayit Uyanık&#39;ın, 19 Mayıs Cebel Özürlük Günü vesilesiyle yaptığı selamlama konuşmasından bir  bölüm:</p><p><strong>'Komünist rejimin zorunlu asimilasyon politikalarına karşı kahraman Cebel halkının şanlı mücadelesinin 37. yıl dönümünde aranızda olmaktan büyük onur duyuyorum.</strong><br><strong>Jivkov rejiminin Bulgaristan Türklerinin kimliğini, dilini, inancını ve bu topraklarda Bulgar komşu ve kardeşleriyle birlikte dostça yaşama iradesini hedef alan uygulamaları, insanlık vicdanını derinden yaralamıştır.</strong><br><strong>Sizler tüm bu acılara rağmen diz çökmediniz. Örnek bir duruş ve direniş ortaya koydunuz. Bu asil direniş ruhu zulmün duvarlarını yıkarak hürriyetin ve demokrasinin kapısını araladı.</strong><br><strong>19 Mayıs 1989 günü Cebel&#39;de haykırılan o özgürlük çığlığı demir perdeyi bile aşarak tüm dünyada yankılandı.</strong><br><strong>Gençliğinizin size verdiği dinamizmle ve enerjiyle birçok şeyi başarmak için önünüzdeki yılları iyi değerlendirin. Arzu ettiğiniz ve hak ettiğiniz geleceği inşa etmek için çalışın. Hep daha iyisini hedefleyin.</strong><br><strong>Bizler de Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği mensupları olarak, Bulgaristan ile Türkiye arasındaki dostluğu ve iş birliğini güçlendirmek için çalışmalarımızı sürdüreceğiz'.</strong></p><p><strong>Mehmet Sayit UYANIK,</strong></p><p><strong>Türkiye Cumhuriyeti Sofya Büyükelçisi</strong></p><p><br><br><br><br><br> </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/buyukelci-sayit-uayanik-acilar_1779213127_AoHU2c.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Büyükelçi Mehmet Sayit Uyanık: Acılara rağmen diz çökmediniz ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/buyukelci-sayit-uayanik-acilar_1779213127_AoHU2c.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[‘Atatürk’ü ‘Gençlik’ ve ‘Spor’la yad edelim]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ridvan/2261/</link>
            <description><![CDATA[Anavatan’da Latin alfabesine geçileceğini öğrenen Bulgaristan Türkleri, Ağustos 1928’de Lom’da toplanan Türk Öğretmenler Birliği’nin 19. Kongresi’nde Yeni Türk Alfabesi resmen kabul ederek, Ankara’dan dahi önce adım attılar.

Evet, “Beceriksiz, atalet içinde ve teşkilatsız” olarak nitelendirilen Türk Gençleri, kısa bir sürede ülke genelinde tam 95 noktada Turan Ocağı kurarak 5 bin aktif üyeye ulaştılar…]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ridvan/2261/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Tue, 19 May 2026 13:55:50 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>'Gençlerimiz;</strong><strong>-Bugünkü şerait-i hayat içerinde bin bir türlü mahrumiyetle kıvranıyor,</strong><strong>-Muhtelif kollara, fertlere, fırkalara, köprü olmuş bir vaziyette,</strong><strong>-Hafta tatillerini, boş vakitlerini meyhanelerde geçirmeye hevesli,</strong><strong>-Meyhanelerde kafalarını tütsüleyenler ise soluğu, umumhane, şantan ve hafif meşrep kadınların çalıştıkları otellerde alıyor,</strong><strong>-Vakitlerini kahvehanelerdeki iskambil masaları ve meyhanelerdeki içki alemlerinde heba ediyorlar,</strong><strong>-Memleketin dört bir çağında bağsız, bağlantısız ve milli hasletlerden uzak,</strong><strong>-Beceriksiz, atalet içinde ve teşkilatsız,</strong><strong>-Mektep sıralarındaki kirli ve çamurlu hayat safhalarına, pis kahvehaneler, kumarhaneler ve meyhaneler arasında sıkışmış durumda,</strong><strong>-İtilafçı ve ittihatçı, İstanbul ve Ankara kavgalarının ortasında yaşıyorlar,</strong><strong>-Köy muallimlerimizin dahi yüzde 80&#39;i cahil,</strong><strong>-Aynı köyde çocukların bir kısmı yeni usulde (Latin Alfabesi) bir kısmı ise eski usulde (Arap Alfabesi) eğitim görüyor,</strong><strong>-En büyük, en ebedi ve en dehşetli felaketi dilsizlik, dinsizlik ve mektepsizlik yüzünden görecekler,</strong><strong>-Ekseriyetle dilimizin yüzde 20&#39;sini, bazı yerlerde ise yüzde 40&#39;ını kaybetmiş durumda…'</strong><strong>Bu cümleler;</strong><strong>Türkiye&#39;de Millî Mücadele dönemi ve Cumhuriyet&#39;in ilk yıllarında komşu ülke Bulgaristan Türklerinin özellikle gençleriyle ilgili Mahmud Necmeddin Deliorman, Mustafa Şerif Alyanak, Tunalı Ali Hilmi, Ömer Kaşif Nalbantoğlu, Hasip Savfeti, Mustafa Kasım, Arif Necip Kaskatı, Ahmet Refet gibi Türk aydın ve münevverlerinin tarif ve tasvirleri…</strong><strong>Yani Anadolu canıyla cebelleşirken, Bulgaristan&#39;daki Türk gençliğinin durumu buydu.</strong><strong>Ne zaman ki Anadolu&#39;da savaş kazanıldı, bir Türk Devletinin temelleri atıldı, &#39;atalet içinde ve teşkilatsız&#39; denilen Bulgaristan Türkeri de yeniden ayağa kalktı…</strong><strong>Yalnız olmadıklarını gören Türk gençleri, &#39;milli hasletlerini geri kazanmak, birbirleriyle bağ kurmak ve cehalete savaş açmak için teşkilatlanmaya&#39; başladı.</strong><strong>İlk adımlarını spor alanında atan gençler, Rusçuk&#39;ta Yıldız ve Terakki, Plevne&#39;de Kamer, Razgrat&#39;ta Gençler Birliği, Ziştovi&#39;de Kuvvet, Eski Cuma&#39;da İnkılap, Varna&#39;da Hilal, Şumnu&#39;da Yıldırım, İslimiye&#39;de Bozkurt, Rahova&#39;da Atilla, Vidin&#39;de Turan gibi onlarca spor kulübü kurdular.</strong><strong>Bununla da yetinmeyerek bu kulüpleri Türk Spor Birliği çatısı altında bir araya getirdiler. Kendi aralarında müsabakalar, şampiyonalar düzenlediler, kongreler tertip ettiler.</strong><strong>Türk gençleri arasında sportif faaliyetlerin yeterli olmadığı fikri ağır basınca Ağustos 1926&#39;daki Varna Kongresi&#39;nde Turan Gençlik ve Spor Birliği adı altında; Türk gençlerinin fikren ve bedenen terbiyesine çalışıp, karakterli, kardeşlik duyguları kuvvetli bir teşkilat oluşturuldu.</strong><strong>Bu birlik, gençler arasındaki kültürel ve sportif faaliyetlere ivme kazandırdı. Şubelerde; okuma yazma, jimnastik, müzik, Bulgarca, matematik kursları düzenlendi, müsamereler sergilendi, izcilik, futbol, jimnastik takımları kuruldu. Yardım kampanyaları düzenlendi, hatta Kırcaali&#39;de olduğu gibi arazi satın alınıp okullar inşa edildi.</strong><strong>Yine, Birliğin resmi yayın organı Turan&#39;ın yanı sıra; Kırcaali&#39;de Özdilek, Vidin&#39;de İstikbal, Razgrart&#39;ta Kara Deniz, Rusçuk&#39;ta Yıldız gibi onlarca gazete çıkarıldı. Bu sayede Turan Birliği şubeleri köylere kadar yayılırken, Bulgaristan Türkleri arasındaki iletişim ve etkileşim arttı, gençler birbirleriyle kaynaştı…</strong><strong>Öyle ki;</strong><strong>Anavatan&#39;da Latin alfabesine geçileceğini öğrenen Bulgaristan Türkleri, Ağustos 1928&#39;de Lom&#39;da toplanan Türk Öğretmenler Birliği&#39;nin 19. Kongresi&#39;nde Yeni Türk Alfabesi resmen kabul ederek, Ankara&#39;dan dahi önce adım attılar.</strong><strong>Evet, 'Beceriksiz, atalet içinde ve teşkilatsız' olarak nitelendirilen Türk Gençleri, kısa bir sürede ülke genelinde tam 95 noktada Turan Ocağı kurarak 5 bin aktif üyeye ulaştılar…</strong><strong>Peki bu nasıl başarıldı?</strong><strong>Kendi ifadesiyle 'hayatımın en değerli vakitlerini geçirdim' dediği ve yıllar sonra Türkiye&#39;de uygulayacağı devrimlerin ilk filizlerinin atıldığı Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri ile bağlarını hiç koparmayan Gazi Mustafa Kemal sayesinde…</strong><strong>1913&#39;te binbaşı rütbesiyle Sofya&#39;ya adım attığı ilk andan itibaren Bulgaristan Türklerinin üzerindeki ilgisini hiç eksik etmeyen Gazi Mustafa Kemal, küllerinden var ettiği millet ve devlet ile onlara; sadece güven vermekle kalmadı.</strong><strong>İsmet Paşa&#39;yı bu konuda görevlendirirken, En yakın silah arkadaşlarından Hüsrev Gerede&#39;yi ise bizzat Bulgaristan&#39;a gönderdi.</strong><strong>Bir taraftan Bulgar Hükümeti nezdinde Türklerin hakları için diplomatik temaslar yoğunlaştırılırken diğer taraftan da Turan Birliği şubelerine dolayısıyla Türklere ayni ve nakdi yardımlar yapıldı.</strong><strong>Kitap isteyen şubeye kitap gönderildi.</strong><strong>Türk Alfabesi ile yayın yapan gazetelere baskı malzemeleri ve nakdi yardımlar sağlandı.</strong><strong>Bulgar hükümetlerinden baskı gören Türk aydınlarına kucak açıldı. Hepsinden önemlisi Türk gençlerine yalnız olmadıkları hissettirildi…</strong><strong>İşte;</strong><strong>Gençlerine güvenen ve imkn veren, onları bir ülkü etrafında birleştiren Mustafa Kemal Atatürk ve O&#39;nun yolunda yürüyen Türk Gençliği, 10 yılda bir mucizeye imza attılar. Bulgaristan Türklerinin tarihinde bir daha yaşanmayacak bir aydınlanma dönemi inşa ettiler.</strong><strong>Bu anlamlı günde Gazi Mustafa Kemal &#39;Atatürk&#39;ü; &#39;Gençlik&#39; ve &#39;Spor&#39; la yad edelim istedim.</strong><p><strong>19 Mayıs Atatürk&#39;ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı&#39;mız kutlu olsun… </strong></p><p><strong>Rıdvan TÜMENOĞLU,</strong></p><p><strong>Gazeteci</strong></p>       <p><br> </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ridvan_1779188148_3FJLIG.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ ‘Atatürk’ü ‘Gençlik’ ve ‘Spor’la yad edelim ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ridvan_1779188148_3FJLIG.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[MAYIS PROTESTOLARINI UNUTTUK, UNUTUYORUZ…]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/zeynep/2259/</link>
            <description><![CDATA[1989 yılında zorunlu asimilasyona karşı gerçekleşen Mayıs olayları, Bulgaristan Türklerinin tarihindeki en kitlesel protesto niteliğindedir. Türklerin haklı mücadelelerinde çok değerli şehitler verilir, yüzlerce kişi yaralanır, birçoğu ise gözaltına alınarak en ağır işkencelere maruz kalır.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/zeynep/2259/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Tue, 19 May 2026 13:05:36 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ 1984–1985 kışında Bulgaristan Türkleri silah zoruyla Bulgarlaştırıldıktan, gelenek ve göreneklerinden mahrum bırakıldıktan, baskı ve aşağılanmalara maruz kaldıktan sonra yaşadıkları şoktan yavaş yavaş kurtulmaya ve örgütlenmeye başlar.Gorbaçov Perestroykasının doğurduğu özgürlük havası içinde 1988 yılının ikinci ve 1989 yılının ilk yarısında Türk ve Pomaklar birçok sivil toplum örgütü kurarak Bulgar muhaliflerin totaliter sistemine karşı başlattığı mücadelesine çok büyük katkılarda bulunur. Derneklerin yönetici kadrosu ve aktif üyeleri, Türklere ve Müslümanlara yönelik on yıllarca devam eden zorunlu asimilasyon politikasına karşı çıkarak işlenen suçları ve çiğnenen insan hakları konusunda gerçekleri dile getirmeye başlar. Türk toplumu, derneklere yoğun ilgi gösterir, insanlar özellikle 1989 yılının ilk aylarında toplu şekilde üye olmaya başlar, düzenlenen nöbetli açlık grevlerine katılır.19 Mayıs 1989 tarihinde Kırcaali&#39;ye bağlı Cebel kasabasında gerçekleşen bir cenaze töreni, Viyana-89 ve Bağımsız İnsan Hakları Koruma Derneği önderliğinde protestoya dönüştürülür. Güç kullanıldığı halde katılanlar protestolarını 21 Mayısa kadar sürdürür. Kuzeydoğu Bulgaristan&#39;daki Dulovo kasabasında bulunan Bağımsız İnsan Haklarını Koruma Derneği&#39;nin aktif üyeleri, kısa sürede tüm bölgeye yayılan nöbetli açlık grevini 6 Mayısta Batı radyolarında duyurur. Buna karşılık Kaolinovo emniyeti, bölgede en aktif durumda olan derneğin üyelerini sınır dışı etmek için hazırlıklara başlar.20 Mayıs&#39;ta insanlar, bölgenin en önemli kavşaklarından biri olan Pristoe köyünde toplanmaya başlar. Protestonun saat 12.00&#39;de Deutsche Welle radyosunda duyurulmasının ardından göstericilerin sayısı hızla artmaya başlar. Uzun insan kafilesi, 'Adlarımızı, dinimizi ve haklarımızı istiyoruz!' sloganlarıyla taleplerini yerel yöneticilere iletmek üzere Kaolinovo belediyesine doğru yürüyüşe geçer. Türklerin haklı taleplerine sert güç kullanılarak karşılık verilir. İlk şehidimiz aynı gün Kaolinovo&#39;da verilir.Batı Avrupa radyolarından protestoyu duyan Kuzeydoğu Bulgaristan&#39;daki Türkler toplu şekilde ayaklanиr.1989 yılında zorunlu asimilasyona karşı gerçekleşen Mayıs olayları, Bulgaristan Türklerinin tarihindeki en kitlesel protesto niteliğindedir. Türklerin haklı mücadelelerinde çok değerli şehitler verilir, yüzlerce kişi yaralanır, birçoğu ise gözaltına alınarak en ağır işkencelere maruz kalır.Protestolar ve ardından gerçekleşen etnik temizlik, ülkede siyasi ve ekonomik bir krize yol açarak Jivkov&#39;un totaliter rejiminin çöküşünü hazırlar.Adı ve özgürlüğü uğruna hayatını feda edenler hakkında ne biliyoruz? Onları unuttuk mu? Şehitlerimizin hatırasını yaşatmak için ne yaptık?Bu soruların cevabı, bir zamanlar onların anısına dikilmiş olan anıt taşlarının bugünkü perişan durumunda saklıdır. <strong>21 Mayıs 1989 – Todor İkonomovo köyü, Kaolinovo. Şehitlerimiz: Mehmed Salı Saraç (36 y.), Hasan Sali Arnaut (40 y.), Mehmed Sali Lom (52 y.).</strong> <strong>23 Mayıs 1989 – Ezerçe köyü, Razgrad. Şehitlerimiz: Sezgin Sali Karaömer (17 y.), Ahmed Mehmed Buruk (37 y.).</strong> <strong>24 Mayıs 1989 – Dyankovo köyü, Razgrad. Şehitlerimiz: Mehmed Emin Mehmed (65y.), Mehmed Mustafa Kar (30 y.).</strong> <p><strong>27 Mayıs 1989 – Medovets köyü, Varna. Şehitlerimiz: Nazife Hasan Mustafa (23 y.), Şakir Mehmed Şakir (33 y.). </strong></p><p><strong>Prof.Dr. ZEYNEP ZAFER</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/zeynep_1779185134_P7R4of.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ MAYIS PROTESTOLARINI UNUTTUK, UNUTUYORUZ… ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/zeynep_1779185134_P7R4of.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[BOYALI MARTI]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/boyali-marti/2256/</link>
            <description><![CDATA[“Kardeşim, şu martı kuşlarının ne kadar ilginç olduklarını bilemezsiniz,” dedi. “İnsanlar kadar onurludur onlar. Yanımdaki bu dostumla bir martı tuttuk, onu karaya boyadık. Diğer kuşların buna nasıl tepki göstereceklerini öğrenmek istedik. Apartmanların damlarında konaklayan martıların arasına bıraktık. Çok geçmedi, isyan mı desem, dövüş mü bir kargaşadır başladı.”]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/boyali-marti/2256/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sat, 25 Apr 2026 20:15:31 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yarın yirmi altı nisan; Bulgaristan Türkleri Edebiyatının unutulmaz şairi Recep Küpçü&#39;nün aramızdan ayrılışının ellinci yıldönümü. Aşağıda, onun Boyalı Martı öyküsünü yayımlayarak şairimizi sevgi ve özlemle anıyorum. ( Ahmet Türkay )</p> BOYALI MARTI Güneşin ışınları sulara yeni vurmuştu. Aydınlık içinde balkıyan deniz durgun, dingindi. En büyük emeline kavuşmuş gibi mutlu görünüyordu. Kıyı da denizin bu sabahki sakinliğine sanki seviniyordu. Körpe yeşil otların, daha tomurcukları patlamamış çiçeklerin üstüne düşen çiy tanecikleri, gelinlik bir kızın sevgi gülümsemeli gözleri gibi parlıyordu.Ardından koşsam yakalayamayacağım büyüleyici bir güzellik kendiliğinden gelip gönlüme oturdu, beni düşsel evrenine götürdü. Deniz de yalı da kurduğum o düşsel evrene aktarıldılar, anılarımla sarmaş dolaş oraya postu serdiler. Yarattığım bu imgeler dünyasına bir çocuk gibi seviniyordum. Yaşamımda görmediğim bir gönenci doymamacasına yaşarken, martıların sinir bozan yırtık sesleri gönül dünyamı enkaza döndürdü. Ne var ki onların çığlık gibi seslerine aldırmadan, imgelemimde yarattığım o düşsel evreni geri getirdim, onun gönülleri kavrayıveren çekici güzelliğinin dönüşünü kutladım. Kaldı ki martıların o sevimsiz, keskin sesleri sanki daha çirkinleşmiş gibiydi. Acaba ne olmuştu? Başımı kaldırıp karşımdaki apartmanın damı üzerine baktım; şaşırtıcı bir görünümle karşı karşıya kaldım. Bütün martı kuşları aynı çatıda, bir martının başına üşüşmüşler, gagalarıyla ona darbe üstüne darbe indiriyorlardı. Saldırıya uğrayan martı, bir sağa, bir sola kaçmak için çırpınıyor, bir türlü bunu başaramıyordu. Çünkü öteki martılar etrafını çevirmişlerdi. Bakışım yöremde dolaştı; az ötede kumsalda, olayı dikkatle izleyen, birbirleriyle heyecanla konuşan iki adam gördüm. İlgim ve merakım arttı, onların yanına vardım. İkisinin de yüzleri güneşten yanmıştı. Görünüşe bakılırsa balıkçıydılar.'Affedersiniz, martılara ne oldu böyle?' diye sordum.Gözleri deniz yeşili olanı heyecanla:'Kardeşim, şu martı kuşlarının ne kadar ilginç olduklarını bilemezsiniz,' dedi. 'İnsanlar kadar onurludur onlar. Yanımdaki bu dostumla bir martı tuttuk, onu karaya boyadık. Diğer kuşların buna nasıl tepki göstereceklerini öğrenmek istedik. Apartmanların damlarında konaklayan martıların arasına bıraktık. Çok geçmedi, isyan mı desem, dövüş mü bir kargaşadır başladı.'Diğer balıkçı:'Bakın, bakın,' dedi. 'Boyalı martı denize doğru uçmak, yeşil suların üstüne düşerek, orada can vermek istiyor. Ama diğer martılar, deniz babalarının çiftliğiymiş gibi buna engel oluyorlar.'Bu dövüşten bitkin üşen boyalı martı, ötekilerin bir anlık dalgınlığından yararlanarak, kendini çatının üstünden yere bırakıverdi. Martı sürüsü bir kbus gibi üzerine çullandı.İki balıkçıyla birlikte ben de o yöne koştum. Beraberce martı kalabalığını dağıtıp, soluğumuzu boyalı martının yanında aldık. Zavallıcık can çekişiyordu. Balıkçılarla birlikte ben de yazıklandım, üzüldüm. Az önce gördüklerim karşısında başımda kalan dökülmedik saçlarım diken diken oldu. Balıkçılar, ölen martıyı alıp yanımdan uzaklaştılar. Uzun süre olduğum yerden ayrılamadım. Nedense kendimi o boyalı martıya benzettim. Ne ki benim yüzüm, saçlarım yerine, duygularım, düşüncelerim boyalıydı. Martıların tüylerinin değişmeyen, sürgit beyaz kalan bir rengi vardı. Ne pahasına olursa olsun onu değiştirmeme kararlılığındaydılar. Benim duygularımın, düşüncelerimin rengi ise doğuştan kırmızıydı. O rengi değiştirmeyi aklımın ucundan geçirmeyi bırakın, kırmızı kalabilmesi için canımı ortaya koymuştum. Balıkçının dediği gibi gerçekten de onurlu kuşlarmış martılar, bunu bilmezdim.Martı sürüsü denize açılarak gözlerimin önünden kayboldu. Ben ise onların ardından bakarak, usavurmalarımla yüz yüze kaldım. Bu beni doyurmadı. Yeniden kurduğum o düşsel evrene geri dönmeyi denedim, olmadı. Hayallerim, martıların ardından uçmayı bırakarak, rotayı güneye çevirdi. ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/boyali-marti_1777137398_7ds0kF.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ BOYALI MARTI ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/boyali-marti_1777137398_7ds0kF.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Neden lider çıkaramıyoruz]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/neden-lider-cikaramiyoruz/2255/</link>
            <description><![CDATA[Rumeli Türkleri için 93. Harbi'nden başlayan trajedi; sürgün ve göçler silsilesi, asimilasyon politikaları neticesinde orada kalan insanlarımızda liderlik, lider çıkaramama sorununu ortaya çıkardı.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/neden-lider-cikaramiyoruz/2255/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/guncel/">Güncel</category>
            <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 16:53:40 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Rumeli Türkleri için 93. Harbi&#39;nden başlayan trajedi; sürgün ve göçler silsilesi, asimilasyon politikaları neticesinde orada kalan insanlarımızda liderlik, lider çıkaramama sorununu ortaya çıkardı</strong><strong>Türkiye&#39;deki Bulgaristan kökenli bilinçli bazı akademisyenler, dernek başkanları, deneyimli yazar ve gazeteciler ile memleketteki parti temsilcilerinin mantaliteleri çok farklı.</strong><strong>Kaldı ki parti temsilcilerinin liyakatsiz düşük profilli olması en büyük sorun ve ayrıca yetersiz politik vizyon, yetersiz tecrübe ve azınlık olmanın yaratmış olduğu koşullar nedeniyle eksik kalmış Türklük şuurunu da öne çıkarabiliriz.</strong><strong>Rumeli Türkleri için 93. Harbi&#39;nden başlayan trajedi; sürgün ve göçler silsilesi, asimilasyon politikaları neticesinde orada kalan insanlarımızda liderlik, lider çıkaramama sorununu ortaya çıkardı.</strong><strong>Dr. Sadık Ahmet, Nuri Turgut Adalı gibi cesur, bize rehber olacak insanlar çıkaramıyoruz.</strong><strong>Ayni şekilde çok uzun süredir Türkiye&#39;de de Rumeli kökenli etki alanı geniş lider çıkartamıyoruz. Gerekçeleri saymakla bitmez.</strong><strong>Netice itibari ile farklı bir formülle yeni kurumsal bir yapının gerekliliğine inanıyorum.</strong><strong>Sistematik şekilde &#39;diaspora&#39; mantığında işleyen ismine &#39;Rumeli Türkleri Diasporası&#39; mı denir, &#39;Balkan Türkleri Lobisi&#39; mi olur bilmem; ama Türkiye merkezli daha çok sosyologlar, tarihçiler, akademisyenler, siyasal, medyatik ve finansal etki alanı geniş iş insanları, kanaat önderi vb. &#39;Rumeli&#39;de Türklük&#39; davasına ömrünü adamış büyüklerimizin öncülüğünde Balkan ülkelerindeki Türk topluluklarını kapsayıcı, ortak &#39;Rumeli Hafızana&#39; sahip yönlendirici, rehber olacak ve Balkan Türklerinde tabana nüfuz edip, doğru politik temsilcilerin ve liderlerin seçilmesinin zeminini hazırlayan mekanizma oluşturmalı.</strong><strong>Ceyhun ARDA,</strong><strong>İstanbul</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/neden-lider-cikaramiyoruz_1776866017_TjmH0r.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Neden lider çıkaramıyoruz ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/neden-lider-cikaramiyoruz_1776866017_TjmH0r.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Böylesini hiç görmedik]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/boylesini-hic-gormedik/2254/</link>
            <description><![CDATA[İnsanlar öfkeli, bu karmaşadan sorumlu olanları kınıyorlar. Bulgaristan Parlamentosu’nda Türkiye’deki seçim sandıklarının sayısını sınırlayanlara karşı oy vermekte kararlılar. 

“Böylesini hiç görmedik” diyor oy hakkını kullanmak için sıraya giren hemşerilerimiz.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/boylesini-hic-gormedik/2254/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 13:33:58 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><br>Duyulmamış ve görülmemiş bir şey! </p><p>Sabahın erken saatlerinden itibaren Bursa&#39;da sandıkların önünde seçmenler çok uzun kuyruklar oluşturdu. </p><p>Son yıllardaki demokratik oy verme pratiği böyle bir olaya hiç tanık olmamıştı. </p><p>Bulgaristan Başkonsolosluğu önünde devasa bir kuyruk uzadıkça uzadı. Aynı şekilde Görükle  semtindeki okulun önünde de küçümsenmeyecek bir kalabalık vardı. </p><p><br>İnsanlar öfkeli, bu karmaşadan sorumlu olanları kınıyorlar. Bulgaristan Parlamentosu&#39;nda Türkiye&#39;deki seçim sandıklarının sayısını sınırlayanlara karşı oy vermekte kararlılar. </p><p>'Böylesini hiç görmedik' diyor oy hakkını kullanmak için sıraya giren hemşerilerimiz.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/boylesini-hic-gormedik_1776594836_JH3vI1.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Böylesini hiç görmedik ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/boylesini-hic-gormedik_1776594836_JH3vI1.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Политическият плурализъм и мюсюлманите в България]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Политическият плурализъм и мюслюманите в България/2253/</link>
            <description><![CDATA[ Общите интереси на мюсюлманите в България могат да бъдат формулирани като стремеж към гарантиране на религиозните свободи, защита на гражданските права и възможност за свободно изразяване и развитие без дискриминация на основата на име, вяра или майчин език. Отвъд тези фундаментални принципи обаче интересите на различните групи и индивиди се разминават. 1]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Политическият плурализъм и мюслюманите в България/2253/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgarca/">Bulgarca</category>
            <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 20:47:35 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p > </p><p >Има ли почва политическият плурализъм сред мюсюлманите в България? </p><p ><strong>Джемал Осман </strong></p><p >Общи цели, различни интереси. Какво ни обединява и какво ни различава? </p><p >Всяка религиозна или етническа група се обединява около общи принципи и характеристики, чрез които става възможно нейното разпознаване. Тези общи принципи представляват необходимото условие за дефинирането на дадена група. Те включват език, нрави, традиции, фолклор, вяра, религиозни практики, а в някои случаи и политическо и идеологическо обединение. </p><p >Отвъд тези обединяващи елементи обаче съществуват и редица разграничителни белези вътре в самата група. Това е неизбежно, тъй като всяка общност се състои от отделни индивиди, които притежават различни нива и измерения на идентичността. Човешката идентичност не е еднопластова и статична категория, а сложна и динамична съвкупност от характеристики, чрез които индивидът се самоопределя и бива разпознаван в социума. </p><p >Тя се конструира в рамките на различни, взаимно преплитащи се кръгове на принадлежност — локално-географска, семейно-родова, етническа, религиозна, професионална, социална, национална, политическа и идеологическа. Тези кръгове не функционират в изолация или строга йерархия, а в контекстуално и исторически обусловено динамично взаимодействие. За обозначаването на тази многопластовост е уместно да се използва понятието „кръгове на идентичността'. В различни социални и политически ситуации определени кръгове на идентичността могат да придобият водещо значение, без това да предполага отричане или елиминиране на останалите. </p><p >Дори хората, които споделят обща етническа, религиозна или национална идентичност, притежават и други идентификационни измерения — свързани със социалния статус, икономическото положение, образованието и жизнената среда. Именно включването на тези допълнителни кръгове показва, че във всяка група съществуват вътрешни подгрупи, чиито интереси невинаги съвпадат.</p><p > Общите интереси на мюсюлманите в България могат да бъдат формулирани като стремеж към гарантиране на религиозните свободи, защита на гражданските права и възможност за свободно изразяване и развитие без дискриминация на основата на име, вяра или майчин език. Отвъд тези фундаментални принципи обаче интересите на различните групи и индивиди се разминават. </p><p >Например интересите на богат мюсюлманин трудно съвпадат с тези на човек в социална уязвимост — докато първият се стреми към запазване и разширяване на своето лично богатство, вторият е фокусиран върху базовото оцеляване и изхранване на семейството си и не го интересува дали строителната фирма на депутат от ДПС или АПС ще оцелее. Сходни различия се наблюдават и по линия на образованието — индивиди с по-висока образованост могат да имат интерес към културна политика и академична дейност, докато за други тези въпроси остават периферни. </p><p >Оттук следва, че е естествено във всяка една група да съществува разнообразие от политически възгледи. Както християните и евреите в България не представляват политически хомогенна общност, така и мюсюлманите, притежавайки различни интереси, формират различни политически ориентации. Сред тях могат да се открият както привърженици на лява политика, с акцент върху социални мерки и по-силна държавна намеса в икономиката, така и носители на десни възгледи, подкрепящи свободния пазар и ограничената роля на държавата. Наред с това съществуват както либерални, така и консервативни и традиционалистки позиции. </p><p >Следователно редуцирането на една толкова многопластова общност до единен политически субект изглежда проблематично. В този контекст възниква въпросът: съществува ли действителна почва за политически плурализъм сред мюсюлманите в България? </p><p >Исторически контекст: от еднопартиен режим към демокрация</p><p > Еднополюсният политически модел в България се налага по време на комунистическия режим, при който политическият плурализъм е ликвидиран. Това намира ясен израз в чл. 1, ал. 2 от Конституцията на Народна република България от 1971 г. (обн. ДВ, бр. 39/1971 г.), който гласи: Ръководна сила в обществото и държавата е Българската комунистическа партия.</p><p > След политическите промени от 10 ноември 1989 г. в страната се възстановява демократичният режим и принципът на политическия плурализъм. В рамките на този нов плуралистичен модел обаче се наблюдава една особеност, която дълго време се възприема като почти естествена — ограниченото проявление на политически плурализъм сред мюсюлманската общност.</p><p > Раждането на Движение за права и свободи и неговата роля. 'Етническа партия' или политически посредник? </p><p >На 4 януари 1990 г. във Варна е основано „Движение за права и свободи на турците и мюсюлманите' от д-р Ахмед Доган (тогава млад и амбизциозен доктор по философия, завършил Философски факултет на СУ 'Св. Климент Охридски', защитил дисертация в БАН, с научни интереси към онтологията) и малка група активисти. Впоследствие, с оглед да не противоречи на чл. 11, ал. 4 от бъдещата Конституция на Република България, който забранява създаването на политически партии на етническа или верска основа, от наименованието е премахнато уточнението „на турците и мюсюлманите' и остава „Движение за права и свободи'. Първата национална конференция на партията се провежда на 26 март 1990 г. в София, на която за председател отново е избран Ахмед Доган. </p><p >Още от самото създаване на партията в българското общество възникват дебати относно нейния характер и евентуалната ѝ противоконституционност. Съществен проблем в този дебат е трудността на ясното дефиниране на понятието „етническа партия'. Ако дефинираме етническа партия като политически субект, в чието ръководство и структури участват представители само на един етнос, то тогава би следвало почти всички партии след 1990 г. да бъдат определени като етнически, с изключение на ДПС.</p><p > В уставите на ДПС са заложени универсални принципи, които не могат нито юридически, нито през други херменевтични способи и механизми да се редуцират до конкретен етнос или религия. Освен това, както в парламентарната група, така и в ръководството и структурите на партията и младежката му организация, етническият и религиозният състав винаги са били разнообразни (за разлика от други партии). Това е една от причините за трудността за доказване на твърдението, че ДПС е етническа партия.</p><p > Макар и спекулативно, трудно е да се игнорира и ролята на държавата в процеса на създаването и утвърждаването на ДПС. Без съгласието на държавата и службите за сигурност съществуването на такава партия би било невъзможно. Ако държавата искаше да ликвидира ДПС, тя би могла да го направи още в неговия генезис чрез наличните правни механизми и процедури. </p><p >Балансът в началото на прехода </p><p >Преходът от 80-те към 90-те години е много деликатен и се състои както от вътрешни икономически, политически и социални кризи, така и от сложна външнополитическа и геополоитическа обстановка. От една страна мюсюлманите в България все още не са преодолели травмата от асимилационната политика на социалистическия режим и търсят всеобщо обединение в името на оцелаването, а от друга страна самата държава не е спокойна от етническите конфликти, които започват да се появяват мащабно в Югославия. Не трябва да се забравя и това, че тогава още България не е член на НАТО, докато Турция е. Може би това е консенсусното решение на българската държава с цел да предотврати по-големи кризи и да има начин за потушаване на наличните и потенциалните напрежения. ДПС е продукт на конкретните исторически условия на своето време, както и неговият първи председател Ахмед Доган е продукт на същите условия.</p><p > Ахмед Доган още в VII Велико народно събрание, в речта си в парламента от юли 1990 г., прави строго понятийно разграничение между етнос и нация, както и заявява, че ДПС не е пета колона. Преведено това означава, че ДПС е механизъм за спиране на чуждо влияние, а под чуждо влияние се разбира Република Турция. </p><p >Напълно естествено е хората да се обединяват в ситуации, в които тяхната екзистенция е застрашена. Също толкова естествено е и държавата в подобни кризисни моменти да търси балансирани решения за преодоляване на напреженията. Въпросът обаче е какво се случва, когато подобна заплаха сякаш вече не съществува? Каква е ролята на гражданите, на самата общност, на обществото като цяло и на държавата в условия на относителна вътрешна стабилност? </p><p >Има ли стратегия българският политически елит? </p><p >Към 2026 г. България е член на Европейския съюз, НАТО и ООН. Страната е подписала и ратифицирала редица международни договори, които имат ключово значение за гарантирането на етническия мир и защитата на правата на различните етноси и религии. Тези правни и институционални рамки създават формални гаранции за равноправие и предпазване от дискриминация. </p><p >Разбира се, нормативната уредба сама по себе си не е достатъчна. Ако една държава има волята и намерението да дискриминира определени групи или да създава напрежение, нито един закон или международен договор не може напълно да предотврати това. В този смисъл трябва да съществуват и други, не по-малко важни механизми за защита — преди всичко активното гражданско общество. Именно чрез участието на гражданите, включително и на самите мюсюлмани, в обществения и политическия живот се създават реални предпоставки за устойчиво гарантиране на правата и за развитие на автентичен политически плурализъм и демокрация. Стига всичко това да се прави наистина искрено и с добри намерения. </p><p >Днес наблюдаваме, че геополитическата обстановка остава нестабилна. В региони с почти непосредствена близост до България се водят сериозни войни, което неизбежно оказва влияние върху националната сигурност на държавата. А Западните балкани е буре с барут. Подобна среда поражда повишена чувствителност към въпроси, свързани с етническите и религиозните общности, както и с тяхната политическа мобилизация.</p><p > Дали днес българската държава и българският политически елит разполагат с ясен план за действие и последователна политика за реагиране в условията на подобна напрегната международна обстановка? Става въпрос не само за външнополитическа ориентация, но и за вътрешнополитическа устойчивост — включително за начина, по който се управляват отношенията между различните етнически и религиозни общности. Липсата на дългосрочна визия или последователна стратегия не е нещо рационално, нито реалистично. Ако политическият елит възприема съществуващия модел като гаранция за стабилност, той може да бъде склонен да го запази, дори и това да означава ограничаване на вътрешния плурализъм. От друга страна, липсата на активна политика, ефективни методи и механизми за насърчаване на по-широко политическо участие може да доведе до задълбочаване на представителния дефицит.</p><p > Така въпросът за политическия плурализъм сред мюсюлманите в България се оказва тясно свързан не само с вътрешната динамика на самата общност, но и с капацитета на политическия елит да формулира и прилага политика, която насърчават демократичното участие, без да компрометират обществената стабилност. В този смисъл проблемът не е единствено в наличието или отсъствието на плурализъм, а и в политическата воля той да бъде развиван като ценност и практика. </p><p >Плурализъм през периода на монархията. Участието на мюсюлманите в политическия живот. </p><p >Нека погледнем какво е било в миналото. Да се върнем към период, в който в България има политически плурализъм, но няма единен субект, който да има монопол над мюсюлманите. Става въпрос за периода на монархията.</p><p > В този период (1879-1946) в България съществува многопартийна система и различни политически сили се борят за влияние. Мюсюлманите не са обединени около една партия, а участват в политическия живот по различни начини и подкрепят различни политически субекти - на местно и на национално ниво. Техният избор често е обусловен не само от религиозната им принадлежност, а и от социални, икономически и регионални фактори. </p><p >Нека разгледаме няколко конкретни случаи. Например да се върнем към 1902 г. — XII Обикновено народно събрание, да видим стенограмите от второ заседание от 24 април 1902 г., с председател Драган Цанков. Общият брой на народните представители по списък е 178, като от тях 11 са мюсюлмани от различни етноси - турци, помаци и татари, членуващи в различни политически партии. Мюсюлманското участие в парламента представлява около 6.2% от общия състав на парламента. Като трябва да се отбележи, че през 1902 г. все още днешните южни територии на България, като Западните родопи и Кърджали, не са част от България, а са територии на Османската империя, следователно няма народни представители от там. </p><p >В рамките на XII ОНС се наблюдава активно участие на мюсюлмански народни представители в различни парламентарни комисии. Мустафа Доспатски става член на комисията към Министерството на правосъдието, като следва да се отбележи, че той има завършено юридическо образование в Софийски университет. Мехмед Гирай Месудов (наследник на кримската династия на Гираите) става член на комисията към Министерството на вътрешните работи, а Хаджи Неджиб бей — на комисията към Министерството на просвещението. </p><p >Осман Кечели и Мустафа Хюсеинов са включени в комисията към Министерството на външните работи, докато Юмер Юсуфов става член на комисията към Военното министерство. В комисията към Министерството на обществените сгради, пътищата и съобщенията участват Мустафа Хюсеинов и Халид бей Мустафа Бейов. В комисията към Министерството на търговията и земеделието участва Осман бей Сали Бейов. </p><p >Финансовата комисия включва Хафъз бей Мустафа Бейов, а бюджетната комисия — Исмаил Арнаудов (в състава на която участва и Петко Каравелов). В т.нар. прошетарна комисия (комисия по жалбите и петициите в парламента) участва Искендер бей Махмудов, а в проверочната комисия — Етем ефенди Хасанов и Тосун бей Ферадов. Освен това Мустафа Доспатски е избран за един от секретарите на Народното събрание в рамките на същото заседание. </p><p >Стенограмине на Народното събрание показват, че народните представители мюсюлмани не заемат пасивна позиция, а активно участват в парламентарния живот. Те са включени в различни постоянни комисии, където допринасят към работата на законодателната институция и вземат участие в обсъжданията по важни въпроси по време на парламентарните заседания. </p><p >Любопитен детайл е начинът, по който тези депутати се изказват от парламентарната трибуна. Мнозина от тях предварително се извиняват, ако допуснат грешка в изказа си, тъй като за повечето българският език не е майчин. Това свидетелства както за тяхното уважение към институцията, така и за стремежа им да бъдат пълноценна част от политическия процес.</p><p > Още по-впечатляващо е поведението на председателя на Народното събрание Драган Цанков, който в определени случаи си позволява закачливо да говори на турски език, без това да предизвиква напрежение или противоречия в залата. Тази езикова и културна гъвкавост и прагматичност разкрива една особена атмосфера, която днес е немислима. </p><p >Интересен обратен пример е XVI ОНС (19 декември 1913 – 31 декември 1913). Този парламент се отличава със своя изключително кратък мандат и ограничена представителност. В рамките на наличните данни се установява участието само на един народен представител мюсюлманин – Хафъз Съдкъ Мехмедов. </p><p >Това рязко намаляване на мюсюлманското представителство контрастира с предходни и последващи парламенти, в които делът им обикновено варира между 5 и 7%. Съществен фактор за тази промяна е политическото и общественото напрежение, настъпило след Балканските войни (1912–1913). В този контекст свиването на мюсюлманското парламентарно представителство може да се разглежда като пряк резултат от настъпилите геополитически сътресения, които са рефлетирали върху вътрешната политика. XVI ОНС представлява по-скоро изключение в тенденцията на относително стабилно мюсюлманско присъствие в българския парламент. Това отразява един кризисен момент в българската история. </p><p >XVII ОНС (20 март 1914 – 15 април 1919) представлява също важен детайл в развитието на политическото представителство на мюсюлманското население в България. Това е едно ключово народно събрание, което е заседавало по време на Първата световна война, когато България участва във войната заедно с Османската империя, Германия и Австро Унгария и редица мюсюлмани от България участват в защитата на отечеството и дават живота си за България. </p><p >В състава на XVII ОНС участват 15 мюсюлмански народни представители от общо 226 депутати, което представлява 6,6 % от парламента. Интересен детайл е, че в това народно събрание са включени и народни представители от Беломорска тракия (Гюмюрджинско), които в края на войната ще създадат ненужно напрежение, което може да се обясни с това, че елитът на тази географска местност не е бил интегриран достатъчно, в сравнение с елита на мюсюлманите, които отдавна живеят в пределите на България. Етхем Рухи (Балкан) ще избере съвсем друг път за разлика да речем от Шефик бей (от Стара Загора), който ще демонстрира лоялност към България на международно ниво, като част от делегацията в Парижката мирна конференция от 1919 г. </p><p >Мюсюлманските депутати в това народно събрание са следните личности: Мехмед Джелал Абидин, Салим Ахмедов, Тевфик Хаджи Ахмедов, Юсуф Хаджи Ибраимов, Мехмед Кемал бей, Хафъз Сали Мехмедов, Хафъз Съдкъ Мехмедов, Мехмед Паша, Етхем Рухи, Сабри Бей Салимов, Исмаил Хаккъ Бей, Хашим Бей, Талят Мехмед Хаджи Хюсеинов, Хюсни Хюсеинов и Махмуд Бей Хаджи Шюкриев. </p><p >В XVII ОНС в състава на различни парламентарни комисии участват мюсюлмански представители. Хафъз Съдкъ Мехмедов е член на комисията към Министерството на вътрешните работи, Етхем Рухи – към Министерството на външните работи, а Талят Токалиев – към Министерството на финансите. Тефик ефенди участва в комисията по търговията, промишлеността и труда. Кемал бей е член както на комисията към Министерството на правосъдието, така и на тази към Министерството на обществените сгради, пътищата и благоустройството, а Джелал бей – на комисията по земеделието и държавните имоти. Това показва присъствието на мюсюлмански депутати в различни ресорни комисии на парламента. </p><p >След Първата световна война един друг мюсюлманин ще изиграе много важна роля в защитата на българския национален интерес на международно ниво и ще докаже лоялността си към България. Става въпрос за Шефик бей от Стара Загора, който получава медицинско образование във Франция и става лекар. </p><p >През 1919 г. той става член на българската делегация, която участва в Парижката мирна конференция. В състава на делегацията са включени и други интересни имена, сред които д-р Йешуа Калев, като представител на евреите, д-р Димитър Фурнаджиев, като представител на протестантите, както и известният философ Димитър Михалчев. </p><p >Както Йешуа Калев изготвя меморандум за положението на евреите в България, така и Шефик бей готви специален меморандум за положението на мюсюлманите в България и на Балканите като цяло. </p><p >По този начин Шефик бей не само защитава интересите на мюсюлманската общност, но и действа в рамките на общата българска национална кауза. Неговото участие в делегацията и изготвянето на меморандум показват, че лоялността към българската държава не изключва принадлежността към различна етно-религиозна общност. Напротив, в този случай тя се проявява именно чрез активното включване в защитата на националните интереси в един от най-критичните моменти за страната след Първата световна война.</p><p > Изборите от 2009. </p><p >Нека погледнем и на близкото минало - изборите за 41-вото народно събрание (2009 г.), където ДПС получи рекордните 610 521 гласа (това е исторически апогей на този политически субект по отношение на брой получени гласове). ДПС успява да печели 38 депутатски места. Мюсюлманските народни представители в ДПС тогава са 28 от общо 38. Като има и един мюсюлманин в ГЕРБ - Вежди Рашидов, но след като става министър на културата в първото правителство на Бойко Борисов, ГЕРБ остава без народен представител мюсюлманин. Така общия брой на народните преставители мюсюлмани е 28, което представлява около 11.7% от общия състав на парламента. </p><p >Тези данни показват, че за разлика от началото на XX век, когато мюсюлманските представители са по-разпръснати, то в края на XX век и началото на XXI век тяхното участие е значително по-концентрирано в рамките на една политическа партия. Това поставя въпроса не толкова за количеството на представителството, колкото за неговото качество, ефективността му и степента на политически плурализъм сред мюсюлманите. Следователно, възможност за политически плурализъм сред мюсюлманите в България има и тя произтича от факта, че самата общност не е еднородна, както и от това, че вече има подобен исторически опит. Хората имат различни интереси, образование, социално положение и възгледи, което естествено води до разнообразие от политически позиции. </p><p >Политическите партии със затворени структури - проблем пред плурализма.</p><p > Проблемът обаче не е дали този плурализъм е възможен, а дали в действителност се случва. Както би казал Аристотел, има разлика между възможност и действителност (dynamis и energeia). Това зависи не само от активността на самите граждани, но и в много голяма степен от поведението на политическите партии. Ако партиите на практика не отварят своите структури, плурализмът остава ограничен. </p><p >Затова ключова роля имат именно волята и усилието на различните партии да включват мюсюлмани не формално, а реално — в местните и националните партийни структури, в младежките организации, в ръководствата, в кандидатските листи и впоследствие в парламентарните групи. Без такова целенасочено включване трудно може да се създаде усещане за представителство и доверие извън вече утвърдени монополни модели. </p><p >С други думи, въпросът не е само „ще участват ли мюсюлманите по-активно', а и „ще им бъде ли дадена реална възможност да участват пълноценно'. Истински плурализъм може да се развие тогава, когато има едновременно търсене от страна на гражданите и отваряне от страна на партиите. Само при такъв двустранен процес на доверие политическият плурализъм може да се превърне от потенциал в действителност.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cemal-osman_1774806454_9MJzjt.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Политическият плурализъм и мюсюлманите в България ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cemal-osman_1774806454_9MJzjt.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bulgaristan'daki Müslümanlar ve Siyasi Çoğulculuk]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/siyasi-cogulculuk/2251/</link>
            <description><![CDATA[Bulgaristan’daki Müslümanların ortak menfaatleri, dinî hürriyetlerin teminat altına alınması, vatandaşlık haklarının korunması ve isim, inanç ya da ana dil temelinde ayrımcılığa uğramadan serbestçe kendini ifade edebilme ve gelişebilme imkânı olarak ifade edilebilir.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/siyasi-cogulculuk/2251/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 20:15:50 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bulgaristan&#39;daki Müslümanlar arasında siyasî çoğulculuğun bir zemini var mıdır</p><p><strong>Cemal Osman </strong></p><p>Ortak hedefler, farklı çıkarlar. Bizi birleştiren ve ayıran nedir?</p><p>Herhangi bir dinî ya da etnik grup, kendisini tanınabilir kılan ortak prensipler ve özellikler etrafında birleşir. Bu ortak unsurlar, bir grubun tanımlanması için gerekli bir şarttır. Bunlar arasında dil, detler, gelenekler, folklor, inanç, dinî uygulamalar ve bazı durumlarda siyasî ve ideolojik birlik yer alır. </p><p>Ancak, bu birleştirici unsurların ötesinde, grubun, kendi içinde de çeşitli farklılıklar bulunur. Bu durum kaçınılmazdır, çünkü her topluluk, kimliğin farklı düzeylerine sahip bireylerden oluşur. İnsan kimliği tek katmanlı ve sabit bir yapı değildir. Bilakis, bireyin kendini tanımlamasını ve toplum içinde tanınmasını sağlayan karmaşık ve dinamik özellikler bütünüdür. </p><p>Kimlik, birbirine geçmiş çeşitli aidiyet halkaları çerçevesinde şekillenir — yerel-coğrafî, ailevi, etnik, dinî, meslekî, sosyal, millî, siyasî ve ideolojik. Bu halkalar birbirinden kopuk yahut katı bir hiyerarşi içinde işlemez; aksine, tarihî ve bağlamsal şartlara göre dinamik bir etkileşim hlindedir. </p><p>Bu çok katmanlı yapıyı ifade etmek için 'kimlik halkaları' kavramını kullanmak yerinde olur. Farklı sosyal ve siyasî durumlarda, bu kimlik halkalarından bazıları daha belirleyici bir hl alabilir, fakat bu durum, diğerlerinin inkr edilmesi ya da ortadan kaldırılması anlamına gelmez. </p><p>Hatta aynı etnik, dinî ya da millî kimliği paylaşan insanlar dahi, başka kimlik boyutlarına da sahiptir — sosyal statü, ekonomik durum, eğitim ve yaşadıkları çevre gibi unsurlarla bağlantılı olarak. İşte bu ilave kimlik halkalarının varlığı, her grubun kendi içinde alt gruplar barındırdığını gösterir ve bu alt grupların menfaatleri her zaman örtüşmeyebilir. </p><p>Bulgaristan&#39;daki Müslümanların ortak menfaatleri, dinî hürriyetlerin teminat altına alınması, vatandaşlık haklarının korunması ve isim, inanç ya da ana dil temelinde ayrımcılığa uğramadan serbestçe kendini ifade edebilme ve gelişebilme imknı olarak ifade edilebilir. Ancak, bu temel prensiplerin ötesinde, farklı grupların ve bireylerin menfaatleri her zaman örtüşmez. </p><p>Mesela varlıklı bir Müslümanın menfaatleri, sosyal açıdan kırılgan durumda bulunan bir kimseninkilerle kolay kolay örtüşmez. İlki kendi servetini korumaya ve artırmaya yönelirken, diğeri daha ziyade temel geçimini sağlamaya ve ailesini doyurmaya odaklanır. Bu sebeple de Hak ve Özgürlükler Hareketi&#39;nden veyahut Hak ve Özgürlükler İttifakı&#39;ndan bir milletvekiline ait bir inşaat şirketinin ayakta kalıp kalmaması onun için pek bir anlam ifade etmez. Benzer farklılıklar eğitim düzeyi bakımından da görülür. Daha yüksek eğitim seviyesine sahip bireyler kültür politikalarına ve akademik faaliyetlere ilgi duyabilirken, diğerleri için bu meseleler daha tali kalır. </p><p>Buradan şu netice çıkar ki, her grubun kendi içinde farklı siyasî görüşlerin bulunması gayet tabiidir. Bulgaristan&#39;daki Hristiyanlar ve Yahudiler nasıl siyaseten yekpare bir topluluk teşkil etmiyorsa, Müslümanlar da farklı menfaatlere sahip olmaları hasebiyle çeşitli siyasî yönelimler ortaya koyarlar. Bu çerçevede, sosyal politikalara ve devletin ekonomiye daha güçlü müdahalesine vurgu yapan sol eğilimler bulunduğu gibi, serbest piyasayı ve devletin sınırlı rolünü savunan sağ görüşler de mevcuttur. Bunun yanı sıra liberal, muhafazakr ve gelenekçi yaklaşımlar da bir arada bulunur. </p><p>Dolayısıyla böylesine çok katmanlı bir topluluğun tek bir siyasî özneye indirgenmesi hayli problemli görünmektedir. Bu bağlamda şu soru ortaya çıkar:</p><p> Bulgaristan&#39;daki Müslümanlar arasında siyasî çoğulculuk için gerçekten bir zemin mevcut mudur? </p><p>Tarihsel bağlam: tek partili rejimden demokrasiye geçiş</p><p> Bulgaristan&#39;da tek kutuplu siyasî model, siyasî çoğulculuğun ortadan kaldırıldığı komünist rejim döneminde yerleşmiştir. Bu durum, 1971 tarihli Bulgaristan Halk Cumhuriyeti Anayasası&#39;nın 1. maddesinin 2. fıkrasında açıkça ifade edilmiştir. Buna göre, toplumun ve devletin yönlendirici gücü Bulgaristan Komünist Partisi&#39;dir. </p><p>10 Kasım 1989&#39;daki siyasî değişimlerin ardından ülkede demokratik rejim ve siyasî çoğulculuk ilkesi yeniden tesis edilmiştir. Ancak, bu yeni çoğulcu model çerçevesinde dikkat çeken bir husus da ortaya çıkmıştır; Müslüman toplumu içinde siyasî çoğulculuğun sınırlı şekilde tezahür etmesi uzun süre neredeyse tabii bir durum gibi kabul edilmiştir. </p><p>Hak ve Özgürlükler Hareketi&#39;nin doğuşu ve rolü. 'Etnik parti' mi yoksa siyasi bir aracı mı? </p><p>4 Ocak 1990 tarihinde Varna&#39;da, Ahmed Doğan ve küçük bir aktivist grup tarafından 'Türklerin ve Müslümanların Hak ve Özgürlükler Hareketi' kurulmuştur. O dönemde Doğan, Sofya Üniversitesi Aziz Kliment Ohridski Felsefe Fakültesi mezunu, Bulgaristan Bilimler Akademisi bünyesinde doktora yapmış ve ontoloji alanına ilgi duyan genç ve iddialı bir filozoftur. Daha sonra, Bulgaristan Cumhuriyeti Anayasası 11. madde hükmüne aykırılık teşkil etmemesi için, yani etnik ya da dinî temelde parti kurulmasını yasaklayan bu madde gereği, partinin isminden 'Türklerin ve Müslümanların' ibaresi çıkarılmış ve sadece Hak ve Özgürlükler Hareketi adı kullanılmıştır. </p><p>Partinin ilk ulusal konferansı 26 Mart 1990 tarihinde Sofya&#39;da gerçekleştirilmiş ve bu konferansta da Ahmed Doğan yeniden genel başkan seçilmiştir. Partinin kuruluşundan itibaren Bulgaristan toplumunda, onun mahiyeti ve muhtemel anayasaya aykırılığı üzerine tartışmalar ortaya çıkmıştır. Bu tartışmanın temel meselelerinden biri, 'etnik parti' kavramının açık bir şekilde tanımlanmasındaki güçlüktür. Eğer etnik partiyi, yönetiminde ve teşkilatında yalnızca tek bir etnik grubun temsilcilerinin yer aldığı bir siyasî yapı olarak tarif edersek, bu durumda 1990 sonrasında kurulan neredeyse bütün partilerin etnik olarak nitelendirilmesi gerekir; buna karşılık Hak ve Özgürlükler Hareketi, bu tanımın dışında kalır. </p><p>Hak ve Özgürlükler Hareketi tüzüğünde yer alan prensipler evrensel niteliktedir ve bunlar ne hukukî bakımdan ne de başka hermenötik yöntemler ve yorumlama mekanizmalarıyla belirli bir etnik gruba yahut dine indirgenebilir. Ayrıca, gerek parlamento grubunda gerek partinin yönetiminde, teşkilatlarında ve gençlik yapılanmasında etnik ve dinî bileşim daima çeşitli olmuştur; bu yönüyle diğer bazı partilerden ayrılır. İşte bu durum, söz konusu partinin etnik bir parti olduğu iddiasını ispat etmeyi güçleştiren sebeplerden biridir. </p><p>Her ne kadar bu değerlendirme bir ölçüde spekülatif olsa da, Hak ve Özgürlükler Hareketi&#39;nin kuruluşu ve kurumsallaşması sürecinde devletin rolünü göz ardı etmek zordur. Devletin ve istihbarat birimlerinin rızası olmaksızın böyle bir partinin varlık göstermesi pek mümkün görünmez. Nitekim devlet, eğer bu partiyi tasfiye etmek isteseydi, mevcut hukukî mekanizmalar ve usuller vasıtasıyla daha kuruluş aşamasında bunu gerçekleştirebilirdi. </p><p>Geçiş döneminin başlangıcındaki denge </p><p>1980&#39;lerden 1990&#39;lara geçiş süreci oldukça hassas bir dönemdir; hem içerde ekonomik, siyasî ve sosyal krizlerle, hem de karmaşık bir dış politika ve jeopolitik ortamla şekillenmiştir. Bir yandan Bulgaristan&#39;daki Müslümanlar, sosyalist rejimin asimilasyon politikalarının bıraktığı travmayı henüz aşamamış ve adeta hayatta kalma saikiyle genel bir birlik arayışına yönelmiştir. Öte yandan devlet de, Yugoslavia&#39;da giderek büyüyen etnik çatışmalardan ciddi şekilde endişe duymaktadır. </p><p>Ayrıca o dönemde Bulgaristan henüz NATO üyesi değilken, Türkiye üyedir. Binaenaleyh bu durum, devlet açısından daha büyük krizleri önlemek ve mevcut yahut muhtemel gerilimleri kontrol altında tutmak için bir tür uzlaşı çözümünü gerekli kılmış olabilir. Bu çerçevede Hak ve Özgürlükler Hareketi, kendi döneminin somut tarihî şartlarının bir ürünü olarak ortaya çıkmış; aynı şekilde ilk genel başkanı Ahmed Doğan da, bu şartların şekillendirdiği bir figür olmuştur. </p><p>Ahmed Doğan, Temmuz 1990&#39;da VII. Büyük Millet Meclisi çerçevesinde parlamentoda yaptığı konuşmada, etnisite ile ulus (nationalité) kavramları arasında açık bir kavramsal ayrım yapmış ve Hak ve Özgürlükler Hareketi&#39;nin bir 'haricî bir gücün içerdeki ayağı' olmadığını ifade etmiştir. Bunun tercüme-i hli şudur ki, HÖH dış tesirlere karşı bir denge ve engelleme mekanizması olarak görülmektedir; burada kastedilen dış etki ise Türkiye Cumhuriyeti&#39;dir.</p><p> İnsanların, varlıklarının tehdit altında olduğu durumlarda bir araya gelmeleri son derece tabiidir. Aynı şekilde devletin de böylesi kriz anlarında gerilimleri aşmak için dengeli çözümler araması gayet doğaldır. Ancak asıl mesele şudur: Böyle bir tehdit şayet ortadan kalkmışsa ne olur? Görece bir iç istikrar ortamında, bireylerin, topluluğun, toplumun bütününün ve devletin rolü nedir? </p><p>Bulgaristan siyasi elitinin bir stratejisi var mı? </p><p>2026 yılı itibarıyla Bulgaristan, Avrupa Birliği, NATO ve Birleşmiş Milletler üyesidir. Ülke ayrıca etnik barışın teminat altına alınması ve farklı etnik grupların ve dinlerin haklarının korunması açısından büyük önem taşıyan birçok uluslararası anlaşmayı imzalamış ve onaylamıştır. Bu hukukî ve kurumsal çerçeveler, eşitlik ve ayrımcılığa karşı korunma hususunda resmî güvenceler sağlamaktadır. </p><p>Elbette, normatif düzenlemeler tek başına kfi değildir. Bir devletin belirli gruplara karşı ayrımcılık yapma yahut gerilim üretme yönünde bir iradesi ve niyeti varsa, hiçbir kanun veya uluslararası anlaşma bunu bütünüyle engelleyemez. Bu bakımdan, daha başka ve en az bunun kadar mühim koruma mekanizmalarının da mevcut olması gerekir; bunların başında ise aktif bir sivil toplum gelir. Nitekim vatandaşların, buna Müslümanlar da dhil olmak üzere, toplumsal ve siyasî hayata katılımı sayesinde hakların kalıcı şekilde güvence altına alınması ve sahici bir siyasî çoğulculuk ile demokrasinin gelişmesi için gerçek bir zemin oluşur. Yeter ki bütün bunlar samimiyetle ve iyi niyetle hayata geçirilsin. </p><p>Bugün görüyoruz ki, jeopolitik ortam hl istikrarsızlığını korumaktadır. Bulgaristan&#39;a neredeyse doğrudan yakın bölgelerde ciddi savaşlar yaşanmakta, bu da kaçınılmaz olarak devletin millî güvenliği üzerinde etkide bulunmaktadır. Batı Balkanlar ise adeta bir barut fıçısıdır. Böyle bir ortam, etnik ve dinî topluluklarla ilgili meselelere ve bunların siyasî mobilizasyonuna karşı hassasiyetin artmasına yol açmaktadır. </p><p>Bugün Bulgar devleti ve Bulgar siyasî elitinin, böylesi gergin bir uluslararası ortamda nasıl hareket edeceğine dair açık bir planı ve tutarlı bir politikası olup olmadığı sorusu önem kazanmaktadır. Mesele yalnızca dış politika yönelimiyle sınırlı değildir; aynı zamanda iç siyasî istikrarı da kapsar, buna farklı etnik ve dinî topluluklar arasındaki ilişkilerin nasıl idare edildiği de dhildir. Uzun vadeli bir vizyonun yahut tutarlı bir stratejinin yokluğu ne rasyoneldir ne de gerçekçidir. Şayet siyasî elit mevcut modeli istikrarın teminatı olarak görüyorsa, bunu korumaya meyilli olabilir; bu da iç çoğulculuğun sınırlanması pahasına gerçekleşebilir. Öte yandan, daha geniş siyasî katılımı teşvik edecek aktif bir politikanın, etkili yöntem ve mekanizmaların eksikliği, temsildeki yetersizliğin daha da derinleşmesine yol açabilir. </p><p>Bu itibarla Bulgaristan&#39;daki Müslümanlar arasında siyasî çoğulculuk meselesi, yalnızca topluluğun, kendi iç dinamikleriyle değil, aynı zamanda siyasî elitin, toplumsal istikrarı zedelemeden demokratik katılımı teşvik eden politikalar geliştirme ve uygulama kapasitesiyle de yakından bağlantılıdır. Bu bakımdan mesele sadece çoğulculuğun var olup olmaması değildir; aynı zamanda onun pratik olarak geliştirilmesine yönelik siyasî iradenin bulunup bulunmamasıyla da ilgilidir.</p><p> Monarşi döneminde çoğulculuk. Müslümanların siyasi hayata katılımı. </p><p>Şimdi geçmişte durumun nasıl olduğuna bakalım. Bulgaristan&#39;da siyasî çoğulculuğun mevcut olduğu, fakat Müslümanlar üzerinde tekel kurmuş tek bir siyasî öznenin bulunmadığı bir döneme dönelim. Bahsi geçen dönem, monarşi dönemidir. Bu dönemde (1879–1946) Bulgaristan&#39;da çok partili bir sistem mevcuttur ve farklı siyasî güçler nüfuz elde etmek için rekabet hlindedir. Müslümanlar tek bir parti etrafında birleşmiş değildir; bilakis siyasî hayata çeşitli şekillerde katılır ve hem yerel hem de millî düzeyde farklı siyasî aktörleri desteklerler. Onların tercihleri çoğu zaman yalnızca dinî aidiyetleriyle değil, aynı zamanda sosyal, ekonomik ve bölgesel faktörlerle de belirlenir. </p><p>Şimdi birkaç somut örneğe bakalım. Mesela 1902 yılına, XII. Millet Meclisi&#39;ne dönelim ve 24 Nisan 1902 tarihli ikinci oturumun tutanaklarını inceleyelim; oturuma Dragan Tsankov başkanlık etmektedir. Toplam milletvekili sayısı 178 olup, bunların 11&#39;i farklı etnik kökenlerden gelen Müslümanlardır - Türkler, Pomaklar ve Tatarlar farklı siyasî partilere mensuptur. Bu durumda Müslümanların parlamentodaki temsili yaklaşık %6,2 civarındadır. Şunu da belirtmek gerekir ki, 1902 yılında bugünkü Bulgaristan&#39;ın güney bölgeleri, mesela Batı Rodoplar ve Kırcaali henüz Bulgaristan&#39;a dhil değildir; bu bölgeler Osmanlı İmparatorluğu toprağıdır. Dolayısıyla buralardan seçilmiş milletvekilleri de bulunmamaktadır. </p><p>XII. Millet Meclisi çerçevesinde Müslüman milletvekillerinin çeşitli parlamento komisyonlarında aktif şekilde yer aldığı görülmektedir. Mustafa Dospatlı, Adalet Bakanlığı&#39;na bağlı komisyonda görev almıştır (kendisinin Sofya Üniversitesi 'St. Kliment Ohridski 'mezunu olduğu da ayrıca kayda değerdir). Mehmed Giray (Kırım&#39;daki Giray hanedanının bir mensubu), İçişleri Bakanlığı komisyonuna, Hacı Necib Bey ise Maarif Bakanlığı komisyonuna seçilmiştir. Osman Keçeli ve Mustafa Hüseyinov, Hariciye Nezareti&#39;ne bağlı komisyonda yer alırken, Ömer Yusufov Harbiye Nezareti&#39;ne bağlı komisyona üye olmuştur. Bayındırlık, yollar ve haberleşme işlerinden sorumlu komisyona Mustafa Hüseiynov ile Halid Bey katılmıştır. Ticaret ve ziraat komisyonunda ise Osman Bey görev almıştır. Maliye komisyonunda Hafız Bey yer alırken, bütçe komisyonunda İsmail Arnaudov görev almıştır (bu komisyonda Petko Karavelov da bulunmaktadır). 'Proşetar' diye anılan (parlamentodaki dilekçe ve şikyetler komisyonu) komisyonda İskender Bey yer alırken, yoklama ve inceleme komisyonunda Etem Efendi ile Tosun Bey görev almıştır. Ayrıca Mustafa Dospatlı aynı oturum çerçevesinde Millet Meclisi&#39;nin sekreterlerinden biri olarak seçilmiştir. </p><p>Millet Meclisi tutanakları, Müslüman milletvekillerinin pasif bir konumda olmadığını, bilakis parlamenter hayata aktif şekilde iştirak ettiklerini göstermektedir. Farklı daimî komisyonlarda yer alarak yasama faaliyetlerine katkı sunmuşlar ve meclis oturumlarında mühim meselelerin müzakeresine katılmışlardır </p><p>Dikkat çekici bir husus da, bu milletvekillerinin kürsüden nasıl hitap ettikleridir. Birçoğu, ifadelerinde hata yapmaları ihtimaline karşı önceden özür beyanında bulunmaktadır, zira çoğu için Bulgarca ana dil değildir. Bu durum, hem kuruma duydukları saygıyı hem de siyasî sürecin tam anlamıyla bir parçası olma gayretlerini açıkça göstermektedir. </p><p>Daha da dikkat çekici olan, Millet Meclisi Başkanı Dragan Tsankov&#39;un tutumudur; bazı durumlarda şakayla karışık Türkçe konuştuğu görülür ve bu durum salonda herhangi bir gerilim yahut tartışmaya yol açmaz. Bu dil ve kültürel esneklik ile pragmatizm, bugün tasavvur edilmesi dahi güç olan kendine mahsus bir atmosferi ortaya koymaktadır. </p><p>Buna karşılık ilginç bir örnek de XVI. Millet Meclisi&#39;dir (19 Aralık 1913 – 31 Aralık 1913). Bu parlamento, son derece kısa görev süresi ve sınırlı temsiliyetiyle dikkat çeker. Mevcut verilere göre yalnızca bir Müslüman milletvekilinin yer aldığı görülmektedir: Hafız Sıdkı. Müslüman temsiliyetindeki, bu keskin düşüş, önceki ve sonraki parlamentolarla açık bir tezat teşkil eder; zira bu dönemlerde oran genellikle %5 ile %7 arasında seyretmektedir. </p><p>Bu değişimde mühim bir etken, Balkan Savaşları sonrasında ortaya çıkan siyasî ve toplumsal gerilimdir. Bu bağlamda Müslümanların parlamentodaki temsilinin daralması, yaşanan jeopolitik sarsıntıların iç siyasete yansımasının doğrudan bir neticesi olarak değerlendirilebilir.</p><p> XVI. Millet Meclisi, Bulgar Parlamentosu&#39;nda nispeten istikrarlı bir Müslüman varlığının genel seyrine kıyasla daha ziyade istisnaî bir durum arz eder. Bu da Bulgar tarihindeki bir kriz anını yansıtmaktadır. </p><p>XVII. Millet Meclisi (20 Mart 1914 – 15 Nisan 1919), Bulgaristan&#39;daki Müslüman nüfusun siyasî temsiliyetinin gelişiminde mühim bir merhaleyi teşkil eder. Bu meclis, Birinci Cihan Harbi yıllarında faaliyet göstermiştir. Bu dönemde Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu, Almanya ve Avusturya-Macaristan ile birlikte savaşa katılmıştır. Bu süreçte Bulgaristan&#39;daki birçok Müslüman da vatan müdafaasında yer almış ve Bulgaristan uğruna harpte hayatını kaybetmiştir.</p><p> XVII. Millet Meclisi&#39;nin bileşiminde toplam 226 milletvekilinden 15&#39;i Müslümandır; bu da parlamentonun yaklaşık %6,6&#39;sına tekabül eder. Dikkat çekici bir husus da, bu mecliste Batı Trakya&#39;dan (Gümülcine bölgesinden) gelen milletvekillerinin de yer almasıdır. Savaşın sonunda, bu durum birtakım gereksiz gerilimlere yol açmıştır, bu da söz konusu bölge elitinin, Bulgaristan sınırları içinde uzun süredir yaşayan Müslüman elit kadar yeterince entegre olmamış olmasıyla izah edilebilir. Ethem Ruhi (Balkan), mesela Şefik Bey&#39;den (Eski Zağralı) farklı bir yol tercih etmiştir. Şefik Bey ise 1919 Paris Barış Konferansı&#39;na katılan heyet içinde yer alarak Bulgaristan&#39;a uluslararası düzeyde sadakatini göstermiştir. </p><p>Bu mecliste yer alan Müslüman milletvekilleri şu şahsiyetlerdir: Mehmed Celal Abidin, Salim Ahmedov, Tevfik Hacı Ahmedov, Yusuf Hacı İbrahimov, Mehmed Kemal Bey, Hafız Sali, Hafız Sıdkı, Mehmed Paşa, Ethem Ruhi, Sabri Bey, İsmail Hakkı Bey, Haşim Bey, Talat Mehmed, Hüsnü Hüseyinov ve Mahmud Bey.</p><p> XVII. Millet Meclisi&#39;nde Müslüman milletvekilleri farklı parlamento komisyonlarında görev almıştır. Hafız Sıdkı Dahiliye Nezareti&#39;ne bağlı komisyonda, Ethem Ruhi Hariciye Nezareti komisyonunda, Talat Tokaliev ise Maliye Bakanlığı komisyonunda yer almıştır. Tevfik Efendi ticaret, sanayi ve çalışma komisyonuna katılmıştır. Kemal Bey hem Adalet Bakanlığı komisyonunda hem de Bayındırlık, yollar ve imar komisyonunda görev yaparken, Celal Bey ziraat ve devlet emlakı komisyonunda yer almıştır. </p><p>Bu durum, Müslüman milletvekillerinin parlamentonun farklı ihtisas komisyonlarında aktif biçimde temsil edildiğini göstermektedir. Birinci Cihan Harbi&#39;nden sonra bir başka Müslüman da Bulgaristan&#39;ın millî menfaatlerini uluslararası düzeyde savunmada mühim bir rol oynayacak ve ülkeye olan sadakatini gösterecektir. Bahsi geçen kişi, Eski Zağra&#39;dan Şefik Bey&#39;dir. Fransa&#39;da tıp tahsili görmüş ve hekim olmuştur. 1919 yılında, Paris Barış Konferansı&#39;na katılan Bulgar heyetinin bir üyesi olmuştur. Heyette ayrıca Yahudileri temsilen Dr. Yeşua Kalev, Protestanları temsilen Dr. Dimitır Furnaciev ve tanınmış filozof Dimitır Mihalçev gibi dikkat çekici isimler de yer almıştır. Dr. Yeşua Kalev nasıl Bulgaristan&#39;daki Yahudilerin durumuna dair bir memorandum hazırladıysa, Şefik Bey de Bulgaristan&#39;daki ve genel olarak Balkanlar&#39;daki Müslümanların durumuna ilişkin hususî bir memorandum hazırlamıştır. Bu suretle Şefik Bey, yalnızca Müslüman topluluğun menfaatlerini savunmakla kalmamış, aynı zamanda genel Bulgar millî davası çerçevesinde hareket etmiştir. Onun heyette yer alması ve memorandum hazırlaması, Bulgar devletine bağlılığın farklı bir etnik ve dinî aidiyete sahip olmakla çelişmediğini göstermektedir. Bilakis bu bağlılık, Birinci Cihan Harbi sonrasında ülkenin en kritik dönemlerinden birinde millî menfaatlerin savunulmasına aktif şekilde katılım yoluyla tezahür etmiştir. </p><p>2009 seçimleri </p><p>Şimdi de yakın geçmişe bakalım: 2009 yılında yapılan 41. Millet Meclisi seçimlerinde, Hak ve Özgürlükler Hareketi 610.521 oy alarak tarihî bir zirveye ulaşmıştır (söz konusu siyasî partinin aldığı destek oy sayısı bakımından en yüksek seviyedir). Parti 38 milletvekilliği kazanmıştır. Bu dönemde HÖH içindeki Müslüman milletvekili sayısı 38 üzerinden 28&#39;dir. Bunun yanında GERB bünyesinde de bir Müslüman milletvekili bulunmaktadır: Vejdi Raşidov. Ancak kendisi Boyko Borisov&#39;un ilk hükümetinde Kültür Bakanı olduktan sonra, GERB&#39;in parlamentoda Müslüman milletvekili kalmamıştır. </p><p>Bu durumda toplam Müslüman milletvekili sayısı 28 olup, bu da parlamentonun yaklaşık %11,7&#39;sine tekabül etmektedir. Bu veriler, XX. yüzyılın başlarında Müslüman temsilcilerin daha dağınık bir yapı arz etmesine mukabil, günümüzde temsilin büyük ölçüde tek bir siyasî parti bünyesinde yoğunlaştığını göstermektedir. Bu da meseleyi sadece temsilin niceliğiyle değil, aynı zamanda niteliği, etkinliği ve Müslümanlar arasındaki siyasî çoğulculuğun derecesiyle birlikte ele almayı gerekli kılmaktadır. </p><p>Dolayısıyla Bulgaristan&#39;daki Müslümanlar arasında siyasî çoğulculuk için imkn mevcuttur. Bu imkn, hem topluluğun, kendi içinde yekpare olmamasından, hem de geçmişte buna benzer bir tecrübenin zaten yaşanmış olmasından kaynaklanır. İnsanların farklı menfaatleri, eğitim seviyeleri, sosyal konumları ve dünya görüşleri vardır; bu da tabiî olarak çeşitli siyasî pozisyonların ortaya çıkmasına yol açar. </p><p>Siyasi partilerin kapalı yapıları – çoğulculuğun önündeki engel</p><p> Ancak mesele, bu çoğulculuğun mümkün olup olmadığı değil, fiilen gerçekleşip gerçekleşmediğidir. Nitekim Aristoteles&#39;in de ifade ettiği üzere, imkn (kuvve) ile fiiliyat arasında fark vardır (dynamis ve energeia). Bu durum yalnızca vatandaşların kendi aktifliğine bağlı değildir; büyük ölçüde siyasî partilerin tutumuna da bağlıdır. Şayet partiler kendi yapılarını fiilen açmıyorsa, çoğulculuk sınırlı kalmaya mahkûm olur. </p><p>Bu sebeple belirleyici olan, farklı partilerin Müslümanları sadece şeklen değil, gerçekten dhil etme yönündeki irade ve gayretidir — yerel ve ulusal parti teşkilatlarında, gençlik kollarında, yönetim kadrolarında, aday listelerinde ve nihayetinde parlamenter gruplarda. Böyle bir bilinçli ve maksatlı dhil etme olmaksızın, yerleşmiş tekelci modellerin dışında bir temsil ve güven duygusunun oluşması oldukça güçtür.</p><p> Başka bir ifadeyle mesele sadece 'Müslümanlar daha aktif katılacak mı' değildir; aynı zamanda 'onlara gerçekten tam ve etkin bir katılım imknı tanınacak mı' sorusudur. Hakikî bir çoğulculuk, ancak vatandaşlar tarafından bir talep olduğu ve partiler tarafından da bir açılım sağlandığı zaman gelişebilir. </p><p>Ancak, bu karşılıklı güvene dayalı iki taraflı süreç gerçekleştiğinde, siyasî çoğulculuk bir potansiyel olmaktan çıkıp fiilî bir gerçeklik hline gelebilir.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/siyasi-cogulculuk_1774804633_MGiVOR.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bulgaristan'daki Müslümanlar ve Siyasi Çoğulculuk ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/siyasi-cogulculuk_1774804633_MGiVOR.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Vitrindeki Dostluklar ve Düşmanlıklar]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Vitrindeki Dostluklar ve Düşmanlıklar/2248/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Vitrindeki Dostluklar ve Düşmanlıklar/2248/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 02:35:11 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong>Siyasetin vitrininde dostluklar düşmanlığa, düşmanlıklar ortaklığa dönüşüyor; seçmen ise bu döngüye gözlerini kapatıyor.</strong></p><p>Siyasetin vitrinine bakınca ilginç bir tabloyla karşılaşıyoruz. Herkes bir şekilde başkasının yardımıyla yükselmiş, sonra onu düşman ilan etmiş, ardından yönetimde ortak olmuş, tekrar düşman, sonra yeniden ortak… </p><p>Hatta 'Işık' adlı yeni örgüt bile eski oyunculara yaslanıyor: Nastimir Ananiev, önce Reformcu Blok&#39;ta Meglena Kuneva ileydi, sonra PP&#39;de, şimdi ise başka bir isim altında yarışa giriyor.</p><p>Asıl dikkat çekici olan, yalanların ve çıkar ilişkilerinin sözde ilkeli seçmeni uzaklaştırması gerekirken, gerçekte tam tersinin yaşanması. </p><p>Verilen sözler çiğneniyor, çirkin uyumculuk sergileniyor, ama bazıları yerini koruyor; çünkü seçmen gözünü kapatıyor, sadece güzel olanı hatırlıyor ya da siyasi ihanete rağmen kişisel çıkarını sürdürmeye devam ediyor.</p><p>Sağın çekirdeği sayılan 'Mavi Bulgaristan&#39;ın' aldığı düşük destek şaşırtıcı. Çünkü geçmişte üyeleri üst raftaki bir figürle işbirliği yapmış ve bu affedilmez bulunmuş. Oysa başka oluşumlar aynı ve hatta daha yakın ilişkiler kurmuş, ama onlara hoşgörü gösterilmiş.</p><p>Sorun şu ki, bu oluşumlar meydanlarda slogan atmaktan öteye geçemiyor. Oysa en sonda yer alan oluşum, net bir ideolojiye ve pragmatik çözümlere sahip: hukuk düzeni, düşük yolsuzluk, işleyen rekabetçi ekonomi…</p><p>Ama 'ilkeli' seçmen propaganda ve yalanların esiri olmuş, rakipler arasındaki gerçek bağları görmezden geliyor, sahte farklılıklara sarılıyor. Oysa tek gerçek fark var: net ideoloji ve somut eylemler ile popülist kıvırmalar arasındaki fark. </p><p>Ne yazık ki gerçek ve potansiyel fikirdeşler birleşip güçlü bir sonuç çıkaramıyor.</p><p>Seçmen, vitrine bakarken gerçekten gördüğünü mü seçiyor, yoksa görmek istediğini mi?</p><p><strong>Stoyan Radev,</strong></p><p><strong>Sofya</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/stoyan-radev_1774481940_M81LZg.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Vitrindeki Dostluklar ve Düşmanlıklar ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/stoyan-radev_1774481940_M81LZg.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Zorla Asimilasyonun Kara Sayfası Beyazperdede]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Zorla Asimilasyonun Kara Sayfası Beyazperdede/2244/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Zorla Asimilasyonun Kara Sayfası Beyazperdede/2244/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 01:41:30 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Naся Кралевска tarafından, </strong><strong>Faktor.bg</strong><strong> için özel olarak yazıldı</strong> Komünist rejim araştırmacısı Naся Кралевска&#39;ya göre, yeni belgesel film 'Belene&#39;den Son Kamp Mahkûmları' yalnızca komünist rejimlerin değil, Nazizmin kurbanlarını da konu alan bugüne dek yapılmış tüm çalışmaları geride bırakıyor.<strong>Desebg.com</strong>, yönetmen Dimitar Kocev – Şoşo&#39;nun ( yapımcı Prof. Lyudmil Hristov, senarist Hristo Hristov, yapım: Yeni Bulgar Üniversitesi ) yeni belgeselini tanıtan Naся Кралевска&#39;nın Faktor. bg&#39;de yayımlanan makalesini yeniden basıyor. Filmin galası 20 Mart 2026 Cuma günü gerçekleşti.<strong>Devlet kurumlarının komünist rejim suçlarına karşı yetersizliği</strong>Bugün, Bulgaristan özgürdür, vatandaşları komünist dönemde hayal bile edemedikleri imknlara sahiptir. Ancak, bu parlamenter cumhuriyetin tüm yönleriyle Avrupa hukuk devleti standartlarına uyduğu anlamına gelmez.36 yılı aşkın süredir hükümetler ve kurumlar, rejimin suçlarını açıklığa kavuşturmak ve yaygınlaştırmak için çok az şey yaptı; failleri ise yargı önüne çıkarmadı.Bu suçların en belirgini, Todor Jivkov liderliğindeki Bulgaristan Komünist Partisi&#39;nin 'zorla asimilasyon süreci' adını verdiği girişimdir.Bir milyon Türk kökenli Bulgaristan vatandaşının isimleri zorla değiştirildi; dinlerini yaşama, ana dillerini konuşma, geleneklerini sürdürme ve geleneksel kıyafetlerini giyme hakları ellerinden alındı.1989 yazında, yaklaşık 400.000 Bulgaristanlı Türk, zorla, Türkiye&#39;ye göç etmek zorunda kaldı.Araştırmacı gazeteci Hristo Hristov, üç yıl boyunca 'Belene' kampında tutulan ve ağır şekilde baskı gören 40 Türkle 55 saatten fazla ön görüşme yaptı. Yönetmen Dimitar Kocev-Şoşo ile birlikte, bu tanıklıkları 'Belene&#39;den Son Kamp Mahkûmları' filmine dönüştürdü.Filmdeki anlatılar dürüst, ayrıntılı ve sarsıcıdır. Seyirciler, geçmişteki sessizliklerinden dolayı suçluluk duyduklarını ifade ederken; Türk kökenli vatandaşlar ise yaşadıklarını kin ve intikam duygusu olmadan, yalnızca acı ve hüzünle dile getiriyor.Tanıklıklar, isimlerin zorla değiştirilmesinden, keyfi tutuklamalardan, işkencelerden ve insanlık dışı muameleden söz ediyor.Belgesel, yalnızca Bulgaristan&#39;daki komünist rejimin suçlarını değil, aynı zamanda Nazizm kurbanlarını konu alan yabancı yapımları da aşan bir etki yaratıyor.Sonuçta film, unutulmuş bir suç rejiminin zulmünü gözler önüne seriyor; hukuken hl cezalandırılmamış olan bu şiddeti, mağdurların yüzleri ve anlatılarıyla tamamen ifşa ediyor. <strong>Editörün Notu:</strong><strong>Bu yazı, Bulgaristan&#39;daki komünist rejimin son büyük suç girişimi olan 'zorla asimilasyon sürecini' ve onun mağdurlarını konu alan belgeselin tanıklıklarını aktarıyor. Film, yalnızca geçmişin acılarını değil, aynı zamanda bugüne dek gecikmiş adaletin boşluğunu da gözler önüne seriyor.</strong><strong>Bugün hl hiçbir failin yargı önüne çıkarılmamış olması, toplumsal hafızamızda derin bir yara olarak duruyor. Adaletin geciktiği bir toplumda, hafıza nasıl iyileşir? Sessiz kalınan suçlar, geleceğin vicdanını nasıl şekillendirir?</strong><strong>Bu belgesel, gecikmiş adaletin boşluğunu hatırlatıyor ve şu soruyu bırakıyor: 'Toplum, sessiz kalınan suçlarla yüzleşmeden gerçekten özgürleşebilir mi?'</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/belene-zulmu_1774478489_EOxJ4z.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Zorla Asimilasyonun Kara Sayfası Beyazperdede ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/belene-zulmu_1774478489_EOxJ4z.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Tekelin Çöküşü ve Çoğulculuğun İmtihanı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Tekelin Çöküşü ve Çoğulculuğun İmtihanı/2242/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Tekelin Çöküşü ve Çoğulculuğun İmtihanı/2242/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/politika/">Politika</category>
            <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 12:12:26 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>2023&#39;ten önce beni tanıyan pek azdı. O yıllarda hayatım bütünüyle akademik bir uğraştı; felsefe öğrencisi olarak Osmanlı tarihine, Ortaçağ düşüncesine, Farsça ve Osmanlı Türkçesine, İslam ile Hristiyan uygarlıkları arasındaki etkileşime eğiliyordum. </p><p>Siyaset ise kaçınılmaz bir merak konusuydu; ilgilenmemek mümkün değildi. Ama o günlerde, son iki-üç yılda yaşanacakların böylesine sarsıcı olacağını hiç düşünmemiştim.<br><br>1990&#39;dan bu yana Bulgaristan siyasetinde belki de en önemli kırılma, DPS&#39;nin bölünmesidir. </p><p>Yıllarca sarsılmaz bir seçmen tabanına, devletin derin yapılarıyla ve iş dünyasıyla bağlara sahip olan, uluslararası alanda da tanınan bu 'ebedi' parti, güçlü gençlik örgütüyle birlikte çözülmeye başladı.<br><br>Tam da bu anda diğer partilerin – özellikle PP&amp;DB&#39;nin – etno-dini tekelin zincirlerini kırmak için tarihi bir fırsatı vardı. </p><p>Ne yazık ki, bu fırsat heba edildi. Ben şaşırmadım; beklentilerim zaten önceki seçimlerin tekrarıyla tükenmişti. Nisan 2021&#39;de bir umut ışığı görmüştüm ama onlar başka bir yol seçtiler.<br><br>Bugün PP&amp;DB, çekingen adımlarla da olsa listelerine genç Müslümanları dahil ediyor. </p><p>Ne kadar seçilebilir ya da toplumda karşılık bulabilirler, zaman gösterecek. Ama aynı zamanda, toplumun kültürel kodlarını bilmeyenlerin kolayca fark edebileceği yapay figürler de sahneye sürülüyor. </p><p>Bu da bize iki şey anlatıyor: Birincisi, PP hl Bulgaristan&#39;ın sosyal gerçekliğinden kopuk, kendi izole dünyasında yaşıyor. İkincisi, bu yüzden statükoyu aşamayacak ve insanlar alternatifleri – örneğin Rumen Radев gibi – aramaya devam edecek.<br><br>Bir gün bütün bunlar tarih olacak. Daha geniş bir perspektifle incelenecek, daha sağlıklı sonuçlara varılacak. </p><p>Ben ise yeniden akademik uğraşıma döndüm; çünkü bugün karanlık göründüğünde, cevapları geçmişte aramak doğaldır.<br><br>Monarşi dönemindeki Müslüman milletvekillerini incelediğimde dikkatimi çeken şey, tek bir siyasi özneye bağlı olmamalarıydı. Liberal, sol, hatta muhafazakr partilerde yer almışlardı. </p><p>Bu bana şu soruyu düşündürüyor: Hangisi daha işlevsel bir modeldir? </p><p>Müslümanların da Bulgar ulusunun parçası olarak farklı partilerde yer aldığı çoğulcu bir yapı mı, yoksa 1990&#39;da kurulan tek parti kontrolü mü?<br><br>Tek parti modeli sonunda yozlaştı; ahlaklı ve eğitimli kadrolar yerine, yolsuzlukla beslenen bir elit üretti. </p><p>Bunun sorumluluğunu diğer partiler de taşıyor; sessizlikleri ve Müslüman topluluklarla temas kurmaktaki isteksizlikleriyle bir tekelin yerleşmesine izin verdiler. </p><p>Çoğulcu modelin sorunu ise diğer partilerin Müslümanları gerçekten ve etkin biçimde dahil etme konusundaki isteksizliği. </p><p>En paradoksal olan ise şu: Yüz yıl önce Bulgaristan Krallığı&#39;ndaki partiler Müslümanlara bugünkü AB ve NATO üyesi Bulgaristan Cumhuriyeti&#39;nden daha açıkmış.<br><br>Şimdi sorulması gereken soru şu: Hangi siyasi oluşum gerçekten desteği hak ediyor? </p><p>Yoksa yaşadıklarımız, ölen bir düzenin sancıları ve doğmaya çalışan bir yeninin çırpınışları mı? </p><p>Önümüzdeki seçimler, kaderimizi belirleyecek dönüm noktası olacak.<br><br><br>  Cemal Osman, <br>Sofia University 'St. Kliment Ohridski'<br><br> </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cemal-osman_1774343544_R4M2Uj.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Tekelin Çöküşü ve Çoğulculuğun İmtihanı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cemal-osman_1774343544_R4M2Uj.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Balkan meselelerini en iyi bilen bir aydın]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/deliorman/2240/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/deliorman/2240/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/kultur/">Kültür</category>
            <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 02:36:06 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Mücadeleci Gazeteci ve Çanakkale Gazisi MAHMUT NECMEDDİN DELİORMAN (1897-1973) Bulgaristan Türklerinin kültürel hayatında önemli bir yeri olan Mahmud Necmeddin (Deliorman), ömrünü gazetecilikle geçiren biri olmakla beraber siyasî ve toplumsal faaliyetlerde de bulunan bir şahsiyettir. Görüş ve çalışmaları sebebiyle Bulgaristan&#39;da yaşadığı dönemde farklı tartışmalar içerisinde yer almış aydının kişiliği, eserleri ve fikirlerinin tanınması, Bulgaristan Müslümanları tarihinin daha iyi anlaşılması açısından önem arz etmektedir.Mahmut Necmeddin, 1897/1898 yılında Razgrad şehrinde dünyaya gelmiştir. Babası Hfızoğulları süllesinden Ahmed Ağanın oğlu saraç Salih Efendi, annesi ise Kırımlı Hacı Hasan kızı Ayşe Hanımdır. İlk ve orta (rüşdiye) eğitimini doğduğu şehirde alan Mahmut Necmeddin, Balkan Savaşları sonrasında 16 yaşındayken Sofya&#39;ya gitmiş ve orada Türkçe yayınlanan 'Tunca', 'Resimli Türk Sadası' ve 'Türk Sadası' gazetelerinde stajyer olarak çalışarak haber toplamış, tercüme etmiş ve gazete dağıtımıyla uğraşmıştır. Bu yıllarda Osmanlı Sefareti ile tanışmış, bizzat Askerî Ataşe Mustafa Kemal Paşa ile görüşmüştür.Birinci Dünya Savaşı&#39;nın başlamasından kısa bir zaman sonra Türk ordusuna katılıp Çanakkale cephesine gitmiştir. Bu esnada hastalığa yakalanması sebebiyle İstanbul&#39;a tedaviye gönderilmiş ve iyileşince savaş sonuna kadar İstanbul&#39;da Hill-i Ahmer (Kızılay) Cemiyeti ambarlarında görev yapmıştır. Savaş sona erince memleketi Razgrad&#39;a dönen Mahmut Necmeddin, kısa bir zaman 'Balkan' gazetesinde yazılar yazmıştır. Bu sıralarda Çiftçi Birliği siyasî oluşumu içerisinde siyasete girmiş ve Deliorman&#39;da partinin teşkiltlanmasında görev almıştır. Ayrıca eğitim ve vakıf konularında hizmetleri olmuştur.Stamboliyski&#39;nin kurduğu Çiftçi Birliği Hükümeti, 1923 yılında devrilince aralarında Mahmut Necmeddin&#39;in de bulunduğu bazı şahıslar tutuklanmıştır. Daha sonra 1925 ve 1933 yıllarında da tutuklanmıştır. Mahmut Necmeddin, 1921 yılında Razgrad&#39;da 'Deliorman' gazetesini kurmuştur. Gazetenin neşrine 1926 yılında ara verilmiştir, çünkü Razgrad&#39;ın Yonuzlar ve Karakocalar köylerinde 1926 yılında Türklere yapılan mezalimi protesto ettiği için devletin tepkisini çekerek Ziştovi&#39;ye sürülmüştür. Ancak 1926 yılı sonlarında Plevne&#39;ye giderek orada 'Mücadele' gazetesini çıkarmış, ertesi yıl ise Mehmet Behcet (Perim) ile 'Tuna Boyu' gazetesini neşretmiştir.1929 yılında düzenlenen Bulgaristan Türklerinin Birinci Türk Millî Kongresi&#39;nden sonra yeniden yayın hayatına dönen 'Deliorman' gazetesi, kongrenin sözcüsü olmuş ve 1933 yılına kadar kendisi tarafından yayınlanmıştır. 1933 yılında yaşanan 'Razgrad Mezarlık Hadisesi' ve Kesarevo köyündeki Türklere yapılan silhlı saldırıları dünya kamuoyuna duyurduğu için Bulgar milliyetçileri ve devletin gözüne batmış, hayatı tehlikeye girdiği için aynı yıl sonlarına doğru Türkiye&#39;ye sığınmıştır.Türkiye&#39;ye varınca Deliorman soyadını alan Mahmut Necmeddin İstanbul&#39;a yerleşmiştir. Daha Razgrad&#39;dayken Zehra Hanım ile yuva kurmuş ve Seyfi ile Leyl adlı çocukları olmuş, sonra ise Mürüvvet Hanım ile evlenerek Süheyl ve Altan adlarında oğulları olmuştur. Çocuklarının ilki hakim, ikincisi öğretmen, üçüncüsü Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanı, sonuncusu da gazeteci ve tanınmış bir tarihçidir. Türkiye&#39;de hayatını gazeteci olarak sürdüren Deliorman, daha 1935 yılında 'Milliyet' gazetesi tarafından Sofya muhabiri olarak görevlendirilmiştir. Ancak bu görevi fazla sürmemiştir. Bu yüzden yeniden İstanbul&#39;a gelmiştir.Bundan sonraki hayatı, 'Balkan', 'Cumhuriyet', 'Hür Nizam', 'Açık Söz', 'Yeni Sabah', 'Demokrat Politika', 'İstikll', 'Milliyet', 'Tan', 'Zaman', 'Son Telgraf', 'Vakit', 'Son Dakika', 'Haber', 'Kurun', 'Hergün', 'Bugün', 'Türk Yurdu', 'Milli Işık', 'Tarih Konuşuyor', 'Türk Edebiyatı' gazete ve dergilerinin bazılarında çalışarak, bazılarına dışarıdan yazılar yazarak, 'Köy', 'Trakya Postası', 'Balkan Postası', 'Anavatan', 'Türk Görüşü', 'Çağdaş' ve 'Türk Dünyası' gibi bazılarını da bizzat yayınlayarak geçmiştir. Birbirinden farklı konularda çok değerli yazılar, yazı dizileri kaleme alan M. N. Deliorman, millî ruha sahip ve Balkanları çok iyi tanıyan bir yazar olarak tanınmıştır. Zaman içerisinde bazı yazılarını kitaplaştırmış, bazı konularda da irili ufaklı müstakil kitap ve broşürler kaleme almıştır.Gazetecilik çalışmaları dışında siyasî sahada da boş durmayan M. N. Deliorman, çocukluğundan tanıyıp hayranlıkla izlediği Ethem Ruhi Balkan ile birlikte 1946 yılında komünizme karşı milliyetçi Türkiye İşçi ve Çiftçi Partisi&#39;ni kurmuş, daha sonra ise Nuri Demirağ&#39;ın kurduğu Millî Kalkınma Partisi&#39;nde görev almıştır.Hayatını anlatırken, kendisini 'Razgrad&#39;da din mücahidi, Plevne&#39;de teşkiltçı ve Sofya&#39;da komitacı' olarak tanımlayan M. N. Deliorman, ünlü Makedon komitacısı İvan Mihaylov tarafından 'Bilgili, yılmaz ve cesur bir Türk mücahidi, Balkan meselelerini en iyi bilen bir aydın' olarak nitelemiştir. 7 Aralık 1973 tarihinde İstanbul&#39;da fnî dünyaya veda eden Mahmut Necmeddin Deliorman&#39;ın cenaze namazı Beyazıt Camisinde kılındıktan sonra naaşı Topkapı Çamlık mezarlığına defnedilmiştir.Allah taksiratını affeylesin! Eserleri:Meşrutiyetten Önce Balkan Türkleri (1942)Bulgarya&#39;daki 1.300.000 Türk (1943)Balkan Türklerinin tarihi (1943)Ruslar Balkanlarda Ne Yapmak İstiyor (1945)Makedonyalı Komiteciler Ne Yapmak İstiyor? (1946)Balkanlardaki Kızıllar Arasında 60 Gün (1946)Sofya Harabelerinden Akdeniz Kıyılarına (1946)Boğazlara Doğru Rus Emelleri: Bulgarlar ve Balkanlar (1950)Razgrad Mezarlık Hadisesinde Çanlar Benim İçin Çaldı (1955)Nuri Demirağ&#39;ın Hayat ve Mücadeleleri (1957)Bulgaristan Türkleri: Yakın Tarih ve Hatıralar (1972) <strong>Vedat S. Ahmed</strong><strong>hal-haber &amp; хал-хабер</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/deliorman_1773618429_mp1F4k.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Balkan meselelerini en iyi bilen bir aydın ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/deliorman_1773618429_mp1F4k.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Sevgi, saygı ve minnetle andık]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/sevgi-saygi-ve-minnetle-antik/2239/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/sevgi-saygi-ve-minnetle-antik/2239/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/turkiye/">Türkiye</category>
            <pubDate>Mon, 09 Feb 2026 15:27:51 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Hasan Öztürk, CHP Milletvekili</strong> Hepimizin Mümin Aga&#39;sı, Balgöç&#39;ümüzün Kurucu Başkanı, Balkan Türklerinin Lideri, TBMM 19. dönem Bursa Milletvekili merhum Mümin Gençoğlu&#39;nu vefatının yıl dönümünde mezarı başında dualarla andık. Her zaman Bulgaristan&#39;da yaşayan soydaşlarına, akrabalarına karşı kendini sorumlu hisseden, onları aklından çıkarmayan, Bulgaristan Türklerinin varlık mücadelesinin öncülerinden olan saygıdeğer ağabeyimiz aramızdan ayrılsa da bizi yine birleştiriyor. Mekanı cennet olsun!<strong>Sevinç Çelebi, Gazeteci</strong> Bazı isimler yalnızca bir döneme değil, bir şehre ruh verir. Mümin Gençoğlu da Bursa&#39;nın hafızasında; sanayide attığı adımlarla, sporda açtığı yolla, Balkan Türklerinin sesi oluşuyla yaşamaya devam ediyor. Geride bıraktığı eserler birer yapıdan ibaret değil; vefa, mücadele ve memlekete adanmışlığın izleri. Onu anmak, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; değer üretmenin, sorumluluk almanın ve köklerine sahip çıkmanın ne demek olduğunu yeniden düşünmektir. <strong>Davut Gürkan, AK Parti İl Başkanı</strong> Balkan göçmenlerinin hak mücadelesine ömrünü adamış, Bursa&#39;mıza ve ülkemize her alanda kıymetli hizmetlerde bulunmuş Sayın Mümin Gençoğlu&#39;nu vefatının 33. yılında saygı ve rahmetle anıyorum. <strong>Osman Güler, KIRCAALİSİYAD Başkanı</strong> Merhum Mümin Gençoğlu&#39;nu vefatının 33. yılında mezarı başında dualarla, rahmet, minnet ve saygıyla andık. Balkan göçmenlerinin ağabeyi olan Mümin Gençoğlu; hayatı boyunca verdiği mücadele, ortaya koyduğu vizyon ve milletimize yaptığı hizmetlerle gönüllerde müstesna bir yer edinmiştir. Aziz hatırasını ve emanet ettiği değerleri daima yaşatacağımızı bir kez daha ifade ediyor, kendisini rahmetle yd ediyoruz. Rabb&#39;im meknını cennet eylesin! <strong>Sadık Yılmaz, Toplum Aktivisti</strong> Bugün burada Balgöç Kurucu Başkanı Mümin Gençoğlu&#39;nun kabri başında ölümünün 33&#39;cü yılında büyük bir özlemle, saygıyla ve minnetle andık. Sadece göçmenlerin değil, Bulgaristan&#39;da yaşayan kardeşlerimizin de minnet ve sevgi duydukları bir büyük şahsiyettir rahmetli Mümin Gençoğlu. Ruhu şad, mekanı cennet olsun! <strong>Necmi Ali, Cebel / Bulgaristan Belediye Başkanı</strong> Mümin Gençoğlu&#39;nun hayatı ve mücadelesi, gençler için güçlü bir örnek olmaya devam ediyor. Güven ve saygının süreklilik, emek ve başkalarına duyulan samimi ilgiyle inşa edildiğini gösterdi. Bıraktığı iz, kurduğu yapılar ve ilham verdiği insanlar aracılığıyla bugün de yaşamayı sürdürüyor. Türkiye&#39;deki göçmen topluluğa karşı büyük bir sorumluluk bilinciyle hareket etti ve haklarının savunulmasında öncü bir isim oldu. Merhum Mümin Gençoğlu, hayatını Balkan Türklerinin davasına adadı, göç ve uyum sürecinin en zor anlarında halkın yanında oldu.  <strong>Hasan Işıklar, Genç Siyasetçi</strong> Balkan camiasının Mümün Aga&#39;sı, biz gençlerin yol göstericisi Mümün Amca&#39;yı rahmet ve özlem ile mezarının başında Bulgaristan&#39;dan gelen Hak ve Özgürlükler Hareketi Yeni Başlangıç heyeti ile beraber andık. ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sevgi-saygi-ve-minnetle-antik_1770640158_xqal5n.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Sevgi, saygı ve minnetle andık ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sevgi-saygi-ve-minnetle-antik_1770640158_xqal5n.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[KARA TREN]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/KARA TREN/2237/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/KARA TREN/2237/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Sun, 18 Jan 2026 19:45:47 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p > </p><p >Ne zaman 19 Ocak gelse, yine eskilere, anılara giderim. </p><p >Soğuk bir kış günü, her yerde kar var. Ama bizi hiçbir şey durduramaz. </p><p >Eşyalarımız günler öncesinden sandıklara konmuş. </p><p >Her sandıkta olan eşyaların listeleri yapılmış, sandığa iliştirilmiş. </p><p >İçimiz üşüyor, soğuktan mı, yoksa yakınlarımızdan ayrılacağımızdan mı bilemiyorum. </p><p >Tüm yolcular ayrılan kompartmanlarda yerlerini alıyor. Herkes yakınlarıyla vedalaşıyor. </p><p >Ayrılık zamanı gelmiş çatmış, gözyaşlarımız sel olup akmış. </p><p >Son anda yetişen komşumuz 'Bahtiyaaaaar' diye dört yaşındaki oğluma seslenişi</p><p >hl kulaklarımda. Son anda yetişip sarılıp kokluyor, yanaklarından öpüyor. </p><p >Ayrılık ne kadar zor olsa da kararlıyız. Hiçbir şey bizi caydıramaz, </p><p >yolumuzdan bizi geri döndüremez. </p><p >Yıllarca Türkiye özlemi çekenler için bu duygunun tarifi yok. </p><p >Nihayet kara trenin düdük sesiyle, arkanda doğduğun toprakları, yakınlarını, </p><p >arkadaşlarını, yaşanmışlıkları bırakıp bir meçhule giden yolculuğa başlıyoruz. </p><p >Bir ara kompartmanın kapısı açılıyor, bir görevli isimlerimizi okuduktan sonra, </p><p >soyadınız ne, diye soruyor. Biz soyadı bile düşünmemişiz. Birden Işık olsun diyorum. </p><p >Herkes kabul ediyor. Hepimiz karışık duygular içerisinde önce muhacirhaneye yerleşip, </p><p >Daha sonra İzmir&#39;e yakınlarımızın olduğu şehre yerleşiyoruz.</p><p >Bundan böyle, ikinci vatanımızda, yeni bir hayat bizi bekliyor. </p><p >Alışılması zor da olsa, insan her şeye çabuk adapte oluyor. </p><p >Senelerce birçok arkadaş edindim, öğrenci yetiştirdim, yeni deneyimler kazandım.</p><p >Herkes bir yerlerden gelip İzmir&#39;e yerleşmiş olabilir;</p><p >fakat memleket değiştirmek başka bir şey. </p><p >Fatma IŞIK </p><p >Fotoğraf: Süleyman AKMAN </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/KARA TREN_1768754743_hTD8u4.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ KARA TREN ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/KARA TREN_1768754743_hTD8u4.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Tozlu tavan arasına kim attı seni]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Tozlu-tavan-arasina-kim-atti-seni/2236/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Tozlu-tavan-arasina-kim-atti-seni/2236/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Fri, 02 Jan 2026 17:23:04 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong>İbrahim Kamberoğlu&#39;ndan </strong></p><p><strong>***</strong><br>eğer vuracaksanız <br>nişan alın tam, <br>bu yaşta<br>dost yarası kaldıramam…</p><p><strong>***</strong><br>sır<br>sırrı dökülmüş eski aynanın<br>sırrı çok olur <br>unutma...<br>                         eski ayna <br>tozlu tavan arasına kim attı seni <br>bu yapılan reva mı sana,<br>her gün tozunu  alacağım söz<br>gördüğün güzelleri bana anlatsana...<br>                       göç<br>sırları dökülmüş eski aynada<br>gülüşünü unutmuş<br>göç ederken anam...<br>                          ateş <br>umurumda değil ama biliyorum<br>ibrahim&#39;in ateşine<br>kimler odun taşıyor…</p><p><strong>***</strong><br>itiraflarım<br>                  <strong>   xxx</strong><br>hadi git, durma<br>dönmen için<br>gitmen lazım...<br>                 <strong>  xxx</strong><br>git karabaş, kuyruk sallama<br>sefer tasımda<br>üç öğün umut...<br>                <strong> xxx</strong><br>zavallı trenler<br>bir başkasının döşediği<br>raydan giderler...<br>            <strong>      xxx</strong><br>mutluyum<br>yarınlar için<br>biraz umut bozdurdum...<br>                <strong> xxx</strong><br>mazide hokkabazlar ateş yutardı<br>günümüzde<br>lafını yutanlar gözde...</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/Tozlu-tavan-arasina-kim-atti-s_1767364137_ESMc5e.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Tozlu tavan arasına kim attı seni ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/Tozlu-tavan-arasina-kim-atti-s_1767364137_ESMc5e.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[KARANFİLLİ PEŞKİR, AYNA ve KAR]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/karanfilli-peskir-ayna-ve-kar/2235/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/karanfilli-peskir-ayna-ve-kar/2235/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Fri, 02 Jan 2026 17:02:43 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Halime Yıldız&#39;dan</strong> KARANFİLLİ PEŞKİR, AYNA ve KAR bembeyaz yeryüzüne, delik açıldı saykötülükler içine cumbur cemaatçocukça bir sevinç, kar lapa lapasanki hiç sancımamış kalbim, hiç ihanet görmemişgöç tatmamış, yalnızlıktan yanmamışinsanlarım gitmemiş öbür gezegeneaşkım taze pakaynanın önünde peşkir, ip ip üstüneçarpım tablosunu ezber eder karanfilhayret nasıl sığmış aynaya onca kamilonca ehlidil onca mübadilsobada ıhlamur, ayna mağrurmutluluğu gevelesin komşu kedi oburserseri dünya, insan çarpma huyundan şu dakika muafkaranfilli peşkir, ayna ve kar... gerisi lafügüzaf ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cumbur cemaat_1767362561_vpeGUA.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ KARANFİLLİ PEŞKİR, AYNA ve KAR ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cumbur cemaat_1767362561_vpeGUA.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Sandığı terk ederek adaletsizliğe meşruiyet kazandırmadık]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/balgoc/2233/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/balgoc/2233/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/guncel/">Güncel</category>
            <pubDate>Sun, 28 Dec 2025 19:53:42 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ KAMUOYU ve BASINA DUYURU Bugün, BAL-GÖÇ&#39;ün 20. Olağan Genel Kurulu&#39;nda, dernek tarihinin en şaibeli, en organize ve en açık usulsüzlüklerle yürütülen seçim sürecine tanıklık ettik.Süreç, baskın bir kongre kararıyla, aidat ödemelerinde çıkarılan sistematik engellerle, aylardır bekletilen üyelik başvurularıyla başlamıştır.21 Aralık&#39;ta yapılan ilk oturumda 2119 kişi olarak tutanak altına alınan hazirun listesi,28 Aralık&#39;taki seçim gününde hiçbir şeffaf açıklama yapılmadan 2500 kişiye çıkarılmıştır.Bu artış hileli ve adaletsizdir. Bu artış, manipülasyonun ve organize müdahalenin açık göstergesidir.Aidatını ödediği halde üyeler hazirun listelerine alınmamış, itirazlar reddedilmiş, aidatını ödeyen delegeler keyfi gerekçelerle salona alınmamış, yüzlerce üyemiz yaşlı, kadın, genç demeden yağmur ve soğuk altında saatlerce dışarıda bekletilmiştir.Yaşananlar bir seçim değil, masa başında kurgulanmış bir senaryodur ve biz bu senaryonun figüranı olmayı reddettik.Bu hileli düzene ortak olmadık, bu adaletsizliğe susarak meşruiyet kazandırmadık, bu yüzden sandığı terk ettik.Hakkı yok sayanların karşısında durmayı seçtik. İradesi gasp edilenlerin sesi olmayı görev bildik.Açıkça söylüyoruz: BAL-GÖÇ, Balkan göçmenlerini temsil etmeyen, Balkanlarla bağı olmayan anlayışlar eliyle yönetilemez.Balkan göçmenlerinin iradesi, bu iradeye ait olmayan yapılar tarafından belirlenemez.BAL-GÖÇ, Balkan göçmenlerinindir ve Balkan göçmenlerinin iradesi gasp edilemez. Buna asla müsaade etmeyiz.Bugün yaşanan, bu utanç verici tabloyu bizlere dayatmaya çalışanlarla ne yol yürürüz ne de bu anlayışla yan yana dururuz; çünkü BAL-GÖÇ, masa başı hesapların değil; Balkan göçmenlerinin alın terinin, hafızasının ve onurunun adıdır.BAL-GÖÇ, halkındır ve halkın iradesi asla teslim alınamaz.BAL-GÖÇ bizim için sadece bir dernek değildir.BAL-GÖÇ bir davadır, bir kimliktir, bir hafızadır.Kurulan her cümle, verilen her mücadele; göçle yoğrulmuş binlerce insanın emeği, acısı ve onurudur.Bizi susturabileceklerini sananlara sesleniyoruz: Balkan göçmenleri susturulamaz!Mücadelemiz bitmedi. Bugün değilse, yarın. Yine, yeniden, omuz omuza var olacağız.Çünkü biz yalnızca Balkanlar&#39;dan göç etmedik; o acıyla, o onurla büyüdük ve şimdi, bu çatıdan kimse bizi silemez.Susmayacağız! Vazgeçmeyeceğiz!BAL-GÖÇ&#39;e yakışan onurumuzla davamıza devam edeceğiz!Prof. Dr. Fahriye Vatansever AğcaBAL-GÖÇ Üyesi DUYURU Bu gün 20. Olağan Genel Kurulda BAL-GÖÇ tarihinin en şaibeli, en organize usulsüzlüklerle yürütülen seçim sürecine tanıklık ettik.Baskın bir kongre kararı ile başlayan süreç , aidat ödemelerinde yapılan binbir türlü engellemeler, aylardır bekletilen üyelik başvuruları….21 Aralık&#39;ta gerçekleşen Genel Kurulumuzun ilk oturumda, kurulda 2119 kişi olarak kaydedilen ve tutanak altına alınan hazirun listesi, 28 Aralık&#39;taki seçim gününde hiçbir şeffaf açıklama yapılmadan bir anda 2500 kişiye çıkarılmıştır.Bu artış, açıkça manipülasyonun ve organize müdahalenin göstergesidir.Aidatını ödediği halde insanlarımız hazirun listelerine alınmadılar, itirazlar reddedilmiş,Aidatını ödeyen delegeler, keyfi gerekçelerle salona alınmamış, yüzlerce üyemiz yağmur ve soğuk altında dışarda bekletilmiştir.Öyle anlaşılıyor ki, bu bir seçim değil, masa başında kurgulanmış bir senaryodur ve büyük bir oyundur.Ve biz, Bulgaristan göçmenleri, bizleri temsil etmeyen, Balkanlarla ilgisi olmayan insanlarla yapılacak, bu kongre ve bu hileli düzene ortak olamazdık.Bu adaletsizliğe sessiz kalsaydık, BAL-GÖÇ&#39;ün yarınından da, vicdanımızdan da vazgeçmiş olurduk.BAL-GÖÇ bizim için sadece bir dernek değil, bir davadır.Konuşmamızda kullandığımız cümleler, verdiğimiz mücadele; göçle yoğrulmuş binlerce insanın sesi, emeği ve hatırasıdır.Bizi susturabileceklerini sananlara sesleniyoruz:BAL-GÖÇ halkındır ve halkın sesi asla susturulamaz.Balkan göçmenlerinin iradesi ve davası ile ilgili kararı, Balkan göçmeni olmayanlar veremez.Mücadelemiz bitmedi. Bugün değilse, yarın yine yeniden birlikte var olacağız; çünkü bizler davamızın en güçlü savunucularıyız. Prof. Dr. Fahriye Vatansever Ağca ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/balgoc_1766940949_7ByqMY.jpeg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Sandığı terk ederek adaletsizliğe meşruiyet kazandırmadık ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/balgoc_1766940949_7ByqMY.jpeg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Технология на злото: Моделът на сблъсъка]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/o-kis-neler-oldu/2230/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/o-kis-neler-oldu/2230/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgarca/">Bulgarca</category>
            <pubDate>Thu, 25 Dec 2025 17:52:13 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Татяна Ваксберг Как се преименуват за малко над 3 месеца 840 000 души? БКП направи именно това с българските турци между декември 1984 и март 1985 г. Тук разказваме как е извършено това в чисто логистичен план.За статиятаСвободна Европа препечатва статия, публикувана във вестник 'Сега' през февруари 2001 г. със заглавие 'Технология на злото: Моделът на сблъсъка'.В текста, излязъл тогава, днес не са внасяни изменения. Заглавието е променено.Статията е писана след 5-годишна работа в архиви и интервюта, проведени с български турци, предимно от района на днешната област Кърджали.До датата на публикацията историята на насилствената асимилация на българските турци е разказвана предимно в началото на 90-те по два начина: потърпевшите говорят в демократичния периодичен печат, а извършителите на престъплението публикуват книги и статии в издания, свързани с бившата БКП. Проучване в архиви не е извършвано.'Това беше военен режим'. Така започват и завършват разказите на българските турци за старта на тяхното преименуване. Министърът на вътрешните работи е малко по-точен от тях - 'въвеждаме, дето се казва, военен режим' - това е неговият израз.На Бъдни вечер през 1984 г. Кърджалийски окръг е отцепен от милиция и армия. По-късно това нападение бива наричано 'преименуване на потомците на насила помохамеданчени в миналото българи'. Седмици след началото му заключението е едно: турското малцинство в България е изчезнало. Няма го.НачалотоВ 4 сутринта на 24 декември 1984 г. десетки села в Кърджалийски окръг [днес област Кърджали] са обкръжени от милицията в окръга, удвоена и утроена по мощ седмици по-рано.В кметствата освен кметът на селото се намират партийният началник на селищната система, представител на ръководството на местното милиционерско управление, една машинописка, няколко милиционери или въоръжени от МВР цивилни.В 6 часа милиционерите започват да влизат в къщите на хората и ги извеждат оттам, бутайки ги с автомати. В първите нападнати къщи живеят семействата с най-голям авторитет в селото.На хартийката пише, че долуподписаният Ахмед доброволно приема името ИванВ кметството (или в друга властова сграда, пригодена за случая) им взимат паспорта, показват им списък с български имена и ги карат да си изберат едно от тях. Ако не приемат или се бавят в 'избора' си, ги бият с палки. Машинописката напечатва три нови имена на една бланка. На хартийката пише, че долуподписаният Ахмед доброволно приема името Иван. Милиционерите настояват на саморъчен подпис на преименувания. Получават го с бой. Неграмотните оставят отпечатък от палец.Бланката става единственото удостоверение за самоличност на привикания.В този ден са пребити първите десетки български турци, непожелали да се откажат от името си.В същия ден в Кърджалийски окръг пристигат милиционери от други окръзи - предимно от Сливен и Ямбол. Настаняват ги в общежития, хотели, квартири на властите.Пристигат и други 718 офицери и сержанти от сержантската школа в Казанлък, Средното милиционерско училище, сержантската школа от Долни Богров. Всеки от тях разполага с късо и дълго оръжие и общо 445 палки.Диана Иванова на фона на архивни кадри от депортирането на българските турци в Турция през лятото на 1989 г. Колаж.Идват 15 коли на пожарната. Цяла вечер върху стъклата им наместват телени мрежи и закрепват неподвижно шланговете за вода, насочени по посока на движението. Пристига и една машина с реактивен двигател за разпръскване на тълпи.Те се прибавят към общо 443-ма добре въоръжени сержанти и офицери от МВР - Кърджали. В следващите дни към всички тях се присъединяват 4 и 5 отряди на Гранични войски, управленията на МВР в Смолян, Пловдив, Бургас, Враца и Плевен, районните управления от по-малките градове около Кърджалийски окръг, военно-въздушното поделение от Голо Бърдо, местните поделения на армията от Момчилград и Крумовград.Само граничарите, участвали в операцията, са били около 700.На Бъдни вечер Кърджалийски окръг е обкръжен от 11 КППn (контролно-пропускателни пунктове) , които спират движението на хора навън и навътре в района. Вътре в окръга са изградени 27 други бариери. В окръга е въведен вечерен час - 19.00 часа.Първият ден и първият изстрелНа 24 декември гръмва първият изстрел срещу невинни хора.Това става в обкръженото село Млечино, където се опитват да влязат 200 души от съседни села.Това е моделът, по който и по-нататък протичат стълкновенията с милицията и армията: жители на малки села тръгват към близкото голямо село, за да говорят с кмета, да си вземат обратно паспортите, да кажат, че не са съгласни да си сменят имената.Те предполагат, че в по-голямото село има по-голям началник, който ще реши въпроса в тяхна полза. Хората не успяват да стигнат дотам, защото именно големите села са обкръжени и милицията ги спира още преди да са стигнали табелата на населеното място.Колаж на автора Стефан Дечев на фона на снимка от Тюркян чешма в село Могиляне - паметник, построен в памет на жертвите на 'Възродителния процес'.През нощта срещу Коледа в Народните съвети [които тогава са местни органи на държавната власт] на големите градове и села от окръга започват заседания. В тях участват представители наБКП;[младежката организация на партията] ДКМС;[организацията сателит на БКП] Отечествен фронт;Аграрно-промишлените комплекси;[държавните земеделски стопанства, наричани] ТКЗС;МВР;Министерството на народната отбрана;местните заводи, фабрики, предприятия, училища, читалища;кметствата;доброволните отряди на трудещите се.Те са тези, които разработват план за преименуването в следващите дни.Вторият ден. КоледаНа 25 декември 1984 г. моделът на сблъсъка между бойците и хората се възпроизвежда близо до днешния град Бенковски.Според МВР в протестния митинг са участвали около 3000 души от съседните села, разположени близо до границата с Гърция.Колкото и да е странно, милицията успява да излъже хората. Казва им, че отнетите им паспорти просто не се намират там, закъдето са тръгнали, че милиционерите и войниците са много, защото има учение, че в собствените им малки села кметовете са взели решение да ги преименуват и затова преговорите трябва да се водят именно с тях.Колкото и да е странно, хората се връщат обратно в селата си.Но в някои от случаите те нападат канцелариите на малките кметства, за да си вземат обратно паспортите, отнети предишния ден. Но стаичките на канцелариите се оказват празни.Затова на следващия ден митингът е много по-решителен.Третият ден. Бебето ТюркянКъм голямото село Бенковски тръгват три организирани лъча от общо 2000 демонстранти. Това са уплашени хора, тръгнали на протест срещу политика, в чиито зловещи мащаби вече не са се съмнявали. Срещу тях е стояла цяла новосформирана гвардия от повече от 500 души [конкретно за тази локация].С приближаването на протестиращите, войниците са открили огън. Стреляли са с автоматичен откос. Затова раните на повалените са били на едни и същи места - около кръста и слабините.Тежко ранени са осем човека. Сред тях 3 жени. Изпратени са в болници, а оттам по затворите.В тази стрелба са убити четири души. Сред тях е и Тюркиян - момиченце на година и половина. Леля й Айша я носила на гърба си, привързана с кърпа. Айша е загинала без да разбере, че бебето на гърба й е вече с отнесена от куршума глава.Останалите участници в митинга са прекарали два часа по очи в снега с насочени към тях автомати. Заливали са ги със струи от пожарната. Както по-късно докладва началникът на МВР в Кърджали Атанас Кадирев: 'Интересно е, че поемаха стоически цялата вода на пожарните цистерни'.Температурите в този ден са били минус 15 градуса.По същото време до и в Момчилград, Джебел и село Груево също има протести. За два дни в тях са убити още четири души. Един от тях е 16-годишният Мюмюн. Ранени са десетки, арестувани - стотици.В арестите ги карат да рецитират 'Аз съм българче', да пеят 'Стани, стани, юнак балкански' и да викат 'Да живее България'.Докато ги налагат с палките, милиционерите крещят:'мама ви турска, на ви сега една република';'смърт на турците';'свършено е вас';'сега е наш ред';'тука е България'.Голяма част от пребитите дни по-късно са изпратени в политическия лагер на остров Белене. На входа му е имало надпис - 'Всички граждани са равни пред закона на НРБ'.Най-масовият бунт в НРБ за 4 десетилетияПо данни на самото МВР в тези няколко коледни дни в Кърджалийски окръг е имало 11 протестни митинга, в които са участвали около 11 000 души.От протестиращите е иззето следното въоръжение - 4 ножа, няколко брадви и клони от дървета.Въпреки че две седмици преди акцията в Кърджалийски окръг е иззето цялото ловно и нерегистрирано оръжие, началникът на местното МВР твърди, че 'неизвестно лице е стреляло с бойна пушка'. Той казва и друго - че в Момчилград тълпата е издигала 'вражески' лозунги и викове: 'долу БКП' и 'убийци'.Според очевидци и потърпевши, които сега биха имали всички основания да си изградят едно дисидентско минало, като подтвърдят тезата на МВР, че са застрашавали партията, митингите са скандирали точно обратното: 'БКП е наша майка'.Викали са това, защото дори и пред дулата на танковете са вярвали, че могат да предизвикат обрат в намеренията на партията. Нещо повече - според свидетелства на няколко ранени в тази война никой от тях не е вярвал, че по хората се стреля с истински патрони.Гюлфер, тогава 19-годишна, казва: 'Представяте ли си колко съм била глупава - гледам под мъжа ми локва кръв и пак си казвам, че това са халостни патрони. Качих се с него в линейката и до нас наместиха трупа на бебето Тюркиян. То нямаше глава, беше отнесена. И аз, представяте ли си, не мисля за друго, а за това, че халостните патрони също са силни.'Това доверие в човечността на властта, изповядвано от българските турци до края на 1984 г., не присъства в докладите на МВР.Липсата на подобен разказ е лесно обяснима - милицията е била с развързани ръце да стреля по демонстрантите. Достатъчно е било да се позове на това, че турците са тръгнали да убиват.Как Тодор Живков развързва ръцете на МВРНа 10 декември, когато издава своята заповед за старт на асимилацията, вътрешният министър Димитър Стоянов издава и още една - 'да не се допускат ексцеси във връзка с преименуването'.На всички нормални езици това означава само едно - 'недейте да стреляте'. Оказва се обаче, че на онзи език и в онази държава това значи точно обратното. Просто заповедите на министъра се издават след заседание, което се стенографира. В него са пояснени указанията, които дава министърът. В стенограмата, предшествала 'забраната за ексцесии', се оказва, че ключът към разбирането е в самото значение на думата 'ексцеси'. Ексцесии на кого и срещу кого се имат предвид?Димитър Стоянов казва следното: 'Бях при другаря Живков и стана дума за преименуването. Той обърна внимание именно на това - да не допуснем някъде да се убият хора. Може да се намерят ултразапалени националисти да убият наши хора, да запалят, да създадат прецеденти, които да се използват от Запада и от самата Турция.'Тоест когато е забранил 'ексцесиите', министърът е забранил да се допуска насилие над милиционерите, а не над българските турци. Той всъщност е казал горе-долу следното на своите подчинени: действайте така, че да не ви убият турците. И с това е предоставил на милицията възможността да упражни насилие.Този откъс от стенограмата е най-крещящото доказателство за това, че всичко, което репресивната държава е извършвала, би следвало да е обект не само на историята, политиката и журналистиката, а предимно на философията на езика.Езикът на режимаВ техния сложен език основни думи и ценности са придобивали обратно значение:вярващите са наричани 'фанатици';отнемането на име - 'възвръщане на име';употребата на насилие - 'респектиране';насърчаването му - 'забрана за ексцесии'.Прочитът на стенограмите на МВР не е възможен без речник на антонимите, превърнати в синоними. С този речник си е служил и [Джордж Оруел], авторът на един фантастичен роман, създал лозунга 'свободата е робство'.Сложните указания, позволяващи стрелбата, обясняват защо в докладите на по-нисши служители протестиращите български турци са представени като озверели фанатици и се цитират като автори на призиви 'Долу БКП' и 'Да умрем за Кърджали'. Трябвало им е поне формално да обяснят, че се е стигнало до жертви в резултат на самозащита.Силите за сигурност са блокирали Кърджалийски окръг не след демонстрациите, а преди тях. Хората, протестирали срещу асимилацията, са излизали с голи ръце срещу дулата на танкове и бетеери. Това е единственият масов и публичен протест в България за цялото време на комунистическия режим [след забраната на демократичната опозиция в средата на 40-те]. Той е имал съвсем конкретна цел - запазването на личната идентичност. Преследвал я е с мирни средства и е бил потопен в кръв.Що се отнася до лозунга 'Убийци!', той действително е бил издигнат от българските турци ден след като в болниците докарват убитите. Тогава са скандирали и друго - 'Фашисти!'. По-точни думи не биха се намерили в тълковния речник. ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/o-kis-neler-oldu_1766674330_v3fJIX.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Технология на злото: Моделът на сблъсъка ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/o-kis-neler-oldu_1766674330_v3fJIX.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Gelincikler kırmızıya boyanırken öp beni]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/gelincikler-kirmiziya-boyanirken/2229/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/gelincikler-kirmiziya-boyanirken/2229/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Wed, 24 Dec 2025 20:52:33 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>***<br>içsel savaşlarım                                                                           <br>ufuk çizgime<br>mayınlar döşerken<br>serçe kalbim<br>garip karınca ordusunda<br>kesik parmaklı nişancı</p><p>*** <br>destari&#39;nin neyi eşliğinde gökyüzünden<br>deniz yıldızı yağdı er meydanına<br>sonra su taşkınları bastı nehri<br>kavak ağaçları üzerime düşerken<br>uğur böceği kanatlı özgürlüğümü<br>eylül sığınmacıları kaçırdı</p><p>***<br>koptuğu yere kadar<br>ilk ışık ereğine<br>tırman                                                                      <br>sonrası malum<br>erdemli düşmeye çalış<br><br>dizindeki yaralardan<br>kendini tanırsın</p><p>*** <br>bütün ufak tefek takıntılarımı <br>kaldırım taşları altına<br>gömdüm</p><p>antipod zaaflarımı <br>ezip geçerse kusursuzlar<br>dağ başı yolarım<br>çok üzülür</p><p>***<br>şefkatin <br>tükenmiş arzular teknesinde<br>nilüferin göz yaşında<br>bir veda…</p><p>***<br>iki değirmen taşı arasında <br>fast voot kalan ömrümün<br>ilavesi bütün hastalıklarım <br><br>onlar artık benim çocuklarım<br>kucağımda katillerimi büyütüyorum </p><p>***<br>gökyüzünde seksek oynayan<br>divanenin çıldırdığı gece<br>kınalı sakalım köprübaşında<br>kuyruklu yıldızlara merdiven oldu<br> </p><p>gelincikler kırmızıya boyanırken<br>beni öp</p><p>***<br>yaprak sarısı yüzün yorgun<br>saçların ıslak serçe kuşu<br><br>gözlerinde harikulade sevimli<br>süt dökmüş kedi tedirginliği<br><br>bereketli rüyalar özlemin<br>beyazına düşen kan damlası<br><br>*** <br>anadolu bozkırı <br>kurakçıl köklerimi <br>toz dumana etti <br><br>bizim dağların kızları<br>pınarbaşında beklemesinler<br>çoktan kınalı ellerinde <br>kırılacak su testisi kalmadı<br><br>*** <br>ak kireçli bacalar üzerime yıkılırken<br>tahta kurtları dimağımı kemiriyor<br>musandraya çivilenmiş çivide<br>dedemin takkesi  beni bekliyor<br><br>bin yıldır zaman aynasında <br>ellerine ceviz kınası yakıyor<br>ninem</p><p>***<br>bu gece ilham perim – muse<br>kanun teli ucunda suskun makam<br>siyah beyaz filmin ezgileri<br>arda&#39;nın su şırıltısı<br><br>bir elinde fosforlu kırmızı şemsiye<br>diğerinde yaz sandaletleri<br>yürüyordu yalın ayak<br>göçmen sokağının tenhasında<br>sırılsıklam olmuş yalnızlık</p><p>*** <br>bin yıl sonra içimdeki öksüz<br>aynı yerde kırbaçlıyor<br>elma ağcının günahını<br>erken uğradı metaformoza<br>benim böcek günlüm <br>yakında dörtayak<br>düşecek toprağa<br><br>***<br>çaresiz insan yığını istasyonlarından<br>geçmiyor artık umuda yolculuk trenleri<br>karşı dağların karanlığı büyüdükçe<br>öksüz gözler tutunamıyor<br>ufalan horizonlara </p><p><strong>Mümin TOPÇU</strong><br><br> </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/gelincikler-kirmiziya-boyanirk_1766601040_FZQtGd.webp" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Gelincikler kırmızıya boyanırken öp beni ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/gelincikler-kirmiziya-boyanirk_1766601040_FZQtGd.webp"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Göçmenlerin Bursa'ya borcu var]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/gocmenlerin-bursa-ya-borcu-var/2227/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/gocmenlerin-bursa-ya-borcu-var/2227/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/guncel/">Güncel</category>
            <pubDate>Mon, 22 Dec 2025 21:26:38 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p >Doğduğumuz büyüdüğümüz, nefes aldığımız, ömrümüzün geçtiği payitaht şehri Bursa. Aynı zamanda bir göçmen şehri. <br>Kafkaslar ve özellikle Balkanlar başta olmak üzere hemen her yerden Bursa&#39;ya göçmenler yerleştirilmiştir. <br>Bu göçler; 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sonrası göçler. <br>1912-1913 Balkan Savaşları ve sonrası göçler. Cumhuriyet kurtuluşundan sonra ise 1923 Yunanistan&#39;dan gelen binlerce aile mübadele ile Bursa ve ilçelerine yerleştirilmiştir.<br>1950-1951 Göçü: Bulgaristan&#39;dan yaklaşık 150.000 kişi Türkiye&#39;ye gelmiş, büyük bir kısmı Bursa&#39;ya yerleşmiştir. 1968, 1978 yıllarında ve en son olarak 1989 Zorunlu Göçü: Bulgaristan&#39;daki asimilasyon politikalarından kaçan 350.000&#39;den fazla kişinin yaklaşık 150.000&#39;i Bursa&#39;ya gelmiş ve şehrin bugünkü sanayi ve nüfus yapısını şekillendirmiştir. <br>1990 lı yıllardan sonrada çok sayıda Ahıska Türkü Bursa&#39;ya gelmiştir. <br>Özellikle Balkanlar&#39;dan gelen göçlerle  Bursa sanayide, tarımda ülkenin ekonomik anlamda lokomotifi olmuş bir şehirdir Bursa.    TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) verileri, Bursa&#39;daki Balkan göçmenlerinin sayısını iki farklı yöntemle (doğum yeri ve son yıllardaki göç hareketleri) takip etmektedir. Ancak 'toplam göçmen sayısı' dendiğinde, Türkiye&#39;deki istatistik sistemi genellikle 'yurt dışı doğumlu olanları' net rakamlarla verirken, nesiller boyu burada yaşayan (Balkan kökenli) kişileri toplam nüfus içinde ayrı bir etnik kategori olarak saymamaktadır.<br>TÜİK ve yerel akademik çalışmalar ışığında Bursa&#39;daki durum şöyledir:                                                                                                              1. Bursa&#39;da Yaşayan Balkan Doğumlu Nüfus (TÜİK Verileri)<br>TÜİK&#39;in 'Doğum Yerine Göre Nüfus' istatistiklerine göre, Bursa, yurt dışı doğumluların en yoğun olduğu illerden biridir.<br>Bulgaristan Doğumlular: Bursa&#39;da yaşayan ve doğum yeri Bulgaristan olan kişi sayısı yaklaşık 130.000 - 150.000 bandındadır. Bu grup, Bursa&#39;daki yurt dışı doğumlu nüfusun en büyük kısmını oluşturur.<br>Yunanistan ve Diğer Balkan Ülkeleri: Yunanistan, Makedonya, Arnavutluk ve Kosova doğumlu olup Bursa&#39;da ikamet edenlerin toplamı ise yaklaşık 20.000 - 25.000 civarındadır.<br>2. Balkan Kökenli Toplam Nüfus (Tahmini)<br>TÜİK verileri sadece 'birinci nesil' göçmenleri (orada doğup gelenleri) gösterirken; çocukları ve torunlarını da kapsayan 'Balkan kökenli' nüfus için derneklerin ve yerel yönetimlerin paylaştığı rakamlar esas alınmaktadır.<br>Tahmini Rakam: Bursa&#39;nın yaklaşık 3,2 milyonluk nüfusunun %50 ile %60 arasındaki bir kesiminin (yaklaşık 1,5 - 1,8 milyon kişi) kökeninin Balkanlar&#39;a (Bulgaristan, Yunanistan, Eski Yugoslavya, Arnavutluk, Romanya) dayandığı kabul edilmektedir.<br>Bu durum Bursa&#39;yı, Türkiye&#39;de 'Balkanlar&#39;ın başkenti' olarak nitelendirilen şehir yapmaktadır.<br>Özetle: TÜİK kayıtlarına göre, bugün Bursa&#39;da bizzat Balkan ülkelerinde doğmuş yaklaşık 170.000 kişi yaşarken; aile kökeni Balkanlar olan kişilerin sayısı 1,5 milyonu aşmaktadır. Yıldırım ilçesi, Bursa&#39;da Balkan göçmenlerinin hem tarihsel hem de kültürel olarak en yoğun yaşadığı merkez konumundadır.<br>İşte Yıldırım özelindeki veriler:<br>1. TÜİK Verilerine Göre (Doğum Yeri Balkanlar Olanlar)<br>TÜİK&#39;in resmi kayıtlarına göre Yıldırım&#39;da bizzat Balkan ülkelerinde (Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya vb.) doğmuş ve şu an orada ikamet edenlerin sayısı yaklaşık 45.000 - 55.000 arasındadır. <br>Bu rakamın ezici çoğunluğunu (yaklaşık %90) Bulgaristan doğumlular oluşturuyor. Yıldırım, Bursa genelindeki Bulgaristan doğumlu nüfusun en yüksek olduğu ilçedir.<br>2. Balkan Kökenli Nüfus (Tahmini Toplam)<br>Eğer 'göçmen' derken sadece orada doğanları değil, anne-babası veya dedesi göç etmiş 'Balkan kökenli' vatandaşları kastediyorsak rakam çok daha büyür.<br>Yıldırım&#39;ın yaklaşık 850.000 olan toplam nüfusunun en az %40-50&#39;sinin (yaklaşık 300.000 - 400.000 kişi) Balkan göçmeni bir aile geçmişine sahip olduğu tahmin edilmektedir.<br>Özellikle 1950-51 ve 1989 yıllarında gelen Bulgaristan göçmenlerinin büyük bir kısmı ilk olarak Yıldırım&#39;a yerleştirilmiş ve zamanla burada kalıcı olmuşlardır.                                                                                           3. Yıldırım&#39;da Göçmenlerin En Yoğun Olduğu Mahalleler    Yıldırım&#39;daki sosyal ve siyasi yapıyı doğrudan etkileyen göçmen nüfusu, özellikle şu mahallelerde toplanmıştır:<br>Hacıseyfettin ve Namazgah: Daha eski (Cumhuriyet başı ve 1950&#39;ler) göçmenlerin yerleştiği bölgeler.<br>Millet Mahallesi ve Samanlı: Son yıllarda yeni konut projeleriyle göçmen ailelerin tercih ettiği gelişen bölgeler.<br>Yavuzselim, Şükraniye ve Duaçınarı: 1989 göçmenlerinin yoğun olduğu mahalleler.<br>Neden Yıldırım?<br>Yıldırım&#39;ın tercih edilmesinin temel nedeni, geçmişte (özellikle 1989&#39;da) gelen soydaşlarımıza devlet tarafından tahsis edilen konutların bir kısmının bu bölgede olması ve akrabalık bağları nedeniyle yeni gelenlerin de bu mahalleleri tercih etmesidir. Ayrıca ilçedeki tekstil ve sanayi atölyeleri, göçle gelen nüfus için önemli bir istihdam kapısı olmuştur.<br>Özetle; Yıldırım&#39;da her iki kişiden birinin Balkanlar ile bir aile bağı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.<br>1900 ile 1922 yılları arasında bazı tarih kaynakları  Balkan Savaşları ve birinci Dünya Savaşı sırasında yaklaşık 6 milyon Müslüman Türkün katledildiği bir o kadar Türkün ise Cumhuriyet kurulduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti&#39;ne göç ettiğini yazarlar.                         1984 y. Aralık ayı, Bulgaristan&#39;daki soykırımın başladığı aydır. Aralık ayı oradaki Türkler için çok sıkıntılar yaşanan bir ay olmuştur. <br>1989 Bulgaristan göçmenleri ile ilgili çok ilginç bir anım var. 1990 yılında Yıldırım ilçesi Akıncıtürk İhsan Dikmen ilköğretim okulunda müdür yardımcısı olarak görev yapmaktayım. Okulda çok sayıda göçmen öğrenci var. Bir tane de beden eğitimi öğretmeni şimdi rahmetli olmuş olan İbrahim Örenli diye bir arkadaşımız vardı. Bir gün bana geldi. Dedi ki, ya hocam senden bir şey rica edeceğim. Neden ben dediğimde,  çünkü sen bu dediğim şeyi sağlayabilirsin. Nedir, dedim. Dedi ki biz biliyorsun 1989 yılında Bulgaristan&#39;da isim değişikliği, soykırım  gibi olaylar sonunda göç etmek zorunda kaldık. Şimdi orada soydaşlarımız var. Onlar da Türkiye&#39;ye gelmek için can atıyorlar. Sen Şükraniyespor Kulübü&#39;nde aktif olarak görev yapıyorsun. Şükraniyespor kulübü olarak bir yazı yazıp Bulgaristan&#39;ın Killi yerleşim yeri futbol takımını, konsolosluk yardımıyla istek gönderip ülkemize, Bursa&#39;ya davet edelim. Böylelikle oradaki soydaşlarımıza kucak açmış oluruz dedi. Ben de olur, inceleyelim  dedim.  O günkü Şükraniyespor kulüp yönetimi arkadaşlarımla görüştüm. Şükraniyespor&#39;un yönetimi olarak  böyle bir organizasyonun içinde almaktan gurur duyacaklarını  ifade edince girişime başladık. <br>İbrahim Örenli, bizzat bu işlemleri  elden takip ederek biz de  Şükraniyespor kulübü olarak istenen taahhütleri yerine getireceklerimizi  belgeleyerek, 1991 yılında yaklaşık 40 kişilik bir ekibi misafir ettik. Bu takımın içinde Türk ve Bulgar oyuncuları karışıktı. Yöneticilerin çoğunluğu Türk bir iki tane de Bulgar yönetici vardı. Gelen futbol takımı Bursaspor&#39;un Ümit takımıyla Vakıfköy&#39;de özel maç yaptı, karşılıklı hediyeleşmeler oldu. Tabii, bu takımın gelmesi, otelde kalması ekonomik anlamda bireysel olarak benim, Şükraniyespor&#39;un ve İbrahim Örenli arkadaşımızın kaldıracağı bir yük değildi. Bunu nasıl karşılarız diye düşünürken, o gün Balgöç Başkanı olan rahmetli Mümin Gençoğlu&#39;na ulaştım. Durumu izah ettim. Çok sevindi, bana sarıldı öptü beni. Çok duygulandı,  gözleri yaşlandı. Dörtyol&#39;un alt tarafında bir oteli bize tahsis etti. Misafirlerin  bütün yeme, içme, yatma ve ulaşım gibi masrafları, kendisi karşılayarak bu organizasyonun gerçekleşmesinde büyük bir fedakarlık yaptı. Balgöç&#39;ün kuruluşu 1985 yılı Ocak ayında gerçekleşmişti. 1987 yılında da kamu yararına dernek  statüsü elde etmiştir. İşte Mümin Gençoğlu, bu derneğin efsaneleşen ilk  başkanıdır. Allah rahmet eylesin. Kendisini rahmetle anıyorum. <br><strong >*** </strong></p><p ><strong >Bu satırları yazma nedenim önümüzdeki günlerde Balgöç&#39;ün kongresi, yani seçimleri var. Yukarıda verilen bilgilere göre, Bursa&#39;nın hemen hemen iki kişisinden birinin balkan kökenli olması potansiyelinin değerlendirilip değerlendirilmediği konusunda herkesi düşünmeye davet ediyorum. Bürokrasi, yerel siyaset ve genel siyaset içerisinde bir ilin yarısını oluşturan kültürel ve töre yönünden yüzde yüz Türk kokan, bu insanların niçin Bursa yönetimlerinde aktif olmadığı, olanlar olsa bile tek tük olduğunu gündemde tutmak için yazdım. Yüzde ellisi aynı kültürle yoğunlaşan, Bursa&#39;da tüm Balkan göçmenlerini Bursa siyasetinde aktif olmaya, yönetime talip olmaya, hatta ilimiz Bursa&#39;nın gelişiminde karar verici olmaya neden talip olmuyorlar? Bunun cevabı en azından, kendilerine vermeye davet ediyorum. Gücünüzün farkında mısınız? Tabii ki, bu yazım ülke içerisindeki göçler sonucu oluşan hemşeri gruplarına rakip anlamında veya ayrıştırma anlamında söylemiyorum. Bu nedenle Balkan göçmenlerinin bağlı bulduğu derneklerin özellikle çok güçlü, çok bilimsel, çok vizyon ve büyük bir misyona sahip olarak görev yapmaları zorunluluğu vardır.                                                                  Tüm bu insanlara soruyorum. Gerçekten bu kadar büyük potansiyeli olan sizler, Bursa&#39;da sözünüz geçiyor mu? Bursa için hangi taşın altına elinizi koydunuz? Yönetimlerde niçin yoksunuz? Ya da sahi, sizin Bursa&#39;ya borcunuz yok mu? </strong><br><strong >Bu pasif sosyoloji,  atalarımızın kemiklerini oradaki mezarlıklarda sızlatmaya devam etmemeli. Bu ülkeye borcumuz var.                                                             </strong></p><p ><strong >Ali YAZIR</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/gocmenlerin-bursa-ya-borcu-var_1766427996_3JtKRC.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Göçmenlerin Bursa'ya borcu var ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/gocmenlerin-bursa-ya-borcu-var_1766427996_3JtKRC.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Zorla İsim Değiştirme Kampanyası askeri harekât gibi planlandı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/1985-yili/2222/</link>
            <description><![CDATA[Komünist rejimin Bulgaristan Türklerine karşı saldırısı nasıl başladı?
Zorla İsim Değiştirme Kampanyası askeri harekât gibi planlandı
Aralık 1984 - Kasım 1987 döneminde ülkenin dört bir yanından toplam 517 kişi Belene'de gözaltına alındı]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/1985-yili/2222/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Mon, 22 Dec 2025 19:07:03 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bulgaristan&#39;daki Türklerin etnik ve dini kimliklerine karşı başlatılan saldırı, Todor Jivkov&#39;un dar bir çevrede aldığı ani bir kararın sonucu değildi. Zira Komünist rejim 1983 yılının sonlarından itibaren Türklerin isimlerini zorla değiştirmek için çok ciddi bir hazırlık yaptı. 1984 yılı boyunca İçişleri Bakanlığı&#39;ndaki iç yönetmelikler, kitlesel direniş ihtimaline karşı kolluk kuvvetlerinin potansyeli güçlendirildi, modern silah ve teçhizatla geniş çaplı silahlanma gerçekleştirildi, personel sayısı iki katına çıkarıldı, 1985&#39;in ilk aylarında personel ve Ulusal Güvenlik ajanlarının maaşları artırıldı. Ocak 1985&#39;te Bakanlar Kurulu, 2.000 kişilik bir İç Birliğin kurulmasına karar verdi. Gözaltı merkezlerinin ve özellikle Belene&#39;deki toplama kampının gerekli kapasiteye sahip olmasını sağlamak için önlemler alındı. Adeta bir askeri harekt misali kapsamlı bir şekilde planlanmış ve hazırlıkları uzun sürmüş bu operasyon, Bulgaristan vatandaşı Türk azınlığına karşı takvimler 24 Aralık 1984&#39;ü gösterdiğinde başlatıldı.</p><p>Bulgaristan&#39;da Türk azınlığa karşı yapılan ilk isim değişikliği uygulaması, güney Bulgaristan&#39;da Kırcali yakınındaki Gorski İzvor köyünde 24 Aralık 1984 tarihinde yapıldı. Yerel yetkililer, Türklerin pasaportlarını toplamaya, yeni isimlerini kaydetmeye ve yeni kimlik belgeleri çıkarmaya başladı. Halk barışçıl bir protesto başlattı. Yoğun kar yağışı ve eksi 20 derece olan dondurucu soğukta 24 Aralık&#39;ta, Mleçino köyünde 1.200 kişi protesto gösterisi yaptı. 25 Aralık&#39;ta ise, Benkovski köyünde, çoğunluğu çevre köylerden gelen 3 500&#39;den fazla kişi gösteri düzenledi. Ertesi gün, göstericiler ve güvenlik güçleri arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Kayaloba, Gorski Izvor, Mogilyane, Preseka ve Dobromirtsi köylerinden yaklaşık 3 000 kişi, Benkovski&#39;ye doğru birkaç kez farklı yönlerden ilerleyerek sonunda köye girdi.</p><p>26 Aralık&#39;ta Mogilane köyü yakınlarında meydana gelen çatışmalarda, aralarında 17 aylık Türkan bebeğin de bulunduğu üç kişi hayatını kaybetti.</p><p>Benzer protestolar ülke genelinde devam etti ve binlerce tutuklu çeşitli cezaevlerine gönderildi.</p><p>Aynı gün, 26 Aralık&#39;ta Doğu Rodoplar&#39;ın diğer bölgelerinde şiddetli çatışmalar yaşandı. Direnişe Momçilgrad&#39;dan 1.200, Gruevo köyünden 1.000 kişi katıldı. Kırcali bölgesindeki Türk halkının direnişini bastırmak için özel bir karargah kuruldu. Milislere ek olarak, Devlet Güvenlik Güçlerive askeri birlikler, zırhlı personel taşıyıcıları, bazıları tazyikli su ile donatılmış 15 itfaiye aracı, gösterileri dağıtmak için jet motorlu özel bir araç, köpekler, tutuklama arabaları, kamyonlar ve diğer askeri ekipmanlar kullanıldı.</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türklerin kimliklerini korumak uğruna gösterdikleri direniş ve verdikleri mücadele sadece Kırcali bölgesiyle sınırlı kalmadı.</p><p>Türklerin 1984-1985 kışında zorla isim değişikliğine karşı direnişinin doruk noktası, yaklaşık 5 bin nüfuslu Yablanovo köyü ve çevre köylerde 17, 18 ve 19 Ocak 1985 tarihlerinde gerçekleştirilen sivil itaatsizlik hareketiydi. Bu hareket, Fedail Kocabryamov, Belediye Başkanı Hüseyin Nuh ve Parti Sekreteri Hasan Berberov tarafından başlatıldı ve yönetildi.</p><p>Başsavcıya, devlet kurumlarına ve parti yönetimine toplu halde şikayetler hazırlandı. Bu şikayetler Sofya&#39;daki Balkan Araştırmaları Enstitüsü&#39;nde çalışan Salih Baklacı tarafından hazırlanan bir şablona göre çoğaltıldı. 18 Ocak sabahının erken saatlerinde bir grup, şikayetlerini Devlet Konseyi&#39;ne iletmek üzere Sofya&#39;ya doğru yola çıktı. Daha sonra Hasan Berberov da Bulgar Komünist Partisi Merkez Komitesi&#39;ne posta yoluyla bir protesto mektubu gönderdi.</p><p>Bu arada Yablanovo girişlerine nöbetçiler yerleştirildi ve köyün dış dünyayla bağlantısı kesildi. Geceleri sokaklarda ateşler yakıldı. Direnişe katılmak için civar köylerden erkekler geldi. 18 Ocak sabahı, belediye çalışanları ve Anavatan Cephesi aktivistlerinden oluşan bir grup, toplu isim değişikliğini uygulamak üzere Kotel&#39;den Yablanovo&#39;ya geldi. Gruba silahlı bir milis birliği eşlik ediyordu. Yablanovo halkı, belediye binasına girmelerine izin vermedi ve onları geri püskürttü. Aynı günün ilerleyen saatlerinde köylüler, köy başındaki köprüye patlayıcı yerleştirerek Yablanovo&#39;nun batı ucundaki Sliven-Şumen yolunu demir ve çakılla kapattılar. Bu arada, başka bölgelerde çalışan gurbetçiler geri dönüyordu. Komşu köylerden insanlar gelmeye devam etti. Geceleri tekrar mevziler kuruldu ve ateşler yakıldı. Havanın eksi 25 derecenin altında olduğu 19 Ocak şafağında tanklar, zırhlı personel taşıyıcıları, itfaiye araçları, kamyonlar ve askeri araçlardan oluşan bir konvoy batıdan köye yaklaştı. Fedail Kocaibryamov, Hüseyin Nuh ve Hasan Berberov önderliğindeki Yablanovo halkı direndi. Ön sırada kucaklarında yapay bebekleriyle kadınlar, çocuklar vardı. Ellerinde savunma amaçlı el yapımı aletler olan erkekler ise arkalarında yer aldı. Fedail Kocaibryamov tutuklandıktan sonra tanklar ve diğer araçlar kalabalığı sardı ve köye girdi. Direnişçilere göz yaşartıcı gazlı sis bombaları atıldı, itfaiye araçları üzerlerine güçlü yangın söndürme suyu sıkmaya başladı, tanklar ve zırhlı personel taşıyıcıları, erkekleri ve kadınları meydanda topladı. Hem Yablanovo&#39;da hem de civar köylerde direnişçilere karşı şiddetli bir baskına başlandı. Filaretovo köyünde bir direnişçi tankın altında kalarak öldürüldü, çoğu tutuklandı ve ağır işkencelerden sonra çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı veya Belene&#39;deki toplama kampına gönderildi.</p><p>Aralık 1984 - Kasım 1989 döneminde ülkenin dört bir yanından toplam 517 kişi Belene&#39;de gözaltına alındı.</p><p>Bulgaristan Halk Meclisi, 11 Ocak 2012 tarihinde, 'Totaliter rejiminin Türk azınlığına uyguladığı asimilasyon politikasını ve yaklaşık 350 000 kişinin zorla göç ettirilmesini etnik temizlik olarak kınayan bir bildiriyi kabul etti. Ne var ki, bugüne kadar tek bir suçlunun bile mahkum edilmediğini ve cezalandırılmadığını belirtmemiz gerekiyor.<br><br>BNR </p><p>Haber üzerinde çalışanlar: Ergül Bayraktar<br><br> </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/1985-yili_1766419621_GvQipe.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Zorla İsim Değiştirme Kampanyası askeri harekât gibi planlandı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/1985-yili_1766419621_GvQipe.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Sabiha Abla, biz Kırcaali'mizi geri aldık]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Sabiha Abla/2220/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Sabiha Abla/2220/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Mon, 22 Dec 2025 00:52:35 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Rüyalarımın ayrılmaz bir parçası olan memleketim Kırcaali şehrine ne zaman gitsem, aynen Ankara&#39;daki Anıtkabir&#39;e her gittiğimde olduğu gibi, Çelikler köyü sapağından aşarı Kırcaali&#39;ye inerken, içimde tarif edilmez bir heyecan ve kıpırdayış benim her yerimi tamamen sarıyor ve o anda adeta gözyaşlarımı tutamaz oluyorum.Bu üzüntü dolu halimi hisseden sevgili eşim, kendisi de aynı duyguları paylaşmasına rağmen, daha serinkanlı davranarak, bu ruh halimden beni uzaklaştırmaya gayret gösteriyor.Bir gün, Türk kültürüne belirli hizmetleri ve katkıları olan, rahmetli Sabiha Mestan ile sohbet ederken, benim kullandığım 'bizim Kırcaali' ifademe yarı şaka yarı ciddi olarak 'Canım gülüm, artık Kırcaali sizin değil, sadece bizim', diye cevabını yüzüme yapıştırmıştı.Bu sözleri karşısında büyük bir şaşkınlık yaşadım; fakat o an kendisine hiç bir cevap vermeden, hüzünlü bir şekilde oradan ayrıldım. Bu sözler hafızamın derinliklerine kazındığı için, o gece sabaha kadar uyuyamadım. Sabiha Ablanın söyledikleri hiç hoşuma gitmemiş olsa da, bunlarda kısmen doğruluk payı vardı.Zira mevcut haliyle bizler toprağından koparılmış ve tamamen kurumamak için bir kap su içinde bekletilen bir çiçek gibiydik…Yemin ettim, bu durumdan biran önce kurtulmak için ve kısa bir zaman sonra, doğdum şehirden bir mekn aldım. Söz konusu meknın tapusunu alır almaz, eşimle birlikte bir taksiye atlayıp doğrudan Sabiha Ablanın evine kadar gittik, kendisi evinin önünde adeta bir cennet köşesini çağrıştıran bahçesinde çiçeklerin arasında çapa yapıyordu. Selam verip kısa bir hoş beşten sonra, 'Sabiha Abla, biz Kırcaali&#39;mizi geri aldık', diyerek onun şaşkın bakışları arasında, geldiğimiz araç ile oradan hızla uzaklaştık...Aslında o gün biz sadece bir mekn almadık, kaybolmaya yüz tutmuş aidiyetimizi de geri almış olduk; çünkü gitmediğimiz, gidemediğimiz ve istediğimiz kadar kalamadığımız yer asla bize ait değildir.Bu bağlamda, 28 Aralık 2025 tarihinde yapılacak olan kongrede, tek dertleri bir panayır ve memleketten Roman asıllı bir çalga şarkıcı getirmek olanların yerine, keşke 36 yıldır göçmenlerin bitmek bilmeye çile ve kayıplarına son verecek; biz, Türkleri kalıcı hak ve hukuka kavuşturacak; güzel Türkiye&#39;mizin ulvi menfaatleri doğrultusunda, masal ve hikaye dinlemenin ötesine geçemeyenlerin yerine, bu süreçlerin canlı tanığı ve bizzat bizden birilerinin yönetim listelerine girmeleri umudu ve dileğiyle. <strong>Sebahin Ahmetoğlu,</strong><strong>Ankara</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/Sabiha Abla_1766354436_7ofVJi.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Sabiha Abla, biz Kırcaali'mizi geri aldık ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/Sabiha Abla_1766354436_7ofVJi.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA["Ben Zeybeklerin oğluyum,  Mestanlı’dan geliyorum"]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/vatan-neresi/2219/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/vatan-neresi/2219/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Tue, 16 Dec 2025 20:15:35 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p >Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk&#39;e göre, 'Edebiyat denildiği zaman şu anlaşılır: Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı.' </p><p >Ne kadar da doğru,  değil mi? Katılmamak mümkün mü? Elbette değil.  Edebiyat denilince, bir hayal dünyasının tam ortasında kendini bulmak demektir. Bir de en güzel ve en nadide yerinde. </p><p >Okumaktır edebiyat. Hayatı yansıtmaktır. Anlamak,  anlatmak, yaşamak, sevmektir, yazmaktır edebiyat. Ama  zor zanaattır yazmak. Hem de çok. Bilgi ister yazmak,  okumak ister, disiplin ister. Bir de en önemlisi, içindeki duyguları,  okuyucuya aktarmak. Hele de edebiyatın en 'nazlı çiçeği' olan  şiirler yazmak! Ne zordur, bilir misiniz,  en iyi şekilde,  en masum şekilde, hatta, fazla kuralı olmayan, fakat belli anlatım ve yazım biçimi olan, aynı zamanda kalpten geçen bir hadisenin lisan halinde tecelli edişi olan, şiirler yazmak.    </p><p >İşte,  elinizde tuttuğunuz 'Vatan Neresi' adlı 'şiir demeti', Rodoplu şair Haşim Semerci&#39;nin zorların da zorunu başarmış olmanın canlı bir örneğidir. Kendisi, tertemiz  Türkçeyle, usta bir şekilde, okuyucunun içsel dünyasına birer kapı açıp, imgeleriyle içini ısıtacaktır, şüphesiz.    </p><p >Haşim Semerci, 1959 yılında, Kırcaali İli Mestanlı ( Momçilgrad ) İlçesi&#39;ne bağlı Saranlı / Saruhanlı ( Sedefçe ) köyünde doğmuştur.  Yıllarca Türkçe öğretmenliği yaptıktan sonra,  emekliliğe ayrılmıştır, kendisini, Türkçe dergilerinde ve Kırcaali Haber gazetesinde çıkan yazılarından da mutlaka tanıyorsunuzdur. Kosova&#39;da yayımlanan, Osman Baymak&#39;ın hazırladığı 'Yüz Yılın Yüz Şairi' Bulgaristan Türk Şiiri Antolojisi&#39;nde yer aldı Haşim Semerci. Aynı zamanda Türkçe kitaplar editörlüğünü başarıyla yapmaktadır. Türkçe<br>ders kitaplarında da şiirlerine yer verilmiştir. 2014 yılında,  55 şiirden oluşan 'Bizim Buralar' adlı ilk şiir kitabını takdim etmişti edebiyatseverlere.<br>Haşim Semerci, 'Vatan Neresi' adlı ikinci şiir kitabında da, vatan ve memleket sevgisini çokça dile getirmiş ve bu sevgiyi ilmek ilmek işlemiş mısralarına; çünkü insan nereye giderse gitsin, içinde  bir tutam memleket taşır. Yüreğinin en gizli köşelerinde memleketinden bir parça yer alır, her daim. Bu bazen 'bir martının gemiyi izleyişi olur, bazen de 'Çanakkale&#39;deki evinde çay içerek. Ama en çok da:</p><p > </p><p ><strong>'Aklım hiç başka yerde</strong></p><p ><strong>Olmadı ki, diyorum</strong></p><p ><strong>Bir karaçalılıkta.</strong></p><p ><strong>Toprağı zor görünen</strong></p><p ><strong>Taşlı tarlalarda;</strong></p><p ><strong>Dizlerimi yaralayan</strong></p><p ><strong>O tozlu yollarda;</strong></p><p ><strong>Yıllara inat eden</strong></p><p ><strong>Yıkılmak istemeyen</strong></p><p ><strong>Bir taş duvar evde;</strong></p><p ><strong>Küçük pencereli</strong></p><p ><strong>O sıcak odalarda.</strong></p><p ><strong>Mevsime bakmadan</strong></p><p ><strong>Güneşsiz kalmayan</strong></p><p ><strong>O dağlarda,</strong></p><p ><strong>Rodoplar&#39;da.'</strong><br><br>Haşim Semerci&#39;nin şiirlerinde, rahmetli yazar Ömer Osman Erendoruk&#39;un Koşukavak&#39;taki huzuru ve hoşgörüyü tadacak,  insanları doyuran,  geçim sağlayan 'altıntepe&#39;yle' tanışacaksınız, mesel. Mestanlı&#39;daki 'Zeybekler' ile selm vereceksiniz şu sözlerle:</p><p > </p><p ><strong>'Ben Zeybeklerin oğluyum</strong></p><p ><strong>Mestanlı&#39;dan geliyorum</strong></p><p ><strong>Balkanlar&#39;dan, Rodoplar&#39;dan</strong></p><p ><strong>Selmlar getiriyorum.'</strong></p><p > </p><p >Ve devam edeceksiniz,  gururla,  Mestanlı&#39;yı sevmeye; çünkü, o, 'şehitlerin şehridir', 'tanklara göğüs gerendir', 'ad uğruna can verendir' ve 'haksızlığa dur diyendir',  milli gururumuz olan, dünyaca ünlü halterci, Naim Süleymanoğlu&#39;nun memleketidir.</p><p > </p><p ><strong>'Abacı&#39;nın öğrencisi</strong></p><p ><strong>Rekorların efendisi</strong></p><p ><strong>Tüm zamanın haltercisi</strong></p><p ><strong>Sekiz kere dünya fethi</strong></p><p ><strong>Olimpiyat üç kez geldi</strong></p><p ><strong>Cep Herkülü budur dendi'</strong></p><p > </p><p >Güney Bulgaristan&#39;ın incisi, güzel şehir Kırcaali&#39;ye aşık olup gidemeyeceksiniz mesel Haşim Semerci&#39;nin şiirlerinde.  Arda boylarında martılarla dans edecek yüreğiniz; çünkü:</p><p > </p><p ><strong>'Civan Yusuf gelir aklına</strong></p><p ><strong>Kız Feride&#39;yi anımsarsın</strong></p><p ><strong>Dalar gidersin anılara</strong></p><p ><strong>Üzülürsün, kaybolursun.'</strong></p><p >  </p><p >Haşim Semerci&#39;nin şiirlerini okurken, bazen 'İnkılapcı Nuri', bazen de 'Kurban Türkn bebek' olacaksınız,  her birinin mertliğine şahit ederek.</p><p ><br>Rodoplu şair, Haşim Semerci&#39;nin 'Vatan Neresi' adlı ikinci 'şiir demetinde' çocuklara verilen değeri,  özlemi,  sevgiyi hissedeceksiniz ve 'çocuk gülüşlerinde' derman bulacaksınız kan ağlayan kalbinize. Bazen 'üç  yaşındaki Aylan&#39;ın denizde  boğulan hayalleri ve umutları' olacaksınız şu mısralarla:</p><p ><br><strong>'Denizler, dağlar geçemedim</strong></p><p ><strong>Uzak ülkelere gidemedim</strong></p><p ><strong>Savaş olmasın diyemedim</strong></p><p ><strong>Denizde boğuldu hayallerim.'</strong></p><p > </p><p >Bazen de 'iki mezar arasında' isyan eden bir babanın çaresizliğine şahit olacaksınız,  gözü yaşlı halde.  Aşık Veysel&#39;in de dediği gibi: 'Taş olsam yandım idi. Toprak oldum da dayandım', diyeceksiniz. Ve haykıracaksınız avaz avaz:</p><p ><br><strong>'İki mezar arasında</strong></p><p ><strong>ağladığın oldu mu?</strong></p><p ><strong>Öyle 'yaşamış, görmüş, ölmüş'</strong></p><p ><strong>mezarı değil;</strong></p><p ><strong>'Zavallı, acılardan kurtulmuş'</strong></p><p ><strong>mezarı değil.</strong></p><p ><strong>Yedişer ay yaşayan,</strong></p><p ><strong>Tam gülümsemeye başlayan,</strong></p><p ><strong>Yüreğini haşlayan</strong></p><p ><strong>İki oğul mezarı.', diye...</strong></p><p > </p><p >Tabii ki, bundan ibaret değildir Haşim Semerci&#39;nin şiirleri. 'İmkansız'  olan aşk ile 'keşkeler' bir ok gibi saplanacak kalbinize ve 'imkansıza' boyun eğeceksiniz istemeyerek. Ve hayatın  tam da bittiğini düşündüğünüz bir anda 'hoş geldin, torun', diyerek yeniden tutunacaksınız 'yaşamın dallarına'. 'Dedeler geçmiş,  torunlar - gelecek' mısraları dökülecek dudaklarınızdan.  Mutluluk saracak dört bir yanınızı, 'sevgilere sınır olmaz' diyeceksiniz ve en nihayetinde:</p><p ><br><strong>'Bir miras</strong></p><p ><strong>bırakmak istiyorum sana</strong></p><p ><strong>Çok büyük üstünlük</strong></p><p ><strong>Bitmek tükenmek</strong></p><p ><strong>bilmeyen bir zenginlik</strong></p><p ><strong>Adı dürüstlük,</strong></p><p ><strong>Unutma,   </strong></p><p ><strong>adı dürüstlük.'</strong></p><p > </p><p >'Bir Köy Hikayesi' okuyacaksınız  mesel Haşim Semerci&#39;nin kitabında, çocukluğunuza dönerek:</p><p > </p><p ><strong>'Sessizlik hükümdar olmuş</strong></p><p ><strong>Sokaklar dar mı dar kalmış</strong></p><p ><strong>Kalanlara hüzün yar olmuş</strong></p><p ><strong>Umarım, sonun değildir, köyüm.'</strong></p><p > </p><p >Bir de 'Çanakkale&#39;de olağanüstü Haller', şiirinde Bayram namazı kılmak nasip olacak Mehmetçiğimize:</p><p > </p><p ><strong>'Bayram sabahı Türk askeri</strong></p><p ><strong>Allah sevgisinde birleşir</strong></p><p ><strong>Aynı göle dökülen sular gibi.</strong></p><p ><strong>Secdeye varacaklar Hak katında</strong></p><p ><strong>Başlarını göğe kaldırıp da.</strong></p><p ><strong>Beyaz bulutlar görünür o anda</strong></p><p ><strong>Ve bulutlar yere çöker</strong></p><p ><strong>Herkes Allahu Ekber der</strong></p><p ><strong>Yüzlerini toprağa sürer.</strong></p><p ><strong>İnce bir huzur çöreklenir içlerinde</strong></p><p ><strong>Görünmez hale gelirler...</strong></p><p ><strong>Bayram namazı bitiminde</strong></p><p ><strong>Yüzlerce asker hep birden</strong></p><p ><strong>La İlahe İllallah –</strong></p><p ><strong>Muhammedün – Rasulullah</strong></p><p ><strong>Sözlerini devamlı tekrarlar.'</strong></p> <p >Ve daha birçok şiirler içinizi ısıtacak 'Vatan Neresi' adlı kitapta, hayata, dosta, türkülere dair. Türkülere bırakacaksınız kendinizi , 'aşkı, sevgiyi, mutluluğu anlatsınlar ve 'efkarları bir bir dağıtsınlar', diye...<br><br>Haşim Semerci&#39;nin 'Vatan Neresi' adlı ikinci şiir kitabıyla, Rodoplar&#39;dan Çanakkale&#39;ye, Koca Balkan&#39;dan İzmir&#39;e uzanan eşi benzeri olmayan bir yolculuk  sizleri bekliyor.</p><p > </p><p >Değerli şairimizi kutluyor, başarılarının daim olmasını diliyorum...<br><br><br>    <strong>Şefika REFİK</strong>,</p><p >    Şubat,  2025 </p>       <p><br> </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/vatan-neresi_1765907721_6Leo9O.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ "Ben Zeybeklerin oğluyum,  Mestanlı’dan geliyorum" ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/vatan-neresi_1765907721_6Leo9O.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA["Balkan Rüzgarları" - Bir Göçün Hikayesi]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/balkan-ruzgarlari-bir-gocun-hikayesi/2218/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/balkan-ruzgarlari-bir-gocun-hikayesi/2218/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Fri, 21 Nov 2025 15:42:50 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><br>Sonbahar ne zaman gelse, burnuma önce kuruyan yaprakların kokusu, sonra   tekerlekli bir sandalyenin hışırtısı gelir.<br><br>1995 ile 2001 yılları arasıydı… </p><p>Hayatıma giren, bana okumayı, şiiri, türkü dinlemeyi ve kelimelerin gücünü sevdiren o özel insanla, Bahri abimle dolu dolu geçen yıllar. Kas erimesi teşhisi konulmuştu; ama ruhu o kadar sağlam, o kadar dimdikti ki; bedeni eridikçe kalemi keskinleşiyordu. Sürekli denemeler, şiirler yazardı. Bursa Kültürpark&#39;a aşıktı. 'Hadi' derdi, 'Götür beni oraya.' Onu tekerlekli sandalyesiyle o koca ağaçların altında gezdirirken, özellikle yerlerin sarı yapraklarla kaplandığı o mevsimde, dünyalar onun olurdu.<br><br>Genelde her akşam evine giderdim, annesi Zekiye abla ve ablası Şaduman abla bize güler yüzlerini ve ikramlarını eksik etmez, özellikle orada Uludağ gazoz içmeye bayılırdım. O günden bugüne; birlikte şiirler okuyup kaydettiğimiz amatör bir kaset, yazdığı o eşsiz şiirler ve kalbime ektiği edebiyat tohumları kaldı yadigar. </p><p>Geçenlerde evi toparlarken o şiir kaseti geçti elime, çok hüzünlendim. Bugün, bu cümleleri bir araya getirebiliyorsam, Bahri abimin etkisi büyüktür. Bir gün o amansız hastalık onu aramızdan aldı ama hikayesi benimle yaşamaya devam etti.<br><br>Hayat aktı, yıl 2006 oldu. Yolum, bu sefer İzmir&#39;e, Mudo Concept mağaza yöneticisi olarak atandığım o güzel şehre düştü. Bornova Küçükpark&#39;ta yeni bir hayat kurmaya, taşınma telaşlarıyla boğuşmaya çalışırken karşıma yine Bahri abinin bir emaneti çıktı: Dayısı, Mehmet Güngörmüş.<br><br>O dönem Mehmet abi ve ailesi bana sadece bir ev sahibi değil, gerçek bir komşu, gerçek bir yoldaş oldular. İzmir&#39;in o sıcak akşamlarında oturur, Bahri abiden, onun edebi yönünden, şiirlerinden konuşurduk. İzmir maceram kısa sürdü, Ankara&#39;ya döndüm, ama o dostluk ve anılar hep baki kaldı.<br><br>Ve yıllar sonra…<br><br>Geçtiğimiz günlerde Mehmet abi ile tekrar yollarımız kesişti. Güzel bir haber verdi bana; o edebi genlerin ailede nasıl dolaştığını kanıtlarcasına bir kitap çıkarmıştı: 'Balkan Rüzgarları'.<br><br>Bir Balkan göçmeni olarak kitabı elime aldığımda hissettiğim heyecanı tarif edemem. Mehmet Güngörmüş, bu eserinde sadece bir ailenin değil, bir coğrafyanın kaderini anlatıyor.<br><br>Kitap, 1951 yılında Bulgaristan&#39;ın Koşukavak bölgesinden başlayıp, Bursa&#39;nın Karacabey ilçesine uzanan o meşakkatli 'Büyük Göçü' konu alıyor. Sayfaları çevirdikçe, o yıllarda insanların neler yaşadığını, neleri geride bırakmak zorunda kaldıklarını ve neleri yaşayamadıklarını iliklerinize kadar hissediyorsunuz.<br><br>Mehmet abi; o zorlu yolculuğu, yolda filizlenen sevdaları, toprağından koparılan insanların yeni bir vatanda kök salma çabasını o kadar samimi bir dille anlatmış ki… Okurken, kendi aile büyüklerimin özellikle ananemin anlattığı o yarım kalmış hikayeler tamamlandı zihnimde. Balkanlar&#39;dan esen o rüzgar, sayfaların arasından çıkıp yüzüme çarptı sanki.<br><br>Eğer siz de benim gibi göç hikayelerine meraklıysanız, bir ailenin tarihle olan imtihanını ve her şeye rağmen yaşama tutunma azmini okumak isterseniz, Balkan Rüzgarları kütüphanenizde mutlaka bulunmalı.<br><br>Biterken; bu vesileyle, bana yazı yazmayı sevdiren Bahri abimi rahmetle anıyor, bu kıymetli eseri bizlere kazandıran dayısı Mehmet Güngörmüş&#39;e de teşekkürlerimi sunuyorum.<br><br>Rüzgarınız bol, kitabınız çok okunsun…<br><br>Sevgiyle! <br><br>Serdar Sezer<br><br> </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/balkan-ruzgarlari-bir-gocun-hi_1763728968_RpUh8w.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ "Balkan Rüzgarları" - Bir Göçün Hikayesi ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/balkan-ruzgarlari-bir-gocun-hi_1763728968_RpUh8w.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Mimarlık, zamanla konuşma biçimidir ( 2.)]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/mimarlik-zamanla-konusma-bicimidir-2/2217/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/mimarlik-zamanla-konusma-bicimidir-2/2217/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Wed, 19 Nov 2025 12:19:35 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong>Ahmed Cemil Ahmed, mimarlık eğitimini Varna Özgür Üniversitesi&#39;nde tamamladı.  Bulgaristan&#39;ın deniz başkenti Varna&#39;da doğup büyümüş ve hala orada yaşıyor; ancak ülkenin diğer büyük şehirleriyle de derin bağları var. Onun dünyası, oranların ve uyumun dünyasıdır, ölçülebilir olanla kutsal olanın ahenginde, geçmişin arınmasıyla yarının çağrısı arasında bir diyalogdur, kendisiyle sohbet ederken, yalnızca binalar tasarlayan biriyle değil, kuşaklar boyunca düşünen bir akılla konuştuğunuzu hissedersiniz, farklı dünyaların temas ettiği, gerçeği değiştirmeye acele etmeyen, o nadir Balkanlar zihinleriyle bir buluşmaydı bizimkisi. Tarih, gelenek, insan doğası, mimarlık, şehirler ve hafıza üzerine, kendisiyle uzun ve tadımlık bir sohbet gerçekleştirdik. </strong></p><p><strong>( Devam )</strong></p><p><strong>- Geleceğin şehirlerinde en çirkin olan şey ne olabilir? </strong><br><br>- Modern şehirlerdeki en çirkin şey kimliksizliktir. Bu, inşaat, insan için yapılan bir iş olmaktan çıkıp salt yatırım aritmetiğine dönüştüğünde ortaya çıkar. Artık yaşamak için değil de sadece 'yatırım geri dönüşü' için inşa edildiğinde, şehir ruhunu kaybetmeye başlar. Dışarıdan parlayan cepheler elde ederiz; ama içleri boşlukla yankılanır, içinde insanlık barındırmayan parlak kabuklar gibi. Çirkinlik malzemede değil, niyetin yokluğundadır. Kat sayısında değil, onların neden var olduğuna dair fikrin eksikliğinde. Şehir sadece satmak için, değil de yaşamak için yapılmadığında bir topluluk değil, bir pazar tezghına dönüşür ve o zaman mahalleler değil, yönü olmayan, hafızası olmayan, onuru olmayan labirentler ortaya çıkar. Şehrin gerçek güzelliği onun insaniliğindedir. Bu kaybolduğunda ise cam ne kadar parlarsa parlasın manzara gri kalır.  <br><br><strong>- Önce neyi yeniden inşa etmeliyiz, eski binaları mı, yoksa eski ahlakı mı? </strong><br><br>- Önce ahlakı yeniden kurmamız gerekir. Eski yapılar kireçle, taşla ve sabırla canlandırılabilir, ancak içeri giren insanın ahlaki bir dayanağı yoksa, yapı sadece güzel bir kabuk olarak kalır. Ahlak, her <br>restorasyonun temel konstrüksiyonudur; onsuz yapılan her yenileme aldatıcı bir tazeleme olur, tıpkı bir sandığı cilalayıp ona 'ev' demek gibi. <br>Dünyaya bakışımız, nesiller boyunca sınanmış ve dayanıklılığı kanıtlanmış bir etik çerçeveye oturmuyorsa, en büyük rekonstrüksiyon bile canlı bir ortam değil, müzelik bir dekorasyona dönüşür. <br>Ahlaki bir sakini olmayan yapı sadece bir dekor, ahlaki temelden yoksun toplum ise her yeni ideolojinin rüzgrına açık geçici bir iskele görünümündedir. Ahlakı yeniden kurarsak, yapılar da gerçek anlamını bulur. Onsuz ise geriye kalan her şey unutulmaya <br>mahkûm bir inşaattan ibarettir. <br><br> <strong>- Bir mimarın işindeki en zor şey nedir? </strong><br><br>- Mimarın işindeki en zor olan şey ne çizimdir ne de malzeme. En zoru, doğanın, insanın ve zamanın farklı biçimlerde yorumladığı unsurları tek bir harekette buluşturma çabasıdır. Güzelle gereklinin, <br>fikrin coşkusuyla bütçenin soğuk hesabının, insan ruhuyla ne şefkat ne merhamet tanıyan katı yasanın arasında bir denge bulmaktır. Mimar, bu alanların sınırında duran görünmez bir bekçidir; iki <br>taraftan da gerçeği duymak zorundadır. Onun emeği çoğu zaman bir meslekten ziyade bir hizmeti andırır. Çünkü sanatın dilini kuralların diline çevirir, fakat bu çeviride anlamın kaybolmasına izin vermez. Bu aceleci insanların işi değildir. 'İstiyoruz' ile 'yapılabilir' arasındaki sessizliğe dayanabilecek bir karakter ve sorumluluğun <br>ağırlığından kaçmayan bir ruh gerekir. İşte o sessizlikte, kaosu yok etmeden düzenleyen gerçek zanaatkrlık doğar. <br>Mimar aslında zorla değil, anlayışla kurulan bir düzenin muhafızıdır ve bir yapı öyle doğar ki içinde hem ruh, hem dayanıklılık, hem güzellik hem de anlam varmış gibi hissedilir, o zaman bu yapı sadece bir nesne değil, bir tanık olur. <br><br><strong>- Deniz kıyısındaki yapılaşma hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong><br><br> - Deniz kıyısında inşaat yapmak yalnızca estetik değil, aynı zamanda vicdan meselesidir. Deniz beton hırslarının alanı değil, ölçünün, sessizliğin ve saygının meknıdır. İnsan kıyının bir sınır olduğunu, rastgele yapılaşma için boş bir tuval olmadığını unuttuğunda, doğa ona borçluymuş gibi davranmaya <br>başlar. O zaman deniz bir mucize olmaktan çıkar, açgözlülüğün fonuna dönüşür. Çizgiyi aştığımız anda kaybettiğimiz sadece manzara değildir; hafızadır, bizden önce yaşayanların nasıl yaşadığını ve bizden sonra yaşayacakların nasıl yaşaması gerektiğini anlatan hafıza.  Deniz, çok bir şey istemez, sadece saygı. <br><br><strong>- Mimarlığın geleceğini nasıl görüyorsunuz? </strong><br><br>- Mimarlığın geleceği ne sonsuz beton katmanlarında ne de ufku bastırmaya çalışan cam kulelerindedir. Gelecek, doğala geri dönüştedir, iklimle çatışmadan onunla uyum içinde çalışan <br>malzemelerde, insanı merkeze alan ve onu kentsel bir mekanizmanın vidasına dönüştürmeyen ölçekte gizlidir. <br>Yarının mimarlığı dürüst olmalıdır. Taşın anlamlı olduğu yerde taş kullanılmalı; ahşap akılcıysa ahşap tercih edilmeli; teknoloji ise yalnızca insanın hizmetine girdiğinde yerini bulmalıdır, yatırımcı <br>kaygılarının değil. Şehir, insanı yavaşça ve sessizce kimliksizleştiren asfalt ve beton matrisleri değil, yaşayan bir organizma olabilir. Aksi hlde insan bankaların, trafiğin ve kendi programının ebedi <br>borçlusuna dönüşür. Doğadan ne kadar uzaklaşırsak, özgürlüğümüzden de o kadar hızlı uzaklaşırız. Toprakla, iklimle ve insan ritmiyle bağımızı kopardığımızda, geriye sadece manzarası güzel konforlu hapishaneler inşa etmek kalır. Bu yüzden mimarlığın geleceği ölçüye dönüşte, dayanıklı malzemelerde, doğal çevrenin <br>huzurunda ve insanı amaç olarak gören şehir anlayışında saklıdır, yan üründe değil. <br><br><strong>- 'Akıllı binalar' hakkında ne düşünüyorsunuz? </strong><br><br>- Gerçekten akıllı bina, elektrik ve suya erişimin geçici olarak kesildiği durumlarda bile tamamen işlevsel kalabilen yapıdır, hatta gıda ve sağlık hizmetlerine erişimin sınırlı olduğu zamanlarda dahi. Bir binanın gerçek zeksı, sahip olduğu sensörlerin sayısında değil, kendi kendine yetebilme becerisindedir. <br><br><strong>- Yapay zek mimarın yerini alabilir mi?</strong><br><br> - Hayır. Yapay zek kopyalayabilir, birleştirebilir, simüle edebilir, hesap yapabilir ve tahminlerde bulunabilir, ama ruh yaratamaz. Kopyayla katedral kurulmaz, ne de insan anlamını taşıyabilecek bir <br>köprü. Algoritma güneşin açısını hesaplar, fakat insanın iç gölgesini değil — mimarlığın doğduğu o derin gölgeyi. Mimar çizim yapan biri değildir; meknla konuşan kişidir. Yapay zek duyabilir, ama <br>gölgeleri işitemez. <br> <br><strong>- Gelecekte yeni megapoller inşa edilecek mi sizce?</strong><br><br>- Evet, hem de hayalden değil, zorunluluktan. Devletler düzen duygusunu kaybettiğinde insanlar onu yeni şehirlerde aramaya başlar. Ama 21. yüzyılda hl kğıt bürokrasisinin altında ezilmemiz bir trajikomedi. İnternet her yerde, fakat bir PDF dosyası bazen insan umudundan daha ağır geliyor. Dijital gökdelenler, ama kğıt dosyalar, çağımızın paradoksu tam da budur. <br><br><strong>- Dijital çağın en korkutucu yanı nedir? </strong><br><br>- İnsanların dünyaya artık ekranlardan bakmayı alışkanlık hline getirip, pencerelerden bakmayı unutması. Dijital insan sürekli 'bağlı', ama nadiren 'mevcut'. Her şeyi görüyor, kendi hayatı hariç. <br>Ekran bilgi yanılsaması yaratır; gerçek ise camın arkasında durur, bir çift gözün yeniden fark etmesini bekler. <br><br><strong> - 'Balkan insanı' kavramı sizin için ne ifade ediyor? </strong><br><br>- Bu, krallıklardan darbelere, işgallerden ideolojilere, enflasyonlardan değişen paralara, büyük vaatlerden büyük hayal kırıklıklarına kadar her şeyi görmüş ve buna rağmen hl gülmeyi başarabilen insandır. Bir etnik kimlik değil, bir karakterdir. <br> <br><strong>- Bulgaristan&#39;dan ayrılan gençlere ne tavsiye edersiniz?</strong><br><br> - Gidin, dünya, yoklama almayan büyük bir öğretmendir. Ama kaçmayın. İnsan sınırı değiştirince özgür olmaz, sınırın ne anlama geldiğini anlayınca özgür olur. Ben kaçışa inanırım. Tecrübeye <br>inanırım, sana aldığından daha fazlasını geri veren tecrübeye. <br><br><strong>- Hayatın anlamı sizin için nedir? </strong><br><br>-  Ardında satın alınamayacak bir şey bırakmak. Bir yapı, bir fikir, bir çocuk, seni unutsalar bile izini taşıyan bir şey. Anlam, yıl sayısında değil, bıraktığın izin ağırlığındadır. Ben kendi izlerimin iyi betоn gibi olmasını isterim, zamanа, yağmura ve en çok da unutulmaya dayanıklı. <br> </p><p><strong>- Söyleşimizin sonunda, okurlarımıza ne söylemek istersiniz? </strong><br><br>- Dünyanın kötü olduğuna hemen inanmayın. O, tamamlanmamış bir projedir ve siz, onu tamamlaması gerekenlerden birisiniz. Onu sabırla, ne nefretle ne de kibirle inşa edin ve her şeyi yetkin kişilerden oluşan ekiplerin eline bırakın, bilgisiz işçilerin projenize yaklaşmasına izin vermeyin. <br>Sabırlı ve akıllı olun, ustanın tapınağın son taşını yerleştirirken gösterdiği özeni gösterin, bunu insanların görmesi için değil, yapıyı tamamlamak için yapın.</p><p><strong >Söyleşiyi derleyen: Jale Filibeli</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/mimarlik-zamanla-konusma-bicim_1763544394_I1HOtY.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Mimarlık, zamanla konuşma biçimidir ( 2.) ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/mimarlik-zamanla-konusma-bicim_1763544394_I1HOtY.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Gururumuz Naim Süleymanoğlu'nun Anı Evi Açıldı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/gururumuz-naim-suleymanoglu-nun/2216/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/gururumuz-naim-suleymanoglu-nun/2216/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/spor/">Spor</category>
            <pubDate>Tue, 18 Nov 2025 20:58:46 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bugün Mestanlı&#39;da, kapsamlı bir restorasyondan sonra, milli gururumuz Naim Süleymanoğlu&#39;nun Anı Evi resmi bir törenle açıldı.<br><br>Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) tarafından yürütülen çalışmalar sonucunda oluşturulan Anı Evi, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy&#39;un katılımıyla açıldı. <br><br>Törene Bulgaristan Gençlik ve Spor Bakanı İvan Peşev, Türkiye Cumhuriyeti Gençlik ve Spor Bakanı Dr. Osman Aşkın Bak, Türkiye ve Bulgaristan Diyanet İşleri Başkanları Prof. Dr. Safi Arpaguş ve     Mustafa Aliş iştirak ettiler. <br><br>Açılışta konuşan Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Naim Süleymanoğlu&#39;nun yalnızca Türk spor tarihinin değil, dünya sporunun da altın sayfalarına adını yazdırdığını belirterek onun kuvveti, azmi ve karakteriyle milletin gönlünde silinmez bir iz bıraktığını ifade etti. Bakan Ersoy, Süleymanoğlu&#39;nun hem Bulgaristan&#39;da hem Türkiye&#39;de kırdığı rekorlarla umut, cesaret ve özgürlüğün sembolü haline geldiğini; 9 dünya şampiyonluğu, 6 olimpiyat rekoru ve 46 dünya rekoruyla tarihe geçtiğini vurguladı. <br><br>Anı evinin her ziyaretçiye ilham vermesini temenni eden Bakan Ersoy, 'Süleymanoğlu&#39;nun azmini, kararlılığını ve insanlık onurunu savunan duruşunu gelecek kuşaklara aktarmasını diliyorum.' dedi. Bakan Ersoy: Her Adımı Atmaya Hazırız! Açılışın ardından Türkiye ve Bulgaristan ilişkilerine katkı sağlayacak olan Kırcaali Camisi&#39;nin açılışının da yapılacağını vurgulayan Ersoy, akşam saatlerinde ise 'Arda Kırcaali' belgeselinin tanıtımının gerçekleştirileceğini duyurdu. </p><p>Bulgaristan&#39;daki Türk toplumunun iki ülke ilişkilerinin geliştirilmesinde önemli bir güç olduğunu ifade eden Ersoy, ilişkileri daha ileri taşımak için gereken her adımı atmaya hazır olduklarını kaydetti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/gururumuz-naim-suleymanoglu-nu_1763488724_US8VD6.webp" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Gururumuz Naim Süleymanoğlu'nun Anı Evi Açıldı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/gururumuz-naim-suleymanoglu-nu_1763488724_US8VD6.webp"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Mimarlık, zamanla konuşma biçimidir ( 1. )]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ahmed/2215/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ahmed/2215/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 18 Nov 2025 11:53:27 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Ahmed Cemil Ahmed, mimarlık eğitimini Varna Özgür Üniversitesi&#39;nde tamamladı.  Bulgaristan&#39;ın deniz başkenti Varna&#39;da doğup büyümüş ve hala orada yaşıyor; ancak ülkenin diğer büyük şehirleriyle de derin bağları var. Onun dünyası, oranların ve uyumun dünyasıdır, ölçülebilir olanla kutsal olanın ahenginde, geçmişin arınmasıyla yarının çağrısı arasında bir diyalogdur, kendisiyle sohbet ederken, yalnızca binalar tasarlayan biriyle değil, kuşaklar boyunca düşünen bir akılla konuştuğunuzu hissedersiniz, farklı dünyaların temas ettiği, gerçeği değiştirmeye acele etmeyen, o nadir Balkanlar zihinleriyle bir buluşmaydı bizimkisi. Tarih, gelenek, insan doğası, mimarlık, şehirler ve hafıza üzerine, kendisiyle uzun ve tadımlık bir sohbet gerçekleştirdik. <br><br><strong>- Sizce tarih, modern insan için gerçekten, bu kadar önemli mi? </strong><br><br>- Tarih, dünyanın hafızasının en özgün arşividir. Onu zamanında tanımayan ve doğru şekilde kullanmayan, kimliğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Aidiyet duygusu olmayan insan, sağlam temeli olmayan bir binaya benzer, ilk rüzgr onu sallar, güçlü bir depremse ise kolayca yıkar. <br><br><strong>- Sizce bildiğimiz tarihte 'en insancıl' dönem hangisiydi? </strong><br><br>- Bilginin ve onurun, günümüz internet dünyasındaki beğenilerden daha değerli olduğu zamandı. Sadece uygun değil, aynı zamanda dayanıklı ve yapıcı bir medeniyet çerçevesi yaratmak gereklidir, <br>insanı güçlendiren ve onu yozlaştırıcı etkilerden koruyan bir çerçeve. Bu sosyal doku çözülmeye başladığında, kaçınılmaz bir entropi ortaya çıkar, her şey gevşer, anlamını yitirir, biçimini kaybeder. Ancak tam o zaman, mimarın bir arabulucu olarak ne kadar belirleyici olduğu görülür, kaosu düzenleyebilen, dengeyi yeniden kurabilen ve geleceği akıl, ölçü ve vizyonun açıklığıyla daha iyiye yönlendirebilen kişi. </p><p>Bu düşünce bağlamında bizler her zaman imparatorlukların çevresinde yer aldık. Ancak biz bölünmeye değil, hafızaya mahkûmuz. Bizi yaşatan da odur. Tartışsak bile, aynı dili, bizim yerel dilimizi konuşuruz ve denizlerin, okyanusların ötesinden bağıran dış güçlerin, bizim farklılıklarımızı, kendi çıkarları için kullanmalarına asla izin vermemeliyiz, çünkü o çıkarların ardında yalnızca onların ekonomik menfaatleri vardır. <br><br><strong>- Osmanlı döneminin en az değer verilen mirası sizce nedir?</strong><br><br> - Şehir planlaması. Ne saraylar ne de camiler, asıl miras, insan ölçeğine dayanan mantıktır, gölgeler, su, iç avlu. Günümüzde birçok kişi ölçü duygusunu kaybetmiş durumda, yapı alanı ile toplam inşaat alanı arasındaki dengeyi yitirdiler. Ancak geçmiş mimari tarzlara da geri dönmemeliyiz, onlar kendi zamanları için doğruydu, fakat dördüncü sanayi çağında geçerliliklerini yitirdiler. <br><br><strong>- Geçmişe dönebilseydiniz, hangi uygarlığı en derin şekilde incelemek isterdiniz? </strong><br><br>- Roma uygarlığı, yalnız mimarisinin ölümsüzlüğü için değil, her taşına ve her fikrine işlenmiş disiplin ve devlet düzeni için incelenmeye değerdir, zamanı takvim olarak değil, nesillere karşı bir sorumluluk olarak ele alan bir medeniyettir. Betonları hl ayakta duruyor, yolları ise bir insan ömrünü çok aşan bir düşüncenin eseri olarak bugün bile konuşuyor. <br>Günümüzde ideolojiler 30 - 40 yıl içinde çökerken, asfalt kaplamalar bazen garanti süresi bitmeden işlevini yitiriyor, fark aslında basittir, Roma kalıcılık inşa ediyordu, oysa çağdaş projelerin bir kısmı 'in vitro' doğuyor ve kalıcı bir iz bırakmadan yok oluyor. Roma bize hatırlatıyor ki gerçek medeniyet sloganlarda değil, kalıcılıkta ve ölçüde, düzende ve bir eserin kendi yaratıcısını bile geride bırakacak bir ömre sahip olabilmesindedir.<br><br><strong>- 'Manevi restorasyon' sizin için ne ifade ediyor?</strong><br><br> - Taşları değil, onların ardındaki anlamı yeniden canlandırmaktır, çünkü yapı dediğimiz şey çok daha derin bir gerçekliğin sadece dış kabuğudur. Yenilenmiş bir kilisenin, caminin veya sinagogun ne <br>faydası olur, eğer içine giren insan dünyanın bir düzene, bir sorumluluğa ve yeryüzü ile onu aşan daha yüce hakikat arasındaki görünmez bağa inanmıyorsa. Gerçek dönüşüm cepheden değil, ruh dünyasından başlar, duvarları değil ritüelin yüceliğini, süslemeleri değil insanın iç lemini Yüce Anlam&#39;a göre düzenlemesini sağlayan yöntemi geri getirir. <br>Sadece duvarları yenilersen, fotoğraflara ve broşürlere yakışan güzel bir kabuk elde edersin. Ama ruhu onarırsan, gelenek ateşinin kuşakları birbirine bağlayan nabzını ve nefesini geri getirirsin, <br>zamanın o bağı koparmasına izin vermezsin. Yaşayan uygulamaları olmayan bir yapı, okuyucusu olmayan bir kitaba benzer, durur ama konuşmaz. Manevî koruma ise sesini, anlamını ve bir toplumu gerçekten medenileştiren o iç dayanıklılığını geri kazandırır.<br><br><strong>- Gelenek ile fanatizm arasında önceden çizilmiş bir sınır olabilir mi? </strong></p><p>- Evet, bu sınır ne tapınaklarda ne de kitaplarda değil, çağdaş laik eğitimin şekillendirdiği insan bilincinde bulunur. Cahilin geleneğe bir silah gibi sarılıp öfkeyle inanma tehlikesi her zaman vardır, <br>çünkü kökü sapmadan ayırt edecek bir zihinsel donanıma sahip değildir. Bilge insan ise geleneğin bir yol olduğunu, bir hapishane olmadığını bilir, bu yüzden başkalarına saygıyla bakar, çünkü kalıcı bir toplumun uçlarda değil, bilgide, ölçüde ve bilinçli bir süreklilikte yükseldiğini anlar. <br><br><strong> - Bulgaristan&#39;ın tarihindeki en büyük hata sizce nedir? </strong><br><br>-Tarihî bir hata olarak adlandırmam, ancak bu durum gelecek nesillerin bilincinde iz bırakmanın temel unsurlarından biridir. Günlük alışkanlıklarımızda sıkça hoşgörü sınırlarını aşmamız, kaçınılmaz olarak Balkan insanının ruhunun unutulmasına yol açıyor. Sanki giderek daha az insan oruç tutuyor, oysa bu, ruhu güçlendirmenin en iyi yoludur. Halk, devlet kurulmadan önce de bir ruha sahip olduğunu hatırlamalıdır. Devlet yıkılabilir ve yeniden inşa edilebilir, ancak ruh bir kez kaybolursa, onu bir daha hiç kimse diriltemez.<br> <strong>- Küreselleşme hakkında ne düşünüyorsunuz? </strong></p><p>- Küreselleşme fikri aslında kötü bir fikir değildir, o, insanlığı birbirine bağlama ve ortak bir gelişim sağlama arzusunu taşır. Ancak uygulamada insanın doyumsuzluğu ve ölçüsüzlüğü nedeniyle zarar görmüştür. İnsanlık dev bir hipermarket gibi yönetilemez, her şeyin ticarete ve tüketime indirgenmesi, doğasına aykırıdır. Onu yaşayan bir organizma, karmaşık bir ekosistem olarak anlamak gerekir, her milletin, her kültürün ve her geleneğin dengeyi korumada, kendine özgü bir rolü vardır. Kaktüslerle menekşeleri yan yana dikemezsin ve uyum bekleyemezsin, her şeyin kendi toprağı, kendi iklimi ve kendi ritmi vardır. Beklentilerle imknlar arasındaki denge çok hassastır, bu denge bozulduğunda çıkarlar birbirine karışır, hedefler sapar ve sonunda çıkmaz bir yola varılır. Gerçek küreselleşme, her şeyi tek tipleştirmek değil, farklılıklar arasında uyum yaratabilmektir.  <br><br><strong>- Mimarlık sizin için nedir?</strong><br><br> - Mimarlık, insanın tek bir kelime söylemeden zamanla konuşma biçimidir. Bir dönemin ruhunu taşa, seramiğe, çeliğe ve betona kaydetme sanatıdır; öyle ki yüzyıllar sonra bile biri mesajını tercümansız okuyabilsin. Mimar bir tarih yazarıdır, ancak mürekkebe değil, ölçüye, disipline ve iç düzenine dayanır. Onun dili mekndır. <br>Her yapı bir itiraftır, onu doğuran zamanın açıklığıdır. Sadece bir barınak değil, nasıl düşündüğümüzün, neye değer verdiğimizin, geleceği nasıl hayal ettiğimizin ve insana ne kadar saygı <br>duyduğumuzun tanıklığıdır. Bu yüzden mimar sadece bir sanatçı değil, nesiller arasında bir aracıdır. <br>Kendi zamanının nabzını yakalamalı, onu insanın ihtiyaçlarından geçirip gelecek kuşaklara bırakmalıdır, öyle ki onlar onda sadece bir form değil, bir anlam bulsunlar. <br>Mimarlık bir köprüdür; geçmişin geleceğe el uzattığı köprülerden biri. Ve mimar, o köprünün taşlarını öyle yerleştiren kişidir ki, köprü zamana, insan hafızasına ve en çok da Roma tanrıçası Fortuna&#39;nın kaprislerine dayanabilsin…</p><p>( Devamı yarın )</p><p><strong>Söyleşiyi derleyen: Jale Filibeli</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ahmed_1763468025_ptn5xO.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Mimarlık, zamanla konuşma biçimidir ( 1. ) ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ahmed_1763468025_ptn5xO.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Son Talika]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/rumeli-ye-son-veda/2213/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/rumeli-ye-son-veda/2213/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Tue, 28 Oct 2025 18:42:31 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Yine bir Rumeli kitabı ile okumaya devam .Bitmesini istemediğim bir kitap daha bitti.Güzel kurgulanmış bir aile hikayesi. Mübadil bir kuşak olarak kitap oldukça ilgimi çekti. Balkan Savaşları sırasında ağırlıklı olarak Edirne, Trakya ve Meriç&#39;in hemen karşı kıyısında  meydana gelen olaylar ve insanların maruz kaldığı dram...Muhasaralar, göçler, sürgünler, genç cumhuriyetin ilk yılları, ikinci dünya savaşı, 60 ihtilli ve öncesi yaşanan siyasi/toplumsal karışıklıklar, hepsi etkileyici bir dille yazılmış..Başta göçmen ve mübadil kuşaklar olmak üzere, özellikle Trakya&#39;da yaşayanların okumasını şiddetle tavsiye ediyorum...Kaleminizin mürekkebi hiç bitmesin, S<strong>ayın </strong><strong>Sabriye </strong><strong>Cemboluk!</strong>  <strong>Çağlar Figen Gül</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/rumeli-ye-son-veda_1761666151_mQrMGi.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Son Talika ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/rumeli-ye-son-veda_1761666151_mQrMGi.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Израснахме в унижение и страх]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Израснахме в унижение и страх/2212/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Израснахме в унижение и страх/2212/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgarca/">Bulgarca</category>
            <pubDate>Tue, 28 Oct 2025 15:32:35 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Искам да Ви върна в годините 1984–1985…Години, в които бях едно дете на 12–13 години.Помня онази нощ, след полунощ родителите ни събудиха с думите:„Ставайте! Има войска и полиция по улиците!'Селото беше обгърнато в тъмнина, само фарове и лампи осветяваха лицата на уплашени хора.Дишах трудно, гърдите ми се свиваха от страх.Не разбирах защо, но усещах, че нещо дълбоко и жестоко се случва с моето село.Тази нощ беше началото на насилствена промяна, опит чрез държавен натиск да се отнеме най-святото нещо за човека неговото име и вяра.От етнически турци искаха да ни направят етнически българи.С един замах ни взеха имената, забраниха езика, културата, обичаите ни.Забраниха ни да погребваме близките си по свещената книга Коран, забраниха песните, обредите и молитвите на дедите ни.Но нека бъда ясен – аз не обвинявам етническите българи.Те също са били жертви на един бездушен режим, на една система, която не уважаваше нито турчин, нито българин, нито вяра, нито сълза.Много българи тогава тайно съчувстваха, споделяха болката ни, помагаха, рискуваха себе си.За това аз им отдавам дълбока човешка почит.Истинският враг тогава беше страхът и тоталитарната власт, която искаше да унищожи различието, да подчини човешката душа.Годините до 1989-та бяха мъчителни.Ние израснахме в унижение, страх и тишина.А когато през май дойде време за организиран протест, пак от дълбоките корени на един режим, народът избухна от болка.Майските събития не бяха само бунт, те бяха вик на достойнството.Но, за съжаление, дълбоките корени на икономическите интереси на определени кръгове използваха турския етнос като средство да заменят един тоталитарен режим с друг.И така отново, както често става в историята, обикновените хора платиха най-високата цена, живота си.След това се учреди пак по инициатива на някои тъмни сили една партия – ДПС.Тогава много хора повярваха, че тя ще бъде мост към справедливостта и свободата.Но скоро се видя, че това е най-успешният проект на старата система, ръководен от човек, назначен от нея.И оттогава започна консумацията на власт, на влияние и на гласове зад гърба на бедния турски етнос.Тридесет и пет години по-късно, резултатът е видим:Хората ни са разделени, бедни и забравени, а имената на нашите предци отново се употребяват за политически интереси.Винаги съм вярвал, че всичко на този свят се връща.Рано или късно всеки ще вкуси плодовете на това, което е посадил.Истината не може да се скрие вечно.Днес живеем в друга България, но с много от старите сенки.Ставаме свидетели на неуважение към президентската институция, което е неприемливо за една демократична държава.Виждаме как се подготвя нов политически проект с цел да се издигне ново лице, което без подкрепата на някои партии не би могло да съществува.А през това време българският гражданин, независимо дали е турчин, българин, помак или ром, е обречен на тежка икономическа Еврова зима.Не знаем колко ще продължи тя, но знаем, че студът няма да е само навън, той ще бъде и в софрата и в душите на хората.Тази зима може да приключи само по два начина, чрез искрен диалог към българската нация на взаимно уважение и доблест, или чрез вик на улицата, когато търпението на народа се превърне в болка.Но дори тогава ще има сили, които ще се опитат да използват страданието на хората, за да печелят политически дивиденти,като опозицията.И точно тук, днес, искам да кажа нещо ясно и човешко: Аз уважавам всеки етнически българин, защото знам, че техните свещени имена, Иван, Георги, Христо, Мария, Димитър са носени с чест и кръстени с любов. Както и ние носим с гордост имената на своите деди – Ахмед, Мехмед, Айше, Фатме.Никой не трябва да се срамува от своето име, защото името е благословия от родителите и памет от рода.Вярвам, че нашата обща родина – България е дом за всички нас.Не разделяй, а обединявай! Не мрази, а разбирай!Само така ще оцелеем като народ, като държава, като хора.Пожелавам на всички българи, турци, помаци, роми, арменци, евреи , здраве, разум и човечност.Нека пазим достойнството си и да обичаме родината, защото тя е една. <strong >Зинал Мустафа</strong>Медовец, Варна ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kovanlik-koyu_1761654754_87qotf.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Израснахме в унижение и страх ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kovanlik-koyu_1761654754_87qotf.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Todor Jivkov'un ödü koptu...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/demokratik-lig/2205/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/demokratik-lig/2205/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sat, 25 Oct 2025 13:50:33 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Geçenlerde sanal alemdeki bir yazıda, 1985-1989 yılları sürecinde bizim toplumun, yıkılan komünist rejimin baskılarına ve zulmüne karşı gösterdiği bazı direniş örnekleri sunuluyordu.<br>Bazı düzeltmeler yapmak istiyorum, insanlar doğru bilgiler edinsinler. <br>Benim adım Sabri İskender ve Demokratik Lig&#39;in ( Демократична Лига )  kurulması benim fikrimdir.  <br><br>İlk Ali Ormanlı&#39;ya teklif ettim, kendisi benim sürgünde bulunduğum Kameno Pole köyüne yakın olan Draşan köyünde sürgün hayatı yaşıyordu. Bu iki köyün arasındaki mesafe dört kilometreydi. <br><br>İkinci teklifimi, yine sürgünde bulunan Mustafa Ömer&#39;e götürdüm, kendisi ilk baştan teklifimi kabul etmedi, riskli gördü böyle bir örgüt kurulmasını. Daha sonra ikna oldu ve hep beraber, 13 Kasım 1988 yılında,  benim arabamla Ali Ormanlı ile görüşmeye gittik ve bundan dolayı yeni örgütümüz Draşan köyünde kuruldu diye tarihte anılmakta.                                                                                                 <br> <br>Mustafa Ömer&#39;in ilk sürgün edildiği köyün adı Kunino&#39;dur, daha sonra onu Komarevo köyüne gönderdiler. Bu köyler Vratsa iline bağlıdırlar. <br><br>Demokratik Lig&#39;in tüzüğünü ve programını Mustafa Ömer hazırladı, kendisi yüksek okul mezunudur ve çok iyi bir program yazmıştı. <br>Zalim diktatör Todor Jivkov&#39;un ödü koptu, bu Türkler bunu nasıl yaptılar diye... <br><br>Benim oğlum Hüseyin, henüz 18 yaşındaydı ve büyük bir risk alarak başkent Sofya&#39;da bulunan İngiltere ve Türkiye Cumhuriyeti Büyük Elçiliklerine Demokratik Lig&#39;in programını elden ulaştırdı.         <br><br>Attığımız, bu cesur adım bizim için çok büyük bir başarıydı. Nasıl hukuki yollardan haklarımızı istediğimizi, demokratik ülkelerin bilip öğrenmesi gerekiyordu.<br><br>O zamanki Bulgaristan Anayasası&#39;nın 52. maddesi 1. fıkrasına göre kurduk Demokratik Lig&#39;i. <br><br>Bu gerçekleştirdiğimiz örgütsel mücadele, Türkiye Cumhuriyeti&#39;nin bizimle ilgili destek mücadelesini kolaylaştırmış oldu. Bunu daha sonraki dönemde rahmetli Mesut Yılmaz ve o zamanki Müsteşarı Tugay Özceri itiraf etmişlerdi.<br><br>Demokratik Lig, legal bir örgüttü, yarı legal veya illegal olmazlar.<br><br>Şahsen ben, Demokratik Lig&#39;in programını Todor Jivkov&#39;a ve Oteçestven Front gazetesine gönderdim, Mustafa Ömer Meclis Başkanına ve Rabotniçesko Delo gazetesine, Ali Ormanlı ise Başsavcıya ve Zemedelsko Zname gazetesine gönderdiler.<br><br>(Anılarımın devamı olacak.)<br><br><strong>Sabri İskender</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/demokratik-lig_1761389573_kSx4Aq.webp" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Todor Jivkov'un ödü koptu... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/demokratik-lig_1761389573_kSx4Aq.webp"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[İttihat ve Terakki, Balkan Politikası]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/istanbul/2202/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/istanbul/2202/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sat, 18 Oct 2025 14:08:02 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ İttihat ve Terakki, Balkan İttifakları, Balkan Politikası ( İttihat ve terakkinin İttihad-ı Anasır adına uyguladığı iktisat, eğitim, dış politika alanlarındaki merkezileştirme Türkleştirme politikaları açıklanmaya gayret edilecek ve bu politikaların azınlıklar ve dış ülkelerde yarattığı tepki sonucunda Osmanlı Devletine karşı oluşturdukları ittifaklar konu edilecektir.) Osmanlı Devletinin son 10 yılına ve Türkiye&#39;nin yakın tarihine egemen olmuş ve damgasını vurmuş ilk ve en büyük siyasal örgütü İttihat ve Terakkidir. İttihat ve Terakki 1906&#39;da Selanik&#39;te 3. Ordu subaylarının girişimiyle kurulur. Subaylarla bürokratların oluşturduğu kurucu grup kısa sürede büyür ve yayılır. 1907&#39;de Paris örgütü ile anlaşır. Önce Terakki ve İttihat sonra da İttihat ve Terakki adını alır. İttihat ve Terakki Osmanlıların Rumeli vilayeti Balkanların da Makedonya dedikleri (Selanik, Manastır ve Kosova) bölgede kurulmuştur. Üyelerinin hepsi tarikat mensubu ve masondur. Cemiyetin ihtilalci bir karakteri vardır. Zaten Makedonya&#39;da doğması ona başka bir şans tanımıyordu 3. Ordu subaylarının ihtilalci Makedonya ikliminin etkisinde kaldıkları kesindi. Makedonya &#39;daki İttihat ve Terakki örgütlenmesi Balkan Komitelerinin kine benzemekteydi. Çoğu zaman İttihat ve Terakki bir komite ittihatçılar da komiteci olarak kabul edilmişti. Balkanlar birçok etnik ve dinsel unsurun çarpıştığı bir isyanlar ve ihtilaller bölgesiydi. Balkanlar Osmanlı İmparatorluğunda batılı fikirlerin en çabuk ulaşıp yaygınlaştığı bir yerdi. Fransız ihtilalinden sonra yayılan milliyetçilik, eşitlik, özgürlük fikirleri Osmanlı Devletinde önce Balkanlarda etkili olmuş buradaki etnik unsurların milliyetçilik bilincine ulaşmasına ve bunun sonucunda Osmanlıdan ayrılarak kendi, ulus devletlerini kurmalarına sebep olmuştur. Berlin Anlaşmasından sonra Osmanlı Devletinin elinde kalan son Balkan toprakları üzerinde kıyasıya bir mücadele yaşanıyordu. Makedonya denilen topraklarda Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan gibi küçük Balkan devletleri hak iddia ediyorlardı. Her bir Balkan devletinin arkasında büyük bir Avrupa devleti bulunuyordu. İşte bu ortamda Makedonya&#39;da doğan İttihat ve Terakkinin henüz Osmanlıdan ayrılarak bir ulus devlet kurma fikri yoktu. Ancak İttihat ve Terakki Balkan milletleri ile ortak bir nokta bulmuştu. Bu da Abdülhamit rejimini devirmekti. Meşrutiyetin ilanını bildiren aşağıdaki telgraf bu ortaklığı gösteren tipik bir örnektir. 10 Temmuz 1908&#39;de Manastır&#39;dan Harbiye Nezaretine çekilen telgrafta 'tüm Manastır halkının asker, sivil, öğrenci, İslam, Bulgar, Yahudi, Ulah tüm Osmanlı tebaasının birlik ve beraberlik içinde olduğu İttihat ve Terakki cemiyeti adına hep birlikte Meşrutiyeti ilan ettikleri' ifade ediliyordu. Meşrutiyetin ilanı Makedonya&#39;da büyük bir coşku ve sevinçle karşılandı. 33 yıldır Abdülhamit&#39;in baskıcı yönetiminden bıkmış olan halk sokaklara dökülerek sevinç gösterilerinde bulundular. Şimdi ülkeye hürriyet geliyordu. 24 Temmuz günü Makedonya&#39;nın her yanındaki manzara görülmeye değerdi. Sokaklarda Müslüman hocalarla Rum, Bulgar papazlar birbirleriyle öpüşmekten Hıristiyan unsurlar çok memnundu. Manastırda Köprülüde ve Rumeli &#39;nin diğer yerlerinde meşrutiyet muhteşem törenlerle ilan edildi. Selanik şehrinde tam 3 ay neşeli şenlikler yapıldı. Çeteler dağdan inerek silahlarını bırakıyorlardı. Makedonya komiteleri ile İttihat ve Terakki birbirleriyle sarmaş dolaş olmuşlardı. Daha düne kadar mutlakıyetçi yönetim tarafında kelleleri için ödül konulmuş olan ünlü çete reisleri Bulgar Sandanski, Apostol ve diğer Yunan Sırp liderleri şerefine ziyafetler verildi nutuklar atıldı Bulgar, Sırp ve Yunan çeteleri silahlarını bırakıp dağdan iniyor yerlerine yurtlarına gidiyordu. Meşrutiyetten sonraki ilk günlerde Selanik Manastır ve Kosova&#39;da dağdan inen çetelerle ihtilali yapanlar omuz omuza gezdiler. Şimdi İttihat ve Terakki Sırp, Yunan, Bulgar vs. unsurları Osmanlılık cereyanı altında birleştirebileceğini zannediyordu. Bulgar çeteleri şimdi Bulgar meşrutiyet kulüplerine döndü. Bu kulüpler Kanun-ı Esasi Kulüpleri diye anılıyorlardı. Rumlar bu adı taşıyan kulüpler kurdular. Bu kulüpler çete örgütü olmaktan vazgeçerek yasal meşrutiyet kulüpleri olarak örgütlendiler. Meşrutiyetin ilanından sonra o gün siyasi suçlulara af çıkarılmış bir müddet sonra bütün suçlular af kapsamına alınmış ve Makedonya hapishaneleri boşalmıştı. Bu arada Makedonya &#39;ya reform programları çerçevesinde gelen bütün yabancı asker ve sivil ajanlar hükümetleri tarafından geri çekildiler 20 Ağustosta Avusturya ile Almanya 3 Ekimde de diğer güçler kuvvetlerini çektiler. Buna karşılık Osmanlı Devleti de Makedonya &#39;daki reformları takip edip denetlemesi için kurduğu Rumeli Müfettişliğini kaldırdı. Hüseyin Hilmi Paşa&#39;yı geri çekti. Meşrutiyetle gelen bu dostluk ve barış havası çok kısa sürdü. Hürriyetin ilanından henüz 3 ay geçmeden Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Aynı gün Avusturya Bosna Hersek&#39;i ilhak ettiğini bildirdi. Girit ise Yunanistan&#39;la birleşti. Bu eş zamanlı darbeler İttihat ve Terakkinin prestijini büyük ölçüde sarstı. Diğer taraftan da Osmanlı Devletindeki rejim değişikliği büyük güçleri endişelendirdi. Bu güçler Abdülhamit yönetimini beğenmiyorlardı ancak yeni rejimin ne yapacağını kestiremiyorlardı. Yeni yönetimin Avrupalı devletler lehine yapılmış bulunan kendilerine bir takım ayrıcalıklar sağlayan anlaşmaları, kapitülasyonları kaldıracağından endişe ediyorlardı, Avrupa Devletleri bu endişelerinde pek de haksız sayılmazlardı. İttihat ve Terakkinin uyguladığı politikalar da bu endişeleri güçlendirici nitelikteydi. Şimdi İttihat ve Terakkinin uyguladığı iktisat, eğitim ve dış politika alanındaki merkezileştirme, Türkleştirme politikalarını açıklamaya ve bu politikaların azınlıklar ve dış ülkelerde nasıl bir tepkiyle karşılandığını ve bu tepkinin sonucunda Osmanlı Devletine karşı oluşturdukları ittifakları açıklamaya gayret edeceğiz. İttihat ve Terakkinin en önemli iktisadi hedeflerinden birisi kapitülasyonlardan kurtulmak ve milli iktisat politikalarına yönelmekti. İttihat ve Terakki ilk hükümet programında ticari anlaşmaların gözden geçirilmesi ve büyük devletlerin de rızasıyla kapitülasyonların kaldırılması yer alıyordu. Çünkü İttihatçılar kapitülasyonlar rejimi sürdüğü sürece ekonomik bağımsızlığa ulaşamayacakları anlamışlardı. Fakat bu yöndeki görüşler Avrupa Devletlerinin ekonomik menfaatleriyle doğrudan doğruya çatışıyordu. İttihatçılar meşrutiyet rejimine Avrupa devletlerinin gösterdiği sempatiden faydalanarak onları Osmanlı Devletindeki imtiyazlarından vazgeçirebileceklerini umuyorlardı. Böyle bir durum gerçekleşmediği gibi Avrupalı devletleri Osmanlıdaki ekonomik çıkarlarının sekteye uğrayacağı konusunda endişeye sevk etti. İttihat ve Terakki giderek otoriter merkezi bir yönetim biçimine yönelmesiyle doğru orantılı olarak ekonomide de milli ekonomi politikaları geliştirmeye başladı. Osmanlı Devletinde ilk kez sanayi teşvik kanunu (1913 Teşvik-i Sanayi, Kanun-ı Muvakkatesi) çıkarıldı. Büyük ümitlerle çıkarılan bu kanun yabancı imtiyazlar karşısında istenilen şekilde uygulanamadı. Türkçü çevrelerin önemli yayın organı olan Türk Yurdu&#39;nda Yusuf Akçura Alman milli ekonomistlerinden Frederich List gibi milli ve himayeci bir politikayı savunan yazılar yazıyordu. Millet kavramını ekonomi politikası çerçevesinde de tanımlayan Akçura devletin bekasının milli burjuvazinin oluşmasına bağlı olduğunu açıklamakta idi. Yabancı burjuvazinin yerine Türk Müslüman burjuvazinin kurulması İttihat ve Terakkinin önemli hedeflerinden birisi idi. İttihat ve Terakki milli burjuvazi oluşturulmadan ekonomik kalkınmanın olamayacağını biliyordu. İttihat ve Terakkinin ünlü Maliye Nazırı Cavit Bey ekonomik bağımsızlığın en az siyasi bağımsızlık kadar önemli olduğunu söylemekte idi. Kapitülasyonların yıkıcı ve insafsız olduğunu ifade ediyordu. Yabancıların mali kontrolüne her zaman karşı olmuştu. Ancak yabancı sermayeye karşı değildi. Hatta kalkınmanın sadece sermaye birikimi ile değil ancak yabancı sermayeyi çekmekle mümkün olduğunu söylüyordu. Osmanlı Bankasına karşı değildi. Ancak Milli bankaların İttihat ve Terakki Politikalarının Balkan İttifaklarını Hızlandırmadaki Rolü ve mali müesseselerin de kuruluşundan yanaydı. Aşırı nasyonalist Türkçü tezlere Osmanlı iktisat politikasında yer verilmesine karşıydı Alman ekonomisti, Frederich List&#39;in görüşlerini benimseyen İttihat ve Terakkinin bu düşünceye uygun olarak iktisadi hayatı içerisinde Türk girişimcilerini etkin hale getirmesi gerekiyordu. Bu durumda yeni ulusal bir burjuvazinin kurulması lazımdı. Bunun için çeşitli kentlerdeki yiyecek temini, çeşitli askeri satın alma gibi konularda bazı yerli ailelere ayrıcalıklar verildi. Devlet eli ile burjuvazi yaratılmaya çalışıldı. Bu kişiler genellikle İttihat ve Terakkiye yakın kişiler oluyordu. Yabancı şirketlere de Osmanlı yasalarına bağlılık personel kullanımı Türkçe tabela asılması gibi zorunluluklar getirildi. Yerli finans sektörü desteklendi. Sermayesi tamamen Türk olan bankalar kuruldu. Sanayi konusunda da benzer girişimlerde bulunuldu. Türk sanayicisine gümrük ve vergi muafiyetleri parasız fabrika arsası ve kredi vermek gibi ayrıcalıklar getirildi. Dünya Savaşına girildiğinde de 1914&#39;de ilk olarak kapitülasyonların kaldırıldığı ilan edildi. İttihat ve Terakki yönetiminin bu düşüncelerini tam olarak hayata geçirecek gücü yoktu. İç sorunlar savaşlar yanında yıllardır Osmanlı ekonomisini elinde bulunduran azınlıklar Hıristiyan cemaatlerin ve onların iş yaptıkları yabancı devletlerin tepkisini çekti. İttihat ve Terakkiye karşı tepkinin hoşnutsuzluğun doğmasına yol açtı. İttihat ve Terakki milli iktisat politikalarını uygulamada başarılı olamadığı gibi azınlıkları ve onlarla iş yapan yabancı devletleri kızdırdı. Yıllardır süregelen Osmanlı borçları da İttihat ve Terakkinin milli ekonomi yaratmadaki en büyük engellerinden birisi idi. Yarı sömürge olmuş bir toplumda birdenbire milli ekonomi yaratılamazdı. Milli ekonomi yaratma ideali ile yapılan uygulamalar o zamana kadar Osmanlı Devletinden büyük karlar elde eden yabancı devletleri kızdırmış. Menfaatlerini kaybetme korkusuna kapılan bu devletleri acele etmeye sevk etmiştir. Tüm devrimlerde olduğu gibi İttihat ve Terakki de bütün reformların ana eksenine eğitimi koymuştu. İttihat ve Terakki ülkeyi çöküşten kurtaracak şeyin eğitim reformu olduğu söylüyor. Eğitimin modernleştirilmesi ve yaygınlaştırılmasına çok önem veriyordu. Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilecek olan eğitim reformunun temelleri meşrutiyet döneminde atıldı. İttihat ve Terakki yönetiminin eğitimi modernleştirme yaygınlaştırma hedeflerinin yanı sıra tüm eğitim kurumlarını devlet denetimine alarak İmparatorluğun değişik etnik kökenli tebaasına Osmanlı kimliğini benimsetme hedefi de vardı.Milli toplulukların liderleri ise bunun arkasında Türkleştirme politikasının yattığını düşünüyor ve modern Osmanlı milletine entegre edilmek istemiyorlardı. Osmanlı Hükümetinin entegrasyon politikasına komşu Balkan devletlerinden ve Avrupalı büyük devletlerden tepkiler gelmekte gecikmedi. Bu tür geri tepmeler sonucunda bazı Jön Türkler Osmanlıcı entegrasyondan vazgeçtiler. Bunun yerine halkın çoğunluğunu oluşturan unsurları milli bilinci doğrultusunda eğitme fikrinin İmparatorluğun muhafazası için tek çare olduğuna gitgide daha çok inanmaya başladılar. Yeni İttihat ve Terakki hükümetinin eğitim politikası mevcut okul sisteminin modernleştirilmesi ve Türkleştirilmesi üzerine kuruluydu. Teorisyeni ise Ziya Gökalp idi. Ziya Gökalp&#39;e göre kültür milli idi, medeniyet ise uluslararası. Kültür ancak dil birliği temeli ile var olabilirdi. Ziya Gökalp Türklük ve batı medeniyeti arasındaki sentezi şu sözlerle formüle etmişti. 'Biz Türk milliyetine İslam dinine ve Avrupa medeniyetine aitiz .' Gökalp yazılarını Türkleşmek, İslamlaşmak, muasırlaşmak teorik temeline oturtmuştu. Eğitim sorunu beraberinde dil sorununu da getiriyordu. 1876 Kanun-ı Esasi&#39;sinde resmi dilin Türkçe olduğu belirtilmişti. İttihat ve Terakki programında ilkokullarda yerel dillerde eğitim yapılmasına izin verilmişti. Ancak orta ve yüksek öğretimde eğitim dili Türkçe olacaktı. İlk okullarda yerel dilde eğitim yapılacak ancak Türkçenin öğretilmesi de zorunlu olacaktı. İkinci meşrutiyetin dil politikasındaki somut diğer bir değişiklik İmparatorluğun tüm mahkemelerinde Türkçe kullanılması zorunluluğu idi. Bu durum hoşnutsuzluk yaratarak adli yetkilileri ve halkı zor durumda bırakmıştır. İttihat ve Terakkinin ne istediği belli idi. Okullar sayesinde Türk olmayanlar Türkleştirilecekti.? Resmi olmayan okullarda ise Maarif Nezaretinin denetimi ile bunların programındaki Osmanlılığa aykırı şeyler kaldırılacak ve Türkleştirici etkenler sokulacaktı. Yalnız din eğitimi yapan kurumlar için Türkçe eğitim zorunluluğu yoktu. İttihat ve Terakkinin 1908 seçimlerinden az önce hazırladığı programa göre devlet denetimi ve gözetimi altında bir eğitim yasası hedefleniyor, şimdiye kadar değişik cemaatlerin yetkili kurumlarının denetiminde olan okulların kapatılarak ortadan kaldırılmasını kapsıyordu. Modern ve çağdaş metotlarla eğitim verecek meslek ve ticaret okulları da kurulacak dinsel ayrıcalıklara saygı gösterilecek dinsel okullara tanınan ayrıcalıklar korunacaktı. Orduda çağdaş düzenlemelere gidilecek zorunlu askerlik hizmeti tüm vatandaşları kapsayacak şekilde yeniden düzenlenecekti. Bütün Osmanlı vatandaşları dini inançları ne olursa olsun askerlik konusunda paylarına düşen görevi yerine getireceklerdi. Ağustos ayı sonlarına doğru İttihat ve Terakkinin önerdiği eğitim reformunun Makedonya&#39;daki tüm Hıristiyan cemaatlerin Rumlar, Bulgarlar, Ulahlar, Arnavutlar vs. ısrarlı ve kararlı bir muhalefetiyle karşılaşılacağı anlaşıldı. Çeşitli azınlıkların hiçbirisi geçmişte kazandıkları ayrıcalıkları bırakmaya niyetli gözükmüyordu. Özellikle ortaöğretim düzeyindeki tüm okullarda derslerin Türkçe yapılmasını zorunlu hale getirme girişimi önemli karışıklıklara yol açacak gibi gözüküyordu. Makedonya&#39;daki Rum cemaati isteklerini bir program haline getirdi. İttihat ve Terakkinin Selanik&#39;teki merkezine teslim etti. Programda dini ve laik eğitim konularındaki ayrıcalıkların korunması Fener Rum Patrikhanesine İttihat ve Terakki Politikalarının Balkan İttifaklarını Hızlandırmadaki Rolü tanınmış olan ayrıcalıkların güvence altına alınması kaldırılmış olan ayrıcalıkların geri verilmesi isteniyordu. Zorunlu askerlik konusunda ise Hıristiyanların kendi bölgelerinde aynı inançtan gelen kişilerle askerlik yapması isteniyordu. Yerel yönetimlere daha fazla mali özerklik sağlanması mahkemelerde kullanılacak dilin o bölgenin çoğunluğunun konuştuğu dilde olması dini kurum ve cemaatlere belli vergileri koyma ve toplama yetkisi verilmesi bütün Osmanlı vatandaşlarının her türlü devlet dairesinde çalışabilmesi gibi özerkliğe varan taleplerdir. Makedonya&#39;daki Bulgar Ulah cemaatleri de seçim propagandalarında yerinden yönetim ve özerklik konularını vurguluyorlardı. Eğitim konusunda Hıristiyan cemaatler hemen hemen İttihat ve Terakkiye karşı bir fikir birliği içerisine girmişti. İttihat ve Terakkinin eğitim politikası Hıristiyan unsurlarca bütün cemaatlerin ulusal bilincini yok etmek için tasarlanmış Pantürkizmin bir ürünü olarak değerlendirildi. Hıristiyan azınlıklar bu tür bir politikanın derhal terk edilmesi gerektiği aksi durumda Rumlarla İttihat Terraki işbirliği yapmasının imknsız olacağı belirtiliyordu. Makedonya&#39;nın en eski halklarından olan Arnavutlar Meşrutiyetin ilanında İttihat ve Terakkiye destek olmuşlardı. Zaten İttihat ve Terakkinin bir çok ileri gelen kurucularından bazıları Arnavut &#39;tu. Arnavutlar Meşrutiyeti Arnavut ulusal hareketinin gelişmesi için ideal bir ortam yaratacağını düşündükleri için desteklemişlerdi. Gelişmeler göstermektedir ki Arnavutlarla İttihatçılar Abdülhamit&#39;in mutlakiyet yönetimini devirme konusunda birleşmekte idiler. Fakat Meşrutiyeti farklı amaçlarla istemekte idiler. Arnavutlar en azından kültürel alanda Arnavut ulusal kimliğinin tanınması ve mümkünse Arnavutluk&#39;a siyasi özerklik kazandırılmayı amaçlarken ittihatçılar merkezi yönetimi güçlendirmeyi devleti ekonomik ve siyasi bağımlılıktan, kurtarmayı düşünüyorlardı. İttihatçılar meşrutiyetin ilanında işbirliği yaptıkları Arnavutlara verdikleri sözleri tutmadıkları gibi zaman zaman şiddet zaman zaman Türkleştirme anasırın birliği adına Arnavutlara verilen bazı muafiyetlerin (vergi muafiyeti gibi) kaldırılması gibi uygulamalar Arnavutların ayaklanmalarına ve Balkan Savaşlarında bağımsızlıklarını almalarına varan gelişmeler yaratmıştır. Meşrutiyetin ilanı sırasında Osmanlılar bir özgürlük sarhoşluğuna kapılmışlar bu gürültü sırasında dış politika konuları ile nerdeyse hiç ilgilenmemişlerdi. Dış politika uygulamaları İttihat ve Terakkinin iktidara gelmesi Osmanlı Devletinden toprak talepleri bulunan ülkeleri acele etmeye sevk etti. Çünkü yeni iktidarın ne yapacağını kestiremiyorlardı. Avusturya&#39;nın Bulgaristan&#39;ın ve Yunanistan &#39;ın eş zamanlı darbeleri bu yüzdendi. Bosna Hersek&#39;in idaresi Berlin Anlaşması ile Avusturya&#39;ya bırakılmıştı. Fakat yine de hukuken henüz Osmanlı toprağı sayılıyordu. İttihat ve Terakkinin programında Bosna Hersek ile ilgili özel bir görüş yoktu. İç politik çekişmeler arasında Bosna Hersek adeta unutulup gitmişti. Ancak 1908 mebus seçimlerine yakın bir zamanda İttihat ve Terakki merkezi umumisi Bosna Hersek&#39;ten mebus seçmeye kalkıştı. Bosna&#39;daki Müslümanlar da Osmanlı &#39;daki rejim değişikliğinden pek heveslenmişlerdi. Bu şekilde unutulmuş ya da bilinmezlikten gelinen bu sorun yüz üstüne çıkmış oldu. Meşrutiyetle Osmanlı Devletinde demokrasinin kurulmasından kuşkulanan İzvolski ile Aerenthal öteden beri bölgede ıslahat yapılmasında ısrar ederken şimdi hakikaten ıslahatın yapılacağından kuşkulanıyorlardı. 1907&#39;den itibaren ilhakı ciddi biçimde düşünen Avusturya 1908&#39;deki rejim değişikliğinden endişe duyarak planlarını hızlandırdı. İzvolski ile Aerenthal Boğazlar ve Bosna Hersek konusundaki emelleri için birlikte çalışmak zorunda kalmışlardı. Osmanlı Devletinde ki yeni yönetimin bu Avusturya Rusya işbirliğinden pek haberleri yoktu. Nihayet Avusturya 5 Ekim 1908&#39;de devletlere yazdığı mektupla Bosna Hersek&#39;i ilhak ettiğini ilan etti. Osmanlı Devletine bağlı bir prenslik olan Bulgaristan&#39;ın temsilcisi Geşof 12 Eylül 1908&#39;de bütün yabancı elçilerin çağırıldıkları bir davete çağırılmamasını bahane ederek İstanbul&#39;dan ayrıldı. Daha önce karar laştırıldığı gibi aynı gün Abdülhamit&#39;e çektiği telgrafta Bulgaristan &#39;ın bağımsızlığını ilan etti. Bu girişimin asıl sebebi İstanbul&#39;daki yeni yönetimin Bulgaristan prensliği üzerindeki egemenlik haklarını tekrar arttırmaya çalışacağı endişesi idi. Osmanlı Devleti bu iki devleti protesto ederek Avusturya mallarına boykot uyguladı ancak bir süre sonra belirli bir tazminat karşılığı bu iki toprak parçasından vazgeçmek zorunda kaldı. Osmanlı Devletinin Bosna Hersek ve Bulgaristan&#39;dan sonra üçüncü dış sorunu da Girit oldu. Girit&#39;in bu tarihte zaten Osmanlı Devleti ile pek bir bağlantısı kalmamıştı. Fakat ada hukuken Osmanlı toprağı görünüyordu. Bulgaristan&#39;ın bağımsızlığını ilan etmesi Bosna Hersek&#39;in ilhakı haberi Girit&#39;e ulaşınca Girit Hıristiyanları Kandiye&#39;de toplanarak Girit&#39;in Yunanistan&#39;a katıldığını duyurdular. Yunanistan da bunu kabul etti. Osmanlı Devleti kararı protesto etse de. Avrupa Devletleri o sırada Osmanlı Devletinin parçalanmasını istemedikleri için ve de kendileri açısından Akdeniz&#39;de stratejik konumda bulunan Girit için henüz bir karar veremediklerinden ilhakı kabul etmediler. Ancak bu arada İttihat ve Terakkinin Yunanistan aleyhine aşırı tepkisi Girit&#39;in eskiden olduğu gibi hükümet tarafından idare edilmesi için her taraftan hükümete telgraflar çektirilmesi İstanbul&#39;da büyük miting ve gösterilerin düzenlenmesi. 'Girit bizim canımız feda olsun kanımız' gibi sloganlarla büyük gösteriler yaptırmaları kamuoyunu boş yere heyecanlandırmış Yunanlılarla zıtlaşmanın derinleşmesine sebep olmuş Girit elde edilemediği gibi Yunanistan Balkan ittifaklarında yer almaya sevk edilmiştir. İttihat ve Terakki Politikalarının Balkan İttifaklarını Hızlandırmadaki Rolü de çözülse idi Osmanlı devleti ile ittifak yapmaya gönüllü olduğu biliniyordu. Ancak İttihat ve Terakki kof bir gururla buna yanaşmadı. Abdülhamit Balkan Savaşının çıkmasının muhakkak olduğunu ama bunun ittifaklar vuku bulmadan önce çıkmasını istiyordu. Bu şekilde Yunanistan&#39;ı yanımıza çekebilecek ve Bulgaristan&#39;ı yalnız bıraktırabilecekti. İttihat ve Terakkinin özellikle de 1909&#39;dan sonra çıkardığı bazı kanunların da Balkan ittifaklarını hızlandırmada etkisi olduğu biliniyor. Bunlar cemiyetler kanunu, çeteler kanunu, kiliseler ve mektepler kanunudur. 21 Ağustos 1909 da çıkarılan cemiyetler kanunu ırkçılık temeline dayanan her türlü organizasyonu yasaklıyordu. Makedonya&#39;da çeşitli etnik gruplar özellikle Bulgarlar meşrutiyetten sonra çok sayıda ulusal kulüpler kurmuşlardı. Çeteler meşrutiyet ilan edilince dağdan inerek sadık Osmanlı vatandaşı sıfatı ile açık ulusal organizasyonu oluşturan kulüpler kurmuşlardı. Bunların amaçları silahlı çatışma yerine seçimdi. Fakat gizlice silahlanmaktan ve ayrılıkçı faaliyetlerine devam etmekten de geri durmuyorlardı. İttihat ve Terakki bir müddet sonra bu siyasi organizasyonların yarattığı tehlikeyi görmüş ve bunlarla sistematik bir mücadeleye girmişti. Cemiyetler kanunun çıkmasından sonra bu kulüpler açık mücadelenin imkansız hale geldiğini gördüler tekrar çete faaliyetlerine dönmeye başladılar. Cemiyetler kanununun yürürlüğe girmesiyle Makedonya&#39;da bütün meşrutiyet kulüpleri kapatıldı. Manastırda kapatılan Bulgar, Sırp, Ulah, Yahudi ve Arnavut kulüplerinin valiye çektikleri ortak protestoya Rum kulübü de katıldı. Böylece Makedonya&#39;da ilk defa Sırp, Bulgar, Rum yakınlaşması ve ittifakı görüldü. Çeteler kanunu (26 Haziran 1910) ise çete mensubu oldukları ve silahlı eyleme girdikleri saptanan kişilere ve bunların liderlerine ağır cezalar getiriyordu. Çetecilik yapan ve çeteciliğe kalkışan kimselerin aileleri de sorumlu tutulacaktı. Dayak cezası da getirilmişti. Bu kanunun çıkarıldığı sırada isyan etmiş olan Arnavutların silahlarının toplatılması işine girişildi. Muhalefet ve yabancı basın bu kanunu da diğer tedbirler gibi İttihat ve Terakkinin Türkleştirme politikası gibi görüyordu. Dhiliye Nazırı Talat paşa her ne kadar bu kanunun amacının dirlik ve düzeni sağlamak olduğunu söylediyse de mecliste o zamana kadar İttihat ve Terakkinin İttihat-ı Anasır politikasına karşı hiç olmadığı kadar sert sözler ve muhalefet başladı. Kiliseler ve mektepler kanununa gelince İttihat ve Terakkinin Hakkı Paşa Hükümeti zamanında İttihad-ı Anasır adına yaptığı işlerden birisi de 3 Temmuz 1910&#39;da Kiliseler ve Mektepler kanununu çıkarmasıdır. Bulgarlar 1871&#39;de Fener Rum Patrikhanesinden ayrılıp bağımsız milli Bulgar Kilisesi Eksarhaneyi kurmuşlardı. Bu tarihten sonra iki kilise arasında çatışmalar eksik olmadı. Makedonya&#39;da 1902&#39;den beri yaşanan çatışmaların en önemli sebeplerinden birisi Rum ve Bulgar ulusları arasında yaşanan kiliseler anlaşmazlığı idi. Sultan Abdülhamit bu unsurlar arasındaki kilise ihtilafından maharetle istifade etmiş. Bu kiliseler arasındaki görüş ayrılıklarının bağdaşmasına elinden geldiği kadar mani olmuştu. Bu tavrı devrinin genel Makedonya politikası haline gelmişti. Hatta D. Roma zamanından kalma görüşleri fenerli Rum Beylere tetkik ettirerek Bulgarcaya tercüme ettirmişti. Abdülhamit zaman zaman alevlenen bu meseleyi askıda bırakıp çözüme ulaşmasını bilinçli olarak engelliyordu. İttihat ve Terakki iktidara gelince temiz vatanseverlik duygularıyla bu müzmin davayı ele alarak kendisi halletmeye çalıştı. Kiliseler ve mektepler kanunu yıllardır Rum Patrikhanesi ile Bulgar Eksarhlığı arasında süregelen kiliseler ve mektepler ihtilafına son verdi. Bu kanun özetle şunları getiriyordu ihtilaflı kilise ve mektep bulunan köy çiftlik ve kazada cemaatten birisi üçte birden az ise kilise diğer tarafa verilecek. Ancak azınlıkta kalan tarafa hükümetçe kilise yapılacaktı. Kilisenin inşaatı bitene kadar eski kilisenin ortak kullanılması inşaatın bitiminden sonra çoğunluk olan tarafa verilmesi isteniyor ve nerede mektep ya da kilise yapmak gerekiyorsa bunun tespit edilip bildirilmesi her vilayetçe ne miktar meblağa ihtiyaç duyulursa gönderilmek üzere acilen bildirilmesinin Rumeli Vilayetine tebliği isteniyordu. Bu kanunun hükümet bütçesine büyük bir yük getireceği açıktı. Hükümetin parasını vererek ihtilaflı yerlerde kilise ve mektep yapımını üstlenmesi hem ihtilafı çözmek hem de bu kilise ve okullar üzerinde en azından denetim kurabilmek ve az çok merkeze bağlılıklarını temin edebilmek amacına dayanıyordu. Rum Patrikhanesinin Osmanlı devletinden yıllar önce almış olduğu bir takım ayrıcalıklar Rumlara diğerlerinden üstün bir durum sağlıyordu. Bu meşrutiyete kadar böyle devam etti. İttihat ve terakki devri sabıkın tam aksine Bulgarlar lehine bir politika takip etmeye başladı. Kiliseler kanunun çıkarılmasının en önemli sebebi Bulgarlara Rumlarla eşit statü sağlanmasının istenmesi idi. Kilise ve mektepler kanunu bunu sağlıyordu. Osmanlı devleti aradaki ihtilafları kanun gereği kendisi üstlenerek kilisesi olmayana kilise yapacak ve aradaki ihtilafı kendisi çözmeye başlayacaktı. Bu durumda iki kilisenin kendi aralarında rekabet etmelerine lüzum kalmıyordu. İki kilisenin birbirine karşı düşmanlığı giderek Osmanlı Hükümetine çevrildi ve aralarında ittifak belirtileri görülmeye başlandı. Sultan Abdülhamit Balkan devletlerinin Osmanlı aleyhine ittifak kurmasına elinden geldiği kadar mani olmuştu. Abdülhamit Selanik&#39;te ki Alaattini Köşkünde göz hapsinde bulunduğu sırada kiliseler kanunun çıkarıldığını öğrendiği zaman ' Eyvah! Şimdi Yunanlılarla Bulgarların ele ele verip üzerimize çullanmalarını bekleyiniz' demişti. İki unsur arasındaki rekabet yok edilerek ittifak için uygun zemin İttihat Terrakki tarafından hazırlanmış bulunuyordu. İttihat ve Terakki Politikalarının Balkan İttifaklarını Hızlandırmadaki Rolü Balkan ittifakının hükümetlerden önce kiliseler, din adamları ve çeteler arasında başladığı belgelerden açıkça anlaşılıyordu. Belgrad&#39;da yayınlanan Tribuna gazetesinde Yunanistan ile Bulgaristan arasında Osmanlı devleti tarafından bir taarruza uğradıkları takdirde müştereken savunma esası üzerine bir itilafın meydana geldiği Makedonya&#39;daki mekteplere ve kiliselere ait bütün konuların patrikhane ile eksarhane arasında görüşülüp hallolacağı bildiriliyordu. Bu yazı 30 Aralık 1910 tarihinde Belgrad Sefaretinden hariciye ve oradan da dahiliye Nezaretine bildiriliyordu. 12 Şubat 1911&#39;de Bulgar Eksarhı verdiği bir röportajda şunları söylemekte idi özetle 'ihtimal ki Balkanlarda hatır ve hayale gelmeyecek derecede önemli vekayi zuhura gelebilir fakat bunların hiç birisi Rum Bulgar itilafının hakiki safhasını değiştiremez Bu itilaf meşrutiyet esası üzerine kurulmuştur. Rum Bulgar itilafını gizlemek pek abestir. Bu itilaf genç milliyet perverane ve tazyikane politikalarına karşı ihtihaz edilmiş tedafii bir tedbirdir. Fakat meşrutiyet ile hükümet-i Osmaniye aleyhine değildir. Şiddetli muamelatı mubalağalı milliyetperverlikleri ve tazyikatları bu itilafın akdine sebep olmuştur. Mademki meşruti idareyi ilan ettiler bunlar meşruti idarenin icap ettireceği kanun ve mantık dairesindeki muamelatın kafesini iyi bir nazarla görmeye mecburdurlar. Muhtelif anasırın mevcudiyetlerini muhafaza maksadıyla icra edecekleri teşebbüsat ve bunların hukuku siyasilerin anasır-ı saire derecesinde olmasına itina etmeleri tabidir. Bunda din ve mezhep farkına bakılmaz. Muhtelif milletlerden mürekkep olan hükümetlerin milli mücadelelerden kurtulduğu hiçbir tarafta görülmemiştir. Biz bugün Rumlarla itilaf etmişsek yarın Ermenilerle itilaf edebiliriz. Diğer milletlerle itilaf etmemiz pek tabiidir. Osmanlılık ünvanı milliyet esasının hükümete galebe çaldığı ve anasır-ı muhtelifenin memnun edildiği zaman hakiki bir unvan haline gelecektir. Rum ve Bulgarların milliyet ve siyaset esaslarına dayanarak ittihat eylemeleri İttihat Terrakki aleyhine olmayıp muamelatı aleyhinedir. Bu ittifaktan maksat genç Türkler tarafından taarruza uğrayan bağımsız maarifi sağlamak ve gelişme imknını hazırlamaktır. Bir de İttihat Terraki milliyet perverane olan tazyik politikaları altında kalan anasıra hakiki siyasi ve içtimai hukukunu ita eylemekti. Emniyet-i umumiye müdürlüğüne gelen bu rapor önemli bazı noktaları içeriyordu. Bulgarların Yunanlılarla ve diğer Hıristiyan milletlerle ittifak yapmaya hazır oldukları bunu da İttihat Terrakki aşırı milliyetçi ve baskıcı politikalarına karşı yapacakları açıkça söyleniyordu. 1911 Ocak-Şubat ve Mart aylarında Yunanlılarla Bulgarlar arasında itilaf ve ittifak meydana geleceği ve geldiği yolunda çok yoğun bilgiler alınmışsa da bu durum Atina ve Sofya sefaretlerince doğrulanmamıştı. Henüz hükümetler arasında olmasa bile Rum ve Bulgar papazlar arasında bir yakınlaşma olduğunun belirtileri açıkça görülüyordu. 1910 yılı başından itibaren bu yakınlaşmanın sinyalleri alınıyordu. Bu arada Arnavutluk&#39;ta çıkan büyük bir isyan neticesinde hükümet Arnavutluk&#39;la birlikte Makedonya&#39;da da silahları toplatma kararı almıştı. Bu karar hem Arnavutlar hem de Bulgar ve Rumlar arasında büyük hoşnutsuzluk yarattı. Silahlarını teslim etmek istemeyen Hıristiyan halk ile hükümet memurları arasında birçok olay yaşandı. Özellikle Hıristiyan din adamları ve metropolitler silah toplanmasına karşı çıktılar. Hükümet bir yandan Makedonya &#39;da silah toplarken bir yandan da yeni Kilise ve okul inşaatlarına devam ediyor, bunun için keşif yaptırıyor, ödenek çıkarıyordu. Metropolitlerin kışkırtması ise artık birbirinden çok Müslümanlara yönelmişti. 14 Şubat 1911&#39;de hazırlanan bir Emniyet-i Umumiye Raporu&#39;nda Rumeli&#39;de muhtelif çetelerin birlikte hareket edeceklerine dair alınan istihbari bilgiler veriliyordu. Rum ve Bulgar çetelere farklı gurupların çeteleri de katıldıkları bilgisi geliyordu. Bu raporlarda ilerde meydana gelecek olan olayların ipuçları bulunuyordu. Mesela Bulgar çetelerinin Sırplarla ihtilaf çıkarmak istememeleri onların ilgili oldukları bölgelerde faaliyet yapmayacaklarını beyan etmeleri 1912 Mart&#39;ında gerçekleşecek olan Bulgar-Sırp ittifakının ipuçlarını veriyordu. Çeteler ve dernekler kanunu uzun süredir dağlara hakim olan Arnavutları etkilemişti. Bu kanunlar Arnavutluk hareketinin milliyetçi bir karakter almasına sebep oldu. Arnavutluk&#39;ta silahların toplatılması Arnavutluk isyanının Mahmut Şevket Paşa tarafından çok şiddetli bir şekilde bastırılması ile Arnavutluk milli hareketi yeni taraftarlar kazandı. 1911 Mart&#39;ında İşkodra bölgesindeki ayaklanma 1911 Haziran ayında bastırıldı. Ancak Arnavutluk isyanı şimdilik yatışmış gibi görünse de 1912 Haziran&#39;ında yeniden başladı ve bu defa özerklik veya birtakım haklar değil tam bağımsız bir Arnavutluk isteyeceklerdi. Arnavutların gönlünü almak için İttihat ve Terakki Fırkası Padişahı 5 Haziran 1911&#39;de başlayan yirmi gün süren Selanik, Üsküp, Priştina ve Manastır&#39;ı kapsayan Rumeli gezisine çıkardı. Padişah Kosova&#39;dan Selanik&#39;e dönüşünde 'İleri, ileri, arş ileri. Alalım düşmandan eski yerleri.' marşıyla karşılandı. Oysa bu gezi huzur ve barışı sağlamak için yapılmıştı. Sözü edilen marş Balkan memleketlerinde olumsuz bir tepki yarattı. Karadağ ve Sırbistan Arnavutları yeni bir ayaklanmaya kışkırtmak için yeni bir fırsat ele geçirmiş oldular. İyi niyetle başlamış olan gezi olumsuzluklara gebe olarak bitti. 29 Eylül 1911&#39;de başlayan Trablusgarp Savaşı Balkan ittifaklarının hızlanması için uygun bir zemin yaratmıştı. Savaş patlak verdikten sonra İttihat ve Terakki&#39;nin nüfuzu hızla azalmaya başladı. Hakkı Paşa yerine Sadrazam olan Said Paşa meclisin açılışında Padişahın nutkunu okudu. Burada dikkat çeken bir nokta Padişahın Rumeli gezisi sırasında gördüğü birlik beraberlik ve Osmanlı kardeşliğinden bahsetmesi oldu. Trablusgarp Savaşı sırasında gelişen iç olaylar, politik çekişmeler, isyanlar, seçimler, Halaskar Zabitan olayı sebebiyle Balkan ittifaklarının kurulduğu tarihten bir süre sonra dahi Osmanlı devlet adamlarının Balkanlardaki durumdan bihaber oldukları anlaşılıyordu. 15 Temmuz 1912&#39;de Said Paşa Meclis-i Mebu san&#39;da yaptığı konuşmada Balkan hükümetleriyle münasebetlerimizin çok iyi olduğunu, aynı gün Hariciye Nazırı Asım Bey de 'Şu harp esnasında dahi Balkan hükümatıyla olan münasebetimiz pek samimi devam ediyor.' diyebiliyorlardı. Trablusgarp Savaşı&#39;nın uzaması her bakımdan Osmanlı Devleti&#39;nin aleyhine oldu. Çünkü Savaş ortamında ilerde daha büyük bir tehlikenin gelmesine zemin hazırlandı. Balkan devletleri arasındaki ihtilaflar özellikle bu savaş sırasında hızlanmış ve neticeye ulaşmıştı. Bu savaşın birkaç bakımdan Balkan ittifaklarını hızlandırmada etkisi oldu. Osmanlı Devleti bu savaş sırasında Balkanlar&#39;dan gelebilecek muhtemel saldırılara karşı Rumeli sınırına büyük yığınaklar yaptı. Bu durum Rumları ve Bulgarları çok endişelendirdi. Bunun kendilerine karşı bir saldırı hazırlığı olduğunu zannettiler ve karşı hazırlıklarını hızlandırdılar. İkincisi, Balkan devletleri bu savaş sırasında Osmanlı Devleti&#39;nin ordu ve donanmasının ne kadar zayıf olduğunu gördüler ve bundan cesaretlendiler. Üçüncüsü, Osmanlı Devleti&#39;nin başında böyle bir gaile varken bundan istifade etmek için ellerini çabuk tuttular. Gerçekten Trablusgarp Savaşı&#39;nın, sonucu belli olan bir savaşın uzaması ülkenin aleyhine oldu. Ancak İttihat ve Terakki, vatanseverlik ve kahramanlık duygularıyla sonuna kadar müdafaa etmek gibi hissi duygularla savaşı her ne pahasına olursa olsun sürdürmek istiyordu. Ancak bu durum devletin içinde bulunduğu realiteye uygun bir durum değildi. Savaş zaten zayıf olan Osmanlı maliyesine büyük bir yük getiriyordu. Ayrıca İtalya Trablusgarp ile ilgili planlarını yıllar önce Avrupa devletlerine onaylatan antlaşmalar yapmıştı. Trablusgarp &#39;ta bütün yokluklara rağmen bir yıl boyunca İtalyan donanmasına karşı konulmuş ve İtalyan ordusu sahilden içeri nüfuz edememişti. Büyük maddi ve manevi fedakarlıklarla elde edilen bu başarının neticesi alınamadığı gibi kendisinden sonra daha büyük bir felaketin gelmesini de kolaylaştırdı. Halbuki İtalyanlarla bir an önce barış yapılıp Balkan tehlikesine karşı yoğunlaşılması daha uygun olurdu. Sonuç olarak Balkan ittifaklarının hızlanmasında İttihat ve Terakki&#39;nin merkezileştirme, Türkleştirme, milli iktisat, milli eğitim politikalarının dış politikada aşırı milliyetçiliklerinin etkisi olmuştur denilebilir. Prof.Dr. Hale Şıvgın ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/istanbul_1760785682_wEhyMP.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ İttihat ve Terakki, Balkan Politikası ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/istanbul_1760785682_wEhyMP.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Karagözler'de bütün öğrenciler Türkçe derslerine giriyor]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/karagozler-de-butun-ogrenciler-turkce-okuyor/2197/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/karagozler-de-butun-ogrenciler-turkce-okuyor/2197/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/guncel/">Güncel</category>
            <pubDate>Thu, 09 Oct 2025 19:41:41 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p  open=''>Bilindiği  gibi, Kırcaali iline bağlı Karagözler ilçesinde bulunan tek  lisede okuyan 492 öğrenci, Türkçe eğitim konusunda, ülke çapında erişilmesi zor bir rekor kırmakta; çünkü hiç bir başka eğitim yuvasında bütün Türk asıllı öğrenciler Türkçe derslerine girmeyi tercih etmiyorlar.</p><p  open=''>İlçe merkezindeki lisede müdür yardımcısı olarak görev yapan Mehmed Sali, geçenlerde AA muhabirine yaptığı açıklamada, bölge halkının, Türkçeye genel olarak büyük ilgi duyduğunu, velilerin her sene çocuklarına Türkçe derslerini seçtirdiklerini söyledi. Mehmed Sali: 'Okulumuzda devletin eğitim müfredatı doğrultusunda resmi dil Bulgarca. Seçmeli ana dil olarak Türkçe, ayrıca İngilizce dersleri veriliyor. Bu yıl okulumuzda 492 öğrenci var. Her yıl 60&#39;a yakın liseli mezun oluyor.' </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/karagozler-de-butun-ogrenciler_1760028536_haF6kU.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Karagözler'de bütün öğrenciler Türkçe derslerine giriyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/karagozler-de-butun-ogrenciler_1760028536_haF6kU.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Aramızdaki sevgi ve saygıyı koruyalım...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/aramizdaki-sevgi-ve-saygiyi-koruyalim/2196/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/aramizdaki-sevgi-ve-saygiyi-koruyalim/2196/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Thu, 09 Oct 2025 18:21:52 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Son büyük göçten hemen bir iki ay içinde geri dönenler oldu; çünkü bazı insanlarımız geldikleri yerlerdeki yaşam standardını yakalamaları için en az 30-40 yıl geçebilir düşüncesine kapıldılar... </p><p>Bu da şunun manasını taşıyordu, kendin çok iyi yaşayamayacaksın, var olacaksın ama ileride çocukların iyi yaşasınlar diye hiç durmadan çabalayıp didineceksin…</p><p>Bir sözle, kendi hayatını çocuklarının geleceği için feda edeceksin. </p><p>Bizlerde aynısını yaptık, bu uğurda içimizden bazıları, ortaya çıkan fırsatları çok iyi değerlendirmiş oldu; fakat diğer hiç önemsenmeyecek bir kısım ise halen fedakarlıklara ve taviz vermeye devam etmekte...</p><p>İlk kez gözümüzün açıldığı o ecdat mirası topraklarda mı yaşamak, yoksa milli duyguları takip edip, bulunduğumuz yerde mi kalmak?</p><p>İlk geldiğimiz dönemde, hepimizi, aynen bu iç gıcıklayıcı soru durmaksızın rahatsız etmiyordu mu?</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türklerin tümü ülkeyi terk etmedi ve şimdi de o topraklarda varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar, zaten büyük Atatürk de, o topraklarda kalmamızı önermemişti mi?</p><p>Artık hepimiz şunu idrak edebiliyoruz, memlekette resmi dil bizim için yabancıydı ve öyle kalacaktı. </p><p>Bu dili iyi bilmemiz gerekiyordu; çünkü toplum içindeki gelişim rekabeti, her an bizi ikinci sınıf vatandaş ilan edebiliyordu. Ana vatanımızda ise bu tür bir engelimiz yoktu ve önümüz açıktı…</p><p>Şimdilerde ise bir çoğumuz Avrupa&#39;ya çalışmaya veya eğitim görmeye gitmeyi uygun buluyor. </p><p>Sanırım, bu daha yüksek bir yaşam standardını yakalamak için yapılmakta. İnsan bir defa, bu dünyaya geliyor düşüncesine kapılanlar da var. Yine özetle, konu herkesin kendi tercihi ve saygı duyarız. </p><p>Dil konusu, çok önemli bence. İnsan, kendi ana dili ile var olmakta. Ana vatanımızda, Türkçe konuşulmasa, burası zaten Türkiye olmazdı… </p><p>Doğrudur, yaşlandık artık, emekli olup sakin bir yaşam sürdürmeyi arzuluyoruz. </p><p>Türkiye&#39;deki yaşantımız bayağı dinamik ve stresli, hele kosmopolit büyük şehirlerde daha çokça zorlanmaktayız. </p><p>Memlekette ise daha sakin ve kafa dinlendirici bir ortam hissedilmekte, zaten ülke nüfusu da oldukça azalmış vaziyette. En azından yaz aylarını orada geçirebiliriz. Herkesin görüşüne ve tercihine saygı duyuyoruz. </p><p>Nasıl olsa çifte vatandaşız. Bunu da yanlış, yada fazla görmesin kimse. </p><p>Önemli olan birbirimizi anlamak, aramızdaki sevgi ve saygıyı korumak, hatta artırmak… </p><p><strong>Turgay Paksoy,</strong></p><p><strong>Bursa</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/aramizdaki-sevgi-ve-saygiyi-ko_1760023488_O1jGvh.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Aramızdaki sevgi ve saygıyı koruyalım... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/aramizdaki-sevgi-ve-saygiyi-ko_1760023488_O1jGvh.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Efsaneleşmiş bir şairimizi anarken...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/bir-efsane-sairi-anarken/2195/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/bir-efsane-sairi-anarken/2195/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Fri, 26 Sep 2025 11:16:21 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Bugün, Bulgaristan Türklerinin efsane şairi Recep Küpçü&#39;nün doğum günü. Aşağıda, hiç yayımlanmamış, Biz Beyaz Zenciler öyküler ve denemeler dosyasına yazdığı önsözden alıntıyla bir dostu olarak şairi sevgi, özlem ve rahmetle anıyorum. '...Temizlik ürünleri üreten fabrikadan ayrılalı üç ay oldu. Yani üç aydır yine işsizim. Doğduğum memlekette işsizlik ayrıca benim alınyazım. İşsizliğin getirisi belli; parasızlık, tinsel gerilim, bulantı ve bunalımlar. Oysa yapmak istediğim birçok tasarladıklarım var. Ne ki talih bana bir kez bile yar olmadı. Elde ettiğimi hep tırnakla, dişle, söke söke elde ettim. Bütün olumsuzluklara karşın, bu toplumsal düzende aşağılanan, adam yerine konulmayan, robotmuş gözüyle bakılan işçilerin yaşamını yansıtan yapıtlar yazmaya, insanlığa yararlı olmaya, mutluluğumu kendim yaratmaya çalıştım. İnsanlara yararlı olmanın verdiği mutluluktan daha büyüğü yok. Geçenlerde geçimimi kazanmak için fabrikadakinden daha ağır bir işe başlamak zorunda kaldım, sondajcı oldum. Böylece bir insanın yarınından emin olmayınca her şeye katlanması gerekir söyleminin bir boş sözden başka bir şey olmadığını anlamış oldum. Yaşamın o karmaşık labirentlerinde dolaşmak da sanırım ikici mesleğim bundan böyle...'<strong>***</strong><strong>Neye bel bağlayabilirim? </strong><strong>– Bir tek kendi dayancıma.</strong><strong>Neyle avunabilirim? </strong><strong>– Yalnız kendi gücümle.</strong><strong>Kime açabilirim derdimi? </strong><strong>– Kendimden başka kimseye.</strong><strong>Kiminle dostluk edebilirim? </strong><strong>– İkinci benle.</strong><strong>Neden böyle? </strong><strong>- 'Bütün insanlar şeytan soyundan da ondan.'</strong> (Şair bir şiirinde insanların şeytan soyundan olduklarını vurgulamış, başına gelmedik kalmamıştı.) <strong>Ahmet Türkay</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bir-efsane-sairi-anarken_1758874580_SCzpKZ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Efsaneleşmiş bir şairimizi anarken... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bir-efsane-sairi-anarken_1758874580_SCzpKZ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Hasan Rodoplu: Tiyatrodan nasıl kovulduk]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/kircaali-tiyatrosundan-neden-kovulduk/2192/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/kircaali-tiyatrosundan-neden-kovulduk/2192/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/kultur/">Kültür</category>
            <pubDate>Sun, 21 Sep 2025 14:47:48 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Sene 1971. Kırcaali&#39;deki devlet tiyatrosunda üç ünlü şarkıcımız çalışmakta - Ahmet Yusuf, Cemil Şaban ve Hasan Rodoplu. Hasan Rodoplu anlatıyor: Bizler, meşhur 'Bulgaristan' pastanesinde her sabah saat dokuz - on arası kahvelerimizi içip tiyatroda işbaşı yapıyorduk.Bir cuma günü, tiyatro müdürü Teofana Tekelieva bizi makamına çağırdı ve önümüzdeki hafta başında saat sekizde tiyatroda olmamızı emretti.Emir emirdir dedik, denilen saatte tiyatrodaydık. Prova yaptığımız salona girdik, ama girer girmez birde ne görelim, uzun bir masanın başında tam sekiz kişi oturuyordu. Sancak Şurası&#39;ndan gelmişlerdi. Bu manzara karşısında bayağı şaşırdık; neler oluyor ve niye sadece üçümüz çağrıldık diye…En ortada kültür sorumlusu Bekirski oturuyordu, kendisi bize, 'geçin oturun, size partimizin yeni kararını anlatmaya geldik.' diye söze başladı. Can kulağı ile dinliyorduk, yoldaş Bekirski, devam ederek dedi ki:<br>'Çocuklar, şimdiden sonra Türkçe okuduğunuz türküleri Bulgarca sözlerle okuyacaksınız… Bu BKP&#39;nin bir emridir ve eğer okumazsanız işinize son verecek...'Bu, olacak iş değildi!Neyse fazla uzatmayayım. Birer türkü seçmemiz istenildi, hazır olunca, komisyon bizi dinleyecekti. Tercüme işini de bize yüklediler, çaresizdik, sonuçta birer emir kuluyduk, söz hakkımız yoktu…Ahmet Yusuf, 'Küskünüm feleğe' şarkısını okuyacaktı. Cemil Şaban, 'Yaş kiremitte buz musun, gelin misin, kız mısın' türküsünü seçti. Ben ise, 'Kara kaşlı yar, ne bileyim ben senin cama geldiğini' tercih ettim.Önce rahmetli Ahmet başladı:' Az küstisah na felekata / Dade na mene mnogo dertove...'Bu sözleri duyar duymaz yoldaş Bekirski:'Sus be alçak herif! Sen bizimle alay mı ediyorsun? Marş navınka,' diye bağırarak Ahmet&#39;i kovdular.Sıra Cemil Şaban&#39;a geldi, zavallı titreyerek başladı:'Na keremida led li si, bulka li si, moma li si / Utre veçer şta duda / V kışti ti saminka li si / İzgori, Ognyan, izgori...'Türkünün kahramanı Osman,oldu Ognyan olmasına ama boşuna. Aynı şekilde Cemil&#39;i de kovdular.En sonunda sıra bana geldi. Yoldaş Bekirski, bana, 'Hayde be Turçine, başta ti se e kazval Ali, zaşto ne si Aliev, ami Rodoplu? No drugarya Şükrü Tahirov şte se obadi na Radyo Sofya i imeto ti veçe şte bıde sıobştavano kato Hasan Aliev...'Bu sözlerinden sonra, 'Poçvay da peeş' dedi. Bende başladım:'Çerni vejdi yar / Ot kıde da znam çe si doşla na moyto pencere, na moyta tencere...' Türkümü yarıda kesip beni de beni de kovdular alçak herifler…Üçümüzde çok üzüldük ve evlerimize toplandık.Ne hikmetse, işten kovulmamıza rağmen, bir hafta geçmeden yine tiyatroya çağrıldık. O dönemde tiyatronun içeriği dram, kukla ve estrad müziği ekiplerinden ibaret olarak faaliyet yürütüyordu. Bizler estrad bölümünün kadrolu sanatçılarıydık.Devlet, tiyatroya yıllık gelir planı koyuyordu. Dram ve kukla tiyatro ekipleri planlarını dolduramıyorlardı; çünkü temsillerine çok az sayıda seyirci gidiyordu.Halkımız ise bizi çok seviyordu ve ekibimiz daha ilk turnesinde belirlenen planı doldurup aşıyordu. Diğer iki ekibin planlarını da biz dolduruyorduk. Ahmet Yusuf, Cemil Şaban ve ben sahnede olmadığımız takdirde, ekibimiz tek bir bilet satamadan geri dönerdi.Biz olmadan, iflas edeceklerini kısa zamanda anlayan yönetim, bizi tekrar işbaşı yapmak için buyur etmişlerdi.Yoldaş Teofana, bize eskisi gibi devam etmemizi nasihat etti. Sonra, iki yıl içinde biz kendimiz mecburen işi bıraktık. Daha doğrusu bırakmaya mecbur kaldık. Her birimiz, kendine göre iş buldu. 'Aç mezarı yok, genç mezarı var' demiş atalarımız…O yıllarda yetenekli, becerikli ve entelektüel Türkler ezilmeye mahkumdular.Kahpe BKP kodomanları, koskoca şair Recep Küpçü&#39;yü bile bir peynir fabrikasında amele olarak çalıştırdılar.Satılmış ve şuursuz Türklerden profesör de yaparlardı, parti başkanı da dikerlerdi… Okumuş satılmışlara, okumuş cahillere şu dörtlüğümü ithaf ettim:At dediğin hep at&#39;tır / Dörtnal olur gidişi.Eşek hep eşektir ki / Yürürken yer o şişi. ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kircaali-tiyatrosundan-neden-k_1758455326_7JZvCF.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Hasan Rodoplu: Tiyatrodan nasıl kovulduk ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kircaali-tiyatrosundan-neden-k_1758455326_7JZvCF.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Şumnu'ya veda ederken]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/yasamaya-mecburdurlar/2191/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/yasamaya-mecburdurlar/2191/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/guncel/">Güncel</category>
            <pubDate>Fri, 19 Sep 2025 17:59:54 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Bulgaristan gezim sona erdi. Gençliğimin şehri Şumnu&#39;ya veda ederken, hüzün ve mutluluk arasına sıkışmış gibiydim.Oralardan ayrılmanın kekremsi tadı, yeniden Türkiye&#39;me kavuşacağımın heyecanı biri birine karışmış; kendimi yer ve gök arasında kalmış gibi hissettirdi bana.'Hadi artık geç arabaya,' diyen oğlumun sesi düşüncelerimden aldı beni. Ne kadar inkar edersek edelim, her veda biraz burukluk, biraz da acı gizler bünyesinde değil mi?Artık bir yıl sonra gelecektim, bu topraklara. Bir yıl bazen kısa, bazen de uzun bir zamandır…Biraz derin düşünecek olursak, beş dakika bile yeterlidir dünyanın alt üst olmasına.Vedaları sevmediğim için kimselere veda etmeden sabahın seherinde koyulduk yola.Rüzgarın şiddetinden, dalından kopma korkusuna kapılan yapraklar, mendil misali sallanıyordu ardımızdan.Karaca Oğlan&#39;ın sözleri geldi aklıma .'Yürü be fani dünya, sana konan göçer bir gün, insan bir ekin misali onu eken biçer bir gün'.Yıllar öncesi Bulgaristan&#39;daki Türk azınlığına yapılanların tükenmeyen yaralarını, hala derinden derine kanadığını hissettim.Gezip gördüğüm, bu zaman içinde, yaşananları çabuk unutan ve kendilerine bunları yaşatanlara tapanları da gördüm…Çocuklarına Türkçe öğretmekten utananları da sezdim. Türklüğünden kurtulduğuna şükredenleri de, Türkiye&#39;yi küçümseyenleri de, canım yana yana gördüm, işte gördüm..Bütün bunların menfaat için yapıldığını biliyorum.Oradaki kimi Türklerin, 'Türklüğü' üstlerinde bir elbise gibi gördüklerini ve diledikleri zaman çıkarıp atabileceklerini çok iyi anladım…Onların anlayamadıkları ise, kendi özünden ödün verenler, gurursuz ve onursuz şekilde yaşamaya mecburdurlar.Firdevs BÜYÜKATEŞ ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yasamaya-mecburdurlar_1758293992_lMNkjs.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Şumnu'ya veda ederken ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yasamaya-mecburdurlar_1758293992_lMNkjs.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Azman Tarlası]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/azman-tarlasi/2188/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/azman-tarlasi/2188/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sun, 24 Aug 2025 12:35:01 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ NAİM BAKAOĞLU  (Değerli dostlar, gecenin bu saatinde gerçek sevgi üstüne bir eser kaydetmeyi kendime borç bildim. Bu benim &#39;&#39;Azman&#39;&#39; başlıklı romanımın şiirsel bir özetidir. 10.02.2006) AZMAN TARLASI Oradan, mağrur Stana Bayırı&#39;nın zirvesindenHüzünlü bir tarla çağlardır boş yollara bakar.Sevdaya nağmeler dökülür kuşların sesindenOrtadaki ağaçtan hal gözyaşları akar. Burada can vermiş sevda ateşlerinde AzmanSon defa haykırarak sevgilisinin adını.Orda öylesine donup kalmış acılı bir anCemile Ahirette olmuş Azman&#39;ın kadını. Rivayetler derler ki, görülmemiş böyle sevgi,Bu kadim topraklarda asırlarca önce bile.İki genç olmuşlar da birbirinin dengi,Krları kalmış bu dünyada dayanılmaz çile. Levent delikanlı, kimdir, nerelidir, bilinmez,Talih atmış onu dağlar içindeki bu köye.Bazen öyle yazgılar vardır ki, silinmez,Olaylar konu olur dillerden düşmez öyküye. Böyledir sevdası ağa kızı ile ırgatın,Girer araya kara çalı gibi kız babası.Faydası olmaz ne yalvarmanın, ne de feryadın,Boşunadır Melek Gülsüm ananın da çabası. Gururludur Deli İsmail, gelir mi imana,Ağanın kızı çobana varmış dedirtmez asla.Döver Azman&#39;ı, atar aç kurtlar gibi yabana,Kapar kızını da kafese kalbindeki yasla. Gidememiş Azman, karşı dağları mekn tutmuş,Oradan gözetmiş sevgilisini ah vahlar ile.Özlemiş, günlerce hasretinden yanmış, tutuşmuş,Yanık kaval ağlarken, kuşlar bile gelmiş dile. Dertli Azman savurmuş bıçağını sağa sola,Çalıları devirmiş, olmuş kocaman bir tarla.Cemile gelir diye boşuna bakmış hep yolaAşkı volkan olmuş, kalbine süzülmüş lavlarla. Yitirmiş aklını, fazla dayanamamış AzmanArmut ağacına yürümüş çıldırmış bir anda,Davul, zurna sesleri gelirken aşağılardan,Yıpranmış bedeni yaprak gibi sallanmış dalda. Oradan, mağrur Stana Bayırı&#39;nın zirvesinden,Hüzünlü bir tarla çağlardır boş yollara bakar,Sevdaya nağmeler dökülür kuşların sesinden,Ortadaki ağaçtan hal gözyaşları akar ! ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/azman-tarlasi_1756028651_nWJ26c.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Azman Tarlası ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/azman-tarlasi_1756028651_nWJ26c.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[OĞUZ BOYU ÇEPNİLER]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/oguz-boyu-cepniler/2187/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/oguz-boyu-cepniler/2187/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sun, 06 Jul 2025 18:06:40 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Oğuz boylarından biridir. Boyun ismine Kşgarlı Mahmud&#39;un Oğuz boylarını gösteren listesinde rastlanır. Burada Çepni boyu yirmi birinci sırada zikredilmiş ve damgası da gösterilmiştir. Fahreddin Mübrek Şah&#39;ın (XIII. yüzyılın başları) listesinde de Çepni adının görülmemesinin sebebini kesin olarak izah etmek güçtür. Reşîdüddin (XIV. yüzyılın başları) Çepniler&#39;i Üçoklar&#39;ın dördüncü boyu olarak gösterir. Çepni adının ise 'düşmanla her zaman savaşır' mnasına geldiğini yazarak Bayındır, Becene (Peçenek), Çavuldurlar&#39;la (Çavundur) ortak olan onkunlarının sungur, şölenlerdeki et paylarının da 'sol karı yağrın' yani sol kürek kemiği kısmı olduğunu bildirir.Çepniler&#39;in Anadolu&#39;nun fetih ve isknında mühim roller oynadıkları bilinmektedir. XVI. yüzyılda Anadolu&#39;da onlara ait kırk beş kadar yer adının görülmesi bunun en önemli delilidir. Hacı Bektş-ı Velî&#39;nin Sulucakarahöyük&#39;teki ilk müridleri Çepniler&#39;dendi. Bektaşî çelebilerinin bu köydeki Çepniler&#39;den tanınmış bir ailenin soyundan gelmeleri kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca onların 1240 yılında vuku bulan Baba İshak Türkmenleri&#39;nin ayaklanmalarına katılmış olmaları da kabul edilebilir. 1277 yılında Sinop yöresinde kalabalık bir Çepni topluluğu yaşamaktaydı. Aynı yıl Çepni Türkleri Sinop&#39;a saldıran Trabzon Rum İmparatoru Giorgi&#39;yi denizde yenerek Selçuklu Türkiyesi&#39;nin bu en önemli ticaret limanının Rumlar&#39;ın eline geçmesine mani oldular. Canit (Canik) denilen Samsun-Giresun arasındaki bölgenin fethinde en büyük rolü bu Çepniler oynadı. Hatta Bayramlu (Ordu) yöresindeki Hacı Emîrli Beyliği&#39;nin onlar tarafından kurulduğunu ileri sürmek de mümkündür. Giresun&#39;un (1396-97) yılında Hacı Emîr oğlu Süleyman Bey tarafından fethi üzerine Çepniler Trabzon yöresine ulaştılar. 1405 yılında ise Trabzon-Erzincan yolu onların kontrolü altına girdi. 1461&#39;de Trabzon&#39;u fethetmeye gelen Ftih Sultan Mehmed şehrin güney ve batı yörelerinin Çepniler&#39;le dolu olduğunu görmüştü.Çepniler&#39;den bir kısmının Uzun Hasan zamanında Akkoyunlular&#39;ın hizmetine girdiği bilinmektedir. Nitekim Uzun Hasan&#39;ın emîrleri arasında Çepniler&#39;den İlaldı Bey de bulunmaktaydı. Bu emîrin Trabzon Çepnileri&#39;nden olması kuvvetle muhtemeldir. XVI. yüzyılda Anadolu&#39;nun birçok yerinde Çepni oymakları yaşıyordu.Halep Türkmenleri arasında yaşayan Çepniler üç kol halinde olup bunlardan 397 vergi nüfuslu ana kol Antep&#39;in kuzeydoğusundaki Rumkale yöresinde yaşamaktaydı. Nüfusları çok az olan diğer iki kol Başım Kızdılu Çepni adını taşımakta ve Amik ovasındaki Gündüzlü&#39;de bulunmaktaydı. XVII. yüzyılın ortalarında ana kol yine Rumkale yöresinde yaşamakta, fakat Başım Kızdılu Çepniler batıda Aydın ve Saruhan sancaklarında oturmaktaydılar.Diyarbekir bölgesindeki Bozulus&#39;a bağlı Çepniler de 1691 yılında birçok Bozulus oymakları gibi Rakka bölgesinde yerleştirildiler. Bunlara beylerinin adıyla Kantemir Çepnisi deniliyordu. Rakka&#39;ya yerleştirilen Çepniler bu bölgeden iki defa kaçtılar. İkinci kaçışlarında Turgutlu ve Bergama taraflarına gittiler (1141/1728) ve oradan bir daha sürgün yerlerine dönmediler. Günümüzde Balıkesir, İzmir (Bergama), Manisa ve Aydın vilyetlerindeki köylerde oturan Çepniler, Başım Kızdılu ile Kantemir Çepnileri&#39;nin torunlarıdır.Çepniler&#39;den önemli bir kol da Sivas-Kırşehir bölgesindeki Ulu Yörük topluluğu arasında yaşıyordu. Bu Çepniler 926 (1520) yılında on yedi kışlakta oturuyor ve çiftçilik yapıyorlardı, o tarihte vergi nüfusları 432 idi. 982 (1574-75) yılında ise Çepniler&#39;in vergi nüfusları dört katından fazla bir artış kaydederek 1884&#39;e yükselmişti.XVI. yüzyılda Konya bölgesinde de mühim bir Çepni topluluğu bulunuyordu. Bu Çepni topluluğundan bir kol I. Selim devrinde Eski İl kazasındaki altı köyde yerleşmiş ve bu koldan sadece küçük bir oba eski yaşayışını sürdürmüştü. İkinci Çepni kolu Turgut kazasındaki bazı ekinliklerde çiftçilik yapmakta, üçüncü Çepni kolu ise Karaman&#39;ın batısındaki Mahmudlar kazasına bağlı dört köyde oturmaktaydı.Çepniler Yavuz Sultan Selim devrinde Trabzon sancağında bilhassa Giresun-Kürtün ve Vakfıkebir arasında yoğun bir şekilde yaşıyorlardı. Bundan dolayı bu yörenin batı kesimine Vilyet-i Çepni adı verilmişti. Çepniler daha sonraki yüzyıllarda Trabzon&#39;un doğusunda bulunan yerlere göç ederek oralardaki Türk yerleşmesinde önemli bir rol oynadılar. Günümüzde Sürmene, Of ve Rize&#39;nin özellikle merkez nahiyesi ile Karadere ve İkizdere&#39;deki Türkler&#39;in önemli bir kısmını onların torunları meydana getirir. Şimdi bile adı geçen yerlerde Çepni adını taşıyan ailelere rastlanır. Bununla birlikte Çepniler&#39;den bazıları Rize yöresinde de durmayarak Batum&#39;a kadar gitmişlerdir.Bunlardan başka nüfusları az olmakla birlikte Maraş, Bozok, Çukurova, Koçhisar, Çorum ve Hamîd sancaklarında da bazı Çepni oymakları bulunmaktaydı. Öte yandan İran&#39;da Safevîler&#39;in hizmetinde de Trabzon bölgesinden gelen bir Çepni topluluğu vardı. Fakat bunların nüfusları fazla olmadığı için XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren adlarına rastlanmamaktadır. Bütün bu bilgilerden anlaşılacağı üzere Çepniler Anadolu&#39;daki Türk yerleşmesinde en önemli rolü oynamış boylardan biridir.Müellif: FARUK SÜMER ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/oguz-boyu-cepniler_1751814398_7Kn1Vm.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ OĞUZ BOYU ÇEPNİLER ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/oguz-boyu-cepniler_1751814398_7Kn1Vm.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Türkçe demek Türk demektir]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/turkce-demek-turk-demektir/2185/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/turkce-demek-turk-demektir/2185/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Wed, 02 Jul 2025 15:07:42 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Son zamanlarda, topluluk terimi sosyal medyada yerleşik hale geldi.</strong><strong>Neden şimdi hatırladılar? Çaresiz oldukları ve tekrar içine sığınmak istedikleri için mi?</strong><strong>Türk ve Müslüman azınlık topluluğumuz, kendi siyasi temsilcilerinden fayda gördüğü kadar da çok zarar gördü, özelikle Türkçe eğitim konusunda.</strong><strong>Ülkemizde, din ve dil özgürlüğü olmasına rağmen, bizim toplum, din dersini ve özelikle  de ana dili Türkçe eğitiminden vaz geçti…</strong><strong>Halbuki, en baştan Türkçemizin özgürce kullanımı ve ana dilimizde eğitim görmek için, en ulvi duygularla zamanında greve kalkışmıştık, hem de üç ay boyunca…</strong><strong>HÖH partisi, zamanında Türkçe eğitimden tamamen elini çekti, şimdiki durum ise çok vahim. </strong><strong>Bir topluluk, yani  bizim Türk ve Müslüman azınlığı için en önemli değer onun dili, dini ve kültürüdür.</strong><strong>Bu değerleri korumak ise bizlere ve seçilmiş  temsilcilerimize büyük sorumluluklar yüklüyordu, çoğumuz bu uğurda özverili davranarak toplum önünde öncülük etmeliydi, örnek olmalıydı. </strong><strong>Evet, Türk dili ve kültürüne ağırlık veren bazı siyasetçiler vardı, bu uğurda bir çok çalışmalar yapıldı, fakat bütün bunlar yeterli değildi; çünkü ana dili eğitim meselesi, uzun vadeli siyasi stratejiler gerektiriyordu. </strong><strong>Bunun yerine bizim seçtiğimiz vekiller, öncülüğü sadece kendi çocuklarına ve ailelerine büyük iş alanları açmaya tanıdılar; parayı, yalıyı ve daha  da fazla para edinme hırsına kapıldılar, tek kelimeyle yolsuzluğa ve dolandırıcılığa başvurdular ve  işin içinden çıkmak için, kendilerini kurtarmak için halkı sattılar…</strong><strong>Bu pısırık ve korkaklar, şimdi de 'azınlık' diyemediklerine, 'toplum' (' общност') sözcüğünü uydurdular. </strong><strong>Sizler, hangi toplumdan söz ediyorsunuz?</strong><strong>Yok ettiğiniz, 'topluluk' dediğiniz bir  tutam insan, artık size GÜVENMİYOR…</strong><strong>Çoktan çürümeye yüz tutmuş siyasetiniz sizin olsun! </strong><strong>Sizin beğenip  ve karşımızda böbürlendiğiniz mal, mülk ve para sadece dünya hayatının geçici ve çekici süsü konumundadır, asıl sürekli  ve bki kalacak olan  ise  yüce Türklüğümüzdür.</strong> <strong>Zekiye HASAN </strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/turkce-demek-turk-demektir_1751461137_erszvH.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Türkçe demek Türk demektir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/turkce-demek-turk-demektir_1751461137_erszvH.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Demir Baba unutulmuyor]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/demir-baba-unutulmuyor/2184/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/demir-baba-unutulmuyor/2184/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/bulgaristan/">Bulgaristan</category>
            <pubDate>Tue, 17 Jun 2025 09:22:31 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Ceferler ( Sevar ) köyü sakinleri, Kızılburun ( Ruyno ) köyü yakınlarında ki Demir Baba&#39;nın bizlere bıraktığı Ayazma&#39;sına anlamlı bir ziyaret.Bugün, Ceferler köyünün kıymetli bayanları ve sevgili genç kızları, Kızılburun köyü yakınlarındaki Demir Baba&#39;dan bizlere miras kalan Ayazma Mağarası&#39;nı ve şifalı suyunu ziyaret ettiler.Bu özel buluşmada, Ayazma&#39;nın serinletici suları eşliğinde bir araya gelmek, onlara huzur ve tazelenme verdi. Doğanın sunduğu bu mucizevi suyun ve mağaranın büyülü atmosferini deneyimlemek, Ceferlerli grup için unutulmaz bir gün olarak kalacak.Böyle güzel anlar biriktirmek ve gelenekleri yaşatmak paha biçilmez bir zenginliktir.<strong>Adem Kula</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/demir-baba-unutulmuyor_1750141424_lrEHsJ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Demir Baba unutulmuyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/demir-baba-unutulmuyor_1750141424_lrEHsJ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
    </channel>
</rss>