<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
   <channel>
      <title>Misyon Gazetesi</title>
      <link>https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/</link>
      <language>tr</language>
      <description>Türkiye ve dünya gündeminden haberler ve son dakika gelişmeleri takip etmek, editör ve yazarların gündeme dair kaleme aldıkları güncel köşe yazılarını ve analizlerini okumak için, doğru adrestesin!</description>
      <category>Newspaper - Tarih</category>
      <lastBuildDate>Sun, 10 May 2026 19:57:01 +0300</lastBuildDate>
      <ttl>1</ttl>
      <sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	  <sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
      <atom:link href="https://www.misyongazetesi.com/rss/haberler/tarih/" rel="self" type="application/rss+xml"/>
      <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com"/><atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.superfeedr.com"/>
        <item>
            <title><![CDATA[Bulgaristan'daki Müslümanlar ve Siyasi Çoğulculuk]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/siyasi-cogulculuk/2251/</link>
            <description><![CDATA[Bulgaristan’daki Müslümanların ortak menfaatleri, dinî hürriyetlerin teminat altına alınması, vatandaşlık haklarının korunması ve isim, inanç ya da ana dil temelinde ayrımcılığa uğramadan serbestçe kendini ifade edebilme ve gelişebilme imkânı olarak ifade edilebilir.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/siyasi-cogulculuk/2251/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 20:15:50 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bulgaristan&#39;daki Müslümanlar arasında siyasî çoğulculuğun bir zemini var mıdır</p><p><strong>Cemal Osman </strong></p><p>Ortak hedefler, farklı çıkarlar. Bizi birleştiren ve ayıran nedir?</p><p>Herhangi bir dinî ya da etnik grup, kendisini tanınabilir kılan ortak prensipler ve özellikler etrafında birleşir. Bu ortak unsurlar, bir grubun tanımlanması için gerekli bir şarttır. Bunlar arasında dil, detler, gelenekler, folklor, inanç, dinî uygulamalar ve bazı durumlarda siyasî ve ideolojik birlik yer alır. </p><p>Ancak, bu birleştirici unsurların ötesinde, grubun, kendi içinde de çeşitli farklılıklar bulunur. Bu durum kaçınılmazdır, çünkü her topluluk, kimliğin farklı düzeylerine sahip bireylerden oluşur. İnsan kimliği tek katmanlı ve sabit bir yapı değildir. Bilakis, bireyin kendini tanımlamasını ve toplum içinde tanınmasını sağlayan karmaşık ve dinamik özellikler bütünüdür. </p><p>Kimlik, birbirine geçmiş çeşitli aidiyet halkaları çerçevesinde şekillenir — yerel-coğrafî, ailevi, etnik, dinî, meslekî, sosyal, millî, siyasî ve ideolojik. Bu halkalar birbirinden kopuk yahut katı bir hiyerarşi içinde işlemez; aksine, tarihî ve bağlamsal şartlara göre dinamik bir etkileşim hlindedir. </p><p>Bu çok katmanlı yapıyı ifade etmek için 'kimlik halkaları' kavramını kullanmak yerinde olur. Farklı sosyal ve siyasî durumlarda, bu kimlik halkalarından bazıları daha belirleyici bir hl alabilir, fakat bu durum, diğerlerinin inkr edilmesi ya da ortadan kaldırılması anlamına gelmez. </p><p>Hatta aynı etnik, dinî ya da millî kimliği paylaşan insanlar dahi, başka kimlik boyutlarına da sahiptir — sosyal statü, ekonomik durum, eğitim ve yaşadıkları çevre gibi unsurlarla bağlantılı olarak. İşte bu ilave kimlik halkalarının varlığı, her grubun kendi içinde alt gruplar barındırdığını gösterir ve bu alt grupların menfaatleri her zaman örtüşmeyebilir. </p><p>Bulgaristan&#39;daki Müslümanların ortak menfaatleri, dinî hürriyetlerin teminat altına alınması, vatandaşlık haklarının korunması ve isim, inanç ya da ana dil temelinde ayrımcılığa uğramadan serbestçe kendini ifade edebilme ve gelişebilme imknı olarak ifade edilebilir. Ancak, bu temel prensiplerin ötesinde, farklı grupların ve bireylerin menfaatleri her zaman örtüşmez. </p><p>Mesela varlıklı bir Müslümanın menfaatleri, sosyal açıdan kırılgan durumda bulunan bir kimseninkilerle kolay kolay örtüşmez. İlki kendi servetini korumaya ve artırmaya yönelirken, diğeri daha ziyade temel geçimini sağlamaya ve ailesini doyurmaya odaklanır. Bu sebeple de Hak ve Özgürlükler Hareketi&#39;nden veyahut Hak ve Özgürlükler İttifakı&#39;ndan bir milletvekiline ait bir inşaat şirketinin ayakta kalıp kalmaması onun için pek bir anlam ifade etmez. Benzer farklılıklar eğitim düzeyi bakımından da görülür. Daha yüksek eğitim seviyesine sahip bireyler kültür politikalarına ve akademik faaliyetlere ilgi duyabilirken, diğerleri için bu meseleler daha tali kalır. </p><p>Buradan şu netice çıkar ki, her grubun kendi içinde farklı siyasî görüşlerin bulunması gayet tabiidir. Bulgaristan&#39;daki Hristiyanlar ve Yahudiler nasıl siyaseten yekpare bir topluluk teşkil etmiyorsa, Müslümanlar da farklı menfaatlere sahip olmaları hasebiyle çeşitli siyasî yönelimler ortaya koyarlar. Bu çerçevede, sosyal politikalara ve devletin ekonomiye daha güçlü müdahalesine vurgu yapan sol eğilimler bulunduğu gibi, serbest piyasayı ve devletin sınırlı rolünü savunan sağ görüşler de mevcuttur. Bunun yanı sıra liberal, muhafazakr ve gelenekçi yaklaşımlar da bir arada bulunur. </p><p>Dolayısıyla böylesine çok katmanlı bir topluluğun tek bir siyasî özneye indirgenmesi hayli problemli görünmektedir. Bu bağlamda şu soru ortaya çıkar:</p><p> Bulgaristan&#39;daki Müslümanlar arasında siyasî çoğulculuk için gerçekten bir zemin mevcut mudur? </p><p>Tarihsel bağlam: tek partili rejimden demokrasiye geçiş</p><p> Bulgaristan&#39;da tek kutuplu siyasî model, siyasî çoğulculuğun ortadan kaldırıldığı komünist rejim döneminde yerleşmiştir. Bu durum, 1971 tarihli Bulgaristan Halk Cumhuriyeti Anayasası&#39;nın 1. maddesinin 2. fıkrasında açıkça ifade edilmiştir. Buna göre, toplumun ve devletin yönlendirici gücü Bulgaristan Komünist Partisi&#39;dir. </p><p>10 Kasım 1989&#39;daki siyasî değişimlerin ardından ülkede demokratik rejim ve siyasî çoğulculuk ilkesi yeniden tesis edilmiştir. Ancak, bu yeni çoğulcu model çerçevesinde dikkat çeken bir husus da ortaya çıkmıştır; Müslüman toplumu içinde siyasî çoğulculuğun sınırlı şekilde tezahür etmesi uzun süre neredeyse tabii bir durum gibi kabul edilmiştir. </p><p>Hak ve Özgürlükler Hareketi&#39;nin doğuşu ve rolü. 'Etnik parti' mi yoksa siyasi bir aracı mı? </p><p>4 Ocak 1990 tarihinde Varna&#39;da, Ahmed Doğan ve küçük bir aktivist grup tarafından 'Türklerin ve Müslümanların Hak ve Özgürlükler Hareketi' kurulmuştur. O dönemde Doğan, Sofya Üniversitesi Aziz Kliment Ohridski Felsefe Fakültesi mezunu, Bulgaristan Bilimler Akademisi bünyesinde doktora yapmış ve ontoloji alanına ilgi duyan genç ve iddialı bir filozoftur. Daha sonra, Bulgaristan Cumhuriyeti Anayasası 11. madde hükmüne aykırılık teşkil etmemesi için, yani etnik ya da dinî temelde parti kurulmasını yasaklayan bu madde gereği, partinin isminden 'Türklerin ve Müslümanların' ibaresi çıkarılmış ve sadece Hak ve Özgürlükler Hareketi adı kullanılmıştır. </p><p>Partinin ilk ulusal konferansı 26 Mart 1990 tarihinde Sofya&#39;da gerçekleştirilmiş ve bu konferansta da Ahmed Doğan yeniden genel başkan seçilmiştir. Partinin kuruluşundan itibaren Bulgaristan toplumunda, onun mahiyeti ve muhtemel anayasaya aykırılığı üzerine tartışmalar ortaya çıkmıştır. Bu tartışmanın temel meselelerinden biri, 'etnik parti' kavramının açık bir şekilde tanımlanmasındaki güçlüktür. Eğer etnik partiyi, yönetiminde ve teşkilatında yalnızca tek bir etnik grubun temsilcilerinin yer aldığı bir siyasî yapı olarak tarif edersek, bu durumda 1990 sonrasında kurulan neredeyse bütün partilerin etnik olarak nitelendirilmesi gerekir; buna karşılık Hak ve Özgürlükler Hareketi, bu tanımın dışında kalır. </p><p>Hak ve Özgürlükler Hareketi tüzüğünde yer alan prensipler evrensel niteliktedir ve bunlar ne hukukî bakımdan ne de başka hermenötik yöntemler ve yorumlama mekanizmalarıyla belirli bir etnik gruba yahut dine indirgenebilir. Ayrıca, gerek parlamento grubunda gerek partinin yönetiminde, teşkilatlarında ve gençlik yapılanmasında etnik ve dinî bileşim daima çeşitli olmuştur; bu yönüyle diğer bazı partilerden ayrılır. İşte bu durum, söz konusu partinin etnik bir parti olduğu iddiasını ispat etmeyi güçleştiren sebeplerden biridir. </p><p>Her ne kadar bu değerlendirme bir ölçüde spekülatif olsa da, Hak ve Özgürlükler Hareketi&#39;nin kuruluşu ve kurumsallaşması sürecinde devletin rolünü göz ardı etmek zordur. Devletin ve istihbarat birimlerinin rızası olmaksızın böyle bir partinin varlık göstermesi pek mümkün görünmez. Nitekim devlet, eğer bu partiyi tasfiye etmek isteseydi, mevcut hukukî mekanizmalar ve usuller vasıtasıyla daha kuruluş aşamasında bunu gerçekleştirebilirdi. </p><p>Geçiş döneminin başlangıcındaki denge </p><p>1980&#39;lerden 1990&#39;lara geçiş süreci oldukça hassas bir dönemdir; hem içerde ekonomik, siyasî ve sosyal krizlerle, hem de karmaşık bir dış politika ve jeopolitik ortamla şekillenmiştir. Bir yandan Bulgaristan&#39;daki Müslümanlar, sosyalist rejimin asimilasyon politikalarının bıraktığı travmayı henüz aşamamış ve adeta hayatta kalma saikiyle genel bir birlik arayışına yönelmiştir. Öte yandan devlet de, Yugoslavia&#39;da giderek büyüyen etnik çatışmalardan ciddi şekilde endişe duymaktadır. </p><p>Ayrıca o dönemde Bulgaristan henüz NATO üyesi değilken, Türkiye üyedir. Binaenaleyh bu durum, devlet açısından daha büyük krizleri önlemek ve mevcut yahut muhtemel gerilimleri kontrol altında tutmak için bir tür uzlaşı çözümünü gerekli kılmış olabilir. Bu çerçevede Hak ve Özgürlükler Hareketi, kendi döneminin somut tarihî şartlarının bir ürünü olarak ortaya çıkmış; aynı şekilde ilk genel başkanı Ahmed Doğan da, bu şartların şekillendirdiği bir figür olmuştur. </p><p>Ahmed Doğan, Temmuz 1990&#39;da VII. Büyük Millet Meclisi çerçevesinde parlamentoda yaptığı konuşmada, etnisite ile ulus (nationalité) kavramları arasında açık bir kavramsal ayrım yapmış ve Hak ve Özgürlükler Hareketi&#39;nin bir 'haricî bir gücün içerdeki ayağı' olmadığını ifade etmiştir. Bunun tercüme-i hli şudur ki, HÖH dış tesirlere karşı bir denge ve engelleme mekanizması olarak görülmektedir; burada kastedilen dış etki ise Türkiye Cumhuriyeti&#39;dir.</p><p> İnsanların, varlıklarının tehdit altında olduğu durumlarda bir araya gelmeleri son derece tabiidir. Aynı şekilde devletin de böylesi kriz anlarında gerilimleri aşmak için dengeli çözümler araması gayet doğaldır. Ancak asıl mesele şudur: Böyle bir tehdit şayet ortadan kalkmışsa ne olur? Görece bir iç istikrar ortamında, bireylerin, topluluğun, toplumun bütününün ve devletin rolü nedir? </p><p>Bulgaristan siyasi elitinin bir stratejisi var mı? </p><p>2026 yılı itibarıyla Bulgaristan, Avrupa Birliği, NATO ve Birleşmiş Milletler üyesidir. Ülke ayrıca etnik barışın teminat altına alınması ve farklı etnik grupların ve dinlerin haklarının korunması açısından büyük önem taşıyan birçok uluslararası anlaşmayı imzalamış ve onaylamıştır. Bu hukukî ve kurumsal çerçeveler, eşitlik ve ayrımcılığa karşı korunma hususunda resmî güvenceler sağlamaktadır. </p><p>Elbette, normatif düzenlemeler tek başına kfi değildir. Bir devletin belirli gruplara karşı ayrımcılık yapma yahut gerilim üretme yönünde bir iradesi ve niyeti varsa, hiçbir kanun veya uluslararası anlaşma bunu bütünüyle engelleyemez. Bu bakımdan, daha başka ve en az bunun kadar mühim koruma mekanizmalarının da mevcut olması gerekir; bunların başında ise aktif bir sivil toplum gelir. Nitekim vatandaşların, buna Müslümanlar da dhil olmak üzere, toplumsal ve siyasî hayata katılımı sayesinde hakların kalıcı şekilde güvence altına alınması ve sahici bir siyasî çoğulculuk ile demokrasinin gelişmesi için gerçek bir zemin oluşur. Yeter ki bütün bunlar samimiyetle ve iyi niyetle hayata geçirilsin. </p><p>Bugün görüyoruz ki, jeopolitik ortam hl istikrarsızlığını korumaktadır. Bulgaristan&#39;a neredeyse doğrudan yakın bölgelerde ciddi savaşlar yaşanmakta, bu da kaçınılmaz olarak devletin millî güvenliği üzerinde etkide bulunmaktadır. Batı Balkanlar ise adeta bir barut fıçısıdır. Böyle bir ortam, etnik ve dinî topluluklarla ilgili meselelere ve bunların siyasî mobilizasyonuna karşı hassasiyetin artmasına yol açmaktadır. </p><p>Bugün Bulgar devleti ve Bulgar siyasî elitinin, böylesi gergin bir uluslararası ortamda nasıl hareket edeceğine dair açık bir planı ve tutarlı bir politikası olup olmadığı sorusu önem kazanmaktadır. Mesele yalnızca dış politika yönelimiyle sınırlı değildir; aynı zamanda iç siyasî istikrarı da kapsar, buna farklı etnik ve dinî topluluklar arasındaki ilişkilerin nasıl idare edildiği de dhildir. Uzun vadeli bir vizyonun yahut tutarlı bir stratejinin yokluğu ne rasyoneldir ne de gerçekçidir. Şayet siyasî elit mevcut modeli istikrarın teminatı olarak görüyorsa, bunu korumaya meyilli olabilir; bu da iç çoğulculuğun sınırlanması pahasına gerçekleşebilir. Öte yandan, daha geniş siyasî katılımı teşvik edecek aktif bir politikanın, etkili yöntem ve mekanizmaların eksikliği, temsildeki yetersizliğin daha da derinleşmesine yol açabilir. </p><p>Bu itibarla Bulgaristan&#39;daki Müslümanlar arasında siyasî çoğulculuk meselesi, yalnızca topluluğun, kendi iç dinamikleriyle değil, aynı zamanda siyasî elitin, toplumsal istikrarı zedelemeden demokratik katılımı teşvik eden politikalar geliştirme ve uygulama kapasitesiyle de yakından bağlantılıdır. Bu bakımdan mesele sadece çoğulculuğun var olup olmaması değildir; aynı zamanda onun pratik olarak geliştirilmesine yönelik siyasî iradenin bulunup bulunmamasıyla da ilgilidir.</p><p> Monarşi döneminde çoğulculuk. Müslümanların siyasi hayata katılımı. </p><p>Şimdi geçmişte durumun nasıl olduğuna bakalım. Bulgaristan&#39;da siyasî çoğulculuğun mevcut olduğu, fakat Müslümanlar üzerinde tekel kurmuş tek bir siyasî öznenin bulunmadığı bir döneme dönelim. Bahsi geçen dönem, monarşi dönemidir. Bu dönemde (1879–1946) Bulgaristan&#39;da çok partili bir sistem mevcuttur ve farklı siyasî güçler nüfuz elde etmek için rekabet hlindedir. Müslümanlar tek bir parti etrafında birleşmiş değildir; bilakis siyasî hayata çeşitli şekillerde katılır ve hem yerel hem de millî düzeyde farklı siyasî aktörleri desteklerler. Onların tercihleri çoğu zaman yalnızca dinî aidiyetleriyle değil, aynı zamanda sosyal, ekonomik ve bölgesel faktörlerle de belirlenir. </p><p>Şimdi birkaç somut örneğe bakalım. Mesela 1902 yılına, XII. Millet Meclisi&#39;ne dönelim ve 24 Nisan 1902 tarihli ikinci oturumun tutanaklarını inceleyelim; oturuma Dragan Tsankov başkanlık etmektedir. Toplam milletvekili sayısı 178 olup, bunların 11&#39;i farklı etnik kökenlerden gelen Müslümanlardır - Türkler, Pomaklar ve Tatarlar farklı siyasî partilere mensuptur. Bu durumda Müslümanların parlamentodaki temsili yaklaşık %6,2 civarındadır. Şunu da belirtmek gerekir ki, 1902 yılında bugünkü Bulgaristan&#39;ın güney bölgeleri, mesela Batı Rodoplar ve Kırcaali henüz Bulgaristan&#39;a dhil değildir; bu bölgeler Osmanlı İmparatorluğu toprağıdır. Dolayısıyla buralardan seçilmiş milletvekilleri de bulunmamaktadır. </p><p>XII. Millet Meclisi çerçevesinde Müslüman milletvekillerinin çeşitli parlamento komisyonlarında aktif şekilde yer aldığı görülmektedir. Mustafa Dospatlı, Adalet Bakanlığı&#39;na bağlı komisyonda görev almıştır (kendisinin Sofya Üniversitesi 'St. Kliment Ohridski 'mezunu olduğu da ayrıca kayda değerdir). Mehmed Giray (Kırım&#39;daki Giray hanedanının bir mensubu), İçişleri Bakanlığı komisyonuna, Hacı Necib Bey ise Maarif Bakanlığı komisyonuna seçilmiştir. Osman Keçeli ve Mustafa Hüseyinov, Hariciye Nezareti&#39;ne bağlı komisyonda yer alırken, Ömer Yusufov Harbiye Nezareti&#39;ne bağlı komisyona üye olmuştur. Bayındırlık, yollar ve haberleşme işlerinden sorumlu komisyona Mustafa Hüseiynov ile Halid Bey katılmıştır. Ticaret ve ziraat komisyonunda ise Osman Bey görev almıştır. Maliye komisyonunda Hafız Bey yer alırken, bütçe komisyonunda İsmail Arnaudov görev almıştır (bu komisyonda Petko Karavelov da bulunmaktadır). 'Proşetar' diye anılan (parlamentodaki dilekçe ve şikyetler komisyonu) komisyonda İskender Bey yer alırken, yoklama ve inceleme komisyonunda Etem Efendi ile Tosun Bey görev almıştır. Ayrıca Mustafa Dospatlı aynı oturum çerçevesinde Millet Meclisi&#39;nin sekreterlerinden biri olarak seçilmiştir. </p><p>Millet Meclisi tutanakları, Müslüman milletvekillerinin pasif bir konumda olmadığını, bilakis parlamenter hayata aktif şekilde iştirak ettiklerini göstermektedir. Farklı daimî komisyonlarda yer alarak yasama faaliyetlerine katkı sunmuşlar ve meclis oturumlarında mühim meselelerin müzakeresine katılmışlardır </p><p>Dikkat çekici bir husus da, bu milletvekillerinin kürsüden nasıl hitap ettikleridir. Birçoğu, ifadelerinde hata yapmaları ihtimaline karşı önceden özür beyanında bulunmaktadır, zira çoğu için Bulgarca ana dil değildir. Bu durum, hem kuruma duydukları saygıyı hem de siyasî sürecin tam anlamıyla bir parçası olma gayretlerini açıkça göstermektedir. </p><p>Daha da dikkat çekici olan, Millet Meclisi Başkanı Dragan Tsankov&#39;un tutumudur; bazı durumlarda şakayla karışık Türkçe konuştuğu görülür ve bu durum salonda herhangi bir gerilim yahut tartışmaya yol açmaz. Bu dil ve kültürel esneklik ile pragmatizm, bugün tasavvur edilmesi dahi güç olan kendine mahsus bir atmosferi ortaya koymaktadır. </p><p>Buna karşılık ilginç bir örnek de XVI. Millet Meclisi&#39;dir (19 Aralık 1913 – 31 Aralık 1913). Bu parlamento, son derece kısa görev süresi ve sınırlı temsiliyetiyle dikkat çeker. Mevcut verilere göre yalnızca bir Müslüman milletvekilinin yer aldığı görülmektedir: Hafız Sıdkı. Müslüman temsiliyetindeki, bu keskin düşüş, önceki ve sonraki parlamentolarla açık bir tezat teşkil eder; zira bu dönemlerde oran genellikle %5 ile %7 arasında seyretmektedir. </p><p>Bu değişimde mühim bir etken, Balkan Savaşları sonrasında ortaya çıkan siyasî ve toplumsal gerilimdir. Bu bağlamda Müslümanların parlamentodaki temsilinin daralması, yaşanan jeopolitik sarsıntıların iç siyasete yansımasının doğrudan bir neticesi olarak değerlendirilebilir.</p><p> XVI. Millet Meclisi, Bulgar Parlamentosu&#39;nda nispeten istikrarlı bir Müslüman varlığının genel seyrine kıyasla daha ziyade istisnaî bir durum arz eder. Bu da Bulgar tarihindeki bir kriz anını yansıtmaktadır. </p><p>XVII. Millet Meclisi (20 Mart 1914 – 15 Nisan 1919), Bulgaristan&#39;daki Müslüman nüfusun siyasî temsiliyetinin gelişiminde mühim bir merhaleyi teşkil eder. Bu meclis, Birinci Cihan Harbi yıllarında faaliyet göstermiştir. Bu dönemde Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu, Almanya ve Avusturya-Macaristan ile birlikte savaşa katılmıştır. Bu süreçte Bulgaristan&#39;daki birçok Müslüman da vatan müdafaasında yer almış ve Bulgaristan uğruna harpte hayatını kaybetmiştir.</p><p> XVII. Millet Meclisi&#39;nin bileşiminde toplam 226 milletvekilinden 15&#39;i Müslümandır; bu da parlamentonun yaklaşık %6,6&#39;sına tekabül eder. Dikkat çekici bir husus da, bu mecliste Batı Trakya&#39;dan (Gümülcine bölgesinden) gelen milletvekillerinin de yer almasıdır. Savaşın sonunda, bu durum birtakım gereksiz gerilimlere yol açmıştır, bu da söz konusu bölge elitinin, Bulgaristan sınırları içinde uzun süredir yaşayan Müslüman elit kadar yeterince entegre olmamış olmasıyla izah edilebilir. Ethem Ruhi (Balkan), mesela Şefik Bey&#39;den (Eski Zağralı) farklı bir yol tercih etmiştir. Şefik Bey ise 1919 Paris Barış Konferansı&#39;na katılan heyet içinde yer alarak Bulgaristan&#39;a uluslararası düzeyde sadakatini göstermiştir. </p><p>Bu mecliste yer alan Müslüman milletvekilleri şu şahsiyetlerdir: Mehmed Celal Abidin, Salim Ahmedov, Tevfik Hacı Ahmedov, Yusuf Hacı İbrahimov, Mehmed Kemal Bey, Hafız Sali, Hafız Sıdkı, Mehmed Paşa, Ethem Ruhi, Sabri Bey, İsmail Hakkı Bey, Haşim Bey, Talat Mehmed, Hüsnü Hüseyinov ve Mahmud Bey.</p><p> XVII. Millet Meclisi&#39;nde Müslüman milletvekilleri farklı parlamento komisyonlarında görev almıştır. Hafız Sıdkı Dahiliye Nezareti&#39;ne bağlı komisyonda, Ethem Ruhi Hariciye Nezareti komisyonunda, Talat Tokaliev ise Maliye Bakanlığı komisyonunda yer almıştır. Tevfik Efendi ticaret, sanayi ve çalışma komisyonuna katılmıştır. Kemal Bey hem Adalet Bakanlığı komisyonunda hem de Bayındırlık, yollar ve imar komisyonunda görev yaparken, Celal Bey ziraat ve devlet emlakı komisyonunda yer almıştır. </p><p>Bu durum, Müslüman milletvekillerinin parlamentonun farklı ihtisas komisyonlarında aktif biçimde temsil edildiğini göstermektedir. Birinci Cihan Harbi&#39;nden sonra bir başka Müslüman da Bulgaristan&#39;ın millî menfaatlerini uluslararası düzeyde savunmada mühim bir rol oynayacak ve ülkeye olan sadakatini gösterecektir. Bahsi geçen kişi, Eski Zağra&#39;dan Şefik Bey&#39;dir. Fransa&#39;da tıp tahsili görmüş ve hekim olmuştur. 1919 yılında, Paris Barış Konferansı&#39;na katılan Bulgar heyetinin bir üyesi olmuştur. Heyette ayrıca Yahudileri temsilen Dr. Yeşua Kalev, Protestanları temsilen Dr. Dimitır Furnaciev ve tanınmış filozof Dimitır Mihalçev gibi dikkat çekici isimler de yer almıştır. Dr. Yeşua Kalev nasıl Bulgaristan&#39;daki Yahudilerin durumuna dair bir memorandum hazırladıysa, Şefik Bey de Bulgaristan&#39;daki ve genel olarak Balkanlar&#39;daki Müslümanların durumuna ilişkin hususî bir memorandum hazırlamıştır. Bu suretle Şefik Bey, yalnızca Müslüman topluluğun menfaatlerini savunmakla kalmamış, aynı zamanda genel Bulgar millî davası çerçevesinde hareket etmiştir. Onun heyette yer alması ve memorandum hazırlaması, Bulgar devletine bağlılığın farklı bir etnik ve dinî aidiyete sahip olmakla çelişmediğini göstermektedir. Bilakis bu bağlılık, Birinci Cihan Harbi sonrasında ülkenin en kritik dönemlerinden birinde millî menfaatlerin savunulmasına aktif şekilde katılım yoluyla tezahür etmiştir. </p><p>2009 seçimleri </p><p>Şimdi de yakın geçmişe bakalım: 2009 yılında yapılan 41. Millet Meclisi seçimlerinde, Hak ve Özgürlükler Hareketi 610.521 oy alarak tarihî bir zirveye ulaşmıştır (söz konusu siyasî partinin aldığı destek oy sayısı bakımından en yüksek seviyedir). Parti 38 milletvekilliği kazanmıştır. Bu dönemde HÖH içindeki Müslüman milletvekili sayısı 38 üzerinden 28&#39;dir. Bunun yanında GERB bünyesinde de bir Müslüman milletvekili bulunmaktadır: Vejdi Raşidov. Ancak kendisi Boyko Borisov&#39;un ilk hükümetinde Kültür Bakanı olduktan sonra, GERB&#39;in parlamentoda Müslüman milletvekili kalmamıştır. </p><p>Bu durumda toplam Müslüman milletvekili sayısı 28 olup, bu da parlamentonun yaklaşık %11,7&#39;sine tekabül etmektedir. Bu veriler, XX. yüzyılın başlarında Müslüman temsilcilerin daha dağınık bir yapı arz etmesine mukabil, günümüzde temsilin büyük ölçüde tek bir siyasî parti bünyesinde yoğunlaştığını göstermektedir. Bu da meseleyi sadece temsilin niceliğiyle değil, aynı zamanda niteliği, etkinliği ve Müslümanlar arasındaki siyasî çoğulculuğun derecesiyle birlikte ele almayı gerekli kılmaktadır. </p><p>Dolayısıyla Bulgaristan&#39;daki Müslümanlar arasında siyasî çoğulculuk için imkn mevcuttur. Bu imkn, hem topluluğun, kendi içinde yekpare olmamasından, hem de geçmişte buna benzer bir tecrübenin zaten yaşanmış olmasından kaynaklanır. İnsanların farklı menfaatleri, eğitim seviyeleri, sosyal konumları ve dünya görüşleri vardır; bu da tabiî olarak çeşitli siyasî pozisyonların ortaya çıkmasına yol açar. </p><p>Siyasi partilerin kapalı yapıları – çoğulculuğun önündeki engel</p><p> Ancak mesele, bu çoğulculuğun mümkün olup olmadığı değil, fiilen gerçekleşip gerçekleşmediğidir. Nitekim Aristoteles&#39;in de ifade ettiği üzere, imkn (kuvve) ile fiiliyat arasında fark vardır (dynamis ve energeia). Bu durum yalnızca vatandaşların kendi aktifliğine bağlı değildir; büyük ölçüde siyasî partilerin tutumuna da bağlıdır. Şayet partiler kendi yapılarını fiilen açmıyorsa, çoğulculuk sınırlı kalmaya mahkûm olur. </p><p>Bu sebeple belirleyici olan, farklı partilerin Müslümanları sadece şeklen değil, gerçekten dhil etme yönündeki irade ve gayretidir — yerel ve ulusal parti teşkilatlarında, gençlik kollarında, yönetim kadrolarında, aday listelerinde ve nihayetinde parlamenter gruplarda. Böyle bir bilinçli ve maksatlı dhil etme olmaksızın, yerleşmiş tekelci modellerin dışında bir temsil ve güven duygusunun oluşması oldukça güçtür.</p><p> Başka bir ifadeyle mesele sadece 'Müslümanlar daha aktif katılacak mı' değildir; aynı zamanda 'onlara gerçekten tam ve etkin bir katılım imknı tanınacak mı' sorusudur. Hakikî bir çoğulculuk, ancak vatandaşlar tarafından bir talep olduğu ve partiler tarafından da bir açılım sağlandığı zaman gelişebilir. </p><p>Ancak, bu karşılıklı güvene dayalı iki taraflı süreç gerçekleştiğinde, siyasî çoğulculuk bir potansiyel olmaktan çıkıp fiilî bir gerçeklik hline gelebilir.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/siyasi-cogulculuk_1774804633_MGiVOR.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bulgaristan'daki Müslümanlar ve Siyasi Çoğulculuk ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/siyasi-cogulculuk_1774804633_MGiVOR.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Zorla Asimilasyonun Kara Sayfası Beyazperdede]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Zorla Asimilasyonun Kara Sayfası Beyazperdede/2244/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Zorla Asimilasyonun Kara Sayfası Beyazperdede/2244/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 01:41:30 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Naся Кралевска tarafından, </strong><strong>Faktor.bg</strong><strong> için özel olarak yazıldı</strong> Komünist rejim araştırmacısı Naся Кралевска&#39;ya göre, yeni belgesel film 'Belene&#39;den Son Kamp Mahkûmları' yalnızca komünist rejimlerin değil, Nazizmin kurbanlarını da konu alan bugüne dek yapılmış tüm çalışmaları geride bırakıyor.<strong>Desebg.com</strong>, yönetmen Dimitar Kocev – Şoşo&#39;nun ( yapımcı Prof. Lyudmil Hristov, senarist Hristo Hristov, yapım: Yeni Bulgar Üniversitesi ) yeni belgeselini tanıtan Naся Кралевска&#39;nın Faktor. bg&#39;de yayımlanan makalesini yeniden basıyor. Filmin galası 20 Mart 2026 Cuma günü gerçekleşti.<strong>Devlet kurumlarının komünist rejim suçlarına karşı yetersizliği</strong>Bugün, Bulgaristan özgürdür, vatandaşları komünist dönemde hayal bile edemedikleri imknlara sahiptir. Ancak, bu parlamenter cumhuriyetin tüm yönleriyle Avrupa hukuk devleti standartlarına uyduğu anlamına gelmez.36 yılı aşkın süredir hükümetler ve kurumlar, rejimin suçlarını açıklığa kavuşturmak ve yaygınlaştırmak için çok az şey yaptı; failleri ise yargı önüne çıkarmadı.Bu suçların en belirgini, Todor Jivkov liderliğindeki Bulgaristan Komünist Partisi&#39;nin 'zorla asimilasyon süreci' adını verdiği girişimdir.Bir milyon Türk kökenli Bulgaristan vatandaşının isimleri zorla değiştirildi; dinlerini yaşama, ana dillerini konuşma, geleneklerini sürdürme ve geleneksel kıyafetlerini giyme hakları ellerinden alındı.1989 yazında, yaklaşık 400.000 Bulgaristanlı Türk, zorla, Türkiye&#39;ye göç etmek zorunda kaldı.Araştırmacı gazeteci Hristo Hristov, üç yıl boyunca 'Belene' kampında tutulan ve ağır şekilde baskı gören 40 Türkle 55 saatten fazla ön görüşme yaptı. Yönetmen Dimitar Kocev-Şoşo ile birlikte, bu tanıklıkları 'Belene&#39;den Son Kamp Mahkûmları' filmine dönüştürdü.Filmdeki anlatılar dürüst, ayrıntılı ve sarsıcıdır. Seyirciler, geçmişteki sessizliklerinden dolayı suçluluk duyduklarını ifade ederken; Türk kökenli vatandaşlar ise yaşadıklarını kin ve intikam duygusu olmadan, yalnızca acı ve hüzünle dile getiriyor.Tanıklıklar, isimlerin zorla değiştirilmesinden, keyfi tutuklamalardan, işkencelerden ve insanlık dışı muameleden söz ediyor.Belgesel, yalnızca Bulgaristan&#39;daki komünist rejimin suçlarını değil, aynı zamanda Nazizm kurbanlarını konu alan yabancı yapımları da aşan bir etki yaratıyor.Sonuçta film, unutulmuş bir suç rejiminin zulmünü gözler önüne seriyor; hukuken hl cezalandırılmamış olan bu şiddeti, mağdurların yüzleri ve anlatılarıyla tamamen ifşa ediyor. <strong>Editörün Notu:</strong><strong>Bu yazı, Bulgaristan&#39;daki komünist rejimin son büyük suç girişimi olan 'zorla asimilasyon sürecini' ve onun mağdurlarını konu alan belgeselin tanıklıklarını aktarıyor. Film, yalnızca geçmişin acılarını değil, aynı zamanda bugüne dek gecikmiş adaletin boşluğunu da gözler önüne seriyor.</strong><strong>Bugün hl hiçbir failin yargı önüne çıkarılmamış olması, toplumsal hafızamızda derin bir yara olarak duruyor. Adaletin geciktiği bir toplumda, hafıza nasıl iyileşir? Sessiz kalınan suçlar, geleceğin vicdanını nasıl şekillendirir?</strong><strong>Bu belgesel, gecikmiş adaletin boşluğunu hatırlatıyor ve şu soruyu bırakıyor: 'Toplum, sessiz kalınan suçlarla yüzleşmeden gerçekten özgürleşebilir mi?'</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/belene-zulmu_1774478489_EOxJ4z.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Zorla Asimilasyonun Kara Sayfası Beyazperdede ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/belene-zulmu_1774478489_EOxJ4z.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Zorla İsim Değiştirme Kampanyası askeri harekât gibi planlandı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/1985-yili/2222/</link>
            <description><![CDATA[Komünist rejimin Bulgaristan Türklerine karşı saldırısı nasıl başladı?
Zorla İsim Değiştirme Kampanyası askeri harekât gibi planlandı
Aralık 1984 - Kasım 1987 döneminde ülkenin dört bir yanından toplam 517 kişi Belene'de gözaltına alındı]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/1985-yili/2222/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Mon, 22 Dec 2025 19:07:03 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bulgaristan&#39;daki Türklerin etnik ve dini kimliklerine karşı başlatılan saldırı, Todor Jivkov&#39;un dar bir çevrede aldığı ani bir kararın sonucu değildi. Zira Komünist rejim 1983 yılının sonlarından itibaren Türklerin isimlerini zorla değiştirmek için çok ciddi bir hazırlık yaptı. 1984 yılı boyunca İçişleri Bakanlığı&#39;ndaki iç yönetmelikler, kitlesel direniş ihtimaline karşı kolluk kuvvetlerinin potansyeli güçlendirildi, modern silah ve teçhizatla geniş çaplı silahlanma gerçekleştirildi, personel sayısı iki katına çıkarıldı, 1985&#39;in ilk aylarında personel ve Ulusal Güvenlik ajanlarının maaşları artırıldı. Ocak 1985&#39;te Bakanlar Kurulu, 2.000 kişilik bir İç Birliğin kurulmasına karar verdi. Gözaltı merkezlerinin ve özellikle Belene&#39;deki toplama kampının gerekli kapasiteye sahip olmasını sağlamak için önlemler alındı. Adeta bir askeri harekt misali kapsamlı bir şekilde planlanmış ve hazırlıkları uzun sürmüş bu operasyon, Bulgaristan vatandaşı Türk azınlığına karşı takvimler 24 Aralık 1984&#39;ü gösterdiğinde başlatıldı.</p><p>Bulgaristan&#39;da Türk azınlığa karşı yapılan ilk isim değişikliği uygulaması, güney Bulgaristan&#39;da Kırcali yakınındaki Gorski İzvor köyünde 24 Aralık 1984 tarihinde yapıldı. Yerel yetkililer, Türklerin pasaportlarını toplamaya, yeni isimlerini kaydetmeye ve yeni kimlik belgeleri çıkarmaya başladı. Halk barışçıl bir protesto başlattı. Yoğun kar yağışı ve eksi 20 derece olan dondurucu soğukta 24 Aralık&#39;ta, Mleçino köyünde 1.200 kişi protesto gösterisi yaptı. 25 Aralık&#39;ta ise, Benkovski köyünde, çoğunluğu çevre köylerden gelen 3 500&#39;den fazla kişi gösteri düzenledi. Ertesi gün, göstericiler ve güvenlik güçleri arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Kayaloba, Gorski Izvor, Mogilyane, Preseka ve Dobromirtsi köylerinden yaklaşık 3 000 kişi, Benkovski&#39;ye doğru birkaç kez farklı yönlerden ilerleyerek sonunda köye girdi.</p><p>26 Aralık&#39;ta Mogilane köyü yakınlarında meydana gelen çatışmalarda, aralarında 17 aylık Türkan bebeğin de bulunduğu üç kişi hayatını kaybetti.</p><p>Benzer protestolar ülke genelinde devam etti ve binlerce tutuklu çeşitli cezaevlerine gönderildi.</p><p>Aynı gün, 26 Aralık&#39;ta Doğu Rodoplar&#39;ın diğer bölgelerinde şiddetli çatışmalar yaşandı. Direnişe Momçilgrad&#39;dan 1.200, Gruevo köyünden 1.000 kişi katıldı. Kırcali bölgesindeki Türk halkının direnişini bastırmak için özel bir karargah kuruldu. Milislere ek olarak, Devlet Güvenlik Güçlerive askeri birlikler, zırhlı personel taşıyıcıları, bazıları tazyikli su ile donatılmış 15 itfaiye aracı, gösterileri dağıtmak için jet motorlu özel bir araç, köpekler, tutuklama arabaları, kamyonlar ve diğer askeri ekipmanlar kullanıldı.</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türklerin kimliklerini korumak uğruna gösterdikleri direniş ve verdikleri mücadele sadece Kırcali bölgesiyle sınırlı kalmadı.</p><p>Türklerin 1984-1985 kışında zorla isim değişikliğine karşı direnişinin doruk noktası, yaklaşık 5 bin nüfuslu Yablanovo köyü ve çevre köylerde 17, 18 ve 19 Ocak 1985 tarihlerinde gerçekleştirilen sivil itaatsizlik hareketiydi. Bu hareket, Fedail Kocabryamov, Belediye Başkanı Hüseyin Nuh ve Parti Sekreteri Hasan Berberov tarafından başlatıldı ve yönetildi.</p><p>Başsavcıya, devlet kurumlarına ve parti yönetimine toplu halde şikayetler hazırlandı. Bu şikayetler Sofya&#39;daki Balkan Araştırmaları Enstitüsü&#39;nde çalışan Salih Baklacı tarafından hazırlanan bir şablona göre çoğaltıldı. 18 Ocak sabahının erken saatlerinde bir grup, şikayetlerini Devlet Konseyi&#39;ne iletmek üzere Sofya&#39;ya doğru yola çıktı. Daha sonra Hasan Berberov da Bulgar Komünist Partisi Merkez Komitesi&#39;ne posta yoluyla bir protesto mektubu gönderdi.</p><p>Bu arada Yablanovo girişlerine nöbetçiler yerleştirildi ve köyün dış dünyayla bağlantısı kesildi. Geceleri sokaklarda ateşler yakıldı. Direnişe katılmak için civar köylerden erkekler geldi. 18 Ocak sabahı, belediye çalışanları ve Anavatan Cephesi aktivistlerinden oluşan bir grup, toplu isim değişikliğini uygulamak üzere Kotel&#39;den Yablanovo&#39;ya geldi. Gruba silahlı bir milis birliği eşlik ediyordu. Yablanovo halkı, belediye binasına girmelerine izin vermedi ve onları geri püskürttü. Aynı günün ilerleyen saatlerinde köylüler, köy başındaki köprüye patlayıcı yerleştirerek Yablanovo&#39;nun batı ucundaki Sliven-Şumen yolunu demir ve çakılla kapattılar. Bu arada, başka bölgelerde çalışan gurbetçiler geri dönüyordu. Komşu köylerden insanlar gelmeye devam etti. Geceleri tekrar mevziler kuruldu ve ateşler yakıldı. Havanın eksi 25 derecenin altında olduğu 19 Ocak şafağında tanklar, zırhlı personel taşıyıcıları, itfaiye araçları, kamyonlar ve askeri araçlardan oluşan bir konvoy batıdan köye yaklaştı. Fedail Kocaibryamov, Hüseyin Nuh ve Hasan Berberov önderliğindeki Yablanovo halkı direndi. Ön sırada kucaklarında yapay bebekleriyle kadınlar, çocuklar vardı. Ellerinde savunma amaçlı el yapımı aletler olan erkekler ise arkalarında yer aldı. Fedail Kocaibryamov tutuklandıktan sonra tanklar ve diğer araçlar kalabalığı sardı ve köye girdi. Direnişçilere göz yaşartıcı gazlı sis bombaları atıldı, itfaiye araçları üzerlerine güçlü yangın söndürme suyu sıkmaya başladı, tanklar ve zırhlı personel taşıyıcıları, erkekleri ve kadınları meydanda topladı. Hem Yablanovo&#39;da hem de civar köylerde direnişçilere karşı şiddetli bir baskına başlandı. Filaretovo köyünde bir direnişçi tankın altında kalarak öldürüldü, çoğu tutuklandı ve ağır işkencelerden sonra çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı veya Belene&#39;deki toplama kampına gönderildi.</p><p>Aralık 1984 - Kasım 1989 döneminde ülkenin dört bir yanından toplam 517 kişi Belene&#39;de gözaltına alındı.</p><p>Bulgaristan Halk Meclisi, 11 Ocak 2012 tarihinde, 'Totaliter rejiminin Türk azınlığına uyguladığı asimilasyon politikasını ve yaklaşık 350 000 kişinin zorla göç ettirilmesini etnik temizlik olarak kınayan bir bildiriyi kabul etti. Ne var ki, bugüne kadar tek bir suçlunun bile mahkum edilmediğini ve cezalandırılmadığını belirtmemiz gerekiyor.<br><br>BNR </p><p>Haber üzerinde çalışanlar: Ergül Bayraktar<br><br> </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/1985-yili_1766419621_GvQipe.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Zorla İsim Değiştirme Kampanyası askeri harekât gibi planlandı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/1985-yili_1766419621_GvQipe.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Todor Jivkov'un ödü koptu...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/demokratik-lig/2205/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/demokratik-lig/2205/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sat, 25 Oct 2025 13:50:33 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Geçenlerde sanal alemdeki bir yazıda, 1985-1989 yılları sürecinde bizim toplumun, yıkılan komünist rejimin baskılarına ve zulmüne karşı gösterdiği bazı direniş örnekleri sunuluyordu.<br>Bazı düzeltmeler yapmak istiyorum, insanlar doğru bilgiler edinsinler. <br>Benim adım Sabri İskender ve Demokratik Lig&#39;in ( Демократична Лига )  kurulması benim fikrimdir.  <br><br>İlk Ali Ormanlı&#39;ya teklif ettim, kendisi benim sürgünde bulunduğum Kameno Pole köyüne yakın olan Draşan köyünde sürgün hayatı yaşıyordu. Bu iki köyün arasındaki mesafe dört kilometreydi. <br><br>İkinci teklifimi, yine sürgünde bulunan Mustafa Ömer&#39;e götürdüm, kendisi ilk baştan teklifimi kabul etmedi, riskli gördü böyle bir örgüt kurulmasını. Daha sonra ikna oldu ve hep beraber, 13 Kasım 1988 yılında,  benim arabamla Ali Ormanlı ile görüşmeye gittik ve bundan dolayı yeni örgütümüz Draşan köyünde kuruldu diye tarihte anılmakta.                                                                                                 <br> <br>Mustafa Ömer&#39;in ilk sürgün edildiği köyün adı Kunino&#39;dur, daha sonra onu Komarevo köyüne gönderdiler. Bu köyler Vratsa iline bağlıdırlar. <br><br>Demokratik Lig&#39;in tüzüğünü ve programını Mustafa Ömer hazırladı, kendisi yüksek okul mezunudur ve çok iyi bir program yazmıştı. <br>Zalim diktatör Todor Jivkov&#39;un ödü koptu, bu Türkler bunu nasıl yaptılar diye... <br><br>Benim oğlum Hüseyin, henüz 18 yaşındaydı ve büyük bir risk alarak başkent Sofya&#39;da bulunan İngiltere ve Türkiye Cumhuriyeti Büyük Elçiliklerine Demokratik Lig&#39;in programını elden ulaştırdı.         <br><br>Attığımız, bu cesur adım bizim için çok büyük bir başarıydı. Nasıl hukuki yollardan haklarımızı istediğimizi, demokratik ülkelerin bilip öğrenmesi gerekiyordu.<br><br>O zamanki Bulgaristan Anayasası&#39;nın 52. maddesi 1. fıkrasına göre kurduk Demokratik Lig&#39;i. <br><br>Bu gerçekleştirdiğimiz örgütsel mücadele, Türkiye Cumhuriyeti&#39;nin bizimle ilgili destek mücadelesini kolaylaştırmış oldu. Bunu daha sonraki dönemde rahmetli Mesut Yılmaz ve o zamanki Müsteşarı Tugay Özceri itiraf etmişlerdi.<br><br>Demokratik Lig, legal bir örgüttü, yarı legal veya illegal olmazlar.<br><br>Şahsen ben, Demokratik Lig&#39;in programını Todor Jivkov&#39;a ve Oteçestven Front gazetesine gönderdim, Mustafa Ömer Meclis Başkanına ve Rabotniçesko Delo gazetesine, Ali Ormanlı ise Başsavcıya ve Zemedelsko Zname gazetesine gönderdiler.<br><br>(Anılarımın devamı olacak.)<br><br><strong>Sabri İskender</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/demokratik-lig_1761389573_kSx4Aq.webp" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Todor Jivkov'un ödü koptu... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/demokratik-lig_1761389573_kSx4Aq.webp"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[İttihat ve Terakki, Balkan Politikası]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/istanbul/2202/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/istanbul/2202/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sat, 18 Oct 2025 14:08:02 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ İttihat ve Terakki, Balkan İttifakları, Balkan Politikası ( İttihat ve terakkinin İttihad-ı Anasır adına uyguladığı iktisat, eğitim, dış politika alanlarındaki merkezileştirme Türkleştirme politikaları açıklanmaya gayret edilecek ve bu politikaların azınlıklar ve dış ülkelerde yarattığı tepki sonucunda Osmanlı Devletine karşı oluşturdukları ittifaklar konu edilecektir.) Osmanlı Devletinin son 10 yılına ve Türkiye&#39;nin yakın tarihine egemen olmuş ve damgasını vurmuş ilk ve en büyük siyasal örgütü İttihat ve Terakkidir. İttihat ve Terakki 1906&#39;da Selanik&#39;te 3. Ordu subaylarının girişimiyle kurulur. Subaylarla bürokratların oluşturduğu kurucu grup kısa sürede büyür ve yayılır. 1907&#39;de Paris örgütü ile anlaşır. Önce Terakki ve İttihat sonra da İttihat ve Terakki adını alır. İttihat ve Terakki Osmanlıların Rumeli vilayeti Balkanların da Makedonya dedikleri (Selanik, Manastır ve Kosova) bölgede kurulmuştur. Üyelerinin hepsi tarikat mensubu ve masondur. Cemiyetin ihtilalci bir karakteri vardır. Zaten Makedonya&#39;da doğması ona başka bir şans tanımıyordu 3. Ordu subaylarının ihtilalci Makedonya ikliminin etkisinde kaldıkları kesindi. Makedonya &#39;daki İttihat ve Terakki örgütlenmesi Balkan Komitelerinin kine benzemekteydi. Çoğu zaman İttihat ve Terakki bir komite ittihatçılar da komiteci olarak kabul edilmişti. Balkanlar birçok etnik ve dinsel unsurun çarpıştığı bir isyanlar ve ihtilaller bölgesiydi. Balkanlar Osmanlı İmparatorluğunda batılı fikirlerin en çabuk ulaşıp yaygınlaştığı bir yerdi. Fransız ihtilalinden sonra yayılan milliyetçilik, eşitlik, özgürlük fikirleri Osmanlı Devletinde önce Balkanlarda etkili olmuş buradaki etnik unsurların milliyetçilik bilincine ulaşmasına ve bunun sonucunda Osmanlıdan ayrılarak kendi, ulus devletlerini kurmalarına sebep olmuştur. Berlin Anlaşmasından sonra Osmanlı Devletinin elinde kalan son Balkan toprakları üzerinde kıyasıya bir mücadele yaşanıyordu. Makedonya denilen topraklarda Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan gibi küçük Balkan devletleri hak iddia ediyorlardı. Her bir Balkan devletinin arkasında büyük bir Avrupa devleti bulunuyordu. İşte bu ortamda Makedonya&#39;da doğan İttihat ve Terakkinin henüz Osmanlıdan ayrılarak bir ulus devlet kurma fikri yoktu. Ancak İttihat ve Terakki Balkan milletleri ile ortak bir nokta bulmuştu. Bu da Abdülhamit rejimini devirmekti. Meşrutiyetin ilanını bildiren aşağıdaki telgraf bu ortaklığı gösteren tipik bir örnektir. 10 Temmuz 1908&#39;de Manastır&#39;dan Harbiye Nezaretine çekilen telgrafta 'tüm Manastır halkının asker, sivil, öğrenci, İslam, Bulgar, Yahudi, Ulah tüm Osmanlı tebaasının birlik ve beraberlik içinde olduğu İttihat ve Terakki cemiyeti adına hep birlikte Meşrutiyeti ilan ettikleri' ifade ediliyordu. Meşrutiyetin ilanı Makedonya&#39;da büyük bir coşku ve sevinçle karşılandı. 33 yıldır Abdülhamit&#39;in baskıcı yönetiminden bıkmış olan halk sokaklara dökülerek sevinç gösterilerinde bulundular. Şimdi ülkeye hürriyet geliyordu. 24 Temmuz günü Makedonya&#39;nın her yanındaki manzara görülmeye değerdi. Sokaklarda Müslüman hocalarla Rum, Bulgar papazlar birbirleriyle öpüşmekten Hıristiyan unsurlar çok memnundu. Manastırda Köprülüde ve Rumeli &#39;nin diğer yerlerinde meşrutiyet muhteşem törenlerle ilan edildi. Selanik şehrinde tam 3 ay neşeli şenlikler yapıldı. Çeteler dağdan inerek silahlarını bırakıyorlardı. Makedonya komiteleri ile İttihat ve Terakki birbirleriyle sarmaş dolaş olmuşlardı. Daha düne kadar mutlakıyetçi yönetim tarafında kelleleri için ödül konulmuş olan ünlü çete reisleri Bulgar Sandanski, Apostol ve diğer Yunan Sırp liderleri şerefine ziyafetler verildi nutuklar atıldı Bulgar, Sırp ve Yunan çeteleri silahlarını bırakıp dağdan iniyor yerlerine yurtlarına gidiyordu. Meşrutiyetten sonraki ilk günlerde Selanik Manastır ve Kosova&#39;da dağdan inen çetelerle ihtilali yapanlar omuz omuza gezdiler. Şimdi İttihat ve Terakki Sırp, Yunan, Bulgar vs. unsurları Osmanlılık cereyanı altında birleştirebileceğini zannediyordu. Bulgar çeteleri şimdi Bulgar meşrutiyet kulüplerine döndü. Bu kulüpler Kanun-ı Esasi Kulüpleri diye anılıyorlardı. Rumlar bu adı taşıyan kulüpler kurdular. Bu kulüpler çete örgütü olmaktan vazgeçerek yasal meşrutiyet kulüpleri olarak örgütlendiler. Meşrutiyetin ilanından sonra o gün siyasi suçlulara af çıkarılmış bir müddet sonra bütün suçlular af kapsamına alınmış ve Makedonya hapishaneleri boşalmıştı. Bu arada Makedonya &#39;ya reform programları çerçevesinde gelen bütün yabancı asker ve sivil ajanlar hükümetleri tarafından geri çekildiler 20 Ağustosta Avusturya ile Almanya 3 Ekimde de diğer güçler kuvvetlerini çektiler. Buna karşılık Osmanlı Devleti de Makedonya &#39;daki reformları takip edip denetlemesi için kurduğu Rumeli Müfettişliğini kaldırdı. Hüseyin Hilmi Paşa&#39;yı geri çekti. Meşrutiyetle gelen bu dostluk ve barış havası çok kısa sürdü. Hürriyetin ilanından henüz 3 ay geçmeden Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Aynı gün Avusturya Bosna Hersek&#39;i ilhak ettiğini bildirdi. Girit ise Yunanistan&#39;la birleşti. Bu eş zamanlı darbeler İttihat ve Terakkinin prestijini büyük ölçüde sarstı. Diğer taraftan da Osmanlı Devletindeki rejim değişikliği büyük güçleri endişelendirdi. Bu güçler Abdülhamit yönetimini beğenmiyorlardı ancak yeni rejimin ne yapacağını kestiremiyorlardı. Yeni yönetimin Avrupalı devletler lehine yapılmış bulunan kendilerine bir takım ayrıcalıklar sağlayan anlaşmaları, kapitülasyonları kaldıracağından endişe ediyorlardı, Avrupa Devletleri bu endişelerinde pek de haksız sayılmazlardı. İttihat ve Terakkinin uyguladığı politikalar da bu endişeleri güçlendirici nitelikteydi. Şimdi İttihat ve Terakkinin uyguladığı iktisat, eğitim ve dış politika alanındaki merkezileştirme, Türkleştirme politikalarını açıklamaya ve bu politikaların azınlıklar ve dış ülkelerde nasıl bir tepkiyle karşılandığını ve bu tepkinin sonucunda Osmanlı Devletine karşı oluşturdukları ittifakları açıklamaya gayret edeceğiz. İttihat ve Terakkinin en önemli iktisadi hedeflerinden birisi kapitülasyonlardan kurtulmak ve milli iktisat politikalarına yönelmekti. İttihat ve Terakki ilk hükümet programında ticari anlaşmaların gözden geçirilmesi ve büyük devletlerin de rızasıyla kapitülasyonların kaldırılması yer alıyordu. Çünkü İttihatçılar kapitülasyonlar rejimi sürdüğü sürece ekonomik bağımsızlığa ulaşamayacakları anlamışlardı. Fakat bu yöndeki görüşler Avrupa Devletlerinin ekonomik menfaatleriyle doğrudan doğruya çatışıyordu. İttihatçılar meşrutiyet rejimine Avrupa devletlerinin gösterdiği sempatiden faydalanarak onları Osmanlı Devletindeki imtiyazlarından vazgeçirebileceklerini umuyorlardı. Böyle bir durum gerçekleşmediği gibi Avrupalı devletleri Osmanlıdaki ekonomik çıkarlarının sekteye uğrayacağı konusunda endişeye sevk etti. İttihat ve Terakki giderek otoriter merkezi bir yönetim biçimine yönelmesiyle doğru orantılı olarak ekonomide de milli ekonomi politikaları geliştirmeye başladı. Osmanlı Devletinde ilk kez sanayi teşvik kanunu (1913 Teşvik-i Sanayi, Kanun-ı Muvakkatesi) çıkarıldı. Büyük ümitlerle çıkarılan bu kanun yabancı imtiyazlar karşısında istenilen şekilde uygulanamadı. Türkçü çevrelerin önemli yayın organı olan Türk Yurdu&#39;nda Yusuf Akçura Alman milli ekonomistlerinden Frederich List gibi milli ve himayeci bir politikayı savunan yazılar yazıyordu. Millet kavramını ekonomi politikası çerçevesinde de tanımlayan Akçura devletin bekasının milli burjuvazinin oluşmasına bağlı olduğunu açıklamakta idi. Yabancı burjuvazinin yerine Türk Müslüman burjuvazinin kurulması İttihat ve Terakkinin önemli hedeflerinden birisi idi. İttihat ve Terakki milli burjuvazi oluşturulmadan ekonomik kalkınmanın olamayacağını biliyordu. İttihat ve Terakkinin ünlü Maliye Nazırı Cavit Bey ekonomik bağımsızlığın en az siyasi bağımsızlık kadar önemli olduğunu söylemekte idi. Kapitülasyonların yıkıcı ve insafsız olduğunu ifade ediyordu. Yabancıların mali kontrolüne her zaman karşı olmuştu. Ancak yabancı sermayeye karşı değildi. Hatta kalkınmanın sadece sermaye birikimi ile değil ancak yabancı sermayeyi çekmekle mümkün olduğunu söylüyordu. Osmanlı Bankasına karşı değildi. Ancak Milli bankaların İttihat ve Terakki Politikalarının Balkan İttifaklarını Hızlandırmadaki Rolü ve mali müesseselerin de kuruluşundan yanaydı. Aşırı nasyonalist Türkçü tezlere Osmanlı iktisat politikasında yer verilmesine karşıydı Alman ekonomisti, Frederich List&#39;in görüşlerini benimseyen İttihat ve Terakkinin bu düşünceye uygun olarak iktisadi hayatı içerisinde Türk girişimcilerini etkin hale getirmesi gerekiyordu. Bu durumda yeni ulusal bir burjuvazinin kurulması lazımdı. Bunun için çeşitli kentlerdeki yiyecek temini, çeşitli askeri satın alma gibi konularda bazı yerli ailelere ayrıcalıklar verildi. Devlet eli ile burjuvazi yaratılmaya çalışıldı. Bu kişiler genellikle İttihat ve Terakkiye yakın kişiler oluyordu. Yabancı şirketlere de Osmanlı yasalarına bağlılık personel kullanımı Türkçe tabela asılması gibi zorunluluklar getirildi. Yerli finans sektörü desteklendi. Sermayesi tamamen Türk olan bankalar kuruldu. Sanayi konusunda da benzer girişimlerde bulunuldu. Türk sanayicisine gümrük ve vergi muafiyetleri parasız fabrika arsası ve kredi vermek gibi ayrıcalıklar getirildi. Dünya Savaşına girildiğinde de 1914&#39;de ilk olarak kapitülasyonların kaldırıldığı ilan edildi. İttihat ve Terakki yönetiminin bu düşüncelerini tam olarak hayata geçirecek gücü yoktu. İç sorunlar savaşlar yanında yıllardır Osmanlı ekonomisini elinde bulunduran azınlıklar Hıristiyan cemaatlerin ve onların iş yaptıkları yabancı devletlerin tepkisini çekti. İttihat ve Terakkiye karşı tepkinin hoşnutsuzluğun doğmasına yol açtı. İttihat ve Terakki milli iktisat politikalarını uygulamada başarılı olamadığı gibi azınlıkları ve onlarla iş yapan yabancı devletleri kızdırdı. Yıllardır süregelen Osmanlı borçları da İttihat ve Terakkinin milli ekonomi yaratmadaki en büyük engellerinden birisi idi. Yarı sömürge olmuş bir toplumda birdenbire milli ekonomi yaratılamazdı. Milli ekonomi yaratma ideali ile yapılan uygulamalar o zamana kadar Osmanlı Devletinden büyük karlar elde eden yabancı devletleri kızdırmış. Menfaatlerini kaybetme korkusuna kapılan bu devletleri acele etmeye sevk etmiştir. Tüm devrimlerde olduğu gibi İttihat ve Terakki de bütün reformların ana eksenine eğitimi koymuştu. İttihat ve Terakki ülkeyi çöküşten kurtaracak şeyin eğitim reformu olduğu söylüyor. Eğitimin modernleştirilmesi ve yaygınlaştırılmasına çok önem veriyordu. Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilecek olan eğitim reformunun temelleri meşrutiyet döneminde atıldı. İttihat ve Terakki yönetiminin eğitimi modernleştirme yaygınlaştırma hedeflerinin yanı sıra tüm eğitim kurumlarını devlet denetimine alarak İmparatorluğun değişik etnik kökenli tebaasına Osmanlı kimliğini benimsetme hedefi de vardı.Milli toplulukların liderleri ise bunun arkasında Türkleştirme politikasının yattığını düşünüyor ve modern Osmanlı milletine entegre edilmek istemiyorlardı. Osmanlı Hükümetinin entegrasyon politikasına komşu Balkan devletlerinden ve Avrupalı büyük devletlerden tepkiler gelmekte gecikmedi. Bu tür geri tepmeler sonucunda bazı Jön Türkler Osmanlıcı entegrasyondan vazgeçtiler. Bunun yerine halkın çoğunluğunu oluşturan unsurları milli bilinci doğrultusunda eğitme fikrinin İmparatorluğun muhafazası için tek çare olduğuna gitgide daha çok inanmaya başladılar. Yeni İttihat ve Terakki hükümetinin eğitim politikası mevcut okul sisteminin modernleştirilmesi ve Türkleştirilmesi üzerine kuruluydu. Teorisyeni ise Ziya Gökalp idi. Ziya Gökalp&#39;e göre kültür milli idi, medeniyet ise uluslararası. Kültür ancak dil birliği temeli ile var olabilirdi. Ziya Gökalp Türklük ve batı medeniyeti arasındaki sentezi şu sözlerle formüle etmişti. 'Biz Türk milliyetine İslam dinine ve Avrupa medeniyetine aitiz .' Gökalp yazılarını Türkleşmek, İslamlaşmak, muasırlaşmak teorik temeline oturtmuştu. Eğitim sorunu beraberinde dil sorununu da getiriyordu. 1876 Kanun-ı Esasi&#39;sinde resmi dilin Türkçe olduğu belirtilmişti. İttihat ve Terakki programında ilkokullarda yerel dillerde eğitim yapılmasına izin verilmişti. Ancak orta ve yüksek öğretimde eğitim dili Türkçe olacaktı. İlk okullarda yerel dilde eğitim yapılacak ancak Türkçenin öğretilmesi de zorunlu olacaktı. İkinci meşrutiyetin dil politikasındaki somut diğer bir değişiklik İmparatorluğun tüm mahkemelerinde Türkçe kullanılması zorunluluğu idi. Bu durum hoşnutsuzluk yaratarak adli yetkilileri ve halkı zor durumda bırakmıştır. İttihat ve Terakkinin ne istediği belli idi. Okullar sayesinde Türk olmayanlar Türkleştirilecekti.? Resmi olmayan okullarda ise Maarif Nezaretinin denetimi ile bunların programındaki Osmanlılığa aykırı şeyler kaldırılacak ve Türkleştirici etkenler sokulacaktı. Yalnız din eğitimi yapan kurumlar için Türkçe eğitim zorunluluğu yoktu. İttihat ve Terakkinin 1908 seçimlerinden az önce hazırladığı programa göre devlet denetimi ve gözetimi altında bir eğitim yasası hedefleniyor, şimdiye kadar değişik cemaatlerin yetkili kurumlarının denetiminde olan okulların kapatılarak ortadan kaldırılmasını kapsıyordu. Modern ve çağdaş metotlarla eğitim verecek meslek ve ticaret okulları da kurulacak dinsel ayrıcalıklara saygı gösterilecek dinsel okullara tanınan ayrıcalıklar korunacaktı. Orduda çağdaş düzenlemelere gidilecek zorunlu askerlik hizmeti tüm vatandaşları kapsayacak şekilde yeniden düzenlenecekti. Bütün Osmanlı vatandaşları dini inançları ne olursa olsun askerlik konusunda paylarına düşen görevi yerine getireceklerdi. Ağustos ayı sonlarına doğru İttihat ve Terakkinin önerdiği eğitim reformunun Makedonya&#39;daki tüm Hıristiyan cemaatlerin Rumlar, Bulgarlar, Ulahlar, Arnavutlar vs. ısrarlı ve kararlı bir muhalefetiyle karşılaşılacağı anlaşıldı. Çeşitli azınlıkların hiçbirisi geçmişte kazandıkları ayrıcalıkları bırakmaya niyetli gözükmüyordu. Özellikle ortaöğretim düzeyindeki tüm okullarda derslerin Türkçe yapılmasını zorunlu hale getirme girişimi önemli karışıklıklara yol açacak gibi gözüküyordu. Makedonya&#39;daki Rum cemaati isteklerini bir program haline getirdi. İttihat ve Terakkinin Selanik&#39;teki merkezine teslim etti. Programda dini ve laik eğitim konularındaki ayrıcalıkların korunması Fener Rum Patrikhanesine İttihat ve Terakki Politikalarının Balkan İttifaklarını Hızlandırmadaki Rolü tanınmış olan ayrıcalıkların güvence altına alınması kaldırılmış olan ayrıcalıkların geri verilmesi isteniyordu. Zorunlu askerlik konusunda ise Hıristiyanların kendi bölgelerinde aynı inançtan gelen kişilerle askerlik yapması isteniyordu. Yerel yönetimlere daha fazla mali özerklik sağlanması mahkemelerde kullanılacak dilin o bölgenin çoğunluğunun konuştuğu dilde olması dini kurum ve cemaatlere belli vergileri koyma ve toplama yetkisi verilmesi bütün Osmanlı vatandaşlarının her türlü devlet dairesinde çalışabilmesi gibi özerkliğe varan taleplerdir. Makedonya&#39;daki Bulgar Ulah cemaatleri de seçim propagandalarında yerinden yönetim ve özerklik konularını vurguluyorlardı. Eğitim konusunda Hıristiyan cemaatler hemen hemen İttihat ve Terakkiye karşı bir fikir birliği içerisine girmişti. İttihat ve Terakkinin eğitim politikası Hıristiyan unsurlarca bütün cemaatlerin ulusal bilincini yok etmek için tasarlanmış Pantürkizmin bir ürünü olarak değerlendirildi. Hıristiyan azınlıklar bu tür bir politikanın derhal terk edilmesi gerektiği aksi durumda Rumlarla İttihat Terraki işbirliği yapmasının imknsız olacağı belirtiliyordu. Makedonya&#39;nın en eski halklarından olan Arnavutlar Meşrutiyetin ilanında İttihat ve Terakkiye destek olmuşlardı. Zaten İttihat ve Terakkinin bir çok ileri gelen kurucularından bazıları Arnavut &#39;tu. Arnavutlar Meşrutiyeti Arnavut ulusal hareketinin gelişmesi için ideal bir ortam yaratacağını düşündükleri için desteklemişlerdi. Gelişmeler göstermektedir ki Arnavutlarla İttihatçılar Abdülhamit&#39;in mutlakiyet yönetimini devirme konusunda birleşmekte idiler. Fakat Meşrutiyeti farklı amaçlarla istemekte idiler. Arnavutlar en azından kültürel alanda Arnavut ulusal kimliğinin tanınması ve mümkünse Arnavutluk&#39;a siyasi özerklik kazandırılmayı amaçlarken ittihatçılar merkezi yönetimi güçlendirmeyi devleti ekonomik ve siyasi bağımlılıktan, kurtarmayı düşünüyorlardı. İttihatçılar meşrutiyetin ilanında işbirliği yaptıkları Arnavutlara verdikleri sözleri tutmadıkları gibi zaman zaman şiddet zaman zaman Türkleştirme anasırın birliği adına Arnavutlara verilen bazı muafiyetlerin (vergi muafiyeti gibi) kaldırılması gibi uygulamalar Arnavutların ayaklanmalarına ve Balkan Savaşlarında bağımsızlıklarını almalarına varan gelişmeler yaratmıştır. Meşrutiyetin ilanı sırasında Osmanlılar bir özgürlük sarhoşluğuna kapılmışlar bu gürültü sırasında dış politika konuları ile nerdeyse hiç ilgilenmemişlerdi. Dış politika uygulamaları İttihat ve Terakkinin iktidara gelmesi Osmanlı Devletinden toprak talepleri bulunan ülkeleri acele etmeye sevk etti. Çünkü yeni iktidarın ne yapacağını kestiremiyorlardı. Avusturya&#39;nın Bulgaristan&#39;ın ve Yunanistan &#39;ın eş zamanlı darbeleri bu yüzdendi. Bosna Hersek&#39;in idaresi Berlin Anlaşması ile Avusturya&#39;ya bırakılmıştı. Fakat yine de hukuken henüz Osmanlı toprağı sayılıyordu. İttihat ve Terakkinin programında Bosna Hersek ile ilgili özel bir görüş yoktu. İç politik çekişmeler arasında Bosna Hersek adeta unutulup gitmişti. Ancak 1908 mebus seçimlerine yakın bir zamanda İttihat ve Terakki merkezi umumisi Bosna Hersek&#39;ten mebus seçmeye kalkıştı. Bosna&#39;daki Müslümanlar da Osmanlı &#39;daki rejim değişikliğinden pek heveslenmişlerdi. Bu şekilde unutulmuş ya da bilinmezlikten gelinen bu sorun yüz üstüne çıkmış oldu. Meşrutiyetle Osmanlı Devletinde demokrasinin kurulmasından kuşkulanan İzvolski ile Aerenthal öteden beri bölgede ıslahat yapılmasında ısrar ederken şimdi hakikaten ıslahatın yapılacağından kuşkulanıyorlardı. 1907&#39;den itibaren ilhakı ciddi biçimde düşünen Avusturya 1908&#39;deki rejim değişikliğinden endişe duyarak planlarını hızlandırdı. İzvolski ile Aerenthal Boğazlar ve Bosna Hersek konusundaki emelleri için birlikte çalışmak zorunda kalmışlardı. Osmanlı Devletinde ki yeni yönetimin bu Avusturya Rusya işbirliğinden pek haberleri yoktu. Nihayet Avusturya 5 Ekim 1908&#39;de devletlere yazdığı mektupla Bosna Hersek&#39;i ilhak ettiğini ilan etti. Osmanlı Devletine bağlı bir prenslik olan Bulgaristan&#39;ın temsilcisi Geşof 12 Eylül 1908&#39;de bütün yabancı elçilerin çağırıldıkları bir davete çağırılmamasını bahane ederek İstanbul&#39;dan ayrıldı. Daha önce karar laştırıldığı gibi aynı gün Abdülhamit&#39;e çektiği telgrafta Bulgaristan &#39;ın bağımsızlığını ilan etti. Bu girişimin asıl sebebi İstanbul&#39;daki yeni yönetimin Bulgaristan prensliği üzerindeki egemenlik haklarını tekrar arttırmaya çalışacağı endişesi idi. Osmanlı Devleti bu iki devleti protesto ederek Avusturya mallarına boykot uyguladı ancak bir süre sonra belirli bir tazminat karşılığı bu iki toprak parçasından vazgeçmek zorunda kaldı. Osmanlı Devletinin Bosna Hersek ve Bulgaristan&#39;dan sonra üçüncü dış sorunu da Girit oldu. Girit&#39;in bu tarihte zaten Osmanlı Devleti ile pek bir bağlantısı kalmamıştı. Fakat ada hukuken Osmanlı toprağı görünüyordu. Bulgaristan&#39;ın bağımsızlığını ilan etmesi Bosna Hersek&#39;in ilhakı haberi Girit&#39;e ulaşınca Girit Hıristiyanları Kandiye&#39;de toplanarak Girit&#39;in Yunanistan&#39;a katıldığını duyurdular. Yunanistan da bunu kabul etti. Osmanlı Devleti kararı protesto etse de. Avrupa Devletleri o sırada Osmanlı Devletinin parçalanmasını istemedikleri için ve de kendileri açısından Akdeniz&#39;de stratejik konumda bulunan Girit için henüz bir karar veremediklerinden ilhakı kabul etmediler. Ancak bu arada İttihat ve Terakkinin Yunanistan aleyhine aşırı tepkisi Girit&#39;in eskiden olduğu gibi hükümet tarafından idare edilmesi için her taraftan hükümete telgraflar çektirilmesi İstanbul&#39;da büyük miting ve gösterilerin düzenlenmesi. 'Girit bizim canımız feda olsun kanımız' gibi sloganlarla büyük gösteriler yaptırmaları kamuoyunu boş yere heyecanlandırmış Yunanlılarla zıtlaşmanın derinleşmesine sebep olmuş Girit elde edilemediği gibi Yunanistan Balkan ittifaklarında yer almaya sevk edilmiştir. İttihat ve Terakki Politikalarının Balkan İttifaklarını Hızlandırmadaki Rolü de çözülse idi Osmanlı devleti ile ittifak yapmaya gönüllü olduğu biliniyordu. Ancak İttihat ve Terakki kof bir gururla buna yanaşmadı. Abdülhamit Balkan Savaşının çıkmasının muhakkak olduğunu ama bunun ittifaklar vuku bulmadan önce çıkmasını istiyordu. Bu şekilde Yunanistan&#39;ı yanımıza çekebilecek ve Bulgaristan&#39;ı yalnız bıraktırabilecekti. İttihat ve Terakkinin özellikle de 1909&#39;dan sonra çıkardığı bazı kanunların da Balkan ittifaklarını hızlandırmada etkisi olduğu biliniyor. Bunlar cemiyetler kanunu, çeteler kanunu, kiliseler ve mektepler kanunudur. 21 Ağustos 1909 da çıkarılan cemiyetler kanunu ırkçılık temeline dayanan her türlü organizasyonu yasaklıyordu. Makedonya&#39;da çeşitli etnik gruplar özellikle Bulgarlar meşrutiyetten sonra çok sayıda ulusal kulüpler kurmuşlardı. Çeteler meşrutiyet ilan edilince dağdan inerek sadık Osmanlı vatandaşı sıfatı ile açık ulusal organizasyonu oluşturan kulüpler kurmuşlardı. Bunların amaçları silahlı çatışma yerine seçimdi. Fakat gizlice silahlanmaktan ve ayrılıkçı faaliyetlerine devam etmekten de geri durmuyorlardı. İttihat ve Terakki bir müddet sonra bu siyasi organizasyonların yarattığı tehlikeyi görmüş ve bunlarla sistematik bir mücadeleye girmişti. Cemiyetler kanunun çıkmasından sonra bu kulüpler açık mücadelenin imkansız hale geldiğini gördüler tekrar çete faaliyetlerine dönmeye başladılar. Cemiyetler kanununun yürürlüğe girmesiyle Makedonya&#39;da bütün meşrutiyet kulüpleri kapatıldı. Manastırda kapatılan Bulgar, Sırp, Ulah, Yahudi ve Arnavut kulüplerinin valiye çektikleri ortak protestoya Rum kulübü de katıldı. Böylece Makedonya&#39;da ilk defa Sırp, Bulgar, Rum yakınlaşması ve ittifakı görüldü. Çeteler kanunu (26 Haziran 1910) ise çete mensubu oldukları ve silahlı eyleme girdikleri saptanan kişilere ve bunların liderlerine ağır cezalar getiriyordu. Çetecilik yapan ve çeteciliğe kalkışan kimselerin aileleri de sorumlu tutulacaktı. Dayak cezası da getirilmişti. Bu kanunun çıkarıldığı sırada isyan etmiş olan Arnavutların silahlarının toplatılması işine girişildi. Muhalefet ve yabancı basın bu kanunu da diğer tedbirler gibi İttihat ve Terakkinin Türkleştirme politikası gibi görüyordu. Dhiliye Nazırı Talat paşa her ne kadar bu kanunun amacının dirlik ve düzeni sağlamak olduğunu söylediyse de mecliste o zamana kadar İttihat ve Terakkinin İttihat-ı Anasır politikasına karşı hiç olmadığı kadar sert sözler ve muhalefet başladı. Kiliseler ve mektepler kanununa gelince İttihat ve Terakkinin Hakkı Paşa Hükümeti zamanında İttihad-ı Anasır adına yaptığı işlerden birisi de 3 Temmuz 1910&#39;da Kiliseler ve Mektepler kanununu çıkarmasıdır. Bulgarlar 1871&#39;de Fener Rum Patrikhanesinden ayrılıp bağımsız milli Bulgar Kilisesi Eksarhaneyi kurmuşlardı. Bu tarihten sonra iki kilise arasında çatışmalar eksik olmadı. Makedonya&#39;da 1902&#39;den beri yaşanan çatışmaların en önemli sebeplerinden birisi Rum ve Bulgar ulusları arasında yaşanan kiliseler anlaşmazlığı idi. Sultan Abdülhamit bu unsurlar arasındaki kilise ihtilafından maharetle istifade etmiş. Bu kiliseler arasındaki görüş ayrılıklarının bağdaşmasına elinden geldiği kadar mani olmuştu. Bu tavrı devrinin genel Makedonya politikası haline gelmişti. Hatta D. Roma zamanından kalma görüşleri fenerli Rum Beylere tetkik ettirerek Bulgarcaya tercüme ettirmişti. Abdülhamit zaman zaman alevlenen bu meseleyi askıda bırakıp çözüme ulaşmasını bilinçli olarak engelliyordu. İttihat ve Terakki iktidara gelince temiz vatanseverlik duygularıyla bu müzmin davayı ele alarak kendisi halletmeye çalıştı. Kiliseler ve mektepler kanunu yıllardır Rum Patrikhanesi ile Bulgar Eksarhlığı arasında süregelen kiliseler ve mektepler ihtilafına son verdi. Bu kanun özetle şunları getiriyordu ihtilaflı kilise ve mektep bulunan köy çiftlik ve kazada cemaatten birisi üçte birden az ise kilise diğer tarafa verilecek. Ancak azınlıkta kalan tarafa hükümetçe kilise yapılacaktı. Kilisenin inşaatı bitene kadar eski kilisenin ortak kullanılması inşaatın bitiminden sonra çoğunluk olan tarafa verilmesi isteniyor ve nerede mektep ya da kilise yapmak gerekiyorsa bunun tespit edilip bildirilmesi her vilayetçe ne miktar meblağa ihtiyaç duyulursa gönderilmek üzere acilen bildirilmesinin Rumeli Vilayetine tebliği isteniyordu. Bu kanunun hükümet bütçesine büyük bir yük getireceği açıktı. Hükümetin parasını vererek ihtilaflı yerlerde kilise ve mektep yapımını üstlenmesi hem ihtilafı çözmek hem de bu kilise ve okullar üzerinde en azından denetim kurabilmek ve az çok merkeze bağlılıklarını temin edebilmek amacına dayanıyordu. Rum Patrikhanesinin Osmanlı devletinden yıllar önce almış olduğu bir takım ayrıcalıklar Rumlara diğerlerinden üstün bir durum sağlıyordu. Bu meşrutiyete kadar böyle devam etti. İttihat ve terakki devri sabıkın tam aksine Bulgarlar lehine bir politika takip etmeye başladı. Kiliseler kanunun çıkarılmasının en önemli sebebi Bulgarlara Rumlarla eşit statü sağlanmasının istenmesi idi. Kilise ve mektepler kanunu bunu sağlıyordu. Osmanlı devleti aradaki ihtilafları kanun gereği kendisi üstlenerek kilisesi olmayana kilise yapacak ve aradaki ihtilafı kendisi çözmeye başlayacaktı. Bu durumda iki kilisenin kendi aralarında rekabet etmelerine lüzum kalmıyordu. İki kilisenin birbirine karşı düşmanlığı giderek Osmanlı Hükümetine çevrildi ve aralarında ittifak belirtileri görülmeye başlandı. Sultan Abdülhamit Balkan devletlerinin Osmanlı aleyhine ittifak kurmasına elinden geldiği kadar mani olmuştu. Abdülhamit Selanik&#39;te ki Alaattini Köşkünde göz hapsinde bulunduğu sırada kiliseler kanunun çıkarıldığını öğrendiği zaman ' Eyvah! Şimdi Yunanlılarla Bulgarların ele ele verip üzerimize çullanmalarını bekleyiniz' demişti. İki unsur arasındaki rekabet yok edilerek ittifak için uygun zemin İttihat Terrakki tarafından hazırlanmış bulunuyordu. İttihat ve Terakki Politikalarının Balkan İttifaklarını Hızlandırmadaki Rolü Balkan ittifakının hükümetlerden önce kiliseler, din adamları ve çeteler arasında başladığı belgelerden açıkça anlaşılıyordu. Belgrad&#39;da yayınlanan Tribuna gazetesinde Yunanistan ile Bulgaristan arasında Osmanlı devleti tarafından bir taarruza uğradıkları takdirde müştereken savunma esası üzerine bir itilafın meydana geldiği Makedonya&#39;daki mekteplere ve kiliselere ait bütün konuların patrikhane ile eksarhane arasında görüşülüp hallolacağı bildiriliyordu. Bu yazı 30 Aralık 1910 tarihinde Belgrad Sefaretinden hariciye ve oradan da dahiliye Nezaretine bildiriliyordu. 12 Şubat 1911&#39;de Bulgar Eksarhı verdiği bir röportajda şunları söylemekte idi özetle 'ihtimal ki Balkanlarda hatır ve hayale gelmeyecek derecede önemli vekayi zuhura gelebilir fakat bunların hiç birisi Rum Bulgar itilafının hakiki safhasını değiştiremez Bu itilaf meşrutiyet esası üzerine kurulmuştur. Rum Bulgar itilafını gizlemek pek abestir. Bu itilaf genç milliyet perverane ve tazyikane politikalarına karşı ihtihaz edilmiş tedafii bir tedbirdir. Fakat meşrutiyet ile hükümet-i Osmaniye aleyhine değildir. Şiddetli muamelatı mubalağalı milliyetperverlikleri ve tazyikatları bu itilafın akdine sebep olmuştur. Mademki meşruti idareyi ilan ettiler bunlar meşruti idarenin icap ettireceği kanun ve mantık dairesindeki muamelatın kafesini iyi bir nazarla görmeye mecburdurlar. Muhtelif anasırın mevcudiyetlerini muhafaza maksadıyla icra edecekleri teşebbüsat ve bunların hukuku siyasilerin anasır-ı saire derecesinde olmasına itina etmeleri tabidir. Bunda din ve mezhep farkına bakılmaz. Muhtelif milletlerden mürekkep olan hükümetlerin milli mücadelelerden kurtulduğu hiçbir tarafta görülmemiştir. Biz bugün Rumlarla itilaf etmişsek yarın Ermenilerle itilaf edebiliriz. Diğer milletlerle itilaf etmemiz pek tabiidir. Osmanlılık ünvanı milliyet esasının hükümete galebe çaldığı ve anasır-ı muhtelifenin memnun edildiği zaman hakiki bir unvan haline gelecektir. Rum ve Bulgarların milliyet ve siyaset esaslarına dayanarak ittihat eylemeleri İttihat Terrakki aleyhine olmayıp muamelatı aleyhinedir. Bu ittifaktan maksat genç Türkler tarafından taarruza uğrayan bağımsız maarifi sağlamak ve gelişme imknını hazırlamaktır. Bir de İttihat Terraki milliyet perverane olan tazyik politikaları altında kalan anasıra hakiki siyasi ve içtimai hukukunu ita eylemekti. Emniyet-i umumiye müdürlüğüne gelen bu rapor önemli bazı noktaları içeriyordu. Bulgarların Yunanlılarla ve diğer Hıristiyan milletlerle ittifak yapmaya hazır oldukları bunu da İttihat Terrakki aşırı milliyetçi ve baskıcı politikalarına karşı yapacakları açıkça söyleniyordu. 1911 Ocak-Şubat ve Mart aylarında Yunanlılarla Bulgarlar arasında itilaf ve ittifak meydana geleceği ve geldiği yolunda çok yoğun bilgiler alınmışsa da bu durum Atina ve Sofya sefaretlerince doğrulanmamıştı. Henüz hükümetler arasında olmasa bile Rum ve Bulgar papazlar arasında bir yakınlaşma olduğunun belirtileri açıkça görülüyordu. 1910 yılı başından itibaren bu yakınlaşmanın sinyalleri alınıyordu. Bu arada Arnavutluk&#39;ta çıkan büyük bir isyan neticesinde hükümet Arnavutluk&#39;la birlikte Makedonya&#39;da da silahları toplatma kararı almıştı. Bu karar hem Arnavutlar hem de Bulgar ve Rumlar arasında büyük hoşnutsuzluk yarattı. Silahlarını teslim etmek istemeyen Hıristiyan halk ile hükümet memurları arasında birçok olay yaşandı. Özellikle Hıristiyan din adamları ve metropolitler silah toplanmasına karşı çıktılar. Hükümet bir yandan Makedonya &#39;da silah toplarken bir yandan da yeni Kilise ve okul inşaatlarına devam ediyor, bunun için keşif yaptırıyor, ödenek çıkarıyordu. Metropolitlerin kışkırtması ise artık birbirinden çok Müslümanlara yönelmişti. 14 Şubat 1911&#39;de hazırlanan bir Emniyet-i Umumiye Raporu&#39;nda Rumeli&#39;de muhtelif çetelerin birlikte hareket edeceklerine dair alınan istihbari bilgiler veriliyordu. Rum ve Bulgar çetelere farklı gurupların çeteleri de katıldıkları bilgisi geliyordu. Bu raporlarda ilerde meydana gelecek olan olayların ipuçları bulunuyordu. Mesela Bulgar çetelerinin Sırplarla ihtilaf çıkarmak istememeleri onların ilgili oldukları bölgelerde faaliyet yapmayacaklarını beyan etmeleri 1912 Mart&#39;ında gerçekleşecek olan Bulgar-Sırp ittifakının ipuçlarını veriyordu. Çeteler ve dernekler kanunu uzun süredir dağlara hakim olan Arnavutları etkilemişti. Bu kanunlar Arnavutluk hareketinin milliyetçi bir karakter almasına sebep oldu. Arnavutluk&#39;ta silahların toplatılması Arnavutluk isyanının Mahmut Şevket Paşa tarafından çok şiddetli bir şekilde bastırılması ile Arnavutluk milli hareketi yeni taraftarlar kazandı. 1911 Mart&#39;ında İşkodra bölgesindeki ayaklanma 1911 Haziran ayında bastırıldı. Ancak Arnavutluk isyanı şimdilik yatışmış gibi görünse de 1912 Haziran&#39;ında yeniden başladı ve bu defa özerklik veya birtakım haklar değil tam bağımsız bir Arnavutluk isteyeceklerdi. Arnavutların gönlünü almak için İttihat ve Terakki Fırkası Padişahı 5 Haziran 1911&#39;de başlayan yirmi gün süren Selanik, Üsküp, Priştina ve Manastır&#39;ı kapsayan Rumeli gezisine çıkardı. Padişah Kosova&#39;dan Selanik&#39;e dönüşünde 'İleri, ileri, arş ileri. Alalım düşmandan eski yerleri.' marşıyla karşılandı. Oysa bu gezi huzur ve barışı sağlamak için yapılmıştı. Sözü edilen marş Balkan memleketlerinde olumsuz bir tepki yarattı. Karadağ ve Sırbistan Arnavutları yeni bir ayaklanmaya kışkırtmak için yeni bir fırsat ele geçirmiş oldular. İyi niyetle başlamış olan gezi olumsuzluklara gebe olarak bitti. 29 Eylül 1911&#39;de başlayan Trablusgarp Savaşı Balkan ittifaklarının hızlanması için uygun bir zemin yaratmıştı. Savaş patlak verdikten sonra İttihat ve Terakki&#39;nin nüfuzu hızla azalmaya başladı. Hakkı Paşa yerine Sadrazam olan Said Paşa meclisin açılışında Padişahın nutkunu okudu. Burada dikkat çeken bir nokta Padişahın Rumeli gezisi sırasında gördüğü birlik beraberlik ve Osmanlı kardeşliğinden bahsetmesi oldu. Trablusgarp Savaşı sırasında gelişen iç olaylar, politik çekişmeler, isyanlar, seçimler, Halaskar Zabitan olayı sebebiyle Balkan ittifaklarının kurulduğu tarihten bir süre sonra dahi Osmanlı devlet adamlarının Balkanlardaki durumdan bihaber oldukları anlaşılıyordu. 15 Temmuz 1912&#39;de Said Paşa Meclis-i Mebu san&#39;da yaptığı konuşmada Balkan hükümetleriyle münasebetlerimizin çok iyi olduğunu, aynı gün Hariciye Nazırı Asım Bey de 'Şu harp esnasında dahi Balkan hükümatıyla olan münasebetimiz pek samimi devam ediyor.' diyebiliyorlardı. Trablusgarp Savaşı&#39;nın uzaması her bakımdan Osmanlı Devleti&#39;nin aleyhine oldu. Çünkü Savaş ortamında ilerde daha büyük bir tehlikenin gelmesine zemin hazırlandı. Balkan devletleri arasındaki ihtilaflar özellikle bu savaş sırasında hızlanmış ve neticeye ulaşmıştı. Bu savaşın birkaç bakımdan Balkan ittifaklarını hızlandırmada etkisi oldu. Osmanlı Devleti bu savaş sırasında Balkanlar&#39;dan gelebilecek muhtemel saldırılara karşı Rumeli sınırına büyük yığınaklar yaptı. Bu durum Rumları ve Bulgarları çok endişelendirdi. Bunun kendilerine karşı bir saldırı hazırlığı olduğunu zannettiler ve karşı hazırlıklarını hızlandırdılar. İkincisi, Balkan devletleri bu savaş sırasında Osmanlı Devleti&#39;nin ordu ve donanmasının ne kadar zayıf olduğunu gördüler ve bundan cesaretlendiler. Üçüncüsü, Osmanlı Devleti&#39;nin başında böyle bir gaile varken bundan istifade etmek için ellerini çabuk tuttular. Gerçekten Trablusgarp Savaşı&#39;nın, sonucu belli olan bir savaşın uzaması ülkenin aleyhine oldu. Ancak İttihat ve Terakki, vatanseverlik ve kahramanlık duygularıyla sonuna kadar müdafaa etmek gibi hissi duygularla savaşı her ne pahasına olursa olsun sürdürmek istiyordu. Ancak bu durum devletin içinde bulunduğu realiteye uygun bir durum değildi. Savaş zaten zayıf olan Osmanlı maliyesine büyük bir yük getiriyordu. Ayrıca İtalya Trablusgarp ile ilgili planlarını yıllar önce Avrupa devletlerine onaylatan antlaşmalar yapmıştı. Trablusgarp &#39;ta bütün yokluklara rağmen bir yıl boyunca İtalyan donanmasına karşı konulmuş ve İtalyan ordusu sahilden içeri nüfuz edememişti. Büyük maddi ve manevi fedakarlıklarla elde edilen bu başarının neticesi alınamadığı gibi kendisinden sonra daha büyük bir felaketin gelmesini de kolaylaştırdı. Halbuki İtalyanlarla bir an önce barış yapılıp Balkan tehlikesine karşı yoğunlaşılması daha uygun olurdu. Sonuç olarak Balkan ittifaklarının hızlanmasında İttihat ve Terakki&#39;nin merkezileştirme, Türkleştirme, milli iktisat, milli eğitim politikalarının dış politikada aşırı milliyetçiliklerinin etkisi olmuştur denilebilir. Prof.Dr. Hale Şıvgın ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/istanbul_1760785682_wEhyMP.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ İttihat ve Terakki, Balkan Politikası ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/istanbul_1760785682_wEhyMP.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[OĞUZ BOYU ÇEPNİLER]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/oguz-boyu-cepniler/2187/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/oguz-boyu-cepniler/2187/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sun, 06 Jul 2025 18:06:40 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Oğuz boylarından biridir. Boyun ismine Kşgarlı Mahmud&#39;un Oğuz boylarını gösteren listesinde rastlanır. Burada Çepni boyu yirmi birinci sırada zikredilmiş ve damgası da gösterilmiştir. Fahreddin Mübrek Şah&#39;ın (XIII. yüzyılın başları) listesinde de Çepni adının görülmemesinin sebebini kesin olarak izah etmek güçtür. Reşîdüddin (XIV. yüzyılın başları) Çepniler&#39;i Üçoklar&#39;ın dördüncü boyu olarak gösterir. Çepni adının ise 'düşmanla her zaman savaşır' mnasına geldiğini yazarak Bayındır, Becene (Peçenek), Çavuldurlar&#39;la (Çavundur) ortak olan onkunlarının sungur, şölenlerdeki et paylarının da 'sol karı yağrın' yani sol kürek kemiği kısmı olduğunu bildirir.Çepniler&#39;in Anadolu&#39;nun fetih ve isknında mühim roller oynadıkları bilinmektedir. XVI. yüzyılda Anadolu&#39;da onlara ait kırk beş kadar yer adının görülmesi bunun en önemli delilidir. Hacı Bektş-ı Velî&#39;nin Sulucakarahöyük&#39;teki ilk müridleri Çepniler&#39;dendi. Bektaşî çelebilerinin bu köydeki Çepniler&#39;den tanınmış bir ailenin soyundan gelmeleri kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca onların 1240 yılında vuku bulan Baba İshak Türkmenleri&#39;nin ayaklanmalarına katılmış olmaları da kabul edilebilir. 1277 yılında Sinop yöresinde kalabalık bir Çepni topluluğu yaşamaktaydı. Aynı yıl Çepni Türkleri Sinop&#39;a saldıran Trabzon Rum İmparatoru Giorgi&#39;yi denizde yenerek Selçuklu Türkiyesi&#39;nin bu en önemli ticaret limanının Rumlar&#39;ın eline geçmesine mani oldular. Canit (Canik) denilen Samsun-Giresun arasındaki bölgenin fethinde en büyük rolü bu Çepniler oynadı. Hatta Bayramlu (Ordu) yöresindeki Hacı Emîrli Beyliği&#39;nin onlar tarafından kurulduğunu ileri sürmek de mümkündür. Giresun&#39;un (1396-97) yılında Hacı Emîr oğlu Süleyman Bey tarafından fethi üzerine Çepniler Trabzon yöresine ulaştılar. 1405 yılında ise Trabzon-Erzincan yolu onların kontrolü altına girdi. 1461&#39;de Trabzon&#39;u fethetmeye gelen Ftih Sultan Mehmed şehrin güney ve batı yörelerinin Çepniler&#39;le dolu olduğunu görmüştü.Çepniler&#39;den bir kısmının Uzun Hasan zamanında Akkoyunlular&#39;ın hizmetine girdiği bilinmektedir. Nitekim Uzun Hasan&#39;ın emîrleri arasında Çepniler&#39;den İlaldı Bey de bulunmaktaydı. Bu emîrin Trabzon Çepnileri&#39;nden olması kuvvetle muhtemeldir. XVI. yüzyılda Anadolu&#39;nun birçok yerinde Çepni oymakları yaşıyordu.Halep Türkmenleri arasında yaşayan Çepniler üç kol halinde olup bunlardan 397 vergi nüfuslu ana kol Antep&#39;in kuzeydoğusundaki Rumkale yöresinde yaşamaktaydı. Nüfusları çok az olan diğer iki kol Başım Kızdılu Çepni adını taşımakta ve Amik ovasındaki Gündüzlü&#39;de bulunmaktaydı. XVII. yüzyılın ortalarında ana kol yine Rumkale yöresinde yaşamakta, fakat Başım Kızdılu Çepniler batıda Aydın ve Saruhan sancaklarında oturmaktaydılar.Diyarbekir bölgesindeki Bozulus&#39;a bağlı Çepniler de 1691 yılında birçok Bozulus oymakları gibi Rakka bölgesinde yerleştirildiler. Bunlara beylerinin adıyla Kantemir Çepnisi deniliyordu. Rakka&#39;ya yerleştirilen Çepniler bu bölgeden iki defa kaçtılar. İkinci kaçışlarında Turgutlu ve Bergama taraflarına gittiler (1141/1728) ve oradan bir daha sürgün yerlerine dönmediler. Günümüzde Balıkesir, İzmir (Bergama), Manisa ve Aydın vilyetlerindeki köylerde oturan Çepniler, Başım Kızdılu ile Kantemir Çepnileri&#39;nin torunlarıdır.Çepniler&#39;den önemli bir kol da Sivas-Kırşehir bölgesindeki Ulu Yörük topluluğu arasında yaşıyordu. Bu Çepniler 926 (1520) yılında on yedi kışlakta oturuyor ve çiftçilik yapıyorlardı, o tarihte vergi nüfusları 432 idi. 982 (1574-75) yılında ise Çepniler&#39;in vergi nüfusları dört katından fazla bir artış kaydederek 1884&#39;e yükselmişti.XVI. yüzyılda Konya bölgesinde de mühim bir Çepni topluluğu bulunuyordu. Bu Çepni topluluğundan bir kol I. Selim devrinde Eski İl kazasındaki altı köyde yerleşmiş ve bu koldan sadece küçük bir oba eski yaşayışını sürdürmüştü. İkinci Çepni kolu Turgut kazasındaki bazı ekinliklerde çiftçilik yapmakta, üçüncü Çepni kolu ise Karaman&#39;ın batısındaki Mahmudlar kazasına bağlı dört köyde oturmaktaydı.Çepniler Yavuz Sultan Selim devrinde Trabzon sancağında bilhassa Giresun-Kürtün ve Vakfıkebir arasında yoğun bir şekilde yaşıyorlardı. Bundan dolayı bu yörenin batı kesimine Vilyet-i Çepni adı verilmişti. Çepniler daha sonraki yüzyıllarda Trabzon&#39;un doğusunda bulunan yerlere göç ederek oralardaki Türk yerleşmesinde önemli bir rol oynadılar. Günümüzde Sürmene, Of ve Rize&#39;nin özellikle merkez nahiyesi ile Karadere ve İkizdere&#39;deki Türkler&#39;in önemli bir kısmını onların torunları meydana getirir. Şimdi bile adı geçen yerlerde Çepni adını taşıyan ailelere rastlanır. Bununla birlikte Çepniler&#39;den bazıları Rize yöresinde de durmayarak Batum&#39;a kadar gitmişlerdir.Bunlardan başka nüfusları az olmakla birlikte Maraş, Bozok, Çukurova, Koçhisar, Çorum ve Hamîd sancaklarında da bazı Çepni oymakları bulunmaktaydı. Öte yandan İran&#39;da Safevîler&#39;in hizmetinde de Trabzon bölgesinden gelen bir Çepni topluluğu vardı. Fakat bunların nüfusları fazla olmadığı için XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren adlarına rastlanmamaktadır. Bütün bu bilgilerden anlaşılacağı üzere Çepniler Anadolu&#39;daki Türk yerleşmesinde en önemli rolü oynamış boylardan biridir.Müellif: FARUK SÜMER ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/oguz-boyu-cepniler_1751814398_7Kn1Vm.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ OĞUZ BOYU ÇEPNİLER ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/oguz-boyu-cepniler_1751814398_7Kn1Vm.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bizi tarihten silmek istediler]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Bizi tarihten silmek istediler/2181/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Bizi tarihten silmek istediler/2181/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sat, 31 May 2025 15:42:27 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p >Her toplumun tarihine kazınmış kara günleri vardır. Bazen takvimde bir yapraktır o gün, ama bir milletin hafızasında asla kopmayan bir yaradır. 29 Mayıs 1989, Bulgaristan Türkleri için işte tam da böyle bir tarihtir. Ancak, bu tarihi sadece bir hüzün günü olarak anmak, hakikati eksik bırakır.</p><p >Evet, 360 bin insan; kadın, çocuk, yaşlı demeden evini, toprağını, mezarını, komşusunu, bahçesindeki elma ağacını geride bırakıp bilinmeze doğru yola çıktı. Ama bu sadece bir 'göç' değildi. Bu, zulmün planladığı ama Türk&#39;ün sabrının ve direncinin yeniden şekillendirdiği bir kader yürüyüşüydü.</p><p >Bu yürüyüşte biz sadece toprak kaybetmedik; kimliğimize, dilimize, inancımıza sahip çıkma kararlılığını dünyaya gösterdik. Adımızı değiştirmeye kalktılar, ama biz onurumuzu değiştirmedik. Bizi tarihten silmek istediler, ama biz tarihin içinde yeni bir sayfa açtık.</p><p >Bugün, bu göçün üzerinden 35 yıl geçti. Peki, biz bu yaşanmışlığın mirasına ne kadar sahip çıkıyoruz?</p><p >Göç edenlerin çocukları, torunları; dedelerinin hangi trene bindiğini, nereye gömüldüğünü, hangi köyde Türkçe ezan okunduğu için sürgün edildiğini biliyor mu? Yoksa yeni kuşak, kimliksiz bir modernlik içinde, geçmişini unutturacak bir 'entegrasyon'a mı zorlanıyor?</p><p >Sormamız gereken soru artık şu:</p><p >Geçmişi unutmadan nasıl bir gelecek inşa edeceğiz?</p><p >29 Mayıs, bize sadece bir acıyı değil, aynı zamanda büyük bir sorumluluğu da hatırlatıyor. O trenlerden inenlerin çocukları bugün hem Bulgaristan&#39;da hem Türkiye&#39;de güçlü bireyler, eğitimli nesiller, kültürel köprüler inşa edebilecek gençlerdir. Biz bu potansiyeli harekete geçirebiliyor muyuz?</p><p >Bugün sadece anmak değil, anlamak ve geleceği buna göre kurmak zorundayız. Çünkü bir milletin davası sadece geçmişle hesaplaşmak değil, geleceğe yön vermektir.</p><p >Ve biz, geçmişini bilen, geleceği kurabilecek güçte bir milletiz.</p><p >Son söz:</p><p >29 Mayıs bir son değil, bir başlangıçtı. Sürgünle değil, yeniden dirilişle yazılan bir tarih sayfasıydı.</p><p >Bugün o sayfayı kapatmıyoruz.</p><p >Yeni sayfalar açıyoruz. Ama aynı kalemle, aynı isimle: TÜRKLERİN ZAMANI...</p><p ><strong >Gülten RAİMOĞLU</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/Bizi tarihten silmek istediler_1748695347_TRreux.jpeg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bizi tarihten silmek istediler ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/Bizi tarihten silmek istediler_1748695347_TRreux.jpeg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Azgın bir selin gücüyle yürüdük...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/hatice-zafer/2175/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/hatice-zafer/2175/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Mon, 26 May 2025 15:43:22 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ O gün bugündü, 25 Mayıs 1989 da bir devrin kapandığı, bir başka devrin başlangıcıydı binlerce Bulgaristan Türkü için. Şükürler olsun ki, artık sadece bir anı olarak kaldı, bir daha yaşanmaması için de unutulmaması gereken bir anı . UYANIŞ ve BAŞKALDIRI Süleyman ve ailesinin yaşadıkları Hacıoğlu Pazarcık ( Tolbuhin) şehri için, Türklerin tarihi uyanış günü, 25 Mayıs 1989 oldu. Bir önceki gün, 24 Mayıs&#39;ta  Kiril ve Metodiy kardeşlerin ulusal anma günüydü. Yıllardır kutlanan o gün, yine çarşıda geçit törenleriyle gerçekleşti; ama bu defa Türklerin katılmadığı bir törendi bu. Ülkenin dört bir yanından gelen Türklerin özgürlük için protesto yürüyüşleri haberleri herkese umut veriyor, her yeni bir gün ayrı bir şehirde, ayrı yerleşim merkezlerinde birbirinden cesaret bulup halk meydanlara dökülüyordu ve Hacıoğlu Pazarcık&#39;ta, bizim Türklerin arasında, bunca sene sonra, hala ve hala nasıl yayıldığını bilinmeyen tek bir cümle kulaktan kulağa fısıldanmaya başladı: &#39;&#39;KENDİSİNİ TÜRK BİLEN HERKES, 25 MAYIS, SAAT 10 &#39;da, ÇARŞIDAKİ SAATİN ORADA OLSUN! &#39;&#39; O sabah, Hatice yanına kızını alıp evden çıktığında, attıkları ilk adımlar onların ve binlerce Türk kardeşlerinin yeni bir yaşantılarına giden adımlar olduğunu bilmiyorlardı. Türk azınlığı için o gün, beş yıl çekilen zulüm sonlanmış ve yepyeni bir hayata sayfa açılmıştı. &#39;&#39;Anne, nereye gidiyoruz?&#39;&#39; diye soruyordu dokuz yaşındaki Leyla. &#39;&#39;Türk isimlerimizi geri almaya gidiyoruz, kızım !&#39;&#39; kendinden emin, başı dik, kararlı bir şekilde cevap veriyor genç anne. &#39;&#39;Babam yok bizimle&#39;&#39; &#39;&#39;Biliyorsun, şehir dışında işte, o da gelmek için can atıyor, ama polisler şehrin tüm yollarını kapatmışlar, giriş çıkış olmasın diye.&#39;&#39; &#39;&#39;Biz o polisleri görecek miyiz, anne?&#39;&#39; &#39;&#39;Evet, kızım, ama korkma sen. Biz yanlış bir şey yapmıyoruz. Doğru olan şeyi yaparsan korkmayacaksın. Biz, bize ait olan Türk adlarımızı istiyoruz sadece, bu bizim hakkımız. Bulgar değiliz ki, Bulgar adlarımız olsun, bu bizi çok üzüyor değil mi ?&#39;&#39; &#39;&#39;Anne? &#39;&#39; &#39;&#39;Söyle, kızım &#39;&#39;&#39;&#39;Hani ben babaanneme kızmıştım ya, yavru kedi tırmalar beni diye, onu sevmeme izin vermedi diye…&#39;&#39; &#39;&#39;Evet, hatırladım yavrum, seni korumak istemiş babaannen. &#39;&#39; &#39;&#39;Biliyorum, ama sonra ben de onu kızdırayım diye Veliçka, Veliçka diye haykırdım, babaannem üzülmüştür buna çok dimi…&#39;&#39; &#39;&#39;Evet, üzülmüştür kızım. &#39;&#39; &#39;&#39;Ama ben şimdi bizimkileri alırken, onun da Türk adını Vasviye&#39;yi alıcam, özür dileyeceğim ondan. &#39;&#39; Hatice, kızının masumane ve çocuksu sözlerine şefkatle gülümsedi, sonra sıkıca sarıldı ona. &#39;&#39;Benim güzel kalpli kızım, bravo sana ! &#39;&#39; Geçtikleri tenha sokaklardan sonra, çarşıya yaklaştıkça kalabalık artıyor, tanıdıklardan o katılıyor bu katılıyor, grup halinde oluşan beş kişi, oluyor on kişi. Hepsi istikrarlı biçimde, emin adımlarla şehrin merkezine doğru yol alıyorlardı. Hatice, insanlar arasında babasını arıyordu, nerede kır saçlı ve iri yarı birini görse odur ümidiyle ona yaklaşmak istiyor, ama kalabalık buna izin vermiyordu. İlk defa şehrin çarşısı böyle kalabalık bir mitinge şahit oluyordu. Evet, yıllardır bayramlarda, geçişler, kalabalık törenler oluyordu. Ama onlar hepsi komünist partinin okullardaki öğrencileri, fabrikadaki işçileri, zorlamasıyla, mecburi katılıyorlardı, bu merasimlere. Oysa bugün halk kendiliğinden, kendi iradesiyle toplanmış, üstelik de hükümeti protesto etmek için yürüyordu. 45 yıldır ülkede sürdürülen totaliter rejime karşı görülmemiş bir kalkışmaydı bu. Yol kenarındaki kaldırımlarda, Bulgarlar da küçük gruplar halinde meraklı bakışlarla, geçen kalabalığı izliyorlardı ve anlam veremiyorlardı olan bitene. Aralarında hayretle söyleniyorlardı: &#39;Olacak şey değil! Hükümete, Todor Jivkov&#39;a karşı geliyorlar! Buna nasıl cesaret ediyorlar! Bu Türkler çıldırmış olmalı!&#39;&#39; İnsan kalabalığı, azgın bir selin gücüyle ilerliyor, yürüye yürüye şehir merkezindeki sinema binasının oraya ulaşmıştı.  Halk, kendiliğinde sıra oluşturuyor, pankartlı olanlar öne alınıyordu.İşte tam o an, onlara sırayla bakıp ellerindeki pankartları okumaya çalışırken, Hatice abisini gördü. İçini sıcak bir heyecan bastı, kızının elini sıkıp &#39;Bak, dayın orada &#39;&#39; gururla onu gösterdi. Abisinin elindeki pankartta: &#39;&#39;Viyana konferansında alınan kararlar uygulansın! &#39;&#39; yazıyordu. İri yapılı, boylu poslu, yakışıklı abisi, üzerindeki beyaz gömlekle nasıl da ciddiydi. Sadece davasında kararlı, yüreği milli duygularla dolup taşan biri, böyle korkusuzca, komünist bir ülkede başkaldırabilirdi, düzene karşı koyabilirdi. Biliyordu Hatice, abisinin haftalar öncesinden o pankartları yazlıkta gizli gizli nasıl yazdığını, hazırladığını. Biricik abisi için hem korkuyor, hem de onunla gurur duyuyordu. İşte şimdi buradaydılar hepsi. &#39;KENDİNİ TÜRK BİLEN &#39;&#39; herkes, binlerce kişi bir ağızdan &#39;İMENATA, PRAVATA &#39;&#39; (ADLARIMIZ, HAKLARIMIZ ) diye haykırıyordu! Bir suyu düşünün. Sakince dingin akan ve şelaleye ulaştıktan sonra çıkarttığı o büyük gümbürtüyü. Aniden, spontane biçimde kopan o gürültü ancak böyle tarif edilebilirdi… Yıllarca suskun kalmış Türk halkının, yapılan baskılara artık hiç tahammülü kalmamıştı. &#39;&#39;ADLARIMIZ, HAKLARIMIZ!&#39;&#39;&#39;&#39;BİZ TÜRK&#39;ÜZ,TÜRK KALACAĞIZ! &#39;&#39;&#39;&#39;DİLİMİZ, DİNİMİZ SERBEST BIRAKILSIN! &#39;&#39; Var gücüyle bunları haykırarak yeri göğü inleten o insanlar, Bulgarlaştırılmak bir yana dursun, onlar milli değerlerine, ana diline ve dinine dört elle sımsıkı bağlı kaldıklarını kanıtlayıp, yetkililere itiraz ederek seslerini yükseltiyorlardı... <strong>Hatice Zafer </strong><strong>( 'Gore Glavata - Başını Dik Tut' kitabından alıntı.)</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/hatice-zafer_1748266096_kPiscR.jpeg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Azgın bir selin gücüyle yürüdük... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/hatice-zafer_1748266096_kPiscR.jpeg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Balkan Muhacereti İle İlgili Hatıratlar]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/balkan-muhacereti-ile-ilgili-hatiratlar/2163/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/balkan-muhacereti-ile-ilgili-hatiratlar/2163/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sat, 05 Apr 2025 19:42:12 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ 'Babam 93 Muhaciri olarak İvrindi&#39;ye gelmiş, yerleşmiş. Çocuktum, bir gün 'Medrese avlusuna Macırlar gelmiş...' dediler. Bakmaya gittik.Yürüyerek gelmişlerdi. Yorgunluktan verilen yemekleri zor yiyorlardı. Karşıdan hayret ve merakla onlara bakıyorduk. Bir insan nasıl bu kadar perişan olabilirdi? İçlerinden yaşlı bir kadın bana işaret ederek: 'Çocuğum, sen kimin kızısın, baban kim?' diye sordu. Söylediğimde ağlayarak boynuma sarıldı. 'Ben senin halanım... Çabuk bana babanı çağır...' dedi.Şaşırmıştım. Babamı çağırdım.Babam ağlaya ağlaya koşturdu. Halama sarıldı...93 Muharebesi&#39;nde birbirini küçük birer çocuk iken kaybetmiş iki kardeş yıllar sonra, Allah&#39;ın lütfu, hiç umulmayacak bir Anadolu Bucağında karşılaşıyorlardı.Halamın 'Abim' diye babama bir sarılışı vardı ki...Hemen evimize getirdik. Aylarca birlikte oturduk...Daha sonra çocuklarının İzmir&#39;de olduğunu öğrendik. Oraya yolladık...Beni babama benzediğim için tanımış.Hiç durmadan konuşur, anlatır anlatırdı. Hep ağlar, ağlar sonra babama sarılır beraber ağlarlardı...' İvrindi/Balıkesir. Derleme tarihi 3 Mart 1970,kaynak kişi Emine Adıgüzel, yaşı 82:***Bir diğer hatıra:'- Abim bir gün eve on iki, on üç yaşlarında Ali isminde bir macır çocuğu getirdi. Çok perişandı. Açlıktan ve soğuktan ağlarken ağabeyime rastlamış, o da onu alıp eve getirmiş.Annem bahçede önce onu yıkadı, ağabeyimin elbiselerinden giydirdi, onun eski bitli elbiselerini de yaktı...Boşnak Ali, ondan sonra hep bizimle yedi içti. Ağabeyimin sayacı dükknında yattı kalktı.Dükkan evimize bitişik olduğundan, geceleri Rumeli türküleri söyleyip hıçkıra hıçkıra ağladığını duyardık. Kimse ile pek konuşmazdı.Seferberlikte, askere alındıktan bir süre sonra, ağabeyimin Romanya Cephesi&#39;nden şehit haberi geldi.Ali gene bizde, ayni yerde, kalmağa devam etti.Yunan Ayvalık&#39;a çıktı diye asker toplandığında ilk gönüllünün Boşnak Ali olduğunu söylediler. Helalleşip gitti.Kurtuluştan sonra Ali&#39;nin Sakarya&#39;da şehit olduğu haberini aldık...'Kaynak kişi: Zübeyde Avcı  Derleme: Aydın Ayhan Fotoğraf: 1913 Balıkesir&#39;e gelen bir muhacir gurubu. ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/balkan-muhacereti-ile-ilgili-h_1743871398_ocU5ma.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Balkan Muhacereti İle İlgili Hatıratlar ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/balkan-muhacereti-ile-ilgili-h_1743871398_ocU5ma.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Стоян Динков: Не сме били роби]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ivan-dinkov/2153/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ivan-dinkov/2153/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sun, 09 Feb 2025 03:31:55 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Стоян Динков със скандална версия: Нямало е Османска империя, а Държава на съюзите! Не сме били роби<p>Даниела Арнаудова,</p><p>Марица</p><p ><strong >Иван Александър подписва договори с османците и 60 000 турци исмаилтяни от Мала Азия се заселват в Търновското царство, ставайки ядрото на армията, твърди синът на голевмия поет Иван Динков</strong></p><p >Стоян Иванов Динков е български писател и художник, син е на големия български поет Иван Динков и ученик на проф. д-р Франсоа-Жорж Драйфус. Той е автор на книгата „Османо-римска империя, българи и тюрки', където развива една изключително оспорвана теза, че Османската империя е продължител на Римската и благодарение на нея българският народ оцелява в един изключително труден период. Описва управлението на османските султани като по-толерантно от това на редица европейски владетели и твърди, че българи и турци имат обща история и произлизат от един древен народ, който от времето на Атила управлява степите на Евразия. </p><p ><strong >- Твърдите, че българи и турци имат обща история и произлизат от един древен народ, който от времето на Атила управлява степите на Евразия. С какви доказателства разполагате?</strong></p><p >- Някои от моите твърдения са свързани единствено със съдбата на балканските българи, да ги наречем дунавски българи. В конкретния случай това няма общо със съдбата на всички българи ​- например волжките, кавказките, уралските, кубанските и т.н.  Първо трябва да се разбере правилно историко-политическото наименование тюрки. Стотици народи, две човешки раси и една подраса са били в отделни исторически периоди тюрки. Днес десетки народи, две раси и една подраса са също тюрки. Принадлежността към тюрките се определя преди всичко по език, обща история, художествена стилистика, митология, религия, символика, военна организация, държавотворчество и т.н. В най-дълбока древност, също и според генетичен произход, свързан с Y-ДНК хаплогрупите R1a, R1b, Q3 и частично с N1, които са изначално прототюркски и безспорно тюркоезични. Абсолютно доказани в световната историография, а през последните десетилетия и от генетиката, са именно тези факти.  </p><p >Да обърнем внимание на волжките, уралските и кавказките българи, които и до днес продължават да бъдат тюрки и да говорят на тюркски език, защото никога не са променяли (подменяли) историята, езика и самоопределението си. </p><p >Чувашия, която преди десетина години официално заяви желанието си да възстанови старото си име Волжка България, е пример за това. </p><p >Разговарял съм с проф. Генадий Тафаев, който по това време беше директор на Историческия институт на Чувашия. В тази република се съхранява най-автентичната древна и средновековна българска история. Също и република Татарстан, която официално призна българското културно наследство. </p><p ><strong >- В трудовете си говорите за куманите. Да, те са част от Второто българско царство, но доказват ли тюркския произход на българите?  </strong></p><p >- Второто българско царство е основано от кумани (тюркски народ) и всички царски династии, включително и местните феодали, са кумани през цялото съществуване на държавата, както и по време на фрагментацията на четири отделни държавици. Тоест от Петър и Асен до Шишман, Срацимир и Иванко управлението е куманско. Държавата носи името Загоре, а не България. Това е удостоверено от много документи, още от времето на Калоян, потвърдено в епохата на цар Мицо Асен III, от венециански документи от втората половина на 14. век и т.н. Разпадът и фрагментацията на царство Загоре е следствие от множество фактори. В тези условия на пълен разпад на Загоре се осъществява и съюзният договор между Иван Александър и султан Мурад през 1364 г. Иван Александър неведнъж доказва своите лоялни съюзнически отношения, като например във войната с Унгария.  </p><p ><strong >- Как ще опишете тогава времето, когато османците завладяват българските земи? </strong></p><p >-  В началото на 14. век се наблюдава обезлюдяването на Европа, тогава настъпва епохата на т.нар. 'Голям европейски глад', продължила близо две десетилетия. Поради климатични промени, довели до тежки суши и срив на земеделието и животновъдството, гладът предизвиква масова смъртност. Близо 25% от европейското население загива.</p><p >Това е и времето на фрагментацията на държавата Загоре (т.нар. Второ българско царство), която в рамките на две десетилетия се разпада на четири отделни държавици, напълно антагонистични помежду си, с различни политически и религиозни ценности. </p><p >Видинското царство е католическо, Търновското е православно със собствена патриаршия, Добруджанската държава (Карвуна) има църква, пряко подчинена на Константинополската патриаршия, а Велбъжд е зависима от Сърбия. Земите на разпадналата се вече българо-куманска държава (известна и като Втора българска държава на Балканите) са станали полуколониални територии спрямо Унгария, Сърбия, Източната римска империя и Венеция, когато не е „заместена' от Генуа в конкурентната борба в Черно море и Проливите. Известни са унгарските кралски грамоти, в които се описва турска армия, под командването на цар Иван Александър, воюваща с унгарците. </p><p >Иван Александър подписва съюзни договори с Османската държава и 60 хиляди турци исмаилтяни от Мала Азия<br>се заселват в Търновското царство, ставайки ядрото на армията. Това е логично и е следствие от църковната политика на Иван Александър, която позволява на всеки мъж, поданик на царството му, да стане монах и да се освободи от военна служба.</p><p ><strong >-  Тогава какво представлява според Вас Търновското царство към 1393 г.?</strong></p><p >- Да, 1393-та  е годината, за която някои изследователи твърдят, че 'България' е 'завладяна' от османците. По това време Търновското царство представлява една нищожно малка област около Търново, нещо подобно на ограничен 'владетелски домен' на куманската Шишманова династия, а самата столица е вече град без никакво политическо и икономическо значение. </p><p >Окрупняването на територията на Османската държава на Балканите със столица Одрин (Едирне, Адрианопол) достига до създаването и на първото бейлербейство, носещо името Румели/Румелия, начело на което застава Лала Шахин, роден в Пловдив. Нека си припомним, че Пловдив (Филибе) цели четири десетилетия преди Търново е включен в рамките на Османската държава, дори още през 1361 г. е открита известната Джумая джамия, чието строителство е започнало няколко години по-рано. </p><p >В тази епоха куманските владетели на държавиците, останали след фрагментирането на Загоре, не са имали никакъв проблем да разговарят и водят преки преговори с османците, тъй като имат един и същ майчин език - тюркски. Конкретно в книгата  „Османо-римска империя, българи и тюрки' се опитвам да разкрия именно някои страни от историята на българо-куманското Средновековие на Балканите по време на държавния разпад през 14. век. А акцент е също и това, че българи и турци не са исторически „враждебни народи', а напротив - те са родствени и приятелски народи още от 'дълбоката' ​Античност, защото имат общи еволюционни корени и обща история в продължение на хилядолетия.</p><p ><strong >-  Тюркската теория за произхода на българите се прокрадва едва в началото на XX век. Преди нея се говори за алтайски, арийски произход. Да не забравяме и сарматската хипотеза ​- как ще мотивирате своята теза? </strong></p><p >- Това са факти, абсолютно доказани в световната историография. Османската държава се създава едва след като към Османското емирство се включват земите на четирите български държавици (четвъртата е Велбъжд на Драгашите). Фактически именно балканските българо-кумански земи представляват първото османско бейлербейство, наречено Румелия, т.е. Земя на римляните, Римляния, като в този смисъл тези земи са „сърцевината' на бъдещата Османска империя, която официално никога не е била 'империя', а Османска държава, по същество Държава на съюзите.</p><p >Столицата на Османската държава още от 1365 г. е Одрин (Едирне). Османската държава е основана от община Кайъ боз-ок - една древна тюрко-булгарска община от Кавказ. Би било добре да осъзнаем, че българи е имало и има не единствено на Балканите и тези българи са били и са все още активни участници в еволюцията - волжки, кавказки, уралски, кубански и т.н. Такива „небалкански българи' са били и тези от тюрко-огузката община Кайъ, основали Османската държава.  </p><p >Време е да престанем да се чувстваме наследници на „роби', защото никога не сме били „роби'. Османската държава (империя) представлява една от 16-те световни тюркски империи, в чиито конструкции има активно и сериозно българско участие. Днес съществуват 72 съвременни държави на три континента, които са били част от Османската държава в продължение на 4-6 века.</p><p > </p><p > </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ivan-dinkov_1739062543_o3W9vM.jpeg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Стоян Динков: Не сме били роби ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ivan-dinkov_1739062543_o3W9vM.jpeg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Agrenler ve Yunan mitolojisi...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/yunan-mitolojisi-imis/2126/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/yunan-mitolojisi-imis/2126/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Thu, 07 Nov 2024 20:02:22 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Gerçek Yunan tarihi, M.Ö 1100-146 yılları arasında yaşanmıştır. Bu tarihten sonra Roma ve daha sonraları da Osmanlı hükümranlığı altında geçmiştir.</p><p>Yunanlılar, M.Ö 1100-146 yılları döneminde gerçekten dünya medeniyetine ve tarihine yön vermişlerdir.</p><p>Anadolu&#39;da yaşamış, Mletli Thales, Miletli Hekataios, Klazomenailı Anaksagoras, Efesoslu Herakleitos, Didimli Leucippus, Prieneli Bias, Sinope Diogenes, Ksenokrates Symrnalı Homeros, Bodrumlu Herodot gibi daha onlarca örnek verilebilir.</p><p>Dönemin pek çok düşünürü içinde özellikle Anadolu&#39;da yaşamış düşünürleri isimlerini verişim nedeni başkadır. Bu düşünürlerin yazdıkları dil o günlerde örneğin Homeros İonya lehçesi ile yazmıştır.</p><p>O günlerde Trakya, Rodoplar ve Makedonya&#39;ın bazı bölgelerinde en çok kullanılan dil Agrianca&#39;dır.</p><p>Bu konuda araştırma yapanlara sormak gerekir: Agrianca, Yunanca mıdır?</p><p>Yıllardır Bulgaristan, Yunanistan ve Makedonya&#39;ya giderim. Arkeolog ve Eski Çağ tarihçisi olarak en çok merak ettiğim konuların başında annesi Thesis&#39;in topuğundan tutup ölümsüzler nehrine sokup ölümsüzlük kazanmasını, Truva savaşında aldığı yarayla ölen Achilles (Aşil)&#39;in ölümsüz olma olayını araştırmak olmuştur...</p><p>Yunanistan Yarım Adası&#39;nı tamamen gezdim, gezdiğim yerlerde &ldquo;Ölümsüzler Ülkesini, Vratsa=Vraça çayını&rdquo; aradım, bulamadım.</p><p>Makedonya&#39;da bulamadım, Anadolu&#39;nun Trakya kısmında bulamadım. Vratsa (Vraça) çayı, Rodoplar&#39;da eski çağlardan beri delicesine akan bir çayın ismidir.</p><p>Bölge halkı tarafından akan çayın halk arasında ki adı Viça olarak da isimlendirilir. Mitolojide ise Skthy (Styx) çayının kolu olarak adlandırılan çaydır, Rodop dağlarından çıkar.</p><p>Heredot&#39;un Historicasının V. cilt 55. bölümünde şöyle bir ifade vardır: &quot;Skythia&#39;nın(İskit) ünlü ırmakları bunlardır. Altıncı ırmak Hypakktris&#39;tir. Göçebe Skyth&#39;ler (İskit) yurdundan ve ağaçlık bölge ile Akhilleus&#39;un (Aşil&#39;in) At Meydanından geçer.&quot;</p><p>Bu konulardan bu kadar detaylı bahsetmemin nedeni Yunanlı kahraman, Akhilleus&#39;un(Aşil) Yunan topraklarında değil, İskitya bölgesinde yani Rodoplar&#39;daki Vratsa=Vraça çayının kaynadığı &ldquo;Ölümsüzler Ülkesi&quot; kaynağında, ölümsüzlüğü kazandığı ve olayın Yunanistan&#39;da değil, bir İskitya ülkesi olan günümüz Bulgaristan&#39;ın Rodoplar bölgesinde geçtiğini ortaya çıkarmaktır.</p><p>Karkinitis&#39;in bir İskit kenti olduğunu Heredot gibi, Miletli Hekataios&#39;ta bu kentin M.Ö V. yüzyılda var olduğunu doğrular. Burası A.Vilcev&#39;in Tımraşh kitabında bahsedilen At Meydanı&#39;dır. Denilen yeri sağında bırakarak Karkinitis kenti yanında son bulur.</p><p>Rodoplar&#39;ın eski çağ tarihinde ne kadar önemli bir yerleşim olduğu anlatılır. Yunan mitolojisin de, Homeros&#39;un İlyada adlı eserinde Achilles (Aşil) Greklerin en büyük savaşçısı değil, doğrusu Rodoplar&#39;da yaşayan bir İskitli savaşçı olmalıdır. Ama bazı çokbilmişler, ismine bakarsak Yunanlı kökenli bir isimdir diyecektir. O dönemin isimleri genellikle böyledir. Bu konuyu fazla uzatmamak için örnekler vermeyeceğim.</p><p>Homeros&#39;un M.Ö 720&#39;lerde yazmış olduğu on altı bin dizelik İlyada eserinde Achilles(Aşil) yer alır:</p><p>&ldquo;Annesi Thetis oğlunu ölümsüzlük nehri Styx (Skthy) nehrinin ana kaynağında yıkarken elini suya değdirmemesi öğütlendiği için onu sol topuğundan tutup suya batırmıştır. Truva Savaşları&#39;nda ne yazık ki sol topuğundan aldığı bir yara neticesinde bu ölümsüz insan, bu yaradan dolayı ölmüştür.&rdquo;</p><p>Bu örnekleri vermemin tek nedeni Yunan efsanelerinde bazı konuların Yunan Yarımadası&#39;nda değil, Rodoplar da geçmiş olduğunu özellikle bilmenizi isterim.</p><p>Bölgenin Rus ve Bulgar mitoloji kaynaklarında ise Tımraş ile Peruştitsa&#39;nın iki birader (Temnyu ve Peryu) tarafından kurulduğu rivayeti anlatılır.</p><p>Dedelerim o toprakların asıl halkı, yerleşik Agaryan= Agrian halkındandır. 3-4 yıl öncesine kadar her yıl gidip hayranlıkla gezdiğim yerlerdir.</p><p>Bölgeyi iyi bilen ve tanıyan bir araştırmacı olarak, bölgedeki Vratsa (Vratça) denilen yer Peruştitsa arazileriyle sınırdaşdır.</p><p>Bu bölgede 5.000 dönüm yer dedelerime aittir, tapu kayıtları halen elimdedir.</p><p>Ben arkeolog, eski çağ tarihçisiyim. Dedelerim Pomak olarak anılmadan önce Agaryan=Agrian olarak anılırlardı. Bazı bölgelerde hala Agayan olarak anılırlar. Pomak=Pomage ismi Osmanlı ile kaynaşmalarından sonra verilmiştir. Pomage ismi Müslümanlara yardım eden anlamındadır.</p><p>Bu halkın son lideri Ahmet Ağa ve kardeşleri, Filibe&#39;den Rodoplar&#39;a çıkarken Değirmendere denen yerdeki çiftliklerinde, Osmanlının Balkan Ordusu&#39;nun 350 yıl giyim, kuşam ve iaşesini sağlamıştır.</p><p>Balkanlar&#39;ın en eski halklarındandılar. Beni bu satırları yazmaya zorlayan nedenlerden biri de Yunanlı, Avrupalı, yani batılı tarihçilerin, tarihi objektif ve tarafsız yazmamalarıdır.</p><p>Ama sadece bizim tarihimiz mi?</p><p>Asla Yunan, Bulgar, Makedon, Sırp ve Rus tarihleri yanında belki de birçok milletin tarihleri de böyledir. Bunlar içinde istisnalarda vardır tabii.</p><p>Sanki benim duygularım doğrultusunda yazan iyi, yazmayan kötü gibi.</p><p>Yunanlı yazar Georgios Nakracas&#39;ın kitabının ön sözünde değindiği &rdquo;Başkasının tarihini tahrif etmek, ulus olmanın bir parçasıdır&rdquo; özdeyişi, geçerli bir ilke olmamalıdır.</p><p>Amacım bilimsel bir tez hazırlamak değildir. Amatörce bir anlayışla, bugüne kadar yapılan araştırmalarda ve Rumeli insanının anılarında Balkanlar&#39;da ilk kurulan Cumhuriyetin (Tımraşh Pomak Cumhuriyeti) sahibi olan Pomaklar hakkında kesin kimlik bilgilerini bulamadım.</p><p>Yunanistan&#39;a gittim araştırdım. Pomakların Yunanlı olduğunu anlattılar. Makedonya&#39;da, Makedon Müslümanı dediler. Bulgaristan&#39;da sonradan Müslüman olmuş Bulgarlar dediler. Dediler, dediler&hellip;</p><p>Bu ara da Büyük İskender&#39;i de Yunanlı yaptılar&hellip; Babası II. Filippos Filibe şehrinin kurucusu olarak bilinir. Makedonya Kralı Great Alexandar, yani Büyük İskender&#39;i Anadolu&#39;dan başlayıp, Suriye, İran üzerinden Hindistan seferini bir çağı değiştiren İmparator olarak anacaksın, onu Yunan tarihinin milli kahramanı olarak tanıtacaksın&hellip;</p><p>Great Alexander, yani Büyük İskender, Yunan mı Makedon mı diye tartışırken, Yunanlılara göre Balkanlar&#39;daki Yunan kabilesi olarak tanımladıkları Agriyanlar&#39;ın veya Thrakların torunları oldukları şeklindedir.</p><p>Bu tarih tezi, Yunanlı Panayotis Foteas tarafından 1978&#39;de yayınlanan &ldquo;Oi Pomakoi tis Dikitis Thrakis&rdquo; (Batı Trakya Agaryan=Agrian) eseriyle temelleri atılmış olup Pomakların Helen kökenli olduklarını kanıtlama uğraşlarıyla sürmüştür.</p><p>Yunanlılar Pomakları Yunanlı, Bulgarlar ise Slav kökenli Bulgar yapmak istemektedirler. Pek çok araştırmacı, bu konudan bahseder.</p><p>MÖ 336 yılında Büyük İskender bölgenin h&acirc;kimi olarak tahta çıkar. Hint seferinde genç yaşta ölen İskender&#39;in ordusunun askerlerinin genellikle çoğu Agaryan ve Gora=Goran&#39;dır.</p><p>Bu Goran ve Agaryanların bir kısmı, Mısır seferinde ve Filistin&#39;de, bir kısmı da günümüz İran-Irak (Hakkari) Türkiye üçgenindeki bölgeye Gara=Gora bölgesinden ülkelerine dönmeyip burada kalırlar.</p><p>Bu bölge günümüzde Kürtlerin yerleşim bölgesi olarak bilinse de, Gora=Garalıların yaşadığı bölge olarak da bazı tarihçiler tarafından ifade edilir.</p><p>Bunun kanıtı, Gora=Garalılardan biri olan Molla Gurani=Garani Fatih Sultan Mehmet&#39;in hocasıdır.</p><p>Bazı tarihçiler, tarihi bilgileri saptırmak isteyenler, Molla Garani&#39;yi nedense Arap kökenli olarak kabul ederler.</p><p>İskender Anadolu&#39;dan yola çıkarak başladığı Hint Seferi&#39;nde, Filistin, Mısır&#39;a kadar da uzanmıştır.</p><p>Yine Kesenophan&#39;ın &ldquo;On Binlerin Dönüşü&rdquo; nde ordudaki Goran ve Agaryanlar&#39;dan bazıları, Karadeniz&#39;e kadar çıktılar. Çoruh Nehri yakınlarından Karadeniz sahillerinde kalarak yaşamlarına devam ederler.</p><p>Bölgede günümüzde Agaryan=Agrian=Goran= Gorani=Gara diye adlandırılan bu askerlerden kalanlar olur. Günümüz de Lazların bu halkla akrabalıkları Osmanlı sarayında yetişmiş Romen yazar Dimitri Kantemir bahseder.</p><p>Bizans, Selçuklu ve Osmanlıların ilk dönemlerinde Tımraşh ismine çok az rastlarız. Antik çağlarda ise okuduğunuz gibi sık sık rastlıyoruz.</p><p>Büyük İskender&#39;in Hint Seferi&#39;nde ordusunun askerleri genellikle bölgenin savaşçı halkı Agaryan= Agrian, Gara=Gora&#39;lı olup o dönemin üstün savaşçılarıdır, Anadolu&#39;yu baştan aşağı fetih eder, bu savaşlardan detaylı bir şekilde bahseden Ksenophon, Anabasis adlı eserinde askerlerin Hint Seferi&#39;nden vazgeçenleri, günümüz Hakkari yöresine geldiklerinde ordudan ayrılarak bir kısmı Filistin yöresine giderken bir kısmı da Van gölünün batısından Lazkiye bölgesinde Çoruh nehri çevresine çıkıp Karadeniz üzerinden geldiği topraklara dönmek isterler.</p><p>Anabasis &ldquo;On Binlerin Dönüşü&rdquo; adlı kitabında Lazkiye bölgesine gelen askerler, burada ilginçtir. Halkın &ldquo;Meth-Medho- Medo&rdquo; denilen baldan yapılmış bir içki içtiklerini görürler. Kendi yurtlarında da bu içkiyi içmektedirler. Lazların kullandığı gayda adlı müzik aletini bölgede Lazlarda kullanır. Bu konular detaylı araştırılmalıdır.</p><p>Mesel&acirc; Aristoteles İskitleri, Persler, Thraklar ve Keltlerle(Gotlar) birlikte -asker&icirc; bakımdan-karşılaştırmakta ve bunları &quot;üstün cengaver kavimler&quot; olarak nitelemektedir. Ayrıca bu toplum, -evvelce de değindiğimiz gibi-&quot;atlı okçular&quot; veya &quot;hayalet atlılar&quot; olarak da tanımlanmıştır. Çünkü at üzerindeki savaşlardaki üstün yetenekleri, atlarının sürati ve çevikliği ve de oklarının hedefine vurma garantisi hasımlarınca, dehşetle izlenmiştir.</p><p>İskitlerin savaş taktikleri ile ilgili olarak Herodot&#39;tan Pers kralı Dareios&#39;un M.Ö. 513&#39;teki ünlü İskit seferi hakkında çok ilginç bilgiler edinmekteyiz.</p><p>Burada, sözü geçen seferin tarihi ayrıntıları üzerinde durmayacağım. Ancak, savaş taktikleri ile bağıntılı olarak şu sonuçlara varmak mümkün olmaktadır:</p><p>&ldquo;Yunan Panteonu&#39;ndaki tanrılara o yıllarda insanlığın tek din anlayışı, Zeus&#39;un baş tanrı olduğu tanrılar alayıdır. Çağdaşları Anadolu&#39;daki Hitit&#39;lerde yine tanrıların başı Teşup vardır. Orta Asya ve pek çok bölgede yine çok tanrılı dini inançlar hakimdir.&rdquo;</p><p>İskitlerin kalabalık bir halk olduğu ve o yıllarda Yunanlılar tarafından bile barbar olduğu kabul edilen Thrak kavmi karşısında ne kadar uygar olduklarını bilmekte yarar vardır.</p><p>Öncelikle Makedonların ve Bosnalıların &ldquo;Arenten&rdquo;, Yunanlıların &ldquo;Agaryan&rdquo; dediği ve Slavların Thrak soylu kabul ettiği, Heredot&#39;un &ldquo;Agrian&rdquo;,&rdquo;Amyrgia&rdquo; ve &ldquo;&rdquo;Aukhadea&rdquo; Agathyrsler adını verdiği İskit&#39;li olan bir kavimdir, Heredot onlara Avrupalı İskitler demiştir.</p><p>Arenten ve Agaryanlar işte bu kavmin insanlarıdır. Daha sonraki yıllarda bu kavimlere (Agrian=Agaryan) bölgede yayılan İslamiyetle birlikte Agren= Ahren= Pomage isimleri verilecektir.</p><p>Yunanlılar daha sonraki yıllarda onları kendilerinden görmedikleri için Yunanlı Müslümanlar diyeceklerdir. O yıllarda, bu coğrafyada yaşayan başka böyle büyük bir kavim yoktur.</p><p>Günümüz Hindistan, Mısır, Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Avrupa&#39;da da o yıllarda yaşamış bir halktır.</p><p>Thraklara uygarlığı İskitler öğretmişlerdir. Madeni işlemesini, sosyal ve kültürel yaşamda Thraklar kendilerinden bu konuda üstün olan İskitlerden çok şeyler almışlardır.</p><p>Yunanlıların meşhur hatibi Demostenes&#39;in büyük anasının İskitli, İskitli hekim ve Filozof Anacharsis&#39;in anasının Yunanlı olduğu bilinir. Bir tıp adamı olan Hipokrat (Bodrumlu) bile, Thrakların uygarlığı İskitlerden öğrendiklerini anlatır.</p><p>Türkiye&#39;de, bu çalışmalar Cumhuriyet sonrasında, Atatürk&#39;ün isteği üzerine başlamışken, Avrupalılar ve Ruslar 250-300 yıl önceleri Orta Asya&#39;daki Türkiyat araştırmalarını başlatmışlardır.</p><p>1795 yılında Paris&#39;te &ldquo;Ecole des Languages Orientales Vivantes&rdquo; kurulmuş ve bunu Şarkiyat ve Türkoloji ile ilgili enstitüler takip etmiştir. Napoli&#39;de 1723, Moskova&#39;da 1814, Paris&#39;te 1821, Londra&#39;da 1823, Helsinki&#39;de 1883 yıllarında Türkiyat ve Türkoloji Enstitüleri açılmıştır.</p><p>İlk Türkiyat Araştırmalarını 18.yy&#39;da Messerschmidt, Strahlenberg, 19.yy&#39;da Yadrintsev, Heikel, Radloff, Thomsen gibi pek çok Avrupalı tarihçi ve araştırmacı bu çalışmaları başlatmıştır.</p><p>Bilmeliyiz ki, arkeolojiden yeterince yararlanmayan bir tarih yazımından &ldquo;tarih&rdquo; çıkmaz, doğruları yazamaz.</p><p>İskitler M.Ö II. bin yıllarından sonra Orta Avrupa&#39;ya gelmeye başlamışlardır. Orta Avrupa kavimleri içinde o yıllarda, kendilerini pek gösterememişlerdir.</p><p>M.Ö. 1200 yıllarından sonra akraba kavim Thraklarla birlikte Orta Avrupa ve Balkanlar&#39;da İskit kabilelerinin izlerini görmeye başlarız. İskitler o tarihlerde onlardan önce o topraklara göçen ataları Kimmerleri takip ederek bölgeye gelmişlerdir. Kimmerler, Tuna boylarına ve Batı Trakya&#39;ya göçlerinden sonra bölgeye göçmüşlerdir. Kimmerler bölgeye yerleşmesinden hemen sonra yerleşik halk tarafından, bu halklara Thrak ve İskit adı verilecektir, yani bu halkların ataları Kimmerlerdir.</p><p>M.Ö 8-7 yüzyıllar Yunan Yarımadası&#39;nın kıyı bölgelerinde Anadolu&#39;nun kuzeyinde Pontus ve Batı Anadolu&#39;da İonlar olarak Yunan kolonilerinin de kurulmaya başladığı dönemlerdir.</p><p>Bazı Avrupalı ve Pers tarihçiler, İon kelimesini Yunan olarak algılamaz, İzmir (Smyrna) civarında yaşayan halka, bu ismin verildiğini iddia ederler.</p><p>Pers tarihçileri, İonları Yunan olarak kabul etmez, onları Smyrna (İzmir) civarında yaşayan ayrı bir halk kabul ederler.</p><p>Bu yıllarda Asya&#39;nın batısında ki İskitler ile Yunan kabilelerin dini inançlarında sadece isim değişikleri görülür. İskitli Agathisos, Herakles&#39;in oğludur. İskitli Api toprak tanrısıdır, bereketi temsil eder. İskitli Argimpasa, İskitlilerin göksel Afroditidir. Gelenos, İskit dilinde ve İskit panteonunda Herakles&#39;in diğer oğludur. İskitli Apollon da, Oitosyros&#39;dur. İskit panteonunda Posedion da Thagimassadoas&#39;tır.</p><p>Yunanlıların tarihlerinde bölgede yaşamış tüm halkları Yunanlı yaptıkları gibi, mitolojik kaynaklarda geçen pek çok olayı da Yunan topraklarında yaşanmış gibi gösterirler.</p><p>Heredot Historica.IV.-48&#39;de&rdquo;Skyth&#39;lerin Porata, Yunanlıların Pyretos dedikleri ırmak, sonra Triarantos, Araros, Naparis, Ordessos.</p><p>Bu ırmakların birincisi büyük bir ırmaktır, doğu yönünde akar ve İstros&#39;a dökülür. Bunlar, İstros&#39;u besleyen ırmakların Skyth&#39;lere ait olanlarıdır; gene İstros&#39;la birleşen Maris (Meriç) ırmağı, Agathyrs&#39;ler ülkesinden gelir.&rdquo;</p><p>Agathyrs&#39;lerde bir İskit kavmidir. Heredot M.Ö 484 ila 425 tarihleri arasında yaşadığına göre yazdıkları bu tarihlerden çok eski bilgilerdir. Yunanlılar gerçekten o yüzyıllarda dünyaya yön vermişlerdir. Bu tartışılamaz.</p><p>Tarihçi, Konstantinos Pararrigopoulos, Yunanlıların kökeni için şunları söylemektedir:</p><p> &ldquo;Gerçek Yunanlılar, İ.Ö 146 yılında gerçekleşen Roma işgali neticesinde yeryüzünden bütünüyle silinmişlerdir. Bugünkü Yunanlılar, İ.S 6. asırda, kuzeyden ve batıdan Mora yarımadasına akan Slav, Arnavut, Ulah, İskit gibi ırkların bu topraklarda yaşamaları ve yerleşmeleri, melezleşmeleri sonucu oluşmuş bir ırkın torunlarıdır. 13 ayrı millet ve etkin gruptan oluşan bu halkın müşterek yanı Ortodoks oluşlarıdır.&rdquo;</p><p>Bizans döneminde yaşamış, İonyalı(Efesli) tarihçi İoannes Slavlık konusundaki sözleri ise:</p><p>&#39;&#39;Slavların yüz elli yıl gibi kısa bir sürede bütün Balkan Yarımadası&#39;nı işgal etmeyi nasıl başardıkları tümüyle açık değildir. Daha önceki yüzyıllarda barışsever oldukları yönünde kanıtlar bulunmakla birlikte&rdquo; tarihçi Efesli İoannes&#39;in yaklaşık 585&#39;te yazdığı gibi, onlar bu yüzyılın savaşçı halkı olmuşlardır :</p><p>&ldquo;Lanetli Slavlar ayağa kalkıp bütün Yunanistan&#39;dan, Teselya ve Trakya&#39;dan geçtiler, birçok kenti ve kaleyi zapt ettiler, öldürüp yaktılar, yağmaladılar. Ülkeyi yendiler ve kendi topraklarıymış gibi, korkusuzca yerleştiler ve tuhaftır, bugün bile orada oturuyorlar, korku ve endişe duymadan Roma ülkesinde yaşıyorlar, yağmalıyorlar, katledip yakıyorlar. &#39;&#39;</p><p>Bazı Bulgar tarihçileri de, bu eski Thrak efsanelerine dayanarak, Tımraşh ismi eski Thrak kabilelerinden Beslerin tanrısı olan Dionysos ve o üç meçhul güzellerden birinin oğlunun adından bahseder.</p><p>Güzel kızlar rahibi olan Kaukıl&#39;ın kızlarının, göğüslerinden süt kendiliğinden akıverirmiş yeni doğan Tımraşh&#39;ı emzirmek için, Tımraşh üç ananın sütünden emerek büyümüş-yetişmiş, ama vahşi ve kaba dağlı &ndash; bütün canavarların korkusu, Dionisos&#39;un şarkısından ve sevgi duygusundan yoksun olarak hoyratça büyümüş.</p><p>Bu anlatılanlar benimde çok ilgimi çekiyor. Çünkü mitolojik konularla ilişki kurarak bölgenin anılması, tapuları elimde olan, ataları Rodoplu olan benim çok çok ilgimi çekiyor.</p><p>Dedelerim, bu toprakları sonradan ele geçirmediler. Bizler bu toprakların asli halkıyız, Atalarımız bu topraklarda yaşadılar.</p><p>Heredot Tarihi&#39;nde, İskitya bölgesinde Hypakris adlı bir ırmak vardır. Bir gölden, göçebe İskitlerin yurdundan çıkar. Bu ırmak ağaçlık bölge ile Akhilleus(Aşil)&#39;in &lsquo;At Meydanı&#39; denilen yeri sağında bırakarak, Karkinitis kenti yanında son bulur.(Eski Çağ tarihçilerinin anlatımı)</p><p>Eski çağlarda isminden sık sık bahsedilen Rodoplar&#39;da, bölge kültürüyle ilgili Örfe içinse bölgede festivaller düzenlenerek sahip çıkılır.</p><p>Bölge halkının müziğe olan tutkusunu Krasimir Martinov&#39;da Orfe ile ilişkisini şu kelimelerle ifade eder:</p><p> &ldquo;En çok sevdikleri efsane de, Orfe&#39;yi anlatan ananelerdir. Kulaktan kulağa, ağızdan ağıza, nesilden nesile taşınan rivayetlere göre, efsanevi müzisyen Orfe, olağanüstü sesiyle bütün hayvanları büyülüyormuş. Orfe&#39;nin günümüzdeki şekillendirmelerinde, özellikle arfa veya lirle çizildiği görülür. Efsanede, Orfe&#39;nin lirindeki tellerden öyle mucizevi tonlar çıkardığını, vahşi hayvanların bile bu sesten mest olup, ayakları dibine yattığı anlatılır. Orfe, mitolojide şair, müzisyen, şarkıların üstün sesi ve sanatçı dehasının simgesi olarak bilinir. Orfe Efsanesi neredeyse Hz. İsa kadar, yüz yıllar boyu damgasını dünya sanatına vurmuş bir efsanedir...&rdquo;</p><p>Orfe&#39;yi seven tüm güzellikleri yaşayarak sever. Orfe&#39;den sonra Rodoplar&#39;da çınlayan türkülerin susturulmasını türlü imalarla sembolize eder. Bu türküleri yeraltında akan küçük çaylarla kıyaslama yapar.</p><p>Yazara göre Rodoplar&#39;ın güzelliği, Rodop türkülerinden, ulu dağların senfonisinden küçük bir kıtacıktır. Hayatı çilelerle dolu olsa da, türküler, özgür iradesinin bir ışığı&rdquo; olduğunu anlatır.</p><p>Orta ve Doğu Avrupa&#39;ya ilk göç eden Türk kabilelerinden İskitlerin Balkanlar&#39;a gelişinden bir müddet sonra, Persler M.Ö 514 yıllarında Anadolu ve Balkanlar&#39;ı kasıp kavurmuş, geçtiği her yerdeki kavimleri egemenliği altına almak istemişlerdir.</p><p>Fakat enteresandır ki, Rodoplar&#39;da &ldquo;Ölmek İstemeyen Halk&rdquo; adlı bir kavme rastlayacaklar. Bu kavme de Bulgar tarihçileri Thrak soylu demektedirler. Genellikle Thrak soylu halkın Metodi Krill dönemiyle birlikte Slavlaştığı için olmalıdır.</p><p>Rodoplar&#39;daki, bu kavim her dönemde varlığını gösterecektir. Tarihi kaynaklar Spartaküs&#39;ünde, bu kavmin mensubu olduğunu okuruz.</p><p>İskitlerin tarihte iz bırakan boyları, M.Ö 2.000- VII. yy arasında Balkanlar&#39;a akın akın gelmişlerdir.</p><p>M.Ö V ve IV yüzyıllarda Yunan ve Azerbaycan tarihini inceleyenler, Anadolu, Kafkaslar ve Balkanlar&#39;da İskitleri göreceklerdir.</p><p>İskitler, bu tarihlerde Karadeniz üzerinden Balkanlar&#39;a gelmeye devam etmişlerdir.</p><p>M.Ö 496 yılında, bu dönemde (daha önce de M.Ö 2 bin yılları başlarında ilk gurup göçmüştür.) İskitler Perslerin ülkelerine saldırmaları üzerine Balkanlar&#39;a göçmüşlerdir. Trakya&#39;da Khersonesos&#39;a (Gelibolu) kadar gelmişlerdir.</p><p>Bulgar Bilgini Prof. Vasil Mikov da Rodoplar&#39;da yaşayan Şarap ve Bağ Bozumu Tanrısı Dionysos&#39;un oğullarından bahseder. Vraça isimli bu &ldquo;güzel yaşam alanında&rdquo; yaşayan insanlar olduğunu yazar. Burada çok sevilen iki kardeşten Temnyu ve Peryu&#39;nun Tımraş ve Peruştisa yerleşkesini kurduğunu anlatır.</p><p>Bu iki yer, Balkanlar&#39;da Yunanlıların &ldquo;Agaryan, Agrian&rdquo; dediği Pomakların en yoğun olarak yaşadıkları yerlerdir.</p><p>R. Prikhos, bize sadece, içki adı olan &ldquo;Kamon&rdquo; ve bal anlamına gelen &ldquo;medos&rdquo; diye Hun Türk kelimelerinden söz etmektedir. Araya girerek aynı kelimelerin İskit dilinde de aynı anlama geldiğini burada belirtelim.</p><p>&ldquo;Kamon&rdquo; kelimesinin bugünkü Türkçe manası &ldquo;kımız&rdquo;dır. Kısrak sütünden yapılan bir içkidir. &ldquo;Medos&rdquo; kelimesinin ise birkaç dilde anlamı vardır. Eski Slavca&#39;da &ldquo;medu&rdquo;, bugünkü Slavca&#39;da &ldquo;med&rdquo; bal anlamına gelmektedir. Eski Prusça&#39;da &ldquo;meddo&rdquo;, bal Keltçe&#39;de &ldquo;medu&rdquo; bal şerbeti, Litvanca&#39;da &ldquo;medius&rdquo; , anlamına gelmektedir. Lazistanda bu dönemde en çok içilen Medo Rodoplar&#39;da da Agaryan=Agrianların en sevilen içkisidir.</p><p>Orfe Efsanesi neredeyse Hz. İsa kadar, yüz yıllar boyu damgasını dünya sanatına vurmuş bir efsanedir. Batı Rodoplar&#39;da Lyaskovo köyü folklor topluluğu yönetmeni Hristina Dimitrova: &ldquo;Bizim köyde herkes şarkı söyler. Okuma evine bağlı koro, değişik etkinliklere katılsa da, asıl en önem verdiği müzik festivali Smolyan&#39;da yapılan &lsquo;Orfe Günleri&#39; etkinliğidir.&rdquo; diye açıklar.</p><p>Ünlü Pomak asıllı yazar Kaşif Kapısızov, Batak ve Tımraş Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren 1970-1972 asimilasyon olaylarına kadar yaşanan dönemlerdeki katliamları şiirsel bir anlatımla ifade eder. Kapısızov yaşadıkları dramatik olayların içinden güzellikleri seçerek &ldquo;Orfe&rdquo; ile benzerlik kurar. Çünkü Orfe&#39;yi seven doğayı sever, Orfe&#39;yi seven tüm güzellikleri yaşayarak sever. Orfe&#39;den sonra Rodoplar&#39;da çınlayan türkülerin susturulmasını türlü imalarla sembolize eder. Bu türküleri yeraltında akan küçük çaylarla kıyaslama yapar. Yazara göre Rodoplar&#39;ın güzelliği, Rodop türkülerinden, ulu dağların senfonisinden bir kıtacıktır. Hayatı çilelerle dolu olsa da, türküler, özgür iradesinin bir ışığı&rdquo; olduğunu anlatır.</p><p>Bölge halkının müziğe olan tutkusunu Krasimir Martinov&#39;da Orfe ile ilişkisini şu kelimelerle ifade eder: &ldquo;En çok sevdikleri efsane de, Orfe&#39;yi anlatan ananelerdir. Kulaktan kulağa, ağızdan ağıza, nesilden nesile taşınan rivayetlere göre, efsanevi müzisyen Orfe, olağanüstü sesiyle bütün hayvanları büyülüyormuş. Orfe&#39;nin günümüzdeki şekillendirmelerinde, özellikle arfa veya lirle çizildiği görülür. Efsanede, Orfe&#39;nin lirindeki tellerden öyle mucizevi tonlar çıkardığını, vahşi hayvanların bile bu sesten mest olup, ayakları dibine yattığı&rdquo; anlatılır. Orfe, mitolojide şair, müzisyen, şarkıların üstün sesi ve sanatçı dehasının simgesi olarak bilinir.</p><p>Dünya çapında bir gladyatör olarak tanıdığımız SPARTAKÜS, Rodoplar&#39;dan gitme bir savaşçı olarak bilinir. Spartaküs M.Ö 109-71 yılları arasında yaşamıştır. Spartaküs, köle ve yoksullardan oluşan ordusuyla yıllarca İtalya yarımadasında bağımsız bir şekilde var olmuş ve zamanın yöneticilerine sorun olmuştur. Kendilerine karşı gönderilen sayısız orduyu yenmiş ve Roma Cumhuriyeti&#39;nin yönetim sistemini sarsmıştır. İsyanının eşitlikçi ve özgürlükçü karakteri nedeniyle sol literatürde sahip çıkılan bir kişiliktir.</p><p>Gayda, İskoç müzik aleti olarak bilinir. Sanki, gaydayı Avrupa&#39;da bir tek İskoçlar kullanırlar. Şayet gayda İskoç müzik aleti ise diğer komşuları olan Britinya Adası&#39;nda başka hiçbir halk bu gaydayı neden kullanmaz?</p><p>Bu halkın ataları olan Gotlar, Güney İskandinavya&#39;nın Gotland bölgesinde ortaya çıkmış, Avrupa&#39;nın tüm bölgelerine yayılmış, hatta Selanik yakınlarında varlığı görülmüş bir kavimdir.</p><p>Bu halkın kökeni Kimmer, Thrak ve İskitliler olmasın? Bu konu araştırmaya değer bir konudur.</p><p>Gayda, İskoçların milli müzik aleti olduğu kadar, aslında Rodoplar&#39;da yaşayan Agaryanların, yani günümüzde Pomakların asıl müzik aletidir.</p><p>Gotlar, II. yüzyıldan itibaren Scythia, Dacia ve Pannonia&#39;da yaşamışlar, III. ve IV. yüzyıllarda Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu döneminde Rodop topraklarını yağmalamışlar ve Aryanizmi(Agaryanlığı) benimsemişlerdir.</p><p>Gaydayı o yıllarda bölgede kullanan Agaryanlardan (Pomak) alarak kullanmaya başlamışlardır. Muhtemeldir ki onlarda bu kavmin mensubudurlar.</p><p>Günümüzde İskoçların yaşadığı topraklarda gayda kullanan başka bir halk var mıdır?</p><p>Balkan tarihi ve ulusçuluğu üzerinde çok oynayan Ruslar içinde, Rus tarihçi Prof. G.Ostrogorsky ise Ruslardan şöyle bahseder:</p><p>&rdquo; İstanbul&#39;un fethi Osmanlı Anadolu ve Avrupa&#39;daki Türk toprakları üzerinde bir köprü oluşturmuştu. İstanbul&#39;un fethinden yaklaşık 200 yıl sonrasına kadar Rus diye bir şey yoktu. Tam tersine Ruslar Tatarların boyunduruğu altında o şuurdan yoksun olarak yaşıyordu.&rdquo;</p><p>İlk Bulgar Devletinin kurucularının Tatar asıllı olduğunu nedense kabul etmezler. (E.Ç) Ruslar ve himayeleri altındaki Slavların inançlarını Bizanslılardan aldığını belirtir. Yunanlı yazar Georgios Nakracas&#39;ın kitabının çevirmeninin ön sözünde değindiği &rdquo;Başkasının tarihini tahrif etmek, ulus olmanın bir parçasıdır&rdquo; özdeyişi, geçerli bir ilke olmamalıdır.</p><p>Büyük Önder, Büyük Devlet Adamı Atatürk&#39;ün Tarih Kurumu Kongresi açılışında söylediği &ldquo;Türk tarihini 1071 yılında başlatmak büyük bir hatadır. Türk tarihini çok daha derinlerde arayın!&rdquo; ifadesinden yola çıkarak Türk tarihini araştırırken çok ilginç tarihi vesikalara rastlamış olmamdır.</p><p>Osmanlının yaşadığı kuruluş ve yükselme devri onlar sayesinde yaşanmıştı. Hatta bazı tarihçiler Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar olan padişahların Bektaşi kökenli olduğunu iddia ederler. Osmanlı tebaasını 1527 yılında &ldquo;Sunnileştirme&rdquo; akımı başlatmıştır.</p><p>Aslında, gerek Balkanlar&#39;da gerekse Anadolu da, Bektaşi Dedeleri, Selçuklunun ve Osmanlının o dönemlerinde Bogomilleri ve Hıristiyanları Müslümanlaştırmıştı.</p><p>Ama ne yazık ki, 1527 yılından sonra sapmaların etkisinde kalarak Müslümanlıkta bölünmeler başlayacak, mezhep farklılıkları kan davasına dönüşecektir. Toplumları büyük felaketlere hep bağnaz insanların bağnaz düşünceleri sürüklemiştir.</p><p>Balkanlar&#39;da 1877-78 yıllarında ki 93. savaşları esnasında Anadolu&#39;ya 1.5 milyon Türk göç etmiştir. Tüm Balkanlar&#39;dan Anadolu&#39;ya göç edenlerin sayısının 5 ila 6 milyon arasında olduğu iddia edilir.</p><p>Bu göçler gerçekleşmemiş, bu insanlar yerlerinde yurdunda kalmış olsalardı, acaba Balkanlar nasıl olurdu?</p><p>Hep düşünmüşümdür. Balkanlar&#39;ın coğrafyası günümüzde nasıl çizilirdi?</p><p>Türkiye&#39;de yaşayan üçüncü kuşak Agaryan=Agrian torunu olarak, 79 yıllık ömrüm, kendimi bildim bileli dinlediğim göç hik&acirc;yeleri ile geçti.</p><p>Küçüklüğümde beni fazla etkilemeyen olaylar, yaşlandıkça beni etkilemeye başladı. Yaşlı göçmenlerin eskiden &ldquo;göçmen dert yer, acı içer&rdquo; dedikleri gibi. Uykuları k&acirc;bus, anlattıkları hep dert olmuştur.</p><p>Yıllar sonra ana vatan topraklarına alışınca &ldquo;Elveda Rumeli!&rdquo; demeye başladılar. Bahçesindeki gülleri, ulu ağaçları özlediler. Bahçemde bıraktığım vişneler, kirazlar ne oldu diye sayıklayarak ömür geçirdiler.</p><p>Exodos&#39;taki Rum muhacirler tersi göçleri Küçük Asya topraklarına döneriz diye hep ümitle yaşadılar (Exodos&#39;un kelime anlamı, Eski Ahit&#39;in ikinci kitabının adıdır. O kitapta, Exodos&#39;ta Musa Peygamber zamanında Musevilerin Mısır&#39;dan çıkışları anlatılır. Göç anlamına gelir. Birinci cildi Batı Anadolu göçlerini, ikinci cildi ise Orta Anadolu göçlerini anlatır).</p><p>Yunanistan&#39;a göçen Rum muhacirleri, Küçük Asya topraklarına döneriz diye hep ümitle yaşadılar. O kadar ki Atina&#39;da Küçük Asya Enstitüsünü kurdular, Anadolu&#39;dan göçen Rum ve Yunanlıların kayıtlarını bir gün tekrar döneriz diye tuttular.</p><p>Ama bizim bitli muhacirler (geçmişte böyle anılırlardı) nedense dönmeyi hiç düşünmediler.</p><p>Nedeni de o topraklarda çok acı çekmişler. İsimleri değiştirilmek istenmiş. Dinleri değiştirilmek istenmiş. 3200 yıl yaşadıkları toprakları ellerinden alınmak istenmiş. Canları istenmiş.</p><p>Dinlediğim göç hikayelerinde Ermeni tehcirinden çok daha elim olaylar yaşamışlar. Ama Ermeniler gibi yaşadıkları toprakları, hiçbir zaman başka ülke askerlerine peşkeş çekmemişler, gelin bizi kurtarın diye davetiye çıkarmamışlar.</p><p>Balkanlar&#39;da yaklaşık 1.5-2 milyon Türk yaşamaktadır. 1-1,5 milyonda Pomak, Torbeş, Goran ve Agaryan=Ahren=Aren yaşamıştır.</p><p>Ata topraklarından, Plevne Savaşı sonrası kovulunca, 1878 de ilk cumhuriyetle idare edilen devleti kurmuşlardır.</p><p>Lütfen, Avrupa tarihini inceleyelim, o tarihlerde Avrupa ve dünyada kaç ülke cumhuriyetle idare ediliyordu?</p><p> Balkan Türklüğü, Türkiye Cumhuriyeti&#39;nin Kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk&#39;ün şu sözleriyle yine devam etmek istiyorum:</p><p> &ldquo;Türk tarihi bir bütündür. Bu yüzden bir bütün olarak araştırılmalı, incelenmeli ve okutulmalıdır&rdquo;.</p><p>Gerçekten de öyledir. Yunanlılar 3000 yıllık bir geçmişten bahseder. Gerçek tarihleri M.10.yy ile Roma dönemine kadardır. Bulgarlar 1300 yıllık bir tarihlerinin olduğunu yazarlar.</p><p>Kaç defa kesintiye uğradıklarından hiç bahsetmezler. Unutmasınlar, iyi araştırsınlar&hellip;</p><p>M.Ö XII. yüzyılda Balkanlar&#39;a gelen İskit boyları vardır. Bunların kayıtlarına M.Ö VII. yıllarından itibaren rastlarız. Pek çok tarihçinin, Balkan Türkleri üzerindeki araştırmalarında Bulgar, Yunanlı ve Makedonların Pomaklara &ldquo;Agaryan&rdquo; dediği gibi Boşnaklarında &ldquo;Arentanlar&rdquo; olarak anıldığını iddia edilir.</p><p>Bu iki isim arasında ilginç benzerlik içinde Agaryan (Agrian) kelimesinin zaman içinde, İslamiyetle birlikte değişime uğrayarak Agren, Ahren, Aren isminin Pomage=Pomak şeklini aldığını bu konuyu araştıranlar bilirler.</p><p>Türk tarihinin de gerek Balkanlar&#39;da gerekse Anadolu&#39;da yaklaşık 3500-4000 yıllık geçmişi vardır. Ama ne yazık ki bazı tarihçiler, Anadolu ve Balkan Türkleri tarihini 1071 tarihinde başlatarak tarihi bir yanılgı içine girerler.</p><p>Yunan Kolonileriyle anlaşamayan Traklar, İskitler ile çatışmış olsalar da dostane ilişkiler içinde olmuşlardır. İskitleri tanımak için tarihin babası Heredot tarihine de bakmak yeterlidir. İskitler o yılların en kalabalık (büyük) kavmidir. Orta Avrupa&#39;dan Karadeniz kuzeyinde, Ukrayna steplerinde, Urallar&#39;da, Azerbaycan&#39;da ve güneyinde Persia (İran) bölgesinde yaşamışlardır.</p><p>Prof.Dr. M.Taner Tarhan, Antik kaynaklarda, İskitler&#39;in &quot;cengaver&quot; karakterlerini yansıtan, &quot;güçlü ve muharip&quot; bir toplum olduklarına dair birçok ayrıntılı kayıt mevcuttur. Mesela, Thukydides bu konuda İskitlerden, övgü ile söz etmekte ve aynen şunları söylemektedir:</p><p>&quot;Savaşlardaki cesaretleri ve ordularının sayısı bakımından, İskitler, Traklardan çok üstündürler. Zira bunlarla ne Avrupa&#39;da ve ne de Asya&#39;da, hiçbir millet mukayese edilemez. Bunların tümü, tamamen birleşse bile, İskitlerle baş edemezler.&rdquo;</p><p>Kemal Gözler adlı araştırmacı: &rdquo;Belaslatina&#39;nın kenarından Skıt (Iskıt,İskat) isimli bir çay geçmektedir. Skıt çayı güneyden İvraça tarafından Balkan dağlarından gelmekte ve kuzeye doğru Tuna nehrine doğru akmakta, Tuna nehrine çok yaklaştığında, Tuna nehrine akan Sagosta nehrini Tuna nehrine bağlayan kanala dökülmektedir. Skıt çayı Roma İmparatorluğu döneminde isim yapmış bir çaydır. Latince adı Scitus&#39;tur.&rdquo;</p><p>Bu çayın kıyılarında çok eski zamanlara giden yerleşimler olduğu bilinmektedir. 2004 yılında, Skıt çayı kenarında Ohaden isimli köyde kendisine &lsquo;Todarka&#39; ismi verilen 8100 yıllık bir kadın iskeleti bulunmuştur.</p><p>Makedon kaynaklarında, 829-841 yıllarında Selanik civarında Türklerin ve Agaryan= Agrenlerin yaşadığı anlatılır.</p><p>III. Mihail ve dönemin filozofu olarak tanınan Bulgar Kirilos &ldquo;Agrenlerin&rdquo; Hıristiyanlık üzerine konuşmaları üzerine bir gün onlarla tartışır.</p><p>&ldquo;Agrenlerin, Allah&#39;ın Peygamberi Hz. Muhammed Allah&#39;tan bize çok iyi haber getirdi. Çok insan Muhammed&#39;in dinini kabul etti. Biz de O&#39;nun kanununa uyduk ve asla O&#39;nun kanunundan dönmeyeceğiz&rdquo; cevabını alan Filozof Kirilos, &ldquo;Peygamber Efendiniz Hz Muhammed&#39;e inen Kuran-ı Kerimin 19 süresi (Meryem süresinin) 17.ayetiyle cevap vermiştir.</p><p>Bu olay bile onları ikna edememiş olmasını Agrenlerin=Pomakların o dönemde de Müslüman olduğu, Yunan ve Bulgarların iddia ettiği gibi Osmanlı döneminde zorla İslamiyeti kabul etmiş Müslümanlar olmadığının en açık kanıtıdır.</p><p>Ercan ÇOKBANKİR,</p><p>Arkelog</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yunan-mitolojisi-imis_1731003312_Epayie.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Agrenler ve Yunan mitolojisi... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yunan-mitolojisi-imis_1731003312_Epayie.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Emrullah Efendi - Asırlık bir imza atan büyüğümüz]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/asirlik/2110/</link>
            <description><![CDATA[* Emrullah Efendi, öğrencileri üzerinde kuşun yavrusu üzerinde titrediği gibi titremiş, onları dalâlete düşmekten, tehlikeli akımlara kaymaktan ve siyasî cereyanlara kurban gitmekten korumaya gayret etmiştir.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/asirlik/2110/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Tue, 25 Jun 2024 12:37:29 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yeryüzünden milyonlarca, hatta milyarlarca insan geçmiş, ancak bunların sadece bir kısmı ardından derin izler bırakarak tarih sayfalarında yer tutmuşlardır.</p><p>Bu kimseler ya topluma cidd&icirc; zararlar veren ve aşırılıklarıyla tanınan kimselerdir ya da topluma faydası dokunup hayırları dilden dile, nesilden nesle, kitaptan kitaba aktarılan kimselerdir.</p><p>Hiç kuşkusuz, bunların birincileri topluma zarar ettikleri gibi, kendilerini de heder eden kimselerdir. İkincileri ise topluma faydalı oldukları gibi, inşallah, ahiret gününde de inanarak yaptıklarının karşılıklarını göreceklerdir.</p><p>Böyle şahsiyetlerden küresel çapta nam kazanan kimseler olduğu gibi, her toplumun kendi çapında yetişen değerli şahsiyetleri de vardır.</p><p>Bulgaristan Türkleri arasında yetişen böyle insanlar arasında önemli bir yere sahip olduğunu düşündüğüm bir şahsiyet bulunmaktadır ve onun adı Emrullah Efendi&#39;dir.</p><p>Emrullah Efendi, kimdir ve neden kendisini önemli şahsiyetler arasında görmekteyim? Bu soruların cevaplarını aşağıdaki satırlarda vermeye çalışacağım.</p><p>Emrullah Efendi, 15 Nisan 1878 tarihinde Deliorman&#39;ın göbeğindeki şirin ve güzel Yusufhanlar (Pristoe) köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Feyzullah Hacı Hasan, aslen Malatyalı olup Osmanlı zamanında Şumnu yöresinde tahsild&acirc;rlık yapmıştır. Bu esnada Yusufhanlar köyünden evlenerek oraya yerleşmiş ve ibtid&acirc;iye / ilkokul muallimliği yapmıştır. Oğlu Emrullah daha dokuz yaşında iken vefat eden Feyzullah Hacı Hasan, arkasında Peygamber talihli yetim evl&acirc;dını bırakmıştır.</p><p>Emrullah Efendi, on iki yaşına geldiğinde anasını da kaybederek öksüz kalmıştır. Ancak kendisinden büyük kardeşleri, ağabeyleri olduğu için onların himayesinde hayatın dikenli yollarında yürümeye başlamıştır. İlkokulunu köyünde hocalık yapan Muhsin Efendi&#39;nin yanında ikmal etmiştir. Aynı zamanda birçok Deliorman çocuğunun yaptığı gibi, tatillerde gücü nispetinde çalışmış, büyüklerinde ziraat işlerinde yardımcı olmuştur.</p><p>O dönemde Silistre şehrinde, Osmanlı döneminden kalma medreseler vardır ve onların en meşhurları Ayvaz Paşa, Satırlı, Bayraklı Cami medreseleridir. Küçük Emrullah&#39;ın ilm&icirc; kabiliyetini gören kardeşleri ve yakınları onu eğitim için zamanın tanınmış Silistre medreselerinden birisine göndermişlerdir.</p><p>Molla Emrullah, orada okuduğu sürece de tatil zamanında bostan pandarlığı, kiracılık (taşımacılık) ve Ramazan hocalığı yaparak okulunu devam ettirebilmek için madd&icirc; kazanç elde etmiştir.</p><p>Üstün bir başarı ile medresede dört yıllık eğitimini tamamlayınca Emrullah Efendi, ilim yolundaki serüvenine İstanbul D&acirc;rü&#39;l-Fün&ucirc;nu (İstanbul Üniversitesi) İl&acirc;hiyat Fakültesi&#39;nde devam etmiştir.</p><p>Bu okulda iyi bir eğitim alarak 1913 yılının Şaban ayında aliyyül&acirc;l&acirc; derece ile mezun olmuştur. Emrullah Efendi&#39;nin İl&acirc;hiyat Fakültesi&#39;nde öğrenim gördüğü sıralarda hocalarının bazıları şunlardır: Abdurrahman Şeref, Mustafa Asım, Hasan Fehmi, Hüseyin Avni, Ömer Hayri, Manastırlı İsmail Hakkı, Babanz&acirc;de Ahmed Naim.</p><p>Emrullah Efendi, İstanbul&#39;da bulunduğu zaman zarfında devrin fikr&icirc; cereyanlarını, basın ve yayınını yakından takip etme imk&acirc;nı bulmuştur. Orada &quot;Sır&acirc;t-ı Müstak&icirc;m&quot; çevresinde toplanan münevverleri tanımış, Bulgaristan&#39;a gelişinden sonra bile bu dergiyi okumuş ve okutmuştur.</p><p>Emrullah Efendi&#39;nin aynı zamanda meşhur muhakkik &acirc;limlerden ve son Şeyhülisl&acirc;m Mustafa Sabri Efendi&#39;nin Ders Vekili ve Danışmanı olan Muhammed Z&acirc;hid el-Kevser&icirc; ile yakın ilişkileri olmuştur.</p><p>Emrullah Efendi, üniversiteden mezun olunca, kendisine Türkiye&#39;de kalma teklifleri yapılmış, ancak o bu yapılan teklifleri reddederek memleketine dönmüştür.</p><p>Döndüğünde Bulgaristan Türklerinin kültür merkezi halindeki Şumnu&#39;ya yerleşen Emrullah Efendi, Müşebekli (Müşebbekli) Medresesine müderris olarak tayin edilmiştir. Eğitime pek de elverişli olmayan medreseyi tamir edip yepyeni bir eğitim yuvasına çevirmiştir.</p><p>İstanbul&#39;da tanıştığı yeni pedagojik usullerle eğitime başlayan Emrullah Hoca, çok geçmeden okulun yetersiz oluşu nedeniyle Medrese-i Aliyye olarak bilinen eski medrese binasını tamir ettirerek öğrencileriyle oraya geçmiştir.</p><p>Emrullah Efendi, ilk zamanlarda bu çalışmalarının karşılığında herhangi bir ücret de almamıştır. Fakat birinci Dünya Harbi&#39;nin başlaması üzerine, Bulgaristan ile Türkiye aynı safta savaşa girmiştir.</p><p>Bu sebeple Bulgaristan Türklerine istedikleri orduda askerlik yapma hakkı tanınmıştır. Emrullah Efendi de askere alınarak orada önce tabur imamlığı, daha sonra da bölük vaizliği yapmıştır.</p><p>İşler sük&ucirc;na kavuşunca, Emrullah Efendi tekrar Medrese-i Aliyye&#39;deki müdürlük görevini üstlenmiştir. Bu arada daha Birinci Dünya Harbi öncesinde Bulgaristan Müslümanlarının din&icirc; kadro ihtiyacını karşılayacak bir okul kurulması kararlaştırılmış ve savaş sonrasında bu okulun açılış çalışmaları başlatılmıştır.</p><p>Bulgaristan Müslümanları tarihinde bir devrim niteliğini taşıyan Medresetü&#39;n-Nüvv&acirc;b açılması, 1922 yılının sonuna doğru gerçekleşmiştir.</p><p>Nüvv&acirc;b Medresesi&#39;nin kurulması üzerine, Emrullah Efendi oraya müdür olarak atanmıştır. Sert ve ısrarlı bir kişilik sahibi olan bu zat, Nüvv&acirc;b&#39;ta hem hocalık hem yöneticilik ve hem de öğrencilere babalık yapmıştır. Çok zor ve çalkantılı dönemlerden geçen okulun kapatılmayıp Türk toplumuna hizmet etmesi için gecesini gündüzüne katarak uyumlu bir şekilde çalışmıştır. O, gerektiğinde bazı mesai arkadaşlarıyla öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamak için köy köy gezerek eli açık Müslüman halktan yardım toplamış, gerektiğinde de karşısına sopayla, bıçakla çıkan haddini bilmezlere karşı mücadele etmiştir. Okulda çıkan karışıklıklar sebebiyle birkaç ay görevden alınmışsa da, kendisine karşı yürütülen propagandaların aslının olmadığı tespit edilince yeniden görevine dönmüştür.</p><p>Emrullah Efendi, Nüvvab&#39;ın açılışından 1941 yılında vefatına kadar okulda 19 yıl müdürlük yapmış, yirminci yılın da açılışını yapabilmiştir.</p><p>Nüvv&acirc;b okulu açılırken T&acirc;l&icirc;/Lise ve &Acirc;l&icirc;/Yüksek kısımlarında ayrı birer müdür olacağı kararlaştırılmışsa da, bu gerçekte hiçbir zaman olmamış ve Emrullah Efendi her iki bölümü de başarılı bir şekilde yönetmiştir.</p><p>Ayrıca okulda değişik yıllarda, değişik sınıflarda çok üstün bir başarıyla şu dersleri de vermiştir: Arapça, Kel&acirc;m, Mantık ve Mecelle (İsl&acirc;m Hukuku Prensipleri).</p><p>Emrullah Efendi, öğrencileri üzerinde kuşun yavrusu üzerinde titrediği gibi titremiş, onları dal&acirc;lete düşmekten, tehlikeli akımlara kaymaktan ve siyas&icirc; cereyanlara kurban gitmekten korumaya gayret etmiştir. Aynı zamanda, diğer daha alt seviyedeki medreselerin kapanmaması için de büyük mücadele vermiştir. Bu hususta, Şumnulu &acirc;lim ve eski Başmüftü Hocaz&acirc;de Mehmed Muhyiddin Efendi&#39;nin desteğini de alarak var olan medreselerin kapanmasını engellemek için, oralara yetişkin Nüvvab mezunlarını müdür ve müderris olarak göndermiştir. Özellikle Razgrad&#39;da açılmış olan Feyziyye Medresesi&#39;ni kapatmak isteyen din aleyhtarlarına karşı öğrencilerini hep uyanık tutmuştur.</p><p>Böyle aktif bir hayat yaşayan Emrullah Efendi, hizmet yolunda koşa koşa yorulmuş, ama mücadeleden geri kalmamış.</p><p>O, son anlarına kadar Nüvv&acirc;b&#39;ın dertleriyle, Müslümanların eğitim işler ile meşgul olmuş ve bu yoldan pes etmeden Allah&#39;ın rahmetine kavuşmuştur.</p><p>Bu muhterem insan, metin ve gayretşinas z&acirc;t, 8 Ramazan, 1360/30 Eylül, 1941 tarihinde vazifesi başında &quot;İrci&icirc; il&acirc; Rabbike/Rabbine dön...&quot; emr-i il&acirc;h&icirc;sine uyarak ruhunu Yaradan&#39;a teslim etmiştir.</p><p>Cenaze namazına başta Hocaz&acirc;de Mehmed Muhyiddin Efendi, Div&acirc;n-ı Al&icirc;-i Şer&#39;&icirc; Az&acirc;sı tefsir sahibi Mustafa Hayri Efendi, Şumnu Müftüsü Mustafa Sabri Efendi olmak üzere Nüvvab öğretim kadrosu ve daha birçok öğretmen, köylü, kasabalı dost ve sevenler katılmıştır.</p><p>Cenaze namazı, Çarşı Camii&#39;nde kılınarak toprağa verilmiştir. Ardında kızları ve oğulları, yüzlerce talebesi ve sevdikleri kalan Emrullah Efendi&#39;nin en büyük mirası ise kurup yaklaşık 20 yıl boyunca yönettiği ve böylece bir asra imzasını attığı Medresetü&#39;n-Nüvv&acirc;b&#39;tır.</p><p>Çünkü bu okuldan yetişen yüzlerce kişi sadece Bulgaristan Müslüman-Türk kültürüne hizmet ederek Müslüman-Türk kimliğini korumakla kalmamış, Türkiye&#39;ye de ışık saçmıştır.</p><p>Emrullah Efendi&#39;nin Nüvv&acirc;b vasıtasıyla hizmetleri kendisinin vefatından sonra da devam etmiş, zira bu okuldan mezun olan oğulları Mehmed Emrullah ve Abdullah Emrullah, bir de damatları Beytullah Şişman ve Yusuf Aliş onun hizmetini devam ettirmişlerdir. Hatta oğlu Mehmed Efendi ve damatları Beytullah ve Yusuf efendiler babalarının vefatından sonra okulda hocalık da yapmışlardır. Emrullah Efendi&#39;nin oğulları, 1949-1951 göçünde, damatları da 1989&#39;daki büyük göçte Türkiye&#39;ye göç etmişler ve orada rahmet-i Rahman&#39;a kavuşmuşlar, damadı Yusuf Aliş ise İstanbul&#39;da ikamet etmekteydi (Hayatta ise Allah hayırlı uzun ömürler versin!)</p><p>Son olarak bir hususu da paylaşarak yazımı noktalamak istiyorum:</p><p>3-4 yıl önce, Nüvv&acirc;b mezunlarından olup 1990 yılında yeniden açılmasıyla Nüvv&acirc;b&#39;ın ilk müdürü olan Osman İsmail hocama Emrullah Efendi&#39;nin mezarını sormuştum. O da, mezarının &quot;soya dönüş süreci&quot; esnasında defnedildiği mezarlığın yerle bir edilmesi esnasında, bazı vefak&acirc;r Nüvv&acirc;b öğrencilerinin, müdürleri Emrullah Efendi&#39;nin mezarını açarak fani bedeninden kalanları doğduğu Yusufhanlar köyündeki mezarlığa defnettiklerini söylemişti.</p><p>Ben de birkaç yıl önce mezarlığa gidip ruhuna bir F&acirc;tiha okuyarak, bu değerli insanı y&acirc;d ettim.</p><p>Allah kendisine gan&icirc; gan&icirc; rahmet eylesin!</p><p>Vedat S. Ahmed,</p><p>Bulgaristan Yüksek İslam Şurası Başkanı</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/asirlik_1719310790_ci1YIB.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Emrullah Efendi - Asırlık bir imza atan büyüğümüz ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/asirlik_1719310790_ci1YIB.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kırım ve Bulgaristan'daki facialar unutulmadı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/kirim/2084/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/kirim/2084/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sat, 18 May 2024 13:21:40 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Halklar ve milli azınlık grupları, tarih süreci içerisinde, değişik coğrafya ve iklimlerde bulunmalarına rağmen, kimi zaman aynı alınyazılarını yaşarlar. Akıbetleri tıpatıp aynı olur.</p><p>Kırım Tatar halkı ile Bulgaristan&#39;daki Türkleri yan yana getirirsek, tarih süreci içinde yaşamış oldukları serencam zincirlerini halka halka izlersek, aralarındaki ortak noktaları hemen yakalamış olacağız.</p><p>Kırım Yarımadası&#39;nda zengin bir tarihsel geçmişe sahip olan Tatar halkı, kendi kültürünü, sanatını, gelenek ve göreneklerini yerli yerince oturtmuş, uluslararası arenada da söz sahibi bir devlet konumuna gelmiştir. Şanlı, şöhretli hanları, sultanları vardır.</p><p>İnsanları, geniş yaylalarında buğday, mısır üretir, bağ ve bahçelerinde yetişen meyveler, üzümler tadı lezzeti ile dillere destandır.</p><p>Şehirleri, Rus ve dünya yazarlarına ilham kaynağı olmuştur. Puşkin, Gorкi, Çehov ve Dostoevski&#39;ler en güzel eserlerini Kırım kentlerinde, altın kumlarında kaleme aldıkları yadsınmaz bir gerçektir.</p><p>Ne var ki, Kırım Hanlığı 1783 tarihinde Rus egemenliğine geçer ve o gün bu gün, Kırım halkının birgün dahi yüzü gülmemiştir...</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türkler, 1878 yılından sonra, &ldquo;göç olgusu&quot; ile yatıp kalkmaya başlamışlardır. Yüzyıllardan beri yaşadıkları yuvalarında bir &rdquo;muhacir&rdquo; zihniyeti ile varlıklarını sürdürmekten asla kurtulamamışlardır.</p><p>Hudut kapılarını ha bugün açacaklar, ha yarın! Anadolu&#39;ya ha bugün gideceğiz, ha yarın!&rdquo;</p><p>Bu tarihten sonra, tıpkı bir barajın sularını boşaltırcasına, Bulgaristan&#39;daki Türkler, bir on, onbeş yıl süren aralıklarla Anadolu&#39;ya sürülmüştürler...</p><p>Kırım halkı da sürekli göçler, sürgünler yaşamıştır. Kırım&#39;ın insanları bölük bölük, sürü sürü, Ural Dağları&#39;nın arkasına, soğuklar diyarı Sibirya&#39;ya, Orta Asya çöllerine sürülmüştür.</p><p>İlle ki, şu 18 Mayıs 1944 yılı var ya, &rdquo;dünya, göç, sürgün,&rdquo; edebiyatına yeni bir anlam kazandırıyor, bu tarih.</p><p>Çünkü, dünya dünya olalı, böylesine bir gaddarlık, alçaklık ve zulüm yaşanmamıştır.</p><p>Kırım halkı, bir gecede, domuz vagonlarına doldurulup yurt yuvasını boşaltmak zorunda kalıyor.</p><p> Yollara dökülen halkın yüzde 46&#39;sı sürgün sırasında ve sonra telef oluyor.</p><p>Kırımlı müzisyen Fevzi Aliyev, bu büyük felaketin, bu görülmedik trajedinin üstüne türkü yakılmadığını, türkü bestelenmediğini tespit edip bunun sorgulamasını yapıyor ve &ldquo;zor iş&rdquo; deyip çıkıyor işin içinden.</p><p>Bunu, insanların binbir sıkıntılarını, tohum gibi dağıtılmalarını, gazete, kitap, dergi yayınlarının yasaklanması, radyo ve televizyon yayınlarının eksikliğine bağlıyor. Bir de KGB ajanlarının ve gizli polisin insanların ensesinde solumaları ile açıklıyor...</p><p>Böylece bu olayda, trajedi ve lirizm, hiç bir türlü buluşamıyor, kucaklaşamıyorlar.</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türkler de, 1989 yılında, &ldquo;büyük göç&rdquo; olayını yaşıyorlar.</p><p>Birkaç ayın içerisinde, yarım milyona yakın insan, Türkiye&#39;nin değişik yerlerine ve bir kısmı da İsveç gibi Batı ülkelerine sığınıyor...</p><p>Ancak, bu göç olaylarından biraz önce, Bulgaristan&#39;daki Türkler, &ldquo;mayıs özgürlük yürüyüşleri&rdquo; düzenliyorlar.</p><p>Güneyde, 19 Mayıs tarihinde, Cebel halkının protesto yürüyüşü, Kuzeyde ve Burgaz yöresinde &ldquo;barışçıl&rdquo; yürüyüşler silahla, topla bastırılıyor. Meydanlar, şehit kanları ile yıkanıyor...</p><p>Büyük göçü, halkımız, bir türkü ile şereflendiremiyor.</p><p>Biz de, halk bilimcilerine soruyoruz:</p><p>Bu göç üstüne neden bir türkü ortaya çıkmadı?</p><p>Bu göç, az mı canlar yaktı, yürekleri dağladı? </p><p>Nice aileler parçalandı; psikolojik bunalımlar, gençlerimizin, yaşlılarımızın yıllarca peşini hiç bırakmadı?</p><p>Kırım Tatar dilinde, 1944&#39;ten 1957 yılına dek yayın yasağı konuyor. Bulgaristan&#39;daki Türkler de, 1984-1989 yılları arasında, kendi ana dilleri Türkçe konuşamıyorlar. Sokakta, meydanda, hatta evde bile Türkçe konuşma yasağı getiriliyor...</p><p> 1990 yılından sonra, buna benzer yasaklar kaldırılmış olsa da, gazete, dergi ve kitap gibi yayınlarda arzu edilen düzeye ulaşılamıyor.</p><p>Devlet televizyonundaki on dakikalık göztermelik Türkçe haber programı bile referandum ile iptal edilmek istenmektedir...</p><p>Mayıs ası, bu iki topluluk için çok önemli bir tarihtir.</p><p>Mayısları unutmayalım! </p><p>Emel Balıkçı</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kirim_1716029944_jSIfG0.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kırım ve Bulgaristan'daki facialar unutulmadı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kirim_1716029944_jSIfG0.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Karaçavuş'un esir tutulduğu İskenderiye Kalesi'ni ziyaret ettim]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/buyuk-dedemin-tutuldugu-iskenderiye-kalesi-ni-ziyaret-ettim/2073/</link>
            <description><![CDATA[*** Meşhur İskenderiye Kalesi'ne ayak bastığımda bir hayli heyecanlandım ve bayağı hüzünlendim.
Gözlerim, dedemin gençlik ve esir düşmüş hallerini boşuna arayıp durdu...  ]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/buyuk-dedemin-tutuldugu-iskenderiye-kalesi-ni-ziyaret-ettim/2073/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sun, 07 Apr 2024 23:48:28 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Büyük dedem Hüseyin Karaçavuş, Cihan Harbi esnasındaki Birinci Kanal Harekatı&#39;nda, Filistinlilerin ve Arapların ihaneti sonucu İngilizlere esir düşmüş.</p><p>Mısır&#39;ın İskenderiye Kalesi&#39;nde tutsak edilmiş; fakat bir fırsatını bulup firar etmiş ve Türk Kurtuluş Savaşı&#39;na katılmış.</p><p>İstiklal gazisiydi. Sarıkamış&#39;tan terhis olup 1925 yılında, memleketi olan Eğridere ilçesindeki  küçük ve şirin Mıkmıl köyüne dönmüş.</p><p>Komutanları ve silah arkadaşları her ne kadar &quot;Karaçavuş, gitme, kal buralarda, sizin memleket artık Bulgara terk edildi&quot; demişler.</p><p>Rahmetli büyük dedem, &quot;Benim o topraklarda anam, babam, eşim, bacım ve kardeşlerim var.&quot; diyerek, doğup büyüdüğü köyüne ancak tam 42 yaşına bastığında dönebilmiş...</p><p>104 yaşında vefat ettiğinde, ben sekiz dokuz yaşlarındaydım.</p><p>Yüce Rabbim, bana nasip etti ve geçen ay büyük dedemin Mısır&#39;da esir kaldığı kaleyi ziyaret etme fırsatı yakaladım.</p><p>Meşhur İskenderiye Kalesi&#39;ne ayak bastığımda bir hayli heyecanlandım ve bayağı hüzünlendim.</p><p>Gözlerim, dedemin gençlik ve esir düşmüş hallerini boşuna arayıp durdu...  </p><p>Zamanında, bu çok sıkı şekilde korunan kaleden, büyük dedemin firar etme hikayesi de bir o kadar ilginç ve zekice kurgulanmış bir hadise.</p><p>İngiliz Ordusu&#39;nda görevli Müslüman Hint asıllı İngiliz askerler varmış, onlar kalede esir tutulan askerleri Alman zannediyorlarmış. Emir aldıkları üstleri, onları bu şekilde kandırmış ve Hintli İngiliz askerleri, &quot;Pis ve cani Almanlar!&quot; diyerek, onlara çok kötü davranıyorlarmış.</p><p>Büyük dedem, dini bilgileri güçlü olan, yazma okuması olan biriymiş. Bir cuma günü ne kadar esir olsak da namazımızı kılalım diyerek teyemmümle namazlarını eda etmişler ve bundan sonra, bu durumu gören Hintli Müslüman askerler tarafından sempati ve sıcak ilgi görmeye başlamışlar.</p><p>Hintli askerlerden birisi imana gelip büyük dedemin ve altı arkadaşının kaleden firar etmelerine yardımcı olmuş.</p><p>İngiliz kontrolü altında bulunan topraklarda, yalnız geceleri yolculuk yaparak bir ayda zor bela Beyrut&#39;a ulaşmışlar.</p><p>Orada bir Arapla anlaşmışlar; fakat dedemin değişiyle bu &quot;Kum Arabı&quot; bunların parasını aldıktan sonra develerine dipçik atmış ve firari kaçak askerler develerden düşüp çöl ortasında kalmışlar...</p><p>Beyrut&#39;un dışına çıktıları için burada başka bir Arap ile anlaşıp deniz yolu ile Fransızların kontrolünde olan Laskiye&#39;ye varmışlar, oradan da Kuvayimilliye kontrolündeki topraklara ulaşabilmişler.</p><p>Yeniden kısmetleri yaver gitmemiş. Bir sabah, bir mısır tarlasında bunları yakalamışlar ve asker kaçağı olduklarını zannedip ordu yetkililerine teslim etmişler.</p><p>Çok yorgun ve bitkin halde olduklarından dolayı, sorulan sorulara ikna edici cevaplar verememişler ve tam da idam sehpalarına tekmeyi vuracakları anda, büyük dedem Hüseyin Karaçavuş,  Cemal Paşa komutasında Kanal Harekatı&#39;nda görevdeyken bozguna uğradıklarını ve İngilizlere esir düşüp  İskenderiye Kalesi&#39;ne kapatıldıklarını anlatmış. Bunun ispatı da, yanımızdaki bu Müslüman Hintli İngiliz askeridir demiş.</p><p>Böylece berat etmişler ve daha sonra, her birini başka komuta kıtalarına dağıtmışlar.</p><p>Rahmetli büyük dedem, Milli Mücadele&#39;ye K&acirc;zım Karabekir&#39;in yönettiği orduda devam etmiş.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/buyuk-dedemin-tutuldugu-iskend_1712523071_SD76bp.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Karaçavuş'un esir tutulduğu İskenderiye Kalesi'ni ziyaret ettim ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/buyuk-dedemin-tutuldugu-iskend_1712523071_SD76bp.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Resmiye Mümün’ün Kostino köyü yöresine ait yer adları üzerine araştırma kitabı çıktı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/resmiye/2030/</link>
            <description><![CDATA[Kırcaali ilçesine bağlı Kostino (Kemikler) köyü ve civarındaki 14 köyün yer adları üzerine gerçekleştirilen bilimsel araştırma kitabı, toponimlerin dil özellikleri ve toponimler sözlüğünden başka ayrı ayrı yerleşim birimleri üzerine genel bilgiler, yörenin tarih ve coğrafyasına genel bakış ve birçok efsane ve bazı yerlerin fotoğraflarını da sunar.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/resmiye/2030/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sun, 01 Oct 2023 17:37:55 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Resmiye Mümün&#39;ün Kostino köyü yöresine ait yer adları üzerine araştırma kitabı çıktı.</p><p>Şair ve gazeteci Resmiye Mümün, 2005 yılında Plovdiv (Filibe) Paisiy Hilendarski Üniversitesi&#39;nin Kırcaali Lyuben Karavelov Şubesi Türkoloji Bölümü&#39;nde başarıyla savunduğu &ldquo;Kostino Köyü ve Yöresinin Toponimisi&ldquo; adlı yüksek lisans tezini kitap haline getirdi.</p><p>Kitabın editörlüğünü şair Haşim Semerci, basımönü hazırlıklarını ise İbrahim İbrahim yaptı.</p><p>Resmiye&#39;nin yüksek lisans tezinin bilimsel danışmanı, 2013 yılında aramızdan ayrılan Prof. Dr. Emil Boev, tezin değerlendirme ve inceleme raporunu hazırlayan ise o zaman asistanlık görevinde bulunan, halihazırda Cebel (Şeyhcuma) Hristo Botev Lisesi Müdürü Neziha Hasan&#39;dır.</p><p>Kırcaali ilçesine bağlı Kostino (Kemikler) köyü ve civarındaki 14 köyün yer adları üzerine gerçekleştirilen bilimsel araştırma kitabı, toponimlerin dil özellikleri ve toponimler sözlüğünden başka ayrı ayrı yerleşim birimleri üzerine genel bilgiler, yörenin tarih ve coğrafyasına genel bakış ve birçok efsane ve bazı yerlerin fotoğraflarını da sunar.</p><p>Kitabın ön kapağında, müellifin uzaktan çektiği Kostino&#39;nun bir fotoğrafı, arka kapağında ise Zvınçe (İmamlar) köyü ile ilgili Koca Hafız Efsanesi yer alır.</p><p>Söz konusu bölgenin yerlisi olan Resmiye Mümün, kitabın önsözünde şöyle diyor:</p><p>&quot;Kostino köyü ve yöresinin toponimisini yaklaşık iki yıl içerisinde araştırdım, önerilen tüm çalışma yöntemlerini uyguladım. Her ne denli amaca yönelik çalışma gayreti göstermişsem de, çalışmanın ortaya koyduğu bu kitabı bir deneme olarak nitelendirebilirim, çünkü cevap bekleyen daha nice soru mevcuttur.</p><p>Bu bakış açısından hareketle, bu yönde yapılacak gelecek çalışmalara faydalı olabilirsem, araştırmanın ana görevini yerine getirmiş olacağım. Bunu araştırma kapsamında yaptığım çalışmalarda emeği geçen tüm şahıslar sayesinde başarmış olacağım. Burada kendilerini saygıyla anarken sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.&rdquo;</p><p>Müellif, araştırmanın sonuç bölümünde, &ldquo;Yer adları, bir milletin yerleşme (isk&acirc;n) tarihi için en önemli yaşayan belgelerden birisidir. Bir coğrafyayı kendisine &ldquo;vatan&rdquo; yapan milletler, çoğu zaman kopup geldikleri ana yurtlarından adlar getirip, yeni yerleştikleri bölgelerdeki benzer yerlere koyarlar. Bu yetmezse, renk, yön, kişi, boy, soy, oymak, cemaat, bitki, hayvan vb. adları vererek yaşadıkları yerleri belgelendirirler. İşte, Kostino (Kemikler) köyü ve yöresinin toponimisi üzerine yapılan araştırmanın sonuçları da bu hali doğruladı.</p><p>Yöreye ait 1000&#39;i aşkın yer - su adı tespit edildi. Sosyalizm dönemine ait yeni yapı ve kuruluşlarla ilgili toponimlere yansıyan bazı Bulgarca kelimelerin dışında (Obarınyanı, Çaşa, Krısınyanı, MTS&#39;yinaltı), tümü Türk Dili veya Türk Dili&#39;ne girmiş başka (Arapça, Farsça vb.) asıllı kelimelerdir&rdquo; diye vurguluyor.</p><p>Resmiye, &ldquo;Türk Dili açısından genellikle incelenen toponimi malzemesinin, Rumeli diyalektine ait Doğu Rodop Türk ağızlarına özgü özelliklere sahip olduğu belirlendi. Kostino ve yöresi köylerinin ağızları aynıdır. Kostino ve yöresinin toponimisi, Doğu Rodop Türk toponimisine ait olup, Türk dünyası yer adları ile birlikteliğini ıspat etti. Bununla birlikte Türk boy, soy, oymak, cemaat, kabile adları gibi etnonimlere rastlanılması buradaki halkın Türk asıllığından şüphe bırakmamalıdır&rdquo; diye özetliyor.</p><p>Daha önce sekiz şiir kitabı çıkan Resmiye Mümün, halihazırda Kırcaali Haber Gazetesi&#39;nde muhabir olarak görev yapmaktadır.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/resmiye_1696171463_slqgN0.jpeg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Resmiye Mümün’ün Kostino köyü yöresine ait yer adları üzerine araştırma kitabı çıktı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/resmiye_1696171463_slqgN0.jpeg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[İbrahimler veya kaybolan bir köyün öyküsü]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ibrahimler/2029/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ibrahimler/2029/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Wed, 13 Sep 2023 23:23:22 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>İbrahimler Köyü, birkaç mahalleden oluşmuştur: İbramlar, Karaveliler, Yamaç Mahalle ve Kanoğulları,</p><p>Arda nehrinin üzerine bir kuş gibi konmuştur. Karşılarındaki Bezdüven ( yerel ağız) veya Bezdiven Dağı, tıpkı bir dev misali, bu köylerin üzerlerine sanki boynunu uzatmış gitmiştir.</p><p>Geçmişte, kimler kurmuş, kimler konmuş şu küçük Rodoplar mekanına, bilinmiyor.</p><p>Her halde üç kardeş, ya da bir sülale, bu yamaçları fethetmişler ve yüksek dağ sırtlarını kendilerine mekan edinmişlerdir.</p><p>Kabataslak tarihe bir göz atacak olursak, karşımızda şu gerçeği buluruz:</p><p>Bu hadise, bundan altı küsur asır önce vuku bulur.</p><p>Bu da 1460-70-li yıllarında, Osmanlı, Karaman Beyliği&#39;ni çarçur edince, zavallı Türkmen halkını, bu acımasız ve verimsiz dağlara sürmüştür.</p><p>Yabani oturmayan bir yerde, insanlar, canlarını kurtarmak için bu uçurumlu ve sarp yerlerde soluğunu almışlardır.</p><p>Daha doğrusu da, buraları kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerdir...</p><p>Köy yeri, henüz kurulmuş kurulmamış, insan su kaynağını tutmuş, ibadet yeri yapmıştır.</p><p>Cami deyince, halkı bir araya toplayan, aşı ve işi derleyen, acıyı ve neşeyi yaşatan şu köy meydanıdır.</p><p>Bir Dutdibi, ya da Cevizaltı&#39;na, işte oraya bir Cami yapılır. Yanıbaşında dere içi pınarı akar.</p><p>Bu sulardan nice hanım hanımlar, kızlar ve nineler bakraçlarla evlerine su taşırlar, aş kaynatırlar, temizlik yaparlar.</p><p>Halka, arka dayak olarak da, köyün hemen karşısında ise bir bütün olarak, koskocaman, bir tek taş topraktan ibaret olan Bezdüven tepesi.</p><p>Bezdüven, herkese güç ve kuvvet, dinçlik verecektir. Hele onun zirvesi, doruğu adeta kutsallaştırılmıştır.</p><p>Oradan Edirne&#39;nin Selimiye Cami&#39;sinin minarelerini, Marmara denizini, ardından Uludağı ve uzaklarda kalan Anadolu&#39;yu ve ana vatan topraklarını görmek mümkündür...</p><p>Etten tırnak koparmak, taştan ve dimdik yamaçlardan toprak edinmek, bir dönüm tarla için daha da kolay gelmiştir, buraları mekan tutan insanlara. Artık, onların ismi cismi, köy hayatının en önemli bir parçasıdır: Harmankaya tarlası, Çukur tarla, Çalağacı tarlası, Değirmen tarla ve Kuvanlıkkaya, Tuzluk, Yatacık gibi yer adları devreye girmiştir&hellip;</p><p>Bir de yol! Yolun haline de bir bakalım: katır, eşek geçecek kadar dar ve çukur yollar. Onlar da halkı yakın sayılan yerleşim yerlerine - Tozçalı, Hallar, Şeytan Köprü, Eğridere vb. ulaştıracaktır. Oralardan da tüccarlar tuzu, sabunu, çarığını ve ununu vb. malları halka getireceklerdir.</p><p>Geçen asrın 60-70-li yıllarında, köy nüfusu yaklaşık en yüksek olup, 600 kişiye ulaşmıştır.</p><p>Bunlar da Halil ağalar, Mümüneminler, Salibekirler, Ormancı Seidler, Seidşop ailesi, Topallar, Durmuşsaliler sülaleleridir. Onlar burada sürdürebilmişler ve arkadan gelen nesillere unutulmaz anılar yad etmişlerdir.</p><p>Bu küçük, ulaşıma zor olan Rodoplar köyü, bu haliyle bir hayli ünlüler de yetiştirmiştir.</p><p> Abdurrahman İsmail Dede, Balkan Savaşları&#39;ndan önce Yunanistan&#39;ın Dedeval dağ köyünde imamlık yapmıştır. Bu köy, çoktan boşalmış, çayır ve çalılığa dönmüş; ama dedenin mezar taşı hala orada bulunmaktadır.</p><p>İbramlar&#39;da, Tosçalı ve başka medreselerde dini eğitim görüp imamlık, hocalık edenlerin sayısı bir hayli kabarıktır.</p><p>Prof. Dr. Ali Eminov hadisesi, başlı başına ayrıcalıklı bir olaydır.</p><p>Bir karlı, yeni yılbaşı gecesinde, komünist totaliter rejim koşullarının daha da ağırlaşacağını sezen bir lise öğrencisi, özgürlüğüne kavuşmak, kendine normal bir hayat kurmak için, Yunanistan topraklarına geçer ve tüm gurbetçiliğin acımasız koşullarına katlanarak, ta Amerika&#39;nın Nebraska eyaletine yerleşmeyi, önce lise, daha sonra da yüksel tahsil almayı başarır.</p><p>Son derece ilginç ve dikkat çekicidir ki, tüm Batı alemi, Bulgaristan&#39;daki Türk halkına yapılan haksızlıkları, ad değiştirme, dinin yasaklanmasını, baskı ve cezaevlerini, cap canlı bir soykırımı, antropoloji uzmanı Ali Eminov hocadan öğrenecek ve sesini o zaman çıkaracaktır...</p><p>Bu bağlamda, tüm Rodoplar&#39;ın Türk halkı ve Bulgaristan&#39;daki Türkler, haklı olarak hocaları Ali Eminov ile övünüp gururlanacaklardır&hellip;</p><p>Geçen asrın 50-60&#39;lı yıllarında, köyden bir hayli pedagoji öğretmeni çıkar ve küçük afacanlara doğru dürüst eğitim verirler.Bekir Halim, Abdurrahman İsmail, İlyas Mümün, Recep Sadullah vb. öğretmenlerin isimleri hala saygı ile anılmaktadır.</p><p>Ağır köy koşullarına katlanan çocuklar, boş vakitlerde &quot;Çelik&quot; atacak, &quot;Tokurcum&quot; oyunu çizecek; bayram günlerinde ev ve mahalle dolaşacaklar, çatallı kızılcık değneklerle çörek toplayacaklar, sevgi ve coşku dolu anlar yaşayacaklardır.</p><p>Bu arada halk eski, kalu beladan kalma adetleri, bayramları unutmamış, günümüze dek yaşatmış, yaşatmaktadır.</p><p>Hele o meşhur Hıdrellez Günü ve Yedi Kızlar Aşı ile birlikte kutlanan etkinlikler, hala göç eden köylünün hatıralarında muhafaza olmuştur.</p><p>O çiçek toplamaklar, Yedi Kızlar Aşı hazırlıkları, mani mani üstüne düzenlenen dizeler:</p><p>&quot;Karanfil deste gider</p><p>Kokusu dosta gider,</p><p>Yarim beni görünce</p><p>Evine hasta gider.</p><p>Bezdüven&#39;e çıktın mı</p><p>Anadol&#39;a baktın mı,</p><p>Yarin suya gelince</p><p>Çemberini açtın mı.</p><p>Cami yanı suları</p><p>Çok soğuktur içilmez</p><p>İbrahimler kızları</p><p>Övmekle bitirilmez.</p><p>Bezdüven&#39;den yel esti</p><p>Esti dereyi geçti</p><p>Merak etme güzele</p><p>Başkası onu seçti...&quot;</p><p>Hatıra kalan o düğün günleri ve meşhur &quot;Maşalan&quot; ateşi etrafında oyunlar, şenlikler&hellip;</p><p>Erkeklerin de ateş etrafında rol alma olayları. Kimi &quot;Eşek&quot;, kimi de &quot;Kalaycı&quot; ve &quot;Çingene&quot; olunca, halkı coşturur, bayramların tadını çıkarırlar&hellip;</p><p>Köy, yıllar önce terk edilmiş, kırık dökük viraneliğe dönüşmüştür; ama yaz ortası gelince, dört kıtaya yayılan halk, bir heyet oluşturur ve o unutulmaz Dağ Bayramı&#39;nı canlandırırlar, birbirine kavuşur ve eski birlik ve beraberliği yeniden yaşamış olurlar. </p><p>Emel BALIKÇI</p><p>( Bu araştırma yazısı, Alev dergisinden alıntıdır ve Abdurrahman İsmail ailesinin bilgilerine dayanılarak yazılmıştır.)</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ibrahimler_1694641214_9fJ7CX.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ İbrahimler veya kaybolan bir köyün öyküsü ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ibrahimler_1694641214_9fJ7CX.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kırcaali'deki Yaver Paşa Konağı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/kircaali-deki-yaver-pasa-konagi/1959/</link>
            <description><![CDATA[Günümüz Bulgaristan devleti sınırları içinde ayakta kalan, Osmanlı Ordusu'na ait en eski yapılardan biridir. Binanın bir bölümünde, son Kırcaali Garnizon Komutanı Yaver Paşa'nın kaldığı için, konağın adı da halk arasında paşanın ismiyle anılır.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/kircaali-deki-yaver-pasa-konagi/1959/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sun, 11 Dec 2022 21:10:44 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong>Balkan Savaşları&#39;nın 110. yılı anısına</strong></p><strong>________________________</strong><p>21 Ekim 1912 yılında işgal edilen Kircaali&#39;nin incisi Yaver Paşa Konağı&#39;nı tanıyalım.</p><p>Bina, Osmanlı Sultanı Abdulaziz&#39;in talimatları ile 1870 yılında garnizon komutanlık binası olarak inşaa edilmiştir. </p><p>Günümüz Bulgaristan devleti sınırları içinde ayakta kalan, Osmanlı Ordusu&#39;na ait en eski yapılardan biridir. Binanın bir bölümünde, son Kırcaali Garnizon Komutanı Yaver Paşa&#39;nın kaldığı için, konağın adı da halk arasında paşanın ismiyle anılır.</p><p>Osmanlı&#39;nın bu topraklardan çekilmesinden sonra, bina askeri amaçlarla kullanılmıştır. 1934 yılında, DNA ( Дом на Нарадната Армия ) - Ordu Evi olarak kullanıma açılmıştır.  </p><p>Günümüzde binanın güney kısmı ve üst katı subay kulübü olarak faaliyet göstermektedir. Ön cephesi lokanta - ( Rusalka restoranı ), pastane ve kırtasiye amaçlı kullanılmaktadır. Binanın ön yüzü, bu ticarethanelerin eklemeleri ve reklam panoları ile kapatıldığı için değersiz bir duruma getirilmiştir.</p><p>Bu gün Kırcaali&#39;yi ziyaret edenlerin çoğunluğu, Yaver Paşa Konağı&#39;nın hangi bina olduğunu bilmezler.</p><p>Binanın Arda nehrine bakan tarafında eskiden Osmanlı Asker&icirc; Kışlası bulunuyordu. Belli bir süre bu mekanlar Bulgar Topçu Kışlası olarak kullanılmıştı. Günümüzde hepsi yıkılmış ve yerine Arda nehri kıyısına güzel bir park yapılmış.</p><p>Fotoğraflarda Yaver Paşa Konağı&#39;nın günümüzdeki ve 1912 yılından önceki halleri görülmektedir.</p><p>Kırcaali şehri, yaşayan bir Türk tarihidir.</p><p>Gezelim, görelim ve geçmiş tarihimize sahip çıkalım. </p><p>Mecit Bayraktar</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kircaali-deki-yaver-pasa-konag_1670782596_dQqBRw.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kırcaali'deki Yaver Paşa Konağı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kircaali-deki-yaver-pasa-konag_1670782596_dQqBRw.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Babam Müslüman mezarlığında, annem ise Hristiyan maşatlığında yatmakta...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/babam/1939/</link>
            <description><![CDATA[* Bir siyasi mahkum olarak, Eski Zağara Cezaevi'nin 6. müfrezesinde cezamı çekerken, annem rahmetine kavuştu ve cenaze merasimine katılmama bile izin verilmedi.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/babam/1939/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Thu, 14 Jul 2022 23:20:25 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bulgaristan&#39;da yapılan soykırım sürecinde, devlet destekli sahte tarihçiler mantarlar gibi türediler. Bol kepçe unvanlar, ödüller verildi.</p><p>Halbuki, devlet tarafından bize verilen kimliklerde Türkoğlu Türk olduğumuzun yazılı olarak belirtili olduğunu, ben kendi usulünmce, ikili ve uluslararası anlaşmalara dayanarak (Burada Paris - 1947, Berlin, Viena, Helzinki, Madrid ve Ottawa anntlaşmalarını kastediyorum.), başkent Sofya&#39;da bulunan devlet konseyi başkanlığına hatırlatım.</p><p>Bunun akabinde, ben üç yıl boyunca Belene adasında bulunan temerkuz kampında sürgün olarak tutuldum. Daha sonra, ceza kanununun 108. maddesi gereği beş yıl hapis cezasına çarptırıldım.</p><p>Bir siyasi mahkum olarak, Eski Zağara Cezaevi&#39;nin 6. müfrezesinde cezamı çekerken, annem rahmetine kavuştu ve cenaze merasimine katılmama bile izin verilmedi.</p><p>Şu an babam Müslüman mezarlığında, annem ise Hristiyan maşatlığında yatmakta...</p><p>Çeşitli dinler siyaseti bir araç olarak kullanmazlar;fakat politikacılar dini kullanarak ayrımcılık yapmaya devam ediyorlar.</p><p>Halbuki, asırlar boyunca bizler aynı topraklarda kardeşçe yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz...</p><p>Seydali AKGÜN</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/babam_1657830575_eWKSIV.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Babam Müslüman mezarlığında, annem ise Hristiyan maşatlığında yatmakta... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/babam_1657830575_eWKSIV.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Siyah beyaz fotoğraflarda gizlenmiş 69. Göçü]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/siyah-beyaz-fotograflarda/1905/</link>
            <description><![CDATA[* Neler yoktu ki, bu çok değerli ve geçmiş tarihimizi yansıtan nostaljik fotoğraflarda. *Gidenlerin gözlerindeki derin üzüntü, kalanların kederli yüzlerinden akan göz yaşları; bütün bu siyah beyaz yansımalar her hemşehrimizi mutlaka sarsacaktır.     * Göçün başlayacağı Topçu Garı'na koştu. Garda mahşeri bir kalabalık vardı. Tüm Deliorman köyleri adeta oraya akmıştı. Ortalıksa milisya ( polis ) kaynıyordu...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/siyah-beyaz-fotograflarda/1905/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Tue, 22 Mar 2022 15:37:36 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Geçen gün Deliormanlı dostum Hikmet Efrahim&#39;in paylaştığı bazı siyah beyaz fotoğraflar dikkatimi çekti. Tarihe bakılırsa, bundan tam 53 yıl öncesi çekilmişlerdi ve Deliormanlıların o dönemdeki Türkiye&#39;ye göç dramını yansıtıyorlardı.</strong><strong>Neler yoktu ki, bu çok değerli ve geçmiş tarihimizi yansıtan nostaljik fotoğraflarda. Çoğu fotoğraf, bir büyük Türk köyü halkının göçmen kafilesini uğurlarken çekilmişti.</strong><strong>Gidenlerin gözlerindeki derin üzüntü, kalanların kederli yüzlerinden akan göz yaşları; bütün bu siyah beyaz yansımalar her hemşehrimizi mutlaka sarsacaktır.</strong><strong>Ayrıca Deliormanlı bacılarımız ve erkeklerimizin o zamanki yaşantısından, giyim kuşamından gerçek kesitlerdi bunlar.</strong><strong>Ne yazık ki, tam 53 yıl sonra ilk kez dünya yüzü görüyorlardı. Belki de, günümüzün bakış açısı onları daha değerli kılacaktır; fakat bu fotoğrafları Bulgaristan&#39;da ve Türkiye&#39;de herkesin görmesi gerekiyor...</strong><strong>Bu uğurda nelerin yapılabileceği artık kamuoyununa düşmekte. Neler yapılamaz ki: resim sergileri, foto albümler, belgesel çekimleri. Elimizin altında adeta bir cevher yatmakta...</strong><strong>Bu gizli kalmış fotoğraflar, öncelikle göçün acı tarafını yansıtmakta. Onlar yeni doğmuş bir bebek gibi korunmuşlar...</strong><strong>1969 yılında, yasaklı bir despotik rejim esnasında, komünist ajanların aramızda cirit attığı dönemde, kim çekmişti bu 100&#39;den fazla fotoğrafı? Kimdi bu esrarengiz şahıs ve cesur yürek?</strong><strong>Bunu ben de çok merak ettim ve araştırmam neticesinde, günümüzde Konya&#39;da yaşayan Süleyman Akman&#39;a ulaştım.</strong><strong>Kimdir, bu Süleyman Akman sorusunu bizzat kendisine sorma fırsatı yakaladım;</strong><strong>&quot;1945 yılında, Bulgaristan&#39;ın Rusçuk iline bağlı  LoçvaTopçu köyünde (Glodjevo ) doğdu. 1951&#39;de Türkiye&#39;ye göçü yaşadı. Yüksek öğrenimini İstanbul&#39;da yaptı. Grafik ve fotoğraf eğitimi aldı. Öğrenciliği sırasında, 1969 yılının yazında gittiği Batı Almanya&#39;daki çalışma kampı dönüşünde ter ettiği köyüne uğradı.</strong><strong>Köyde herkes ayaklanmıştı.1968-1978 Göçü başlıyordu.</strong><strong>Göçün başlayacağı Topçu Garı&#39;na koştu. Bu tren garı Loçva ve Razgrad&#39;a bağlı Topçu köyleri sakinleri tarafından ortak kullanılıyordu.Garda mahşeri bir kalabalık vardı. Bütün Deliorman köylüleri adeta oraya akmıştı; çünkü burası göçmenlerin trene bindiği bir durak yeriydi. Ortalıksa milisya  ( polis ) kaynıyordu.</strong><strong>Zordu karar vermesi...</strong><strong>Kararttı gözlerini, başladı o umutsuzluğun ve umutların iç içe geçtiği göçü fotoğraflamaya...</strong><strong>Tren, Türkiye&#39;ye doğru yol aldığında 100 kare kadar 6&times;6 SB fotoğraf çekmişti.</strong><strong>Kendisini Türkiye&#39;den özel olarak ve resmen görevlendirilmiş bir gazeteci sandıkları için hiç bir engellemeye de uğramamıştı...&quot;</strong><strong>Süleyman Akman&#39;a filmleri bugüne kadar nasıl koruduğu sorduğumda, cevabı şu oldu:</strong><strong>&quot;Filmlerin banyolarını kendim yaptım, dörder dörder kesip pelür k&acirc;ğıtlara sarıp karton kutular içinde nem almayacak dolaplarda yıllar boyu sakladım.</strong><strong>53 yıl sonra anlıyorum ki; ben o gün Topçu Garı&#39;nda bir belgesel niteliğinde göç çalışması yapmışım. Herhalde, 69. Göçü&#39;nü Bulgaristan&#39;da fotoğraflayan başka birisi de olmamıştır...</strong><strong>İyi ki; o gün ordaymışım ve o çalışmayı gerçekleştirmişim!&quot;</strong><strong>Mümin TOPÇU</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/siyah-beyaz-fotograflarda_1647952656_T2Hoka.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Siyah beyaz fotoğraflarda gizlenmiş 69. Göçü ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/siyah-beyaz-fotograflarda_1647952656_T2Hoka.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Mehmet Yaver Paşa - Rodoplar'ın Son Osmanlı Kumandanı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/yaver-pasa/1876/</link>
            <description><![CDATA[*Bulgar topları, asker sivil ayrımı yapmıyor, her saniye, ölüm kusuyordu.* Yaver Paşa, hayatının en zor kararını vermek zorunda kalmıştı. Sivil ölümlerin vebalini taşıyamazdı. Vicdanının sesini dinledi. Kurmayları ile danışıldıktan sonra teslim olma kararı alınmıştı.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/yaver-pasa/1876/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Tue, 30 Nov 2021 15:25:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Bu sefer sizlere Batı Trakya ve Rodoplar&#39;dan sorumlu Kırcaali Garnizon Komutanı Mehmet Yaver Paşa&#39;nın Bulgar ordusuyla savaşını ve esarete düşme öyküsünü anlatacağım. Takvim yaprakları, o talihsiz günü, 14 Kasım1912 olarak göstermekte.Bu tarihte Osmanlı askeri ile sıcak temas sağlayıp çatışmaya giren, Ferecik&#39;i işgal eden, Yüzbaşı Kirpikov&#39;un öncü birlikleri olmuştu. Çatışmanın çıktığı ilk anlarda yetersiz kalan Bulgar askerine yardım çabuk ulaştırılmıştı.Osmanlı süvarileri kuşatılmış, bir kısmı şehit edilmiş, bir kısmı da esir alınmışlardı. Esir alınanlar arasında Teğmen Avni de bulunuyordu. Sorgulanmış, elleri kolları bağlanmış, daha detaylı sorgulanması için Bulgar karargahına gönderilmişti. Yolda fırsatını bulup, kaçmayı deneyen Teğmen, Bulgar kurşunuyla şehit edilmişti.Cebinde buldukları, İkinci Müretteb Komutanı Yarbay İsmail tarafından yazılan mektup çok önemli bilgiler içermekteydi. Yaver Paşa&#39;nın tüm planları artık deşifre olmuştu. Osmanlı askerinin tamamı Kermekli- Merhamlı hattında toplanmıştı. Bu bilgi hızlı bir şekilde tüm Bulgar birliklere ulaştırılmış ve bölge kuşatma altına alınmıştı.Yaver Paşa&#39;yı teslim olmaya mecbur kılan son çatışma, öğlen saatlerinde karma süvari komutanı Albay Tanev birliklerinin saldırıları sonucunda yaşanmıştı. Paşa, hakim tepelere yerleştirdiği toplarıyla düşmanı 2- 3 km. uzağında tutmayı başarsa da, ateş ve ölüm kusan onlarca top karşısında çok yetersiz kalmıştı. Saat 15.30&#39;a kadar devam eden çarpışmalar, her dakika daha da şiddetlenmişti.Meriç nehrini geçmek için burada bulunan binlerce göçmen de saldırıların hedefi olmuş, her top mermisinin düştüğü yer, kan gölüne dönüşmüştü. Fena kuşatılmışlardı. Çatışmayı kazanma olasılığı yoktu. Asker şerefiyle şehit düşene kadar çarpışabilirdi; ama göçmen kafilesi içinde bulunan yüzlerce bebeğin, gencecik kız ve çocukların, kadının, annelerin, ninelerin, yaşlı, nur yüzlü, ak sakallı dedelerin ne suçu vardı?Bulgar topları, asker sivil ayrımı yapmıyor, her saniye, ölüm kusuyordu. Bu durum karşısında siz ne yapardınız değerli dostlarım?Yaver Paşa, hayatının en zor kararını vermek zorunda kalmıştı. Sivil ölümlerin vebalini taşıyamazdı. İçindeki bir ses ona: &quot;Öl! Öl! Teslim olma, Paşa!&quot; diyordu.Vicdanının sesini dinledi. Kurmayları ile danışıldıktan sonra teslim olma kararı alınmıştı. İkindi vakti, teslim oluyoruz anlamına gelen beyaz bayraklı elçiler, Bulgar hatlarına doğru yürüyüşe geçtiler.Arkasından 36. Akhisar Alay Komutanı Fazıl Bey, Teğmen Veysel Efendi ve onlara eşlik eden üç asker, &quot;Barış Elçileri&quot; olarak buluşma noktasına gönderildiler. Top atışları durmuş, cephede çalınan ateş kes borusu, herkesin yüreğine su serpmişti.Ortalık bir an sakinleşti. Sonra da düşman hattında kesintisiz &quot;Uraaaaa&quot; sesleri, gayda sesleri ile buluşmuştu. Osmanlı hattında ise derin bir sessizlik, hüzün, hıçkırık, gözyaşı ve matem havası hakimdi. Biraz sonra tabur imamlarından birinin yanık sesi duyuldu:&quot;Allahü ekber, Allahü ekber...&quot; İkindi namaz saati gelmişti. Asker- sivil, kollarını sıvamış, toprağa dokunma suretiyle teyemmüm abdesti alıyordu. Saflar tutuldu. Bazıları için bu toplu halde kıldıkları son namazları olacaktı. Eller semaya açılmış dualar okunmuş, kişiler bir kez daha yaratıcısıyla buluşmuştu. Tek arzuları insaf ve merhametti.Düşman saflarına gönderilen barış elçileri, Bulgar karargahında sevinçle karşılanmıştı. Binbaşı Fazıl kendisini karşı tarafa Ferit, ona eşlik eden Teğmen Veysel de kendini Halil olarak tanıtmıştı. Fazıl Bey, ilk sözü alarak: &quot;Osmanlı Ordu Birliklerinin Komutanı Yaver Paşa Hazretleri, Bulgarların asil ve insani duygular içinde olduklarını düşünmektedir. Daha fazla kan dökülmesini önlemek için, saldırıların sonlandırılmasını arzu etmektedir. Askerimiz ile birlikte hareket eden çok sayıda çocuk, yaşlı kadın, hasta ve yaralı bulunmaktadır. Bunları ordu saflarından ayırdıktan sonra, Paşa Hazretleri 48 saat içinde teslim olma şartlarını sizlerle müzakere edebileceğini bildirmiştir&quot;.Olay, Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, Balkan Harbi Bölümü, 445-446 sayfalarında şu şekilde verilmiştir:&quot;...Yaver Paşa, beraberinde bulunan büyük göçmen kafilesinin katli edilmesine engel olmak ve karma karışık hale gelmiş müfreze birliklerini düzene sokmak amacıyla, 48 saatlik bir ateşkes için Bulgar Komutanlığına baş vurma kararı almıştı. Bu amaçla Kurmay Binbaşı Fazıl, Tekke sırtlarında bulunan Müretteb Süvari Tugay Komutanı Albay Tanev ile görüşmeye gönderildi&quot;.Albay Tanev, ateşkes şartlarını bu şekilde kabul edemeyeceklerini, 48 saat bekletilmenin söz konusu bile olamayacağını, 4 saat içerisinde teslim olmayı kabul ederlerse müzakere sürecini başlatabileceğini söylemişti.Tekke köyü ile Merhamlı arasında bir noktaya görüşme çadırı kurulmuş ve birkaç saat süren müzakereler sonucunda, teslim olma şartlarını içeren Fransızca metin oluşturulmuştu. Gece saat 22.00 sıralarında imzalar atılmış, Yaver Paşa&#39;ya teslim olması için 15 Kasım, saat 14.00&#39; de kadar süre tanınmıştı.Paşa&#39;nın yapması gereken çok işi vardı. Gizlilik içeren evrak ve dosyalar imha edilmeli, askerin maaşı ödenmeli, sivil ve askerlere birkaç günlük kumanya dağıtılmalı, mümkünse ordunun parası bir yerlere saklanmalıydı.Yaver Paşa, Mestanlı&#39;da bulunduğu sırada, orduya ait para ve altınların bir kısmını Salim Ağa Cami&#39;sinin bahçesine gömdürmüştü.1970&#39;li yıllarda tamir ve kanalizasyon çalışması yapan işçiler, bu değerli hazineyi bulmuşlar ve kasabanın yöneticilerine teslim edilmişlerdi.Albay Tanev, birliğine döndüğünde, ilk işi üstteki komutanlarına bilgi vermek olmuştu. Altta emir eri vasıtasıyla gece yarısı Genev&#39;e ulaştırılan mektubun Türkçe tercümesi şu şekildeydi:&quot; Sayın Kırcaali Tümen Komutanı General Genev, bugün, 14 Kasım, saat 22.00&#39;de Kırcaali Müfreze Komutanı Yaver Paşa, benim önümde yazılı bir belge imzalamış, teslim olma kararı almıştır. 9 tabur asker, iki sahra topu, iki makineli tüfek ve askeri teçhizat ile birlikte, komutanı bulunduğum birlik tarafından saat 14.00&#39;te teslim alınacaktır. Yarın beyaz bayrakların bulunduğu alana gelirken, lütfen tarafınızdan ateş açılmasın&quot;.General Genev, şok olmuş, kıskançlık krizine girmişti. Bir general, ancak bir başka general tarafından esir alınabilirdi. Bir önceki gün Ferecik&#39;te 18 yaşındaki oğlu Nikifor öldürülmüştü. Bu son haber karşısında sevinememiş, hemen katibini çağırmış, Albay Tanev&#39;e gönderilmek üzere altta sunduğum metni yazdırmıştı:&quot;Sayın Albay, sizden Yaver Paşa&#39;yı uyarmanızı isterim. Savaş alanında daha rütbeli subay olan benim. Yaver Paşa size değil, bana teslim olmalıdır..&quot;İmzalanan protokol gereği, teslim olma saati - 15 Kasım (1912) olarak belirlenmişti. Sabahın erken saatlerinde, Osmanlı birliklerini teslim alma sürecini görüşmek üzere Gen. Genev ve Alb. Tanev bir araya gelmişlerdi. General Genev, Yaver Paşa ile Tanev arasında yapılan anlaşmadan son derece rahatsız olmuştu. Uzunca bir süredir avının peşinden koş, yarala, tam yakalayanacak duruma gelmişken, onu başkasına kaptır. Olacak iş mi bu? İşte kıskançlık doğuran nokta buydu. Teslim olma tutanağı iki komutan tarafından birkez daha incelenmiş ve saat 10.00 sıralarında Yaver Paşa&#39;nın çadırına değişiklikleri görüşmek için bir heyet gönderilmişti. Yapılan değişiklik gereği, Yaver Paşa Albay Tanev&#39;e değil, Gen. Genev&#39;e teslim olacaktı. Zaten Yaver Paşa&#39;nın isteği de bu yöndeydi.Mutabık kaldıkları plana göre, teslim süreci zamanında başlatıldı. Osmanlı askerleri kendi silahlarını öperek, teslim ettiler. 700 metre ileride, Tekke köyü çıkışında, onları kuşatan düşman birliklerine doğru harekete geçtiler. Onurları kırılmış, gönülleri incinmiş, başları öne düşmüştü. Ama içlerindeki öfke ve nefret dipdiri canlı kalmıştı.Karma Bulgar Tümenini oluşturan gönüllü Makedon, Ermeni ve Rus, Türk düşmanları ve azılı katillerinin önünden geçmeye zorlanmıştı. Köprüye vardıklarında dizleri tutulmuş, ayakları kasılmış, düşman tarafına geçmeden önce, birkez daha Yaver Paşa&#39;yı görmek istemişlerdi. Çok dramatik bir sahne yaşanmaktaydı. Kendilerini düşmana teslim edilmek için götürülen birer kurbanlık gibi hissetmişlerdi. Ah! Ah özgürlük! Savaş öncesi ve savaş sırasında, ne yapılması gerekenler yapılmış, ne de cephede atalarına laik, gereken yiğitlik gösterilmişti.Yaver Paşa, son defa askerinin önüne geçip, onları selamladı. Boğazına düğümlenen birkaç cümleyi, kendini zorlayarak telaffuz edebildi:&quot;Yiğitlerim, silah arkadaşlarım, kaderimizde bunu da görmek de varmış... Üzerlerinizde hakkım varsa, helal ediniz...Allaha emanet olunuz!&quot; Yaver Paşa ve subayları, Bulgar birliklerinin önünde, hiç gururları incinmemiş edası ile yürüyorlardı. Başları dik, alınları açıktı. Meşru vatanlarını savunmak için silah kullanmışlardı. Karşı taraf gibi din, ırk farkı yapmamış, hiç kimseyi evinden barkından uzaklaştırmamış, malına mülküne, kadınına el uzatmamış, yaralı veya esir düşen Bulgar askerine merhametli davranmıştı.Yaver Paşa, Bulgar komutanının hizasına geldiğinde selam vermiş, saygı gereği öne eğilerek, onurla taşıdığı kılıcını öptükten sonra, onu General Genev&#39;e teslim etmişti. General, Yaver Paşa&#39;nı kılıcını aldıktan sonra, onun ve subaylarının yüzlerinde okunan derin üzüntüyü hafifletmek için:&quot; Ekselansları, siz görevinizi şerefle yaptınız ve tamamladınız. Geçmiş olsun! Sizin yerinizde bu gün bizler de olabilirdik&quot;, şeklinde teskin edici sözler söylemişti. Teslim aldığı kılıcı hayranlıkla inceledikten sonra, Yaver Paşa&#39;ya dönmüş ve: &quot;Bu kılıcı şerefle taşımaya hakkınız var Ekselansları&quot; diyerek, onu tekrar iade etmişti.Albay Tanev&#39;e dönerek, subayların üzerlerinde bulunan tabancalarının alınmasını ve gereken yerlere gönderilmelerini emretmişti. Yaver Paşa&#39;nın Komutanlığını yaptığı Kırcaali Müfrezesi bu şekilde teslim alınmıştı.Bulgar görevlilerinin tuttukları resmi teslim olma raporunda şunlar yazılıydı:&quot;Teslim alınan, 1 General, 3 Albay, 242 Subay, 9363 asker, 9.000 silah, 8 top 2 mitralyöz, 1000 at ve 800 lira&quot; Osmanlı kayıtlarında rakamlar şöyle verilmişti: &quot;252 Subay, 8879 er, 8700 tüfek, iki ağır makineli tüfek, 8 dağ topu&quot;.Teslim alma merasiminden sonra Bulgar generali geçici karargahına döndü. Peşinden koştuğu Yaver Paşa ve askerinin yenilgisine sevinemiyor, derin bir üzüntü altında eziliyordu. Biricik oğlu Nikifor, düşmanını mağlup ettiği yerde öldürülmüştü. Bir sonraki gün Ferecik&#39;te toprağa verilecekti.Esir alınan Osmanlı asker ve subaylarına dönecek olursak, onlar için hayatlarında yeni bir dönem başlamıştı. Ayaklarından taşıdıkları sağlam postalları alındı. Bu soğukta yalınayak bırakıldılar. Güzel kemerleri, su mataraları, cep saatleri, cüzdanlar, bitli yeni sahipleri tarafından kapışıldı.Sofulu üzerinden önce Dimetoka&#39;ya, sonra da Eski Zağara&#39;ya götürülmek üzere yola çıkarıldılar. Yol boyunca neler yaşandığına dair bir fikriniz var mı? İşte Gazeteci Lev Troçkinin kaleminden birkaç satır:&quot;Dimetoka&#39;da bir süvari bölüğünün esirlere, sivil halka nasıl davrandığını belki de duymamış ve bilmiyorsunuzdur? Oradan gelen subay ve yaralı askerlere sorun. Silahsız Türkleri, suyun içine doğru sürükleyip, onları nasıl yaban ördeklerine ateş eder gibi vurup, avladıklarını, silahsız adamları köprüden suyun içine atmak için süngülerini nasıl kullandıklarını anlatacaklardır.&quot;Nazım Paşa, savaş öncesi Bulgarlara göz dağı vermek için, iki hafta içinde Sofya&#39;da oluruz. Askerine de, orada yapacağımız geçit töreni için madalya ve tören kıyafetlerinizi almayı sakın unutmayınız, demişti.Bu laflar unutulmamış, Yaver Paşa ve üst düzey subaylarına kıyafetler giydirilmiş ve toplu fotoğrafları çekilmişti. Esir alınmak nedir bilir misiniz? İşte esir alınan bir Osmanlı subayının anılarından bir örnek ve çağrısı:&quot;Üç gün ne ekmek, ne de su verildi. Def- hacet için biraz kenara çıkmak ölmek demekti. Asker bir dere içine koyun sürüsü gibi sürülmüştü. Dördüncü gün ikişer peksimet verdiler. Efrad bu yiyecekleri kaçırmamak için birbiri üzerine yığılmıştı. Bulgarlar yaylım ateşe başladı. O gece birçok şehit ve mecruh verildi. Ey bu satırları okuyan insan! Eğer hakiki bir Osmanlı yavrusu isen, bu intikamı unutma! Hiç bir vakit Bulgar&#39;a nazar-ı merhametle bakma! Zinhar esir olma! Bunu hiç bir zaman kabul etme. Öl! Öl! Öl!Öl! Fakat esir olma! Esaret müthiş bir hakaret, en acı bir felakettir. Her şeyden daha fena nedir? diye sorarlarsa, bila-tereddüt &quot;Esarettir!&quot; cevabını veriniz.(Hüseyin Cemal, Yeni Harp Başımıza Tekrar Gelenler, s 206, 222).Değerli okurlarım, kıymetli kardeşlerim, yaşadığımız toprakların ve Türkiye Cumhuriyeti&#39;nin değerini bilelim. Bu topraklar kolay vatan olmadı. Balkan savaşlarını, Birinci Dünya Savaşı izledi. Düşman, Anadolu&#39;ya da sızdı. Aynı benzer acılar Anadolu&#39;da da yaşandı. Tehlike bitmiş, geçmiş değil. Palikarya, dersini almamış, avuç ovuşturmakta. Fırsat kollamakta. Çevremizde yeni bir ateş çemberi oluşmakta. Bugünlerde Türk Lirasının değersizleştirilmesi, büyük oyunun bir parçası.Yıllarca büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bilinçli şekilde itibarsızlaştırmaya çalışılıyor. Bu da büyük oyunun bir parçası. Yeniden o karanlık ve felaket günlerini yaşamak istemiyorsak, uyanık olmak zorundayız. Osmanlı zamanında olduğu gibi düşman, hem dışımızda hem içimizde.109 yıl önce vatan bildiğimiz Rodoplar&#39;ı kaybettikten sonra, başımıza neler geldiğini bir hatırlayalım.Gün geldi, dilimize, gün geldi, adımıza, gün geldi, dinimize, örf ve adetlerimize, gün geldi Türk ve Müslüman olduğumuz için bizleri kırdılar. Aydın kişileri hapislere atıp zindanlarda çürüttüler. Şehit düşenlerimiz ve gazilerimiz oldu. Yüzbinlerce Türk, kendi öz vatanından sürüldü, göç ettirildi.Tarih, tekerrürden ibarettir. Geçmişi iyi tahlil ederek, geleceğimize öyle yön vermemiz gerekir. Bizlere bu toprakları vatan yapmak için kanlarını döküp, canlarını feda eden kıymetli şehit ve gazilerimizden feyz alarak vatanımızı ve devletimizi koruyup kollamak için canla başla çalışalım.Başka vatan, başka Türkiye yok!Mecit Bayraktar ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yaver-pasa_1638275590_s6YUJm.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Mehmet Yaver Paşa - Rodoplar'ın Son Osmanlı Kumandanı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yaver-pasa_1638275590_s6YUJm.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kırcaali şehri kurtarılmış mı, yoksa  işgal mi edilmiş...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/kircaali-kurtarilmis-mi-ya-da-isgal-mi-edilmis/1858/</link>
            <description><![CDATA[* "Kırcaali'nin Kurtuluş Günü" kutlamaları, he vicdan sahibi Türkü derinden üzmektedir.* Gerçeklerin bilinmesinde yarar vardır, çünkü susmak bir suça ortak olmak demektir.* Şimdilerde Kırcaali'nin kurtuluşunu kutlayanlar iyi düşünsünler, Bulgar Ordusu, kimi ve kimden kurtarmıştır?* Bütün bu gerçekler bilinirken, günümüzde Kırcaali Türk halkının sinir uçları ile oynanması, ne insanidir ne de huzura ve barışa hizmet eden bir davranıştır.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/kircaali-kurtarilmis-mi-ya-da-isgal-mi-edilmis/1858/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sun, 24 Oct 2021 19:07:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Her yıl 21 Ekim tarihinin &quot;Kırcaali&#39;nin Kurtuluş Günü&quot; olarak kutlanması, her vicdan sahibi Türkü derinden üzmektedir. Bugünlerde sanal alem aracılığı ile paylaşılan bilgiler ve yayımlanan fotoğraflar ise adeta birer ibretlik vesikasıdır. </strong><strong>Gerçeklerin bilinmesinde yarar vardır diye düşünmekteyim, çünkü susmak bir suça ortak olmak demektir. </strong><strong>Bu yazımdaki bilgiler gayet açık bir şekilde o tarihlerde cereyan eden gelişmeleri yeterince aydınlatmakta, işte bundan dolayı, bu tür utanç verici kutlamalara nihayet son verilmeli; Kırcaali&#39;nin günü ise başka bir tarihe çekilmeli ve suni bir şekilde sürdürülen bu anlamsız Türk düşmanlığına bir şekilde son verilmeli. </strong><strong>Bu tür kutlamaları, asıl Türk asıllı kardeşlerimizin tertiplemesi ise başka bir garabet ve acayip vahamet. </strong><strong>Kırcaali, 1885 yılında, Doğu Rumeli&#39;nin Bulgar Prensliği ile birleştirilmesinden sonra, padişah fermanı ile Edirne vilayetine bağlı bir kaza merkezine dönüştürüldü, 8 nahiyeye paylaştırılmış yüzün üzerinde köyü vardı.</strong><strong>Birinci Balkan Savaşı öncesinde kazanın nüfusu 40.000 civarındaydı. Bölgede Türklerin dışında 102 Rum ve 18 Yahudi yaşamaktaydı, başka dikkat çeken önemli bir husus ise o dönemde Kırcaali&#39;de tek bir Bulgar nüfusun yaşamadığıdır... </strong><strong>Şimdilerde Kırcaali&#39;nin kurtuluşunu kutlayanlar iyi düşünsünler, Bulgar Ordusu, kimi ve kimden kurtarmıştır? </strong><strong>Buna kurtuluş mu, yoksa işgal mi demek daha doğru? </strong><strong>Başka ve ikinci bir gerçek daha var. Madem ki, illaki bir kurtuluş kutlaması isteniyorsa, o zaman II. Balkan Savaşı&#39;nın son günlerine iyi bakılsın ve 19 Ağustos 1913 tarihi dikkate alınsın. </strong><strong>O tarihte, Eşref Kuşçubaşı ve Süleyman &Acirc;skeri Bey&#39;in akıncı birlikleri, Bulgar Ordusu tarafından işgal edilen Kırcaali&#39;yi kurtarılmışlar ve Batı Trakya Türk Cumhuriyeti&#39;ne dahil etmişler... </strong><strong>Kırcaali ve B.Trakya, 29 Eylül 1913 yılında imzalanan İstanbul Antlaşmasıyla, Doğu Trakya ve Edirne karşılığında Bulgaristan&#39;a bırakıldı. </strong><strong>Budur gerçek tarih ve böyle de bilinmeli. </strong><strong>Şimdiki Kırcaali yöneticilerinin kurtuluş masalları hiç de gerçekçi olmayıp tamamen siyasi karara bağlanmıştır ve sadece bölgede yaşayan Türk toplumunu rencide etmeyi amaçlamaktadır. Bu oyun nihayet son bulmalıdır... </strong><strong>Kırcaali&#39;nin işgal günlüğünü, şu şekilde sıralayabiliriz:</strong><strong>18 Ekim 1912</strong><strong>Albay Delov, komutasındaki Hasköy tümenine bağlı Bulgar Ordusu birliklerinin Osmanlı sınır birliklerine saldırıları Kokeztepe civarında başlatılmış. Aynı gün Güğren Kulesi, Dağ Tepe, Büyük Hisar, İri Obası, Sarı Yurt ve Yeni Mahalle yakınlarında şiddetli çarpışmalar yaşanır. </strong><strong>Gündüz saldırılarından bir sonuç alamayan Bulgar birlikleri, gece taarruzlarında başarı sağlar. İlk ele geçirilen Aydoğmuş ve Akça Kayrak köyleri olmuştur. Akça Kayrak&#39;ta Osmanlı Ordusu&#39;na ait yiyecek ve mühimmat depoları ganimet olarak ele geçirilir. </strong><strong>19 Ekim 1912</strong><strong>Çatışmalar Hasan Tepe, Gürgenlik ve Çardak&#39;ta yoğunlaşır. Osmanlı&#39;nın geri çekilmesiyle Kovanlık, Çakırlar, Göklemezler, Çıraklar ve Beyköy işgal edilir. Türkler, en ciddi direnişi Beyköy&#39;de gösterir. Aslında burası sıradan bir köy değildir. Dördüncü Murat&#39;ın kızkardeşi Hatice Sultan&#39;ın ve eşi Malkoç Bey&#39;in yurtluğu burada bulunuyormuş. </strong><strong>Beyköy halkı cesur ve mertmiş. Bulgar askerleri, cesur ve mert Beyköy halkının güçlü direnişini kıramayınca, bütün köyü ateşe verilmişler; katliamdan kurtulan köylülerin ve çatışmalardan kaçan askerlerin yaydığı panik havası sonucu, bölgeden toplu halde kaçışlar ve yığılmalar başlamıştır. Bunu fırsata çeviren Bulgar birlikleri, hiç çatışmadan Köprülü ve Kirazlı köylerini de aynı gün ele geçirmiştir. </strong><strong>Bir başka direniş noktası da Kovanlık köyünün çevresi oluyor, burada Osmanlı askerinin bir seyyar hastanesi ve mühimmat depolar bulunuyormuş. Çatışmaların şiddetini bugün bizlere hatırlatan Kovanlık köyünde bulunan Bulgar askeri anıtıdır. </strong><strong>20 Ekim 1912</strong><strong>Üç tepe, Işıklar, Alembeyler, Elçiler, Hısımlar, Karademir ve İyi Ali köyleri civarlarında şiddetli çarpışmalar yaşanıyor. Bu çatışmalarda birkaç kıdemli Osmanlı subayı ve birçok Osmanlı askeri şehit oluyor, başka bir kısmı ise esir düşüyor. </strong><strong>21 Ekim 1912</strong><strong>Birkaç koldan saldırıya geçen Bulgar askerleri, Alkaya, Ercilli, Karademir, Karakaya, Kiremitler, Hısımlar, Kabaviran, Ayvacık, Işıklar, Koparan, Kırlar, Tuzluk ve Hisarüstü civarlarında şiddetli direniş ile karşılaşmışlardır, fakat Osmanlı askerinin geri çekilmesiyle, bu köyler işgal edilir. </strong><strong>Aynı gün saat 16 civarlarında, Kırcaali şehri, çatışmasız bir şekilde ele geçirilir. Yaver Paşa, kararg&acirc;hını Kırcaali&#39;nin güneyine, Harmankaya sırtlarına, sonra da Mestanlı&#39;ya taşır.</strong><strong>Yazılı Bulgar kaynakları üzerinde yaptığım araştırma sonucu, dört günlük çatışmalar sırasında biri kurmay subay olmak üzere, iki yüksek rütbeli kıdemli subay, toplamda altısı şehit düşmüştür; şehit edilen Osmanlı asker sayısı ise yaklaşık 300 civarındadır. Önemli sayıda askerimiz Bulgarlar tarafından esir alınır. </strong><strong>Bulgar Ordusu&#39;nun bu başarısı, kullandıkları seri atışlı Fransız toplarına ve makineli tüfek üstünlüğüne, iyi eğitimli subay ve askerlere bağlıdır. </strong><strong>Kırcaali, Yaver Paşa komutasında bir garnizon merkeziydi, askeri depolardaki büyük miktarlarda yiyecek, giyecek ve mühimmat, ganimet olarak ele geçirilmiştir. </strong><strong>Kırcaali&#39;nin işgalinin ardından, bölgeye Makedon ve Ermeni gönüllü birlikleri intikal ettirilmiştir. İşgali izleyen günlerde, bölge kan gölüne dönüşüyor, işgal edilen köy ve kasabalar yağmalanıp yakılıyor. </strong><strong>Yüzlerce, binlerce Türk ahalisi saldırıya uğruyor, hayatını kaybediyor ve doğduğu topraklardan göç ettiriliyor. Bunun yüzlerce örneği mevcuttur. </strong><strong>Bütün bu gerçekler bilinirken, günümüzde Kırcaali Türk halkının sinir uçları ile oynanması, ne insanidir ne de huzura ve barışa hizmet eden bir davranıştır. </strong><strong>Mecit BAYRAKTAR </strong><strong>Not: Bu yazının hazırlığında, P. Dirvingov&#39;un &quot;İstoriya na Makedono - Odrinsko Opılçenie&quot;, &quot;İstoriya Na Balkanskata Voyna - V Tom&quot;, &quot;Voynata Takava Kakvato Beşe&quot; eserleri, halkımızın anlattıkları ve Türkiye&#39;de edindiğim bazı kaynakçalar kullanılmıştır.</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kircaali-kurtarilmis-mi-ya-da-_1635091813_y6BdFS.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kırcaali şehri kurtarılmış mı, yoksa  işgal mi edilmiş... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kircaali-kurtarilmis-mi-ya-da-_1635091813_y6BdFS.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Rodoplar'ın "Kötü Adamları"]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/rodoplar-in-kotu-adamlari/1854/</link>
            <description><![CDATA[* Bizim burada bahsedeceğimiz şahıslar genelde Rodoplar'ın "başıbozukları" olarak anılır.* Bulgarlar, bu yiğitlerimize karşı savaştılar, bir kısmını şehit ettiler; fakat yazdıkları kitaplara bazılarının adlarını not ettiler.        
* Benim sözünü edeceğim kahramanlar, Rodoplar'daki Türk varlığı için kanlarını akıtmış olsalar da, ne Türk tarihinde bir yer aldılar ne de başka kaynakçalarda gereken şekilde tanıtıldılar...* O dönemde, Bulgaristan Ordusu'na karşısına mertçe savaşan, günümüzde ise unutulmaya yüz tutmuş kahramanlarımız kimlerdir? Bugün kaç kişinin onlardan haberi var, acaba?]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/rodoplar-in-kotu-adamlari/1854/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Tue, 19 Oct 2021 15:38:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Geçmişini bilmeyen ve doğru bilgi kaynağından beslenmeyen, gün gelir sizlere kötüler iyi, iyiler de kötü olarak tanıtılır, tıpkı hikayemize konu olacak kahramanlar gibi. </strong><strong>Hele Bulgaristan&#39;da yaşıyorsanız, gerçeğe ulaşmak için yazılan ve çizilenleri bazen tersinden okumanız gerekebilir; çünkü ülkede neşredilen bütün yazılı kaynakçalarda, bizim burada bahsedeceğimiz şahıslar genelde Rodoplar&#39;ın &quot;başıbozukları&quot; olarak anılır. </strong><strong>&quot; Başıbozuk&quot; sözcüğü, aslında masum bir sözcüktür; fakat milliyetçi ruhta yetiştirilen ve eğitilen Bulgarların beyninde kötü çağrışımlar yaratamakta; adeta kin ve öfkeye dönüşmekte. </strong><strong>İşte aynı bu başıbozuklar, Birinci Balkan Savaşı esnasında işgal güçlerinin baş belası olmuşlardı. &quot;Yiğidi öldür ama hakkını da ver!&quot; diye güzel bir deyimimiz vardır. Bulgarlar, bu yiğitlerimize karşı savaştılar, bir kısmını şehit ettiler; fakat yazdıkları kitaplara bazılarının adlarını not ettiler. </strong><strong>Benim sözünü edeceğim kahramanlar, Rodoplar&#39;daki Türk varlığı için kanlarını akıtmış olsalar da, ne Türk tarihinde bir yer aldılar ne de başka kaynakçalarda gereken şekilde tanıtıldılar... </strong><strong>Onlar, utanç verici Birinci Balkan Savaşı&#39;nda ellerindeki silahlarla ölümüne mücadele ettiler ve birer kahraman oldular. Tarih sayfalarında isimlerini bulamazsınız; fakat icraatlarıyla zaman içinde halkımızın dilinde birer efsaneye dönüştüler. </strong><strong>Komünist rejim esnasında, isimlerini bile anmak yasaktı. Şimdi o büyük ateşin küllerini biraz eşelim ve bir kez daha o &quot; kötü adamları&quot; analım. </strong><strong>O dönemde, Bulgaristan Ordusu&#39;na karşısına mertçe savaşan, günümüzde ise unutulmaya yüz tutmuş kahramanlarımız kimlerdir? Bugün kaç kişinin onlardan haberi var, acaba? </strong><strong>Mestanlı Yöresi Direnişçileri: </strong><strong>Şerif Çavuş ve Ali Onbaşı (Göçler köyünden) gibi yiğitler, Kırcaali- Mestanlı anayolunun Söğütlü çayı köprüsünü, Bulgar Ordusu askerlerine geçilmez kıldılar. Günlerce düşmanın keşif birliklerinin korkulu rüyası oldular. Bir kısmını pusuya düşürüp perişan ettiler, bir kısmını da 21 Ekim 1912 yılında işgal edilen Kırcaali&#39;ye kadar kovaladılar...</strong><strong>4 Kasım&#39;da büyük çatışma yaşandı ve ne yazık ki, Mestanlı da kaybedildi. İşgalden sonra roller değişti. Bulgarlar, keşif timi subayını öldürüp beyaz atına el koyanın Şerif Çavuş olduğunu öğrenmişlerdi. İzini sürdüler, gün intikam günüydü. Göçler köyünü basıp Şerif Çavuş&#39;u, oğlunu ve 7 yakın silah arkadaşını Dağ Tarla yakınlarında şehit ettiler... </strong><strong>Mehmedali Çavuş, Mandacılar köyündendi.1897 yılındaki Yunan Savaşı&#39;na katılmış; gösterdiği cesaretten dolayı göğsüne Sultan Abdülhamit tarafından kahramanlık nişanı takılmıştı. 4 Kasım 1912 y. Dambalı Dağı, Umur Oğulları tepeleri ve köyleri, Yarbay Protogerov&#39; un azılı Makedon- Ermeni lejyonerleri tarafından sarılmıştı. Karşılarına kale gibi ilk dikilen Mehmedali Çavuş oldu; ama güçler eşit değildi ve Mehmedali Çavuş ile otuza yakın silah arkadaşı, bu çatışmada şehit düştüler... </strong><strong>Dambalı Dağı&#39;nın batıya bakan yamaçlarında ise Şahveli ve Turgutlar köylülerinden oluşan bir başka fedai grubu bulunuyordu. Hacılar Grubu olarak da bilinen direnişçilerin sayısı 35 kişiydi. Karşılarında ise deneyimli savaşçılardan oluşan Ermeni ve Makedon Taburu bulunuyordu; fazla direnemediler ve sabah saatlerinde Bakacak sırtlarında başlayan çatışmalar, ikindi vakti Turgutlar yakınlarında son buldu. Görgü tanığı bir direnişçinin anlatımına göre, kıstırılan grup esir alınıp sorgulandıktan sonra lime lime edilir, Türklerin gözleri oyulup uzuvları doğranır... </strong><strong>Şikemler köyünden Mehmet Bölükbaşı, Kırcaali Kolordu Komutanı Yaver Paşa&#39;nın emri ile köy köy dolaştı; bölgede eli silah tutabilecek kişilere, katır sırtında günlerce dolaşarak Martin marka tüfekler ile cephane dağıttı, atış eğitimi verdi. Çatışma günü gelince, Mehmet Bölükbaşı ve gönüllü fedaileri, Miralay köy sırtlarında pusuya yattı, mertçe direndiler, fakat Anadolu&#39;dan gelen azılı Ermeni eşkıyalarını durduramadılar ve Kanlıköy sırtlarında bir kısmı can verdi, şehit düştüler... Hızını alamayan katiller, Suludağ köyüne ulaştıklarında, öçlerini masum yaşlı kadın ve çocuklardan aldılar. İnsanları bir samanlığa doldurup topluca yaktılar. Köyde yakalanan 12 direnişçi şehit edildi, 7 kadın boğazlandı. Samanlıkta yakılanların sayısı ise 18 kişi idi. Bu vahşeti yapanların başında, köylülerle Türkçe konuşan ünlü Ermeni çete başı Antranik Uzunyan&#39;ın katilleri idi. Anadolu insanı, onların vahşiliklerine bir kez daha Birinci Dünya Savaşı günlerinde, Erzurum, Kars, Ilıca ve Van&#39;da, Türk ve Kürtlere karşı işledikleri cinayetlere tanıklık edecekti. </strong><strong>Söz Mestanlı&#39;dan açılmışken, direnişçilerin Somuncu Babası&#39;nı da anmadan geçemeyiz. Asıl adı, Adil Ağa olup Yaver Paşa tarafından direnişçi gruplara yemek hazırlamakla görevlendirilmişti. Mutfağı Mestanlı&#39;nın yakınındaki Emirler köyünde bulunuyordu. Her gün, Mestanlı&#39;nın doğusunda ve batısında faaliyet gösteren direnişçi gruplara, katırlarla peksimet ve somun gönderiyordu. </strong><strong>Şeyh Cuma Yöresi Direnişçileri: </strong><strong>Bu yöremizde  mert, cezur ve cengaver direnişçileri ile bilinir. Balkan Savaşı&#39;nın bütün aşamalarında yer almışlardır. İşgal günleri öncesinde ve sonrasında, Bulgarlara rahat nefes aldırmayan en önemli direnişçi topluluğu, Salim Ağa komutasındaki 250 kişilik direnişçi grubuydu. Başka bir mıntıkada, 150 kişilik Mustafa Hacı Yunus tarafından komuta edilen bir mücadele grubu daha faaliyet gösteriyordu. </strong><strong>Bulgarlar tarafından, kötü adamlar ve başıbozuklar olarak nitelendirilen bu mücahitlerimiz Osmanlı Ordu birlikleri ile koordineli savaşıyorlardı. Cephane ve yiyecek sıkıntısı çekmiyor, ordunun bir parçası gibi hareket ediyorlardı. </strong><strong>Eğridere Yöresi Direnişçileri: </strong><strong>Bulgar belgelerinde, Yunus Mustafa, Köroğlu Halil ve Koçoğlu Ahmet Beyler, başıbozuk grup liderleri olarak kayıtlara geçmiş. Bunlar, Eğridere&#39;deki Osmanlı Alay Komutanlığı tarafından desteklenen direnişçi gruplardı. Eğridere yönünde keşif faaliyetleri sürdüren Bulgar askerlerine saldırıyor, bazen de Kırcaali&#39;ye sızarak karakol binalarını basıyorlardı. Bulgar askerlerine epeyce zayiat vermişler. İkinci Bulgar Ordu Komutanı General İvanov&#39;un yönlendirmesiyle, Eğridere köylerini içine alan, geniş bir baskın planı hazırlanıyor. Yüzbaşı Stanev komutasındaki özel birlik ve ona eşlik eden Peyü Şişmanov çetesi, geniş yetkilerle donatılır. </strong><strong>&quot;Bölge halkını silahsızlandırmak ve gözünü korkutmak için ne gerekiyorsa yapılsın!&quot; emri üzerine, bölgede oluk gibi kan akıtılır. Evler ateşe verilir ve yağmalanır. Kadınlara ve küçük çocuklara saldırılır. Eğridere&#39;nin gözü pek fedaileri, bu birliklere karşı direnseler de sonuç değişmez. </strong><strong>Bugün Halaçdere&#39;de, Tosçalı&#39;da, Çandır, Sırtköy, Elmalı&#39;da ve diğer her köyde bulunan şehitlik kitabeleri, özel birliklerin ve Bulgar çetelerinin katlettiği şehitlerimizin bir kısmını bizlere hatırlatmakta. </strong><strong>Bölgede benzer katliamlar Susuz, Karatarla ve Karaman köylerinde de yaşanmıştır. Bu yörede, kayıtlara geçen İbrahim Murat komutasındaki 200 kişilik Kemikler Çetesi faaliyette bulunmaktaydı. </strong><strong>Koşukavak - ve Ortaköy Yöresi Direnişçileri: </strong><strong>Bulgar işgaline karşı, önemli direniş gösteren yörelerimizdendir. Koşukavak Alayı&#39;nın, Edirne&#39;nin savunması için Ekmekçi köy hattına çekilmesinden sonra, bölge savunmasız kalmıştır. Arda&#39;nın kuzeyine konuşlanmış II. Bulgar Ordusu&#39;na bağlı 8. Tümenin taarruzları ve gönüllü çeteler, her geçen gün işledikleri cinayetlerine yenilerini ekliyorlar. Sınır muhafız birliklerinden destek alan bazı Türk yiğitleri, köylerini ve yurtlarını işgalcilere karşı korumak için direniş grupları oluşturdular. Onlardan en ünlüsü Emekli Osmanlı Subayı Hacı Selim Bey komutasındaki 800 - 1000 kişilik silahlı direnişçi birliği idi. Günlerce Bulgar askerine kan kusturmuştu. </strong><strong>Haftalarca takibe alınan fedailer, Gazallar mevkiinde sıkıştırıldılar. Çok şiddetli çatışmalar yaşanır ve birlikler dağıtılır. Hacı Selim&#39;in akıbeti hakkında bilgi sahibi değiliz. Bu bölgede çok etkili direniş gösteren, efsane olmuş iki yiğit direnişçi komutanı daha vardı. Onlardan biri Kara Ali, diğeri de Adil Efendi idi. Arda nehrinin iki yakasında da etkindiler. Sadece köylerini savunmakla kalmıyor, Edirne cephesini güneyden kuşatmaya çalışan Bulgar ve Sırp birliklerine zaman zaman saldırılarıyla zor anlar yaşatıyorlardı. Karargahları Karatepe&#39;de bulunuyordu ama her gün başka bir yerde vuruşuyorlardı. İmha edilmeleri için, 8. Tümenden özel birlikler görevlendirildi. 3- 4 Kasım tarihinde Karatepe civarında şiddetli çarpışmalar yaşandı. İki Sırp süvari bölüğü ve bir sınır birliği de bu harekata katılmıştı. Kuşatmaya alınan direnişçilerin kurtulma şansı yoktu. Bir rivayete göre, Kara Ali şehit düşmüş, cesedi gizlenmişti. Adil Efendi ise kaçamıyor ve yaralanır, 18 fedaisi ile birlikte hunharca idam edilir. </strong><strong>O ve onun gibi yüzlerce, binlerce direnişçi, Balkan savaşlarında vatanını toprağını savunurken şehit düştüler. Binlerce Türk katledildi veya Anadolu&#39;ya göç etmeye mecbur bırakıldı. </strong><strong>Kırcaali bölgesinde, günümüzde her yıl, Balkan savaşını anımsatan &quot; Kurtuluş Günü,&quot; bayram havasında kutlanmakta. </strong><strong>Ne yazık ki, bu törenler, Türk asıllı yöneticiler tarafından tertiplenmekte. Ne hazin ne acı bir durum değil mi? </strong><strong>Halbuki, bayramlar ve kutlamalar, hele hele Rodoplar&#39;da, yoğun Türk nüfusunun yasadığı yerlerde, birleştirici ve kaynaştırıcı ruhta olmalı. </strong><strong>Siyasetçilerin ve yöneticilerin görevi, sadece ortak tarihimizin bütün gerçeklerini anlatmaktan ibaret olmalı. </strong><strong>Balkan Savaşı felaketinin, 109&#39;cu yıldönümünde, bütün şehitlerimizi minnet ve şükranla anmak boynumuzun borcudur. Aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyor ve mekanlarının cennet olmasını diliyorum! </strong><strong>Allah, bir daha milletimize benzer acılar yaşatmasın! </strong><strong>Mecit BAYRAKTAR</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/rodoplar-in-kotu-adamlari_1634647279_FVe59P.png" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Rodoplar'ın "Kötü Adamları" ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/rodoplar-in-kotu-adamlari_1634647279_FVe59P.png"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kırcaali Medresesi - Harika bir Tarihi Eser]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/kircaali-medresesi/1852/</link>
            <description><![CDATA[*  Sonunda Petersburg Güzel Sanatlar Akademisi Öğretim Üyesi Profesör Komaratsev tarafından çizilen projenin hayata geçirilmesine karar veriliyor.* Halk, fakir zengin bir olup Medrese yapımı için kolları sıvıyor. Bağışlar ve her yıl kesilen kurban derilerinin satışından elde edilen paralar Medrese binasının yapımı için kullanılıyor. * Medrese binasının yapımına 1923 yılında başlanıyor ve 1928 yılının sonunda da tamamlanıyor.*Kırcaali'yi ziyaret eden herkesin mutlaka gidip görmesi gereken harika bir tarihi eserdir.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/kircaali-medresesi/1852/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sun, 10 Oct 2021 14:35:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Kırcaali Medresesi olarak bilinen tarihi bina, geçen yüzyılın başlarında Rodoplar&#39;da yaşayan Türkler tarafından inşa edilmiş çok görkemli bir yapıdır.Çok ilginç bir öyküsü vardır.Rodoplar, Balkan Savaşları&#39;ndan sonra, Bulgarların eline geçmiş ve onu izleyen yıllar, Birinci Dünya Savaşı&#39;nın getirdiği sıkıntılarla geçmişti.Öne çıkan sıkıntıların başında eğitim sorunları gelmekteydi, çocuklar ve gençler için okullar yetersizdi.O yıllarda okul denince, ilk akla gelen Medreseler idi. Yerel yöneticiler ve eğitmenlerin katılımıyla yapılan bir toplantıda Kırcaali&#39;ye yeni bir Medrese binasının yapılması kararlaştırılmıştır.1920 yılında, Medrese yapımı için önce birkaç dönümlük bir arsa satın alınıyor. Sonra da plan- proje arayışına geçildmiş. İnşaa edilecek Medrese binası Türk mimarı tarzında olmalıydı. İstek ve dilekler Bölge Müftülüğü ve milletvekileri vasıtasıyla duyuruluyor. Yurt içinden olduğu gibi, yurt dışında da projeye ilgi duyanlar çok olmuş.Okul yaptırma heyetine sunulan planlar tek tek inceleniyor ve sonunda Petersburg Güzel Sanatlar Akademisi Öğretim Üyesi Profesör Komaratsev tarafından çizilen projenin hayata geçirilmesine karar veriliyor.Medrese yaptırılacaktı ama nasıl? Neyle? Devlet, böyle bir inşaat için para vermiyor. Belediyelerin imkanları kısıtlıymış, parası yokmuş.Halk, fakir zengin bir olup Medrese yapımı için kolları sıvıyor. Bağışlar ve her yıl kesilen kurban derilerinin satışından elde edilen paralar Medrese binasının yapımı için kullanılıyor. Bu proje müftülükler, gazete ilanları ve milletvekillerinin girişimleriyle başka bölgelerde yaşayan Türk ve Müslümanlara da duyurulur. Yurt çapında birçok hayırsever insan projeye büyük ilgi gösterir. Bağış yapanlar, inşaatta imece usulü çalışanlar, Kırcaali&#39;ye gelip birkaç kilometre uzaklardan günlerce öküz arabalarıyla kaya taşıyıp taş kıranlar olur. Eşek, katır ve deve sırtlarında kireç, kereste, kiremit taşıyanların ardı arkası kesilmiyor.Binanın yapımında Turan Gençlik Dernekleri ve Turan Spor Kulüpleri maddi ve manevi anlamda çok büyük katkıda bulunuyor.Medrese binasının tamamlanmasında en çok emeği ve katkısı olanların bazılarının isimleri şöyle: Mehmedali Açık Ağa - Mestanlı Eski Belediye Başkanı ve Mestanlı Milletvekili, Hacı Aliosman - Mestanlı Belediye Başkanı, Mustafa Bey - Eski Kırcaali Belediye Başkanı, Hasan Bey - Cebiroğulları Nahiye Müdürü, Alaca Hüseyin - Kırcaali Milletvekili, Şevket Bey - Öğretmen, Müderris Hasan Pala - Kırcaali Türk Okulu Encümen Başkanı ve Turan Derneği Başkanı, Köprülülü Hüsnü Efendi - Medresenin ilk Hocası. Hacı Ahmet Bey - Talat Paşa&#39;nın yeğeni...Medrese binasının yapımına 1923 yılında başlanıyor ve 1928 yılının sonunda da tamamlanıyor.İnşaatın başladığı ilk yıllarda bölgede Bulgar sayısı azdır, hükümetün gücü ise zayıf, bundan dolalayı Türklerin her istediği yerine getiriliyormuş.1923 yıllarından sonra, Kırcaali bölgesine, Doğu ve Batı Trakya&#39;dan göç eden çok sayıda Bulgar geldi. Mestanlı, Kırcaali, Koşukavak, Ortaköy, Cebel ve Eğridere, kazalarının nüfus yapısı değişti. Bölgede yeni huzursuzluklar baş gösterdi.1925 yılından sonra, buradaki Türk gençlerinin dikkati Türkiye&#39;de gerçekleşen Atatürk devrimlerine kilitlenmişti. Turan dernekleri, Bulgaristan&#39;da yenilikçi fikirleri ile gençlere her yönüyle rehberlik edip onlara örnek oldular. Türklük bilincinin yaygınlaşmasını sağladılar.Medresenin inşaat aşamasında faal rol alan aydın Türk gençleri, yapılan binanın bitiminde eğitim binasının Medrese yerine çağdaş eğitim veren bir Rüştiye Okulu olması için direttiler.Aydın Türk gençlerinin bilinçlenmesinden ve yükselişinden korkan yerel Bulgar idarecileri, tutucu kesime destek oldular.Kırcaali&#39;de, bu yenilikçi hareketin başında Öğretmen Şevket Bey bulunuyordu. Gerici Müftülük makamından destek alan Hacı Vılço ve Macar çetecileri çok etkindi. Bu caniler bir akşam üstü kapısının önünde yerel Turan Dernekleri Başkanı ve Türk Okulu Encümen Başkanı olan Şevket Bey&#39;e pusu kurup, şehit ettiler.Daha önce de okul binasının yapımına katkı sunan Cebiroğulları&#39; nın Turancı ve milliyetçi Nahiye Müdürü Hasan Bey ve Milletvekili Alaca Hüseyin de bu çeteler tarafından şehit edilmişti.1932 yılında, Kırcaali&#39;de yapılması düşünülen Turan Gençlik Kongresi son anda yasaklanmıştı. İki yıl sonra da bu dernekler kapatıldı.Kırcaali Medresesi&#39;nde dini eğitim yasaklandı, okul tabelası indirildi. Yerine  Kırcaali Rodop Türk Rüştiyesi tabelası asıldı. Türk Rüştiyesi&#39;nin de ömrü çok uzun olmadı ve 1938 yılının  sonunda o da kapatıldı. Bina, Savunma Bakanlığının hizmetine sunuldu.1950 yılında, binanın tapusu Bölge Müftülüğünün elinden alındı ve devletleştirildi. Eylül 1951 yılında, kapılarını yine Türk öğrencilerine açtı, bu sefer  Türk Pedagoji Okulu olarak.Bu süre zarfında, okul çok değerli öğretmenler yetiştirdi, bazıları eğitimlerini üniversitelerde sürdürerek doçent ve ropfesörlük ünvanları kazandılar. Bazıları ünlü gazeteci, yazar ve şair oldular. Bazılarının isimlerini saymakta yarar olacaktır: Gazi Ömer Osman Erendoruk, Behçet Dramer, Recep Küpçü, Doçent Kasım Yunus, Sabri Alagöz, Süleyman Yusuf, Halim Salim, Mehmet Alev, Ahmet Mehmet, Cemil Rasim, Hüseyin Şevki...Medrese binası, bir dönem Bulgar Lisesi olarak kullanıldı. Binanın tarzı Türklüğü çağrıştırdığı için olmalı ki bundan daha sonra vazgeçildi ve 1985 yılından sonra Bölge Müzesi olarak hizmet vermeye başladı.Müze, Rodoplar&#39;ın asırlardan beri Bulgar toprağı olduğunu, Hıristiyan dininin asırlar boyu bu topraklarda yaygın olduğunu anlatmak için açılmıştı. Rodoplar&#39;da 6 asırlık Türk varlığını ve kültürünü görmezlikten gelinmektedir. Türk kültürünü çağrıştıran her obje Hıristiyanlara ve Bulgarların eseriymiş gibi takdim edilmekte.Kırcaali Medrese binasının durumu, en son 1992 yıllında mahkeme salonlarında görüşüldü ve tartışıldı. Başmüftülüğün binayı geri almak için açtığı davalar, sonuçsuz kaldı.Onbinlerce Müslümanın alın teriyle yoğrulmuş, buram buram Türklük kokan Medrese binası, Rodoplar&#39;ın kalbine çakılmış bir Türklük abidesidir.Kırcaali&#39;yi ziyaret eden herkesin mutlaka gidip görmesi gereken harika bir tarihi eserdir. Bu binanın bir benzeri de Kırgızistan&#39;da bulunmaktadır.Mecit BAYRAKTAR ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kircaali-medresesi_1633868628_SKc4W6.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kırcaali Medresesi - Harika bir Tarihi Eser ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kircaali-medresesi_1633868628_SKc4W6.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Mestanlı'daki Elmalı Baba Medresesi]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/mestanli-daki-elmali-baba-medresesi/1832/</link>
            <description><![CDATA[* Elmalı Baba medresenin kayıtlarda ilk kuruluş tarihi olarak 1386 yılı verilmiştir. * Osmanlı dönemi boyunca, bu eğitim yuvası sarayın, bölge mülkî ve yerel idarecilerin, Edirne Müftüsü'nün desteği, gözetimi ve denetimi altında bulunuyordu. * Osmanlı'nın, bu ciddi eğitim müessesinde din eğitiminin yanı sıra, matematik ve astronomi dersleri de verilmekte. *  Elmalı Baba Külliyesi'nin bugünkü halini Mestanlı doğumlu cömert iş adamı Hüsnü Bey ve oğlu Fuat Güven kardeşlerimize borçluyuz.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/mestanli-daki-elmali-baba-medresesi/1832/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sat, 28 Aug 2021 16:24:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Osmanlı, XIV Yüzyılın ikinci yarısında Balkanlar Yarımadası&#39;nın büyük bir kısmını fethetmişti. Hemen arkasından Anadolu&#39;nun çeşitli yerlerinden çok sayıda Türk boyları, bu topraklara akın etti. </strong><strong>Kısa bir zaman süresinde, daha Orta Asya&#39;da oluşturdukları çeşitli inanç değerlerini, kültür, gelenek ve göreneklerini, Balkanlar&#39;da yaymaya başladılar. </strong><strong>Kendi medreselerini açtılar. Onlardan biri de Mestanlı&#39;nın 15 km doğusunda yer alan Elmalı Baba külliyesidir. Bu mek&acirc;nda Sünnilere ait bir medrese ve bir cami; Bektaşi ve Alevilere ait de bir tekke bir arada bulunmaktadır. Bu özelliğinden dolayı Balkanlar&#39;da tektir. Başka eşi ve benzerine hiçbir yerde rastlanmaz. </strong><strong>Balkanlar&#39;a gelip yerleşen atalarımızın din anlayışı o yıllarda, bu güne göre biraz farklıydı. İnanç sistemi, gelenek ve görenekleri, Orta Asya&#39;da ve Horasan&#39;da Hoca Ahmet Yesevi&#39;nin öğretilerine göre şekillenmişti. </strong><strong>Babailik mezhebinin yanı sıra Alevilik de yaygındı. XVI yüzyılda Sünni Hanef&icirc; mezhebinin ağırlığı arttı. Aleviliği destekleyen İranlılar ile Osmanlı&#39; nın idarecileri arasında siyasi sorunlar baş gösterdi.</strong><strong>Bu sebeple Bektaşi ve Alevi toplulukları, baskı altına alındı. Şeyh Bedrettin zamanında,baskılar tavan yaptı. </strong><strong>Fakat Sultanyeri yöremizde, önceden oluşan kardeşlik bağları hiç zedelenmedi. Balkanlar&#39;ın fetih yıllarında büyük değer verdiğimiz Akıncı önderleri, onların türbeleri - &quot;Babalar,&quot; bazı kerameti görülen din ve kanaat önderlerini, türbeleri ile birlikte sahiplendik. Bu sebepten dolayı, yöre halkı farklı mezheplere sahip olsalar da, cami ile cem evini, din eğitimi veren medreseyi bir arada asırlarca yaşattılar. </strong><strong>Elmalı Baba medresenin kayıtlarda ilk kuruluş tarihi olarak 1386 yılı verilmiştir. Medrese&#39;nin açılışını sağlayan, yerli din adamlarından Eyüp Hoca&#39;dır. </strong><strong>Osmanlı dönemi boyunca, bu eğitim yuvası sarayın, bölge mülk&icirc; ve yerel idarecilerin, Edirne Müftüsü&#39;nün desteği, gözetimi ve denetimi altında bulunuyordu. Bunun böyle olduğunu medresenin düzenlediği diplomaların içerikleri de kanıtlamaktadır.</strong><strong>Her yıl zorlu bir sınavdan geçirilen talebelere verilen diplomalardan anlaşılacağı gibi, Elmalı Baba Medresesi, sıradan dini eğitim veren bir okul değildi. Adeta dönemin bir üniversitesi idi. </strong><strong>Osmanlı&#39;nın, bu ciddi eğitim müessesinde din eğitiminin yanı sıra, matematik ve astronomi dersleri de verilmekte, eğitim süreci ile de bizzat Edirne Müftülüğü ilgilenmekte idi. </strong><strong>Medrese, kuruluşundan bu yana birkaç kez yangın geçirmişti. Bunlardan en büyüğü, kasım 1912 yılında, Birinci Balkan Savaşı sırasında Makedon ve Ermeni lejyonerlerin saldırısı sırasında yaşandı. Mek&acirc;n, sadece yağmalanıp tahrip edilmekle kalmadı. Onlarca insan burada katledildi. </strong><strong>1944 yılına kadar faaliyette olan medrese, bölgede görev yapan bir çok din adamını da yetiştirdi. Daha sonra bunlardan bir kısmı aynı mek&acirc;nda din hocası olarak görev yaptı. </strong><strong>1944 yılında idareyi ele geçiren komünistler, bu değerli inanç ve eğitim merkezini kapattılar. Türbe ve tekke ziyaretlerini yasakladılar. Külliye&#39;ye sahip çıkanları takibe alıp cezalandırdılar. Komünist rejimin amacı belliydi. Osmanlı&#39; yı ve Türklüğü hatırlatan her şeyi yıkmak, yok etmekti. </strong><strong>Önce dini meselelerimize, ibadet yerlerine saldırdılar. Sonra gözlerine kılık ve kıyafetimiz battı. Uzun yıllar bununla uğraştılar. Din&icirc; önderlerimizi, hocalarımızı aşağılandılar. Onları kör cahil ilan edip halkın gözünden düşürdüler. Günümüzde kimin okumuş, kimin cahil olduğu daha iyi anlaşılıyor... </strong><strong>Bizler okuduk. Üniversiteler bitirdik ama büyüklerin, dedelerimizin okuyup yazdıklarını okuyamaz hale geldik. Osmanlı eserlerini, dedelerimizin bizlere bıraktığı tapu senetlerini, mezar taşlarını bile okuyamıyorsak, geçmişle bağlarımız kopmuş demektir. Çok yazık.Rejim, kısmen hedefine ulaşmış sayılır. Evet! Bizler eğitimli, okumuş cahillerdeniz...</strong><strong> 1989 yılına kadar devam eden bu süreçte, medrese binalarının çatıları çöktü, duvarlarının bir kısmı yıkıldı. Camii, kullanılamaz hale geldi. 1990yılında demokrasiye geçiş sürecinde, halk, bağışlarla medreseyi ve türbeleri diriltmeye çalışsa da pek başarılı olunamadı. </strong><strong>Elmalı Baba Külliyesi&#39;nin bugünkü halini Mestanlı doğumlu cömert iş adamı Hüsnü Bey ve oğlu Fuat Güven kardeşlerimize borçluyuz. Suludağ doğumlu dedeleri İlyas Hoca, bu medreseden mezun olmuş, belli bir süre kendisi de bu medresede hocalık yapmıştı.</strong><strong>Dönemin Mestanlı Belediye Başkanı Erdinç Hayrullah, Kırcaali Milletvekili Ünal Tahsin ve İstanbullu bir mimarlık şirketinin gayretleriyle Elmalı Baba Külliyesi yeniden ayağa kaldırıldı ve eskisinden de güzel oldu. </strong><strong>2011 yılında, yerel idarecilerin, Türk asıllı Milletvekillerinin, Balkanlar&#39;da Bektaşi ve Alevi önderlerinin katılımlarıyla, tekrar hizmete açıldı. </strong><strong>Osmanlı&#39;nın mührü bir kez daha çıkmamak üzere, Rodoplar&#39;ın ve Balkanlar&#39;ın bağrına çakıldı. </strong><strong>Allah, yaptıran ve yapanlardan razı olsun! </strong><strong>Bize düşen görev, bu mek&acirc;nı sahiplenmektir. Osmanlı&#39;nın mirasını canlı tutup, yaşatmaktır. </strong><strong>Elmalı Baba kimdir? Külliye neden buraya yapılmıştır? Bu konuda iki rivayet vardır. </strong><strong>Birincisine göre, Elmalı Baba&#39;nın asıl adı Ibn Bifa imiş. Müritleriyle medresenin bulunduğu mek&acirc;na geldiklerinde, dinlenmek için kurumuş bir elma ağacının altına oturup mola vermişler. Onlar sohbet ederken, kurumuş olan elma ağacının dalları canlanmaya başlamış. Çiçek açıp yapraklanmış. Belli bir süre sonra kuruyan ağaç elma yüküne dönüşmüş. </strong><strong>Bu gelişmelere şahit olan İbn Bifa&#39; nın müritleri, o günden sonra dervişlerine &quot;Elmalı Baba&quot; adını vermişler. </strong><strong>İkinci rivayet: Elmalı Baba, bölgeyi fetheden akıncılardan, gazilerden biridir. Torosların Elmalı yöresindendir. Bu sebeple &quot;Elmalı&quot; olarak dillendirilmekte, din&icirc; vasıflarından dolayı da &quot;Baba&quot; olarak tanınmakta imiş. </strong><strong>Elmalı Baba Külliyesi&#39;nin çevresindeki köylerde genelde Alev&icirc; mezhebine bağlı kardeşlerimiz yaşamaktadırlar. Mek&acirc;n, eski işlevini yerine getirmemektedir. </strong><strong>Günümüzde Alev&icirc; kardeşlerimiz tarafından Tekke ve Cem evi olarak kullanılmaktadır. Burada Elmalı Baba&#39;nın türbesinden başka altı evliya ve bektaşi erlerinin daha mezarları bulunmakta. </strong><strong>Külliye içinde bir cami, bir kütüphane, bir misafirhane, bir yemekhane, bir mutfak yer almaktadır. </strong><strong>Her yıl eylül ayının ilk pazar günü, burada çok sayıda kişinin katılımıyla, görkemli &quot;Elmalı Baba Mahyesi&quot; yapılmaktadır. Kurbanlar ve adaklar kesilmekte. Bağış yapılıp yüzlerce, binlerce misafire yemek verilmekte, etli pilav ve pideler ikram edilmektedir. Yardımlaşma örnekleri sergilenmekte ve geçmişin güzel gelenekleri yaşatılmaktadır. Bu aynı zamanda geçmiş tarihi sahiplenme ve bir çeşit varoluş mücadelesidir. </strong><strong>Külliyeyi değerli kılan bir başka özellik ise geçen yüzyıllara ait bazı motif ve sanat eserlerinin burada korunmuş olmasıdır. Dervişlere, dedelere ve evliyalara ait olduğu söylenen mezar taşlarının şekilleri, örtüler ve kıyafetler, görmeye ve korumaya değerdir. </strong><strong>Camii içinde ve diğer mek&acirc;nlarda, geçmişi hatırlatan bazı Türkmen motifleri korunmuştur. Mek&acirc;n, bugün Mestanlı ilçesi sınırlarında olsa da uzun yıllar Koşukavak kazasına bağlı kalmış. </strong><strong>Elmalı Baba Külliyesi&#39; ne nasıl gidilir? </strong><strong>Mestanlı&#39;dan Yenicuma (Raven) köy yolu takip edilir. Yeni Cuma köyü çıkışında yol ikiye ayrılır. Mandacılar ( Bivolyane) yolu takip edilir ve bu köye iki kilometre kala, yolun sağında bütün intişamıyla Elmalı Baba Külliye&#39;si karşınıza çıkacaktır...</strong><strong>Mecit BAYRAKTAR</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/elmali-baba_1630157654_2Hn5AW.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Mestanlı'daki Elmalı Baba Medresesi ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/elmali-baba_1630157654_2Hn5AW.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Osman Kılıç'ın "Kader Kurbanı" Kitabına Dair]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/osman-kilic-in-kader-kurbani-kitabina-dair/1813/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/osman-kilic-in-kader-kurbani-kitabina-dair/1813/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Thu, 17 Jun 2021 16:10:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Bulgaristan Parlamentosu, Ocak 2012&#39;de kabul ettiği bildiriyle &ldquo;etnik arındırma&rdquo; olarak ilan ettiği ve İkinci Dünya Savaşı&#39;ndan sonra Avrupa&#39;nın en büyük zorunlu göçünün gerçekleştiği 1989 yılında basılan Osman Kılıç&#39;ın anıları, Bulgaristan Türklerinin bir nevi ansiklopedisi niteliğini taşımaktadır. </strong><strong>Bu eser, günümüz Bulgaristan coğrafyasında 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşıyla başlayan ve 100 yıldan uzun süren bir dönemde, Bulgaristan&#39;da azınlık olarak yaşayan Türklerin kültürü, eğitimi, gelenek ve göreneklerinin yanı sıra çektikleri acıları da içeren birinci elden bir kaynaktır. </strong><strong>Yazar, sosyalist öncesi ve sonrası dönemde Bulgaristan&#39;da yaşayan Türklere yönelik devlet baskıları, yok etme planları ve buna karşı verilen mücadeleyi çok inandırıcı ama aynı zamanda duygusal ve etkileyici bir dille kaleme almıştır. Bulgaristan Türklerinin geçmişi ve tarihi konusunda yazılmış çok az sayıda kitap vardır. Bu nedenle &ldquo;Kader Kurbanı&rdquo; Bulgaristan ile ilgili yapılacak her bilimsel araştırmanın başvuracağı ilk kaynaklardandır. Fakat Bulgaristan&#39;da yaşayan Türk ve Müslüman toplulukları açısından Osman Kılıç&#39;ın Bulgarcaya çevrilmiş anıları, daha da büyük önem taşımaktadır. Gerek okulda gerekse aile içinde Türk tarihi, gelenek ve görenekleri konusunda yeterli eğitimin verilmemesi, Bulgaristan Türk gençlerini geçmişlerinden kopuk ve bihaber duruma getirmiştir. İnternet ve yazılı araçlarla sürekli yayılan olumsuz Osmanlı ve Türk imajı konusundaki propaganda, yetersiz genel kültür düzeyine sahip gençlerimizi etkilemekte, onlarda aşağılık kompleksi oluşturmaktadır. </strong><strong>&ldquo;Kader Kurbanı&rdquo; kitabını okuyacak herkes Türklüyle, geçmişiyle, önderleriyle, kahramanlarıyla tanışacak, kendi halklarına karşı duydukları sorumluluklarını yerine getirmek için ödedikleri ağır bedellerini öğrenecek, bu insanlarla gurur duyacaktır. </strong><strong>Osman Kılıç&#39;ın kaderi Bulgaristan Türklerinin kaderidir, çektiği acıları halkımızın ortak acılarıdır. Gençlerimiz, Türk olmalarına rağmen kendi halkına ve kültürüne sırtını dönmüş, Sosyalist Bulgaristan&#39;ın zorunlu asimilasyon projesine katkılarda bulunmuş olanların ihanetleri konusunda bilgi edinecektir. </strong><strong>Bulgaristan&#39;dan göç ederek Türkiye&#39;ye yerleşen, iyi Bulgarca bilen son nesil tercümanlarımızın 30 yıldır bu önemli kaynağa el atmaması, kitabın uzunluğundan (boyutu büyük olmasına rağmen Bulgarcası 620 sayfa) mı yoksa Bulgar yetkililerin ve Türk düşmanlığı ile yetişmiş Bulgar asıllı okuyucularının açık olarak ifade edilen bazı gerçeklerle yüzleştiğinde vereceği tepkisinden mi kaynaklanıyor bilemiyoruz? Bu geciktirme bir taraftan bir eksiklik değerlendirilebilir ancak Osman Kılıç&#39;ın acı kaderini yıllar sonra yaşayan Prof. Dr. Zeynep Zafer tarafından çevrilmiş olması büyük bir kazançtır. Bulgaristan Türklerinin ve Müslümanlarının verdiği ayakta kalma mücadelesine bizzat katılan, bunun bedelini ödemek zorunda kalan biri tarafından Bulgarcaya çevrilmesi Osman Kılıç&#39;ın &ldquo;Kader Kurbanı&rdquo; eserine çok fazla şeyi kazandırdığı muhakkaktır. Çünkü Prof. Dr. Zeynep Zafer çağdaş Bulgaristan okuyucusu için 200&#39;e yakın dip not ve açıklama yapmıştır. Ustaca gerçekleşmiş çeviride, anıların içerdiği sıradan gerçekler olduğu gibi anlatımın duygusal havasını tüm incelikleriyle yansıtılmıştır. Kusursuz bir çevirinin yapılabilmesi için her iki dili, ama aynı zamanda çatışma içinde olan iki kültürü ve dünya görüşünü de iyi bilmek, tanımak lazım. </strong><strong>Osman Kılıç kimdir? Kendini kader kurbanı olarak tanımlıyor. Sosyalist diktatörlüğün ilk on yıllında Bulgaristan&#39;daki Türkler arasında onun hakkında efsaneler anlatıldı, o kahraman bir Deliormanlı. 1962 yılında hapisten çıktıktan sonra otobüsle memleketine dönerken birçok insan, öğrenciler otobüs duraklarında bir araya gelerek ona selam durdular. Devlet Güvenlik Teşkilatı (DS) yetkilileri tarafından vatan haini ve Türk casusu olarak ilan edildi. Bulgar ajanlara karşılık onu Türkiye&#39;ye vermeyi kabul ettiler. Uydurma bir duruşmada, öğrencilerine fiziksel olarak işkence yaptığı, Batı için casusluk faaliyetlerinde bulunduğu gerekçesiyle birçok tanınmış Bulgar şahsiyet gibi 1948 &#39;de idam cezasına çarptırıldı. Bulgar medyası bugün bile Türk istihbaratına çalıştığı yönündeki uydurma suçlamalar üzerine spekülasyon yapmaya devam ediyor. </strong><strong>Osman Kılıç kimdir? İşte, onun hakkında bazı biyografik bilgiler: 1920 yılında Razgrad Kılıç (Nojarevo) köyünde doğdu. Şumnu&#39;daki Nüvv&acirc;b Medresesi&#39;ni bitirdi ve aynı okulda öğretmenlik yaptı. Nisan 1948&#39;de, mahkeme önünde zorla ifade vermeyi reddeden öğrencilerinin duruşmadaki cesur davranışlarına rağmen, uydurma suçlamalarla tutuklandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Üç yıldan daha fazla Şumnu Hapishanesinin ölüm hücresinde zincirlenmiş olarak kaldı. Yargıtay ölüm cezasını onadı, ancak Ulusal Meclis Başkanlığı bu kararı ömür boyu hapis cezasına çevirdi. Mahk&ucirc;miyeti daha sonra 20 yıl hapis cezasına çevrildi. Siyasi bir mahk&ucirc;m olarak 14 yıldan fazla bir süre Şumnu ve Varna hapishanelerinde haksız cezalara mahk&ucirc;m edildi. Ardından Belene toplama kampında, Pazarcık hapishanesinde, yine Belene&#39;de ve son olarak Plevne hapishanesinde kaldı. Temmuz 1962&#39;de af kapsamında serbest bırakıldı. Eşi ve kızı 1951 yılında Bulgar Hükümeti tarafından sınır dışı edildi. İki buçuk yıl onların yanına, Türkiye&#39;ye gitmek için mücadele etti. Ancak Ocak 1965&#39;te Türk diplomatların yardımıyla başarılı oldu. </strong><strong>Dışişleri Bakanlığı Balkan Ülkeleri Masası&#39;nda çalışmaya başladı. Bulgaristan ve Türkiye arasında yapılan müzakerelere Türkçe-Bulgar tercüman olarak görev aldı. 8 yıl boyunca Belgrad&#39;taki Türk Konsolosluğunda çalıştı. 1983&#39;te emekli oldu. Osman Kılıç 2020&#39;de 100 yaşına girdi. Osman Kılıç, Kuzeydoğu Bulgaristan&#39;da Şumnu şehrinde ve Deliorman&#39;da Türk kültürü ve İslam&#39;ın destekçisi olarak bilinen çok etkili bir Şumnu ailesinin damadıdır. Eşi Nezihe&#39;nin dedesi Hocazade Mehmed Muhiddin İstanbul&#39;dan mezun olmuş ardından Sofya müftüsü ve Bulgaristan&#39;ın ilk başmüftülüğü görevini yapmıştır. Ankara Lisesi&#39;nde okuyan babası Mustafa Raşid Akalın, ortaokul ve Nüvvab Medresisi&#39;nde uzun yıllar öğretmenlik yaptı. Bu aile, sosyalist bir ruhla yeniden eğitilemeyeceği, rejim için ideolojik olarak elverişsiz olduğundan düşman olarak görülmüştür. </strong><strong>Osman Kılıç, Nüvvab Medresi&#39;nde, Sorbonne&#39;dan doktoralı Osman Nuri; Kahire&#39;deki El-Ezher Üniversitesi&#39;nden mezun olan öğretmenlerden dersler almıştır. Nüvvab, Türkler arasında ateist politikanın uygulanmasının önündeki en büyük engellerden biri olarak kabul edilmekteydi. Osman Kılıç&#39;a karşı daha önce tüm muhalif siyasi güçlere, düşman unsurlara ve ülkedeki diğer mezheplere karşı etkin bir şekilde kullanılan mekanizmalar ve baskılar uygulanıyordu. Anavatan Cephesi, parti aktivistleri ve DS yetkilileri, genç öğretmeni Türk yanlısı milliyetçilik ve devlet karşıtı faaliyetlerle suçluyor Nüvvab&#39;ı hainler ve halk düşmanlarından oluşan bir yuva olarak ilan ediyorlardı. Böylelikle Türk-İslam eğitiminin merkezine ezici bir darbe indirmeyi, Türkler arasında korku salmayı ve kapatılmasına karşı yapılacak protestolarının önüne geçmeyi amaçlamaktaydılar. Osman Kılıç, hükümet için Hristo Stoyanov (Alexander Stamboliiski hükümeti döneminde önde gelen bir çiftçi ve bakanı), ünlü Şumnu&#39;lu avukat Kancho Milanov (1930-1931&#39;de Adalet Bakanı) ve Mustafa Tokaliev (deri fabrikası) kadar tehlikeli biriydi. Bu kişilerin 1948&#39;in sonundaki yerel seçimler sırasında adları şehrin farklı yerlerine asılan ajitasyon afişlerine yazılmıştır. İlimizin Halk Düşmanları: Kancho Milanov, Hristo Stoyanov, Osman Kılıç, Mustafa Tokaliev.&rdquo;  O sırada Osman Kılıç bir ölüm hücresine hapsedildi. Öğrencisi İsmail Cambazov, açık duruşmada dinleyiciler arasında yer almış ve son derece önemli olaylara tanık olduğunu son yıllarda yazmıştır. Devlet Güvenlik birimlerinin, Osman Kılıç&#39;ın Nüvvab&#39;daki öğrencileri ve meslektaşları üzerindeki baskısına rağmen, kimse aleyhindeki davada ifade vermeyi kabul etmemiş herkes onun masum olduğuna ikna olmuştur. Komünistlerin adeta terör saçtığı bir dönemde, şehirde protesto girişimlerinde bulunulmuştur. İlk duruşmanın arifesinde öğrenciler, yurtların ve okul odalarının duvar ve kapılarına aşağıdaki gibi birçok slogan yazmışlardır: Yaşasın sevgili hocamız Osman Kılıç! Osman Kılıç hocamızı ve öğrenci arkadaşlarımızı hemen serbest bırakın! Osman Kılıç&#39;a hürriyet, komünist teröre ölüm! </strong><strong>Osman Kılıç&#39;ın hik&acirc;yesi, zulüm gören Türk aydınları ve totaliter rejim altındaki muhalefetin yaşamının bir kesitidir. Anıları, Bulgar hükümetinin Türkleri komünist ideolojiye d&acirc;hil etme ve dini inançlarını ortadan kaldırma politikasındaki önemli olayları ve güçlü sosyal etkiye sahip Türk aydınlarına yönelik baskıyı anlatmaktadır. 1948-1962 tarihleri arasında Bulgaristan&#39;daki hapishanelerin hayat koşullarından bahseden eser Bulgar tarihi için son derece önemlidir. Bu hatıralarda, özgürlüğünü hatta hayatlarını siyasi fikirleri için feda eden insanların dramlarını bulacağız. Osman Kılıç, Hapishane hücrelerinde saygın Bulgar siyasetçilerinin (Konstantin Muraviev gibi) kaderini paylaştı, aşağılanmaya maruz kaldı ve insanlık dışı koşullarda tutuldu. Hayvan vagonlarıyla Belene toplama kampına gönderilen mahk&ucirc;mların kaçışlara tanık oldu. </strong><strong>Osman Kılıç, anılarını Bulgaristan&#39;da Türklerin varlığının reddedildiği meşhur 1984 hadiseleri zamanında yazmaya başladı. Türkler Bulgar ilan edildiler ve isimleri zorla değiştirildi. Yazar bu durumdan oldukça fazla etkileniyor ve anılarını Bulgaristan&#39;daki olayların baskıcı ve korkunç belirsizliğinin etkisi altında yazmaya başlamıştır. Çalışmasını, birçok rejim muhalifinin sınır dışı edilmesinden ve yüzbinlerce kişinin ülkeden kitlesel olarak sürülmesine dönüşen zorla Bulgarlaştırılmasından önce, çalkantılı ve gergin 1989&#39;un başında tamamladı. Bu gelişmeler, kaçınılmaz olarak belirli olayları değerlendirmesini etkilemiştir. </strong><strong>Osman Kılıç, kişisel öyküsüyle Türk toplumunu; kısaca kardeşlerinin tarihi ve yaşam kaderiyle tanıştırmayı hedefliyor. Bulgaristan&#39;daki Türklere ve çoğu Marksist ideolojiden etkilenen Türkiye&#39;deki genç kuşağa sosyalizmin gerçek yüzünü anlatmak istemektedir. Osman Kılıç&#39;ın anıları, 1989, 1992, 2002 ve 2017 olmak üzere Türkiye&#39;de dört kez yayınlandı. Yazar bu baskılarda değişiklik yapmadı. Sadece son baskıda Belgrad&#39;daki diplomatik hatıralarına yer veren bir bölüm ilave etti. 1980&#39;lerde bu kitap yazıldığında Sosyalist Bulgaristan dünyaya kapalıydı. Ülkede yaşanan hadiseler kendi toplumundan, uluslararası kamuoyundan akıllıca saklandı, istatistikler manipüle edildi. Bu nedenlerle yazar her zaman Bulgar devletinin kaynaklara güvenmedi ve anılarında 1989 sonrası araştırma sonuçlarıyla örtüşmeyen bazı verileri kaldırdı. Bulgar okuyucusu, eserde geçen hadiseleri değerlendirirken, eserin yazıldığı zaman dilimini göz önünde bulundurması gerekir. Bulgar tarihçiler, Bulgaristan&#39;da yaşanan bu hadiseleri değerlendirirken farklı görüşlere sahip oldukları bilinmektedir. Unutulmamalıdır ki, bu tarihsel bir çalışma değil, bir yazarın hakikati, olayları ve politikacıları değerlendirirken kişisel bir bakış açısı, kaçınılmaz olarak duygusallık ve öznelliğin varsayımdır. </strong><strong>Osman Kılıç&#39;ın anıları, Bulgaristan&#39;da tarih, sosyoloji ve psikoloji araştırmalarında yer verilmeyen hadiseleri, Türklerin sesini duyurmak, onların tarihi ve siyasi yorumlarını görmek kaydedilen olaylar, duyguları ve deneyimleri öğrenmek için bulunmaz bir kaynaktır. Bulgaristan&#39;da Türkler ve Müslümanlar hakkında yayınlanmış hemen hemen hiç anı kitabı yoktur. Bu topluluklar Bulgar anı literatüründe yer almamaktadır. Buna karşılık Türkiye&#39;de Bulgaristan Türkleriyle ilgili pek çok anı kitabı yayınlanmıştır. Bulgaristan Müslüman topluluğunun başından geçen hadiseler ve meydana gelen olaylar, acılar ve sevinçleri de Bulgar tarih yazımına ve sosyolojisine aittir. Bulgar toplumu tarafından neredeyse hiç bilinmeyen bu hadiseler yapılan çalışma neticesidir.  </strong><strong>Abidin KARASU</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/osman-kilic-in-kader-kurbani-k_1623935866_kscvxX.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Osman Kılıç'ın "Kader Kurbanı" Kitabına Dair ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/osman-kilic-in-kader-kurbani-k_1623935866_kscvxX.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Mestanlı Türk Lisesinin kuruluşu ve olaylı günleri]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/mecit-bayraktar/1810/</link>
            <description><![CDATA[* Kasabamızı âdeta bir gerdanlık gibi süslemekte. * Her çocuk okuma imkanı bulamıyordu. Fakirlikten ve çaresizlikten kıvranan yerel halk cahil bırakılmıştı. Türklerin yüzde doksanı ne okumayı ne de yazmayı biliyordu. *  Türk toplumuna önderlik yapan kişileri yurtlarından uzaklaştırarak bir nevi temizlik yapmıştı. * Yanlış okumadınız, 1980'lerde Bulgaristan'da Türk yoktur diyenler, 1950'lerde Türk mektepleri açıyordu. Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde çalışacak olan Bulgarlara bile Türkçe öğretildi. * Birçok Türk genci, daha iyi bir hayat umuduyla, kendini partinin dümen sularına bıraktı ve bir çoğu ise ilerleyen yıllarda kızıl cehennem girdabında savrulup yok olup gitti...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/mecit-bayraktar/1810/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sun, 13 Jun 2021 17:30:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Mestanlı&#39;nın, kuşbakışı görüntüsünde en dikkat çeken yapılardan birisi hiç kuşkusuz, 1952 yılında hizmete açılan Türk lisesidir. Kasabamızı &acirc;deta bir gerdanlık gibi süslemekte...Tahminen, bu okul elli binin üzerinde öğrencinin hayatına yön vermiş ve hafızalarda derin izler bırakmıştır. Sizler de onlardan biri iseniz, buyurun, hep beraber gençlik yıllarımıza dönelim ve anılarımızı tazeleyelim. Bizim oradaki Türk topluluğu, şimdi olduğu gibi, o yıllarda da eğitime açık, bilgiye susamıştı. Yöremiz, 1912 yılında işgal edilip 1913&#39;te de Bulgaristan tarafından ilhak edilinceye kadar, Sultanyeri olarak bilinirdi. Mestanlı, bu bölgenin kaza merkezi sayılırdı. Gençlerin eğitim alması için kasabada bir Medrese bulunuyordu,10-12 km. uzağında ise, Mandacılar köyü yakınlarında, Elmalı Baba Medresesi, dini ağırlıklı eğitim vermekteydi. Bunların yanı sıra, bazı gençler eğitim almak için İskeçe, Gümülcine, Edirne ve hatta İstanbul&#39;a kadar gitmekteymiş. Balkan Savaşları ve onu izleyen Birinci Dünya Savaşı yılları, gençlerimizin eğitim özgürlüğünü kısıtlanmıştır. Bulgaristan hükümetleri, Türk toplumunun eğitimi ile hiç ilgilenmiyordu. Mestanlı yöresi, Bulgaristan idaresine geçtikten sonra, eğitim konusundaki ilk girişimler 1922 yılında başlatıldı.İlk özel Türk Okulu ve onun ilk muallimi Habil Efendi ve müdürü Mehmet H. Çolak Bey olmuşlardır. 1925/1926 ders yılında okulun rüştiye kısmı da açıldı.Eğitim ekibine, Cumhuriyetin kuruluşuyla beraber Türkiye&#39;den kovulan &quot;yüz elliliklerden&quot; Mehmedemin Bey de katılmıştı, kendisi, belki de, kasabamızın gördüğü en eğitimli ve üst düzey Osmanlı bürokratlarından birisiydi. Birkaç yabancı dil bildiği ve Kurtuluş Savaşı&#39;nda Hilafet yanlısı duruş sergilediği söylenirdi...Rüştiye mektebinden mezun olan gençlerden bazıları eğitim seviyelerini yükseltmek için, 1927 yılından sonra Şumnu&#39;da açılan Nüvvab okuluna yöneldiler. 1947 yılına kadar, yöremizden 21 Türk asıllı gencimiz bu okuldan mezun olmuştur. 1924 yılından sonra, Batı Trakya&#39;dan kovulan Bulgarların bir kısmı Mestanlı&#39;ya yerleşmeye başlar ve 1927 yılında, kendileri için Bulgar okulu açılır, 1932 yılında ise buna ilaveten rüştiye kısmı da açılır.1950 yıllarına kadar, Mestanlı&#39;nın eğitim olanakları bundan ibaretti.Her çocuk okuma imkanı bulamıyordu. Fakirlikten ve çaresizlikten kıvranan yerel halk cahil bırakılmıştı.Türklerin yüzde doksanı ne okumayı ne de yazmayı biliyordu. Resmi Bulgarca dilini bilenlerin sayısı çok azdı...Bulgaristan Hükümeti, 1950-1951 yıllarında, Türkleri göçe zorlamış, Türk toplumuna önderlik yapan kişileri yurtlarından uzaklaştırarak bir nevi temizlik yapmıştı. Fakat bu süreç esnasında devlet de çok zarar gördü. Türk halkının ürettiği tütün, tüccarın eline ulaşamayınca, Rodoplar&#39;da maden ocakları susunca, Türklerin değeri daha da iyi anlaşılmaya başladı. Devlet, bizim toplumun güvenini tekrar kazanmak ve her birimizi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak için yeni stratejiler geliştirdi. Türk toplumunu, komünist rejimin kaidelerine göre yetiştirmek için en uygun yol olarak eğitim seçilmişti.1952- 1956 yılları arasında, Türklerin yaşadığı bölgelerde adeta büyük bir eğitim seferberliği başlatıldı. Sosyalist Azerbaycan devleti örnek alındı. Arkadaş sözcüğü kaldırıldı, yerine &quot;yoldaş&quot; sözcüğü yerleştirildi.Stalin, Lenin ve Dimitrov muallimimiz ve yoldaşlarımız oldular. Lenin&#39;in ileri sürdüğü &quot; İki ileri, bir geri&quot; taktiği uygulandı.Bir taraftan veriyorlarmış izlenimi yaratarak, başka taraftan bazı değerlerimizi söküp alınıyordu...Bu süreçte Mestanlı halkı da payına düşeni aldı. Azerbaycan eğitim sistemine uygun adımlar atıldı. Halkımızın eğitim ve kültür düzeyini yükseltmek amacıyla Mestanlı Karma &quot;Mustafa Suphi&quot; Türk Lisesi açıldı. Yanlış okumadınız, 1980&#39;lerde Bulgaristan&#39;da Türk yoktur diyenler, 1950&#39;lerde Türk mektepleri açıyordu. Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde çalışacak olan Bulgarlara bile Türkçe öğretildi. Komünist partinin Bulgar asıllı yöneticileri bile dilimiz konuşuyordu.&quot;Türkçe bilmeyen Bulgarların Haskovo şehrinin güneyinde işi yoktur&quot; dendi...Mestanlı Türk Lisesinin inşaatı ve açılış öyküsünde iz bırakanlar şunlardır:İsmail Kenanov -  Mestanlı&#39;da yeni bir okul yapılması için eğitim bakanlığına sunulan dilekçede Mestanlı İlçe Eğitim Müdürü olarak onun imzası vardır, kendisi Eski Zağra köylerindendi. Çok iyi Bulgarca konuşurdu. Mehmet Kocabaş - Meraliköy doğumlu. 1944 yılında, Nüvvab okulunu başarı ile bitirmiştir. Mestanlı merkez okulunda öğretmendi, kendi iddiasına göre, yeni  bir okul açılması konusunda fikir beyan eden, bu isteği arkadaşları ile görüşüp sorumlu il müfettişine ulaştıranlardan birisidir. Tenyü Demirev -  Uzun yıllar Mestanlı ve Kircaali&#39;de eğitim bakanlığına bağlı müfettiş olarak çalıştı. Yakın çocukluk arkadaşı olan komünist lider Demir Yanev&#39;in Eğitim Bakanı olarak görev yaptığı yıllarda, o da Bulgaristan Türk Okulları Başkanı seçilmişti. Mestanlı&#39;yı ve halkını çok iyi tanıyan bir kişi olarak, okul açma fikrini destekledi...1952 yılının ilkbaharında okulun temel atma töreni düzenlendi. Törene katılan ilçe komünist parti sekreteri öne çıkarak:&quot; Bunu Türk Halkı için, Türk Okulu diye yapıyoruz, bir Hafız Efendi bulun, önce Kur&#39;an okunsun!&quot; demişti. Törene, merkez okulu muallimlerinden Abdullah Efendi - 1937 y. Nüvvap mezunu, Mehmet Efendi - 1944 mezunu, Nurettin, Nuri ve İsmail Beyler, Ahmet Efendi de katılmışlardı. Kur&#39;an okunması uygun bulununca, Mestanlı semalarında herkesin tüylerini ürperten öz amcam olan Abdullah Efendi&#39;nin naif sesi yükseldi. Ruhu şad olsun! İktidar güçleri her fırsatta, komünist ideolojisinin propagandasını yapıyorlardı. Tören sırasındaki ilçe parti sekreterinin sarf ettiği sözleri hala hafızamda kalmış:&quot;Krallık döneminde, faşist idareciler sizlere ikinci sınıf muamelesi yaptılar. Okullarınız kapatıldı. Öğretmenleriz zulme uğratıldı. Bu yüzden çoğunuzun okuma yazması yoktur. Sizler için partimiz yeni okullar ve eğitim kursları açacak. Yakın zamanda hepiniz bu cehaletten kurtarılmış olacaksınız. Çocuklarınız için bunun gibi yeni okullar, yurtlar açacağız. En yakın zamanda sizi bu geri kalmışlıktan kurtaracağız, kendi anadilinizde kültürünüzü geliştirmenize destek vereceğiz...&quot;Bu güzel sözlere kanmamak, sevinmemek elde değildi. Birçok Türk genci, daha iyi bir hayat umuduyla, kendini partinin dümen sularına bıraktı ve bir çoğu ise ilerleyen yıllarda kızıl cehennem girdabında savrulup yok olup gitti... Bulgar hükümeti o yıllarda Mestanlı&#39;da olduğu gibi, memleketin birçok yerinde benzer okullar yaptı ve açtı. Türkçe eğitimin önünü açtı.Halbuki, burada güdülen maksat başkaydı. Bir eliyle cömert davranıp verirken, diğer eliyle aldılar. Dini eğitim yasaklandı.&quot; Köy camii ve mescitlere gizlice Türkiye&#39;den ajanlar gelip faaliyet gösteriyor.&quot; safsataları yayıldı. Halk kandırıldı. Camiler kapatıldı. Erkek çocukların sünnet edilmesi yasaklandı. Okullarda verilen eğitimin siyasi ve ideolojik boyutları, Türk gençlerinin arasında huzursuzluklara yol açtı.İstenmeyen olaylar baş gösterdi.Mestanlı Lisesi&#39;ne müdür olarak atanan kişilerin isimlerini de anmak istiyorum. Bazılarının üzerimizde eğitmen ve okul yöneticisi olarak katkıları büyüktür. Onları saygıyla yad ediyorum...Okulun ilk müdürü Rasim Mustafov&#39;dur - 1952 y. Ondan bu görevi Mehmet Kocabaş devraldı. Daha sonra Tsvyatko Tsonev ve İngilizov müdür koltuğuna oturdular. 1956 yılında yaşanan bazı olaylardan sonra müdür olarak yine bir Türk atandı - Arifov. Partizan kökenli, sağlam bir komünist olmasına rağmen, bazı görüşleri parti ile uyuşmadı ve kısa sürede ayağı kaydırıldı. Hapse bile atıldı. Aynı okulda Türkçe öğretmeni olarak görev yapan Zülkar Azizov, tam aradıkları niteliklere sahip biriydi. Onun döneminde Mestanlı Türk Lisesi&#39;nin adı bile değiştirildi. &quot;Mustafa Suphi&quot; Türk Lisesi,  1959 yılında, &quot;Nikola Yonkov Vapsarov&quot; Gimnaziyası oluverdi... Malum şahıs, parti ilçe teşkilatının başına geçene kadar, yaklaşık 14 yıl, lisenin müdürü olarak çalıştı. Öğünmek gibi olmasın, 1984 baharında, fırtına öncesinde, o koltuk bana da nasip oldu. İlginç bir öyküsü vardır, başkaları gibi o görevde 14 yıl değil, sadece 14 gün kaldım... Mestanlı Türk Lisesi açıldığında, güneyde Karlık Dağları&#39;ndan kuzeyde Arda nehrine, doğuda Koşukavak&#39;tan Aladağ&#39;ya kadar geniş bir coğrafyada, eğitime susamış yüzlerce gencimizin eğitim yuvasına dönüşmüştü. Okulumuzun adı ve şanı, kısa zamanda Deliorman ve Tuna boyuna kadar ulaştı. Kuzey Bulgaristan&#39;dan gelip Mestanlı Lisesi&#39;nde görev alanların isimlerini de sıralıyorum: Arifov - okul müdürü ve tarih öğretmeni, Lovçalı; Ahmet Nazırov - fizik öğretmeni, Rusçuklu; Zülkar Azizov - Türkçe öğretmeni, Ruçklu; Ahmet Efraimov - Türkçe öğretmeni, Razgratlı; Hayriye Musova - tarih öğretmeni, Razgratlı; Muharremov - Türkçe öğretmeni, okul mürebbi, Razgratlı; Muhiddin Mehmedov, Türkçe öğretmeni; Niyazi Hüseyin - Türkçe öğretmeni, Eski Cumalı. Dışarıdan gelen öğretmenler için bir yurt binası mevcuttur. Bulgar ve Türk öğretmenler, bu yurda yerleşmişti. Odaları beraber paylaşıyorlardı. Ayrıca, dışardan gelen öğrenciler için de ayrı bir yurt binası yaptırılmıştı. Yurtta kalan gençlerin tamamı Türk&#39;tü. Aralarında sonradan &quot;soya dönüş&quot; kitaplarıyla ün yapmış olan Şükrü Recep Tahirov da bulunuyordu...1 Kasım 1956 yılı, Mestanlı Türk Lisesinin olaylı günü olarak tarih sayfalarına geçti. Nüvvab okulunu, daha sonra da Sofya Devlet Üniversitesinin Türkoloji Bölümünü bitiren Hocamız Niyazi Hüseyin, 1955 yılında okulumuza Türkçe öğretmeni olarak atandı. Kaldığı yurtta bir akşam, Bulgar Öğretmenler ile tatsız bir olay yaşamış ve o gece yurdu terk etmek zorunda kalmıştı. Olaylardan haberdar olan gençler, geceyi öğretmenleri Niyazi Hüseyin gibi uykusuz geçirmişlerdi, çünkü hocaları, kendileri için çok değerliydi. Güzel Türkçesiyle, derin edebiyat, tarih, kültür ve sanat bilgileriyle, öğrencilerin kalbinde çoktan taht kurmuştu. Böyle bir sevimli öğretmene hakaret edilemez ve asla küstürülemezdi... O dönemde lisenin en çalışkan, en Türkçü ve milliyetçi gençlerinden birisi olan Şükrü Tahirov (1938y., Ayvacık doğumlu), Koşukavak&#39;tan Muhammet Mehmet ve göç ettikten sonra Bursa&#39;da bir holdingin genel müdürü olarak çalışan Cemil Bey, Bulgar asıllı öğretmenlerin derhal bütün öğrencilerin önünde Niyazi Beyden özür dilenmesini istemişlerdi. Aksi halde hiçbir öğretmenin dersine girmeyecek lerini, okul müdürü İngilizov&#39;a beyan etmişlerdir. Olay günü, öğrenciler okulun giriş kapılarını tutmuş ve okula girmek isteyen öğrencileri tehdit ederek okuldan uzaklaştırmışlardı. O gün lisede ders yapılamadı. Bu bir başkaldırıdır, rejime karşı da bir isyandı. Komünist rejim, Türklerle arasındaki &quot; cicim aylarını&quot; Nisan Plenumu&#39;nda aldığı kararlarla bitirdi. Jivkof ve ekibi her yerde terör estirmeye başladı. Halkın elinden bağı bahçesi alındı, çiftini sürdüğü öküzü, sütünü sağdığı ineği kooperatif malı sayıldı. Parti eliyle açılan köy okulları, geceleri tımarhane ve nezarethaneye dönüştürüldü. Okullarda okutulan bazı derslerin siyasi ve ideolojik ayarı kaçtı.Sistemin asimilasyon politikalarını net bir şekilde gören gençler, Türk kültürünü, kimliğini ve varlığını korumak ve kardeşlerini bilinçlendirmek amacıyla örgütlenme yoluna gitti.Nalbantlar köyünde, Mestanlı Lisesinin bazı öğrencilerinin de katıldığı yeraltı Atatürk Örgütü kurulmuştu. 1961 yılında deşifre olan örgütün başkanı Mehmet Mestan - 18, Hasan Sadık - 15 ve Haşim Vatansever - 13 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yine bu örgüt ile yakın bağları tespit edilen ve Türkiye&#39;ye kaçmaya teşebbüs eden Şükrü Tahirov, &quot;işlemden&quot; geçirilmek üzere Belene&#39;ye gönderilmişti...Ulaşılan sonucu tekrarlamaya gerek yok. Ceza cefa ve sonrası da sefaya dönüştü. Soyunu inkar eden kitaplar yazdı ve aşırı Bulgar milliyetçilerinin savını savunup durdu. Bu sahtekar herif &quot;feylesof&quot; ve &quot;profesör&quot; bile ilan edildi...Mestanlı Lisesinde Türkçülük hareketinin kurbanlarından birisi de onuncu sınıf öğrencisi Mehmet Habil oldu, kendisinin yaşı küçük olmasına rağmen, olgun bir milliyetçilik yanı vardı ve okul arkadaşlarının arasında çok seviliyordu. O, Filibe Türk Konsolosluğu&#39;na gidip, Türkiye&#39;ye göç etmek istediğini beyan etmişti. Bir dönem okuduğu Haskova Tıp Lisesi&#39;ndeki sınıf arkadaşlarını yemekhanede domuz etli yemekleri tercih etmemeleri için ikna etmişti. Bütün bunların karşılığı,12 yıl hapis oldu. Ne yazık ki, Eski Zağra Cezaevi&#39;nde, nefes aldığı hava bile ona çok görüldü ve &quot;yukarıdan&quot; gelen bir emirle çok genç yaşta kurşuna dizildi. Allah, gani gani rahmet eylesin! Ruhu şad olsun! Aynı ortamda yetişen başka bir Türk milliyetçisi öğrenci Cemal Hüseyin&#39;di. Emniyet güçlerinin takibi ve baskısına dayanamayıp Yunanistan üzerinden Türkiye&#39;ye geçmeye çalıştı. Dikenli telleri aştı, aylarca Yunan mülteci kamplarında acılar çekti. Türkiye sevdası ile yanıp tutuştu ama onu kader Türkiye yerine, İsveç toprakları ile buluşturdu. Allah, değerli kardeşime, sağlık sıhhat ve uzun ömürler versin! Mestanlı&#39;nın Mehmetlerini ve Cemallerini, onların kalplerinde yaşattıkları vatan ve bayrak sevgisini, en iyi anlatan, benim yazılarım değil. Her şeyin özeti olarak hala korunmakta olan bir defter yaprağı. Cemal Hüseyin tarafından Yunanistan mülteci kamplarında, 1962 yılında yazılmış ve çizilmiş. Boya kalemi bulamadığı için Ay-yıldızlı Bayrağı, parmağını kesip akıttığı kanı ile boyamıştı...1984 yılının sonundaki zoraki isim değiştirme olaylarında ise, lisemizin kahraman öğretmenlerinden İlgaz Dikme ve Mehmet Halil Türker, ders esnasında tevkif edilerek Belene temerküz kampına sürgün edilmişlerdir. Mestanlı halkı, eski partizan ve koyu komünist de olsa, Türkçü fikirlerinden dolayı Arifov&#39;u çok sevmişti. Karşılığı, öğretmenimizi iki yıl hapse atmaları oldu. Tarih Öğretmeni İsmail Kahraman&#39;da çok seviliyordu. Onu da Türkçü ve milliyetçi buldular. Birkaç yıl hapis yattı. Son olarak Mestanlı Lisesinin kuruluşundan 1984 yılına kadar görev alan yerli Türk asıllı öğretmenlerimizi de anmadan edememem: İsmail Kahraman ve Zekeriya İsmail Solak - tarih öğretmenleri; Mehmet Kocabaş, Hüseyin Çilingir, Mehmet Halil Türker, Akif M. Atakan ve Farizof - Türkçe öğretmenleri; Hikmet Saidoğlu, Mecit Davutoğlu ve Hasanov - coğrafya öğretmenleri; Niyazi Davutoğlu, Mümin Salim ve Mehmetemin Aliyev - matematik öğretmenleri, Şükrü Hüseyinov ve Recep Şakirov - Fransızca öğretmenleri; Fatma Çolak - felsefe ve psikoloji öğretmeni, İlyas Dikmov - kimya öğretmeni, Fatma Veli - Bulgarca öğretmeni, Refiye Basri Davud - Rusça öğretmeni, Necat Bey - biyoloji öğretmeni, Cemal İsmail - beden öğretmeni, Leyla Ali - resim ve güzel sanatlar öğretmeni, Nuriye Mısırlı - el sanatları öğretmeni, Sabahattin Bey - el işi öğretmeni, Ali Beysim - Kircaali&#39;de okul müdürü ve müfettiş, Mümin Hatiboğlu - Sofya Radyosu&#39;nun Türkçe Bölümü&#39;nde çalıştı.Hasansabri Yıldız, Mehmet Halvacı, Fatma Mısırlı ve Faik Mısırlı -mürebbi. Bazı öğretmen isimlerini unutmuş da olabilirim. Af ola! Mecit BAYRAKTAR, Emekli Öğretmen ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/mecit-bayraktar_1623597149_fvG5pZ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Mestanlı Türk Lisesinin kuruluşu ve olaylı günleri ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/mecit-bayraktar_1623597149_fvG5pZ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[İsmail Hakkı Tonguç Neyi Değiştirir]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ismail-hakki-tonguc-neyi-degistirir/1796/</link>
            <description><![CDATA[*** Bir sabah kalktığında, yağan yağmur, küçük kardeşinin beşiğini doldurmuştu. O kardeşini kaybetti...             
*** Kastamonu Muaallim Mektebine gönderildi. Sabah olduğunda okulun kahvaltısına kalktı, 'Karnımı ilk defa 21 yaşında doyurabildim' dedi.*** Öğretmen çocukları çatının akmayan yerine toplamış yumak olmuşlardı. 'Eyvah' dedi, ' Bu öğretmen, yürekli bir öğretmen ama belli ki Köy Enstitüsü mezunu değil.'***Oradan ayrılırken, öğretmenin cebine kartını bıraktı. Atına bindi, şiddetle yağan yağmura aldırmadan yoluna devam etti.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ismail-hakki-tonguc-neyi-degistirir/1796/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Mon, 31 May 2021 21:23:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Ünlü Bulgaristanlı Göçmenler<p>____________________________________</p>Bulgaristan&#39;ın Silistre kentinin Tatar Atmaca köyünde (bugünkü adı:Sokol) doğar.Sekiz kardeşin en büyüğü olduğu için bütün yük omuzlarındadır. Aç karınlarını doyurmak için harman altında sapların arasında tek tek buğday tanelerini toplar.Evde herkes onun yolunu gözlemektedir. Bazen bir avuç, bazen bir tas buğdayla evine döner. Bir avuçla eve döndüğünde, sanki suç işlemiş gibi annesinin gözlerine utancından bakamaz, o gün bir bahane bulur, evden ayrılır. Annesi bir avuç buğdayla çorba yapıp, kardeşlerini doyurana kadar da eve dönmez, aç uyur. Yeter ki kardeşleri &#39;açım&#39; demesin! Baraka gibi bir evde yaşarlardı, evin üstünü bulabildiği tenekelerle kapatabildiği kadar kapatmıştı. Bir sabah kalktığında, yağan yağmur, küçük kardeşinin beşiğini doldurmuştu. O kardeşini kaybetti...1914&#39;de öğrenimine devam etmek üzere tek başına İstanbul&#39;a geldi. Maarif Nazırı Şükrü bey tarafından parasız yatılı öğrenci olarak Kastamonu Muaallim Mektebine gönderildi.Sabah olduğunda okulun kahvaltısına kalktı, &#39;Karnımı ilk defa 21 yaşında doyurabildim&#39; dedi.Birinci Dünya Savaşının zor yılları... Açlık ve sefalet...Önce öğretmenlik yaptı, sonra 1935&#39;de &#39;İlköğretim Genel Müdürü&#39; oldu...Çatısı olmayan evde kardeşini kaybetmişti. Onu hiç unutmadı.Sık sık at&#39;a biner, köy okullarını ziyaret ederdi.Bir gün yağmur yağarken bir köy okuluna gitti, içeri girdi. Kim olduğunu söylemedi. Öğretmen çocukları çatının akmayan yerine toplamış yumak olmuşlardı. &#39;Eyvah&#39; dedi, &#39; Bu öğretmen, yürekli bir öğretmen ama belli ki Köy Enstitüsü mezunu değil.&#39; &#39;Çocuklar&#39; dedi, &#39;Bana bir merdiven bulabilir misiniz?&#39; Birisi, &#39;Ben bulurum&#39; dedi.Merdiven geldi, çatıyı bir yağmur damlası akmayacak hale getirdi.Oradan ayrılırken, öğretmenin cebine kartını bıraktı. Atına bindi, şiddetle yağan yağmura aldırmadan yoluna devam etti.Öğretmen elini cebine attı, kartı çıkardı, okudu. Şöyle yazıyordu:İsmail HakkıTonguç- İlk Öğretim Genel Müdürü.Kartın arkasındaki yazı da şöyleydi:&#39;Çatı yeniden yağmur akıtırsa, bana mektupla yazabilirsin.&#39;İşte bir öğretmen, bir idealist, bir eğitim devrimcisi...Köy Enstitülerinin mimarı...Çocuklarımızı akıl ve bilimin aydınlık ışığına yönlendiren, onların insana, doğaya, tüm öteki canlılara duyarlı, merhametli, sevgi dolu, özgüvenli, kişilikli, erdemli bireyler olmaları için emek veren, onları yüksek insanlık değerleri ile donatan tüm öğretmenlerimize saygıyla...Ve bir söz:&quot;Tarih boyunca Türklerin dünya uygarlığına yaptığı tek özgün kaynak, Köy Enstitüleridir.&quot;Prof.Dr. Enver Ziya Karal, Tarihçi ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ismail-hakki-tonguc-neyi-degis_1622486171_uiS75J.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ İsmail Hakkı Tonguç Neyi Değiştirir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ismail-hakki-tonguc-neyi-degis_1622486171_uiS75J.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Sarıkovanlık Camii, gönüllü sponsorlar beklemekte...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/sarikovanlik-camii-gonullu-sponsorlar-beklemekte/1784/</link>
            <description><![CDATA[*** Camilerimiz ve mescitlerimiz, halkımız bir arada tutmuşlar, bir araya getirmişler. Onlar bizim tarihsel ve kültürel mirasımızdırlar.*** Sarıkovanlık Camii'nin temelleri, birkaç yıla varmaz çökecektir ve 500 yıllık tarihi bir Osmanlı eserinin yerinde yeller esecektir.*** Bu, fazla büyük olmayan eseri, aslına uygun bir şekilde yeniden inşa ve restore edip daha uzun yıllar ayakta tutabiliriz.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/sarikovanlik-camii-gonullu-sponsorlar-beklemekte/1784/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sat, 10 Apr 2021 19:04:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Göçlerle birlikte nice nesiller yok olup gitti, fakat ecdadımızın bizlere bıraktığı bazı tarihi eserler hala dimdik ayakta durmakta, onlar bizlere nereden geldiğimizi ve günümüzde hangi noktaya eriştiğimizi hatırlatmakta.</strong><strong>Bugün, Varna&#39;nın Sarıkovanlık ( Medovets ) köyünde yaşayan arkadaşım Zinal Mustafa, bana köyündeki eski caminin durumunu yansıtan beş on tane fotograf  attı.</strong><strong>Gördüğüm manzara karşısında içim ürperdi ve burkuldu. 1800 civarında nüfusu olan Sarıkovanlık&#39;ta yeni ve çok güzel bir cami daha varmış, böylece eski ibadethane ise çürümeye ve yok olmaya terk edilmiş...</strong><strong>Camilerimiz ve mescitlerimiz, halkımız bir arada tutmuşlar, bir araya getirmişler. Onlar bizim tarihsel ve kültürel mirasımızdırlar.</strong><strong>Bu anlamda, Sarıkovanlık&#39;taki ve memleketin diğer bölgelerinde bulunan camilerin akıbeti bizleri her zaman sorumlu tutmalı ve ilgilendirmeli diye düşünmekteyim.</strong><strong>Sarıkovanlık Camii&#39;nin temelleri, birkaç yıla varmaz çökecektir ve 500 yıllık tarihi bir Osmanlı eserinin yerinde yeller esecektir.</strong><strong>Peki, bu çöküşü durdurabiliriz mi? Evet, bunun önüne geçebiliriz.</strong><strong>Bu, fazla büyük olmayan eseri, aslına uygun bir şekilde yeniden inşa ve restore edip daha uzun yıllar ayakta tutabiliriz.</strong><strong>Sarıkovanlık Camii, gönüllü sponsorlar beklemekte...</strong><strong>Mümin TOPÇU</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sarikovanlik-camii-gonullu-spo_1618070963_kV3Syw.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Sarıkovanlık Camii, gönüllü sponsorlar beklemekte... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sarikovanlik-camii-gonullu-spo_1618070963_kV3Syw.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Deliorman Türklerine dair...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/deliorman-turklerine-dair/1772/</link>
            <description><![CDATA[* Bu bölge hâlâ Türklerin yoğun olarak oturdukları yerlerden biridir. Yerli halk tarafından böyle adlandırılmasının sebebi ağırlıklı olarak meşe, gürgen ve kızılcık ağaçlarından oluşan çok sık ve geçit vermez ormanlarla örtülü olmasından ileri gelmektedir. Osmanlı arşivlerinde ise ismi "Deli orman" olarak geçmektedir.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/deliorman-turklerine-dair/1772/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sun, 21 Mar 2021 18:30:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Deliorman (Bulgarca: Лудогорие, Ludogorie) Aşağı Tuna Ovası&#39;nda yer alan; Rusçuk, Razgrad, Silistre, Şumnu ve Dobriç şehirlerini de kapsayan geniş bir bölgedir. Bu bölge h&acirc;l&acirc; Türklerin yoğun olarak oturdukları yerlerden biridir. Yerli halk tarafından böyle adlandırılmasının sebebi ağırlıklı olarak meşe, gürgen ve kızılcık ağaçlarından oluşan çok sık ve geçit vermez ormanlarla örtülü olmasından ileri gelmektedir. Osmanlı arşivlerinde ise ismi &quot;Deli orman&quot; olarak geçmektedir. 1942&#39;de Bulgaristan hük&ucirc;meti Slav kökenli olan &quot;Polesie&quot; (orman tarafındaki yer) ismini koyduysa da bu isim asla yaygın kullanıma geçmedi ve 1952&#39;de şu anki adına çevrildi. Bulgarca isim, Türkçeden mot-a-mot (kelimesi kelimesine) tercüme ile &quot;Deli&quot; (Луд), &quot;Orman&quot; (гора) oluşturulmuştur. Bölge tarihte pehlivanları ile ün yapmıştır. Deliormanlı güreşçiler arasında Koca Yusuf, Ahmet Kara, Hergeleci İbrahim, Kurtdereli Mehmet Pehlivan ve Katrancı Mehmet Pehlivan başta gelir. Bölgeye ilk gelen Türkler, Kıpçaklar ve Peçeneklerdir. Daha Osmanlı Devleti kurulmadan çok önceleri Selçuklu Prensi İzzeddin Keykavus ve Hacı Bektaş-ı Veli&#39;nin öğrencisi Sarı Saltuk binlerce Türkmen&#39;le birlikte buraya gelmişler ve Kıpçak-Peçenek toplulukları ile karışmışlardır. Osmanlı Devleti kurulduktan sonra ilk zamanlar bölgeye pek fazla iskan olmamıştır, Osmanlı Devleti daha çok Güney Bulgaristan&#39;daki şehirlere, ele geçirdiği beyliklerin ahalisini yerleştirmekteydi, fakat Kuzeyde bulunan Deliorman ve Dobruca&#39;ya isk&acirc;n yapmamaktaydı. Bu durum Yavuz Sultan Selim dönemiyle değişti, Şah İsmail ile yapılan savaştan sonra Anadolu&#39;daki Alev&icirc; inanışlı b&acirc;zı Türkmenler, Osmanlı Devleti&#39;nden soğudular. Bunun üzerine Osmanlı yönetimi isyana katılan Türkmen aşiretlerini parçalayıp bir kısmını Balkanlar dağlarının ardında bulunan, Kuzey ülkelerinden ve Leh Kazaklarından gelecek saldırıda ilk zarara uğrayacak bölge olan Deliorman&#39;a sürgün etmeye başladı. Kırşehir, Kırıkkale, Yozgat gibi illerdeki Alevi nüfusun önemli bir kısmı Deliorman&#39;a sürüldü. Alevi Türkmenlerin ezici çoğunlukta olduğu Tokat, Sivas ve Malatya gibi şehirlerdeki Alev&icirc; nüfustan da büyük oranlarda Deliorman&#39;a sürgün yaşandı. Sürgünle birlikte Deliorman&#39;a gelen Türkmen toplulukları 16. yüzyılda Deliorman&#39;da azınlık olan Türk nüfusunu çoğunluğa çevirdiler, yerli Sarı Saltuk Türkleriyle karışarak Deliorman Türk topluluğunu oluşturdular, 16. yüzyılda sürgün ile gelen Türkmenler Deliorman&#39;a çabuk ısındılar, çünkü burada 1200&#39;lü yıllarla başlayan bir Horasan menşeli kültür vardı. Bu tarihi ve kültürel özelliklerinden dolayı Deliorman bölgesi tasavvufi düşüncelerin ve özellikle de Bektaşilik, Babailik, Bedreddinilik gibi tarikatların çok yoğun olduğu bir bölge olarak anıldı. II. Mahmut döneminde özellikle Bektaşi tekkelerinin birçoğunun kapatılması, açık kalanların ise birçoğuna Nakşibendi şeyhlerin atanması neticesinde Deliorman&#39;ın Alevi-Bektaşi yönü azalmaya başladı, bir kısmı Sünn&icirc;leşti. Bulgaristan topraklarının elden çıkmasıyla halk Anadolu&#39;ya göç etmeye başladı, özellikle Trakya ve Ege bölgesine ve Adana-Mersin civarına yerleşen Deliormanlılar, toplu halde köyler kurarak kendi kültürlerini yaşattılar. Fakat 1950 sonrasında Türkiye&#39;ye göç edenler, dağınık h&acirc;lde yerleştiler.Artı, herkesin Nevruz Bayramını kutlarım! Mehmet BEYTULLAH ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/deliorman-turklerine-dair_1616341197_aWJuMZ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Deliorman Türklerine dair... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/deliorman-turklerine-dair_1616341197_aWJuMZ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[29 Ocak Gümülcüne Olayı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/29-ocak-gumulcune-olayi/1746/</link>
            <description><![CDATA[*** Artık o noktadan sonra sabrın yeri yoktu, korkunun yeri yoktu, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!’ demeye yer kalmamıştı. Çünkü olay yeni doğan bebekten, mezardaki ölmüşlere değin herkesi ilgilendiriyordu. *** Herkes sabahı zor bekliyor. Yedisinden yetmişine kadın, kız erkek, bütün azınlık dağ bayır demeden yollara düşmüş, Gümülcine istikametine doğru ilerliyor. Bu seli hiç kimse durduramaz...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/29-ocak-gumulcune-olayi/1746/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Fri, 29 Jan 2021 11:09:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Olay diyorum. Gerçekten, &ldquo;Azınlık Tarihi&rdquo; içinde yaşanmış en büyük bir olay. İnanılacak gibi değil. &ldquo;Bu Azınlık bunu yapamaz...&rdquo; Öyle bir düşünce yerleşmişti içimize. Ama oldu. Çünkü artık bıçak kemiğe dayanmıştı... Artık o noktadan sonra sabrın yeri yoktu, korkunun yeri yoktu, &lsquo;Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!&#39; demeye yer kalmamıştı. Çünkü olay yeni doğan bebekten, mezardaki ölmüşlere değin herkesi ilgilendiriyordu.Ne demekti; &quot;Siz Türk değilsiniz, Elen Müslümanlarısınız!&quot; Yönetimin bu hareketi, Azınlığın kimliğini böyle kabadayı bir tavırla uluorta ink&acirc;r etmesi, bunu mahkeme yoluyla da ortaya dökmesi artık işi iyice çığırından çıkarmıştı... Herkes bir şaşkınlık, bir korku içindeydi. Bazı gençler yanıma yaklaşıyor, &quot;Hocam, şimdi ne olacak; ne yapacağız&quot; diye şaşkınlık içinde soruyorlardı. Aslında bu soruyu herkes kendi kendine soruyordu... Daha dün, Bulgaristan&#39;daki soydaşlarımızın bu asimile edilme haberlerinin acısı içimizdeyken aynı olay işte bizim başımıza da gelmişti. Şimdi ne yapacağız, ne olacak... Bazı arkadaşlarla sık sık bir araya gelip bu asimile hareketine karşı toplu halde sert bir yanıt verilmesi için bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Aynı yönde başka yerlerde de bu türden çalışmaların yapıldığı haberleri bizlere moral veriyor. Önce Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği öncülüğünde bir hareket başlatılıyor. Ne yapılmalı? O günlerde de Türkiye ile Yunanistan arasında &ldquo;Yüksek Düzeyde&rdquo; bir görüşme var: &ldquo;Davos Görüşmesi...&rdquo; Zamanın Türkiye Cumhurbaşkanı ile Yunanistan Başbakanı Papandreu arasında yapılacak önemli bir görüşme. Bu yüzden, bu görüşmeye gölge düşüreceği endişesiyle olası bir yürüyüşün yapılmasına bazı çevrelerce pek sıcak bakılmıyor. Ama azınlık halkı, yani Batı Trakya Türk Azınlığı o günlerde yediden yetmişe patlama noktasına gelmiş. Öyle sanıyorum, başı her kim çekerse çeksin, hadi, yürüyün, ne olursa olsun, Biz Türk&#39;üz, dese sonu ne olacağı belli olmayan bir hareket başlayacak... Durum öylesine vahim. Durumun sezilmesi üzerine olaya bir yumuşaklık getirmeye çalışılıyor. Bir yürüyüş yapılacak ve Cuma namazı Gümülcine&#39;nin Yeni Camii&#39;nde kılınacak. Yönetim o gece olası bir yürüyüşü yasaklıyor. Ama halk hazır... Herkes sabahı zor bekliyor. Yedisinden yetmişine kadın, kız erkek, bütün azınlık dağ bayır demeden yollara düşmüş, Gümülcine istikametine doğru ilerliyor. Bu seli hiç kimse durduramaz... Gene de öyle oluyor. Polis barikatları yarılıyor, halk akın akım Gümülcine yollarına doğru yürüyor... Ve korkunç bir sessizlik... Sanki bir fel&acirc;ket öncesi sessizliği... Bu yürüyüşü birkaç gün sonra şu dörtlükle başlayan bir şiirle destanlaştırıyorum:&ldquo;Sabahtı, yürüdük yuvası bozulmuş karıncalar gibiDağ demedik, taş demedik, dere tepe demedik Yürüdük, binlerce, on binlerce kişi sessiz,Duyurduk sesimizi: Türk&#39;üz, daha ölmedik!&rdquo; Ve bugünlere geliyorum. İnsanlar bazı şeyleri ne kadar çabuk unutuyorlar. İşte önümüzde yeni bir yıl, yeni bir ocak ayı geliyor... Küçük bir toplantının dışında o günün önemini anlatan, bunu gelecek kuşaklara aktarmayı hedefleyen girişimler nerede? 29 Ocak 1988 sabahı çok erken mi kalkmıştım.Galiba öyle. Alınan karar gereği öğretmenler okullarda görevlerinin başında bulunacaktı. Sabahleyin kalktığımda herkes yollara dökülmüştü. Karım ve küçük kızım da kalabalığa karışıp Gümülcine&#39;ye doğru yol almağa başladılar... Yazıhanedeyiz. Yunanlı öğretmenlerle pek canciğer olmasak da aramızda kavga mavga yok. Önce genç olanı açıyor konuyu. Halk yollara dökülmüş, diyor. Oysa yürüyüş yasağı kondu; halk bunu bilmiyor mu? Ben zaten olayın etkisiyle patlamak üzereyim. Yasak olsa da bu halk yürüyecek, diyorum... Bu olayı hiç kimse durduramaz. Ama çok dayak düşecek, diyor...İşte o zaman patlıyorum: Bak, Stergio, diyorum... Kendi adıma konuşuyorum. Bana sen Türk değilsin, şusun, busun diyecek olanı. Ve basıyorum dumanı... Benim çocuğumun kimliğini değiştirmek isteyen düşüncenin her ne bahasına olursa olsun, canına okurum... Bilirsin, ölümden öte köy yok... Rum öğretmen konuyu açtığına bin pişman olmuş olabilirdi ama artık ok yaydan fırlamıştı bir kere... Yanımdaki arkadaşlar sus pus oldular bu arada. Yunanlı öğretmen bir şey diyemedi...İstersen bu söylediklerimi istediğin makama da aktarabilirsin, dedim ve okuldan çıkıp arabama atladım ve o dehşetli kalabalığın arasına karıştım. Bütün köyler yollara dökülmüştü. Konvoyun bir ucunu köyde bırakmıştım, bir ucuna Poşpoş köprüsünde yetiştim. Yol boyunca korkunç bir kalabalıktı gördüğüm. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Belli bir hedefe varmaya ant içmiş bir kalabalıktı bu... Bir seldi akıp giden. Durmak bilmeyen bir sel... Kalkanca, dürtülmüş bir arı kovanı gibiydi. Toplum polisi yolları tutmuş, kalabalığın şehre girmesini engellemeye çalışıyordu. Ben gitmezden önce bazı olaylar yaşanmış. Halk kızgın. Köprüden geçip polis kordonunu yarıp ilerlemek istiyor. Şehirden bazı haberler geliyor. Yaralılar, tutuklananlar. Korkunç bir görünüm...Millet dağlara taşlara dökülmüş, yürüyor; &quot;Biz Türk&#39;üz!&quot;, diye haykırıyor... Bu ses gidip toplum polisinin miğferlerine, oradan da yönetimin düşüncesiz kafasına çarpıyor sanki... Bunları yazarken, o günlerde bu &ldquo;29 Ocak 1988 Olayı&rdquo; ile ilgili toplamış olduğum bazı belgeler aklıma geliyor. Onlara bir göz atıyorum. Herkesin kükrediği günler. Zarfı açıyorum. Elime ilk geçen, 5 Şubat 1988 tarihli &quot;Gerçek&quot; gazetesi. Şöyle bir başlık var gazetede: &quot;29 Ocak&#39;ta Batı Trakya Türk&#39;ü Yepyeni Bir Tarih Yazdı/ &#39;29 Ocakta Azınlık hayatı boyunca Türklüğü- Müslümanlığıyla, Vatandaşça ve nihayet insanca yaşamak istediğini gür bir sesle dünyaya haykırdı&quot;. Ve Batı Trakya Türk Azınlığı Yüksek Kurulu&#39;nun Yürüyüş kararını aldığı duyurusu... Olayla ilgili hutbeler... Bu arada olay öncesi dağıtılan bir bildiriyi de saklamışım. &quot;Yürüyün!&quot; diye başlıyor bildiri ve devam ediyor: &ldquo;Bugün milliyetimizi, yarın dinimizi ink&acirc;r eden zihniyete hayır. Türk doğduk, Türk öleceğiz...&rdquo;  Yürüyüş günü, T.C: Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan bir açıklama da var: &ldquo;Gümülcine&#39;de bugün için tertiplenmiş olan ve Batı Trakya Müslüman Türk azınlığının Türk olduğunu vurgulamayı amaçlayan gösterinin Yunan makamlarınca yasaklanmasını takiben, Batı Trakya&#39;nın çeşitli merkezlerinde soydaşlarımız ile Yunan resmi görevlileri arasında cereyan eden müessif olayları üzüntü ve endişe ile karşıladık...&quot; O günlerde bu işin başını çekenler elbette Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği üyesi olan Türkiye Öğretmen Okulu mezunu arkadaşlar. Olayların içinde bulunduğum için söylüyorum. Eğer bu arkadaşlar işin üzerine ciddiyetle gitmeseler ve bazı politikacıların olayı yumuşatma ya da yavaşlatma hareketlerine göz yumsalardı, bu olay çok basit bir şekilde yatıştırılabilir; ya da çok daha küçük çapta, etkisiz bir yürüyüş olabilirdi... O günlerde yaşadıklarımızı düşünüyorum şimdi. Bulgaristan&#39;da yaşananlar acı bir örnek... Hatta Türkiye basınındaki bazı yazarlar bile olayın üstüne varmak istemiyorlar. Batı, zaten ses çıkarmaz... Peki, ne olacak şimdi? Bazı gençler yanıma sokulup, biraz da şaşkınlık içinde;&quot;Yahu, hocam, peki şimdi ne olacak? Ne yapacağız, diye çaresizlik işareti veren sorular soruyorlar...Ve o günlerde bazı arkadaşlarla bu konu üzerinde ne yapılması gerekir diye planlar kurduğumuz günleri düşünüyorum. Hemen her yerde bu konu üzerinde düşünenlerin, kafa yoranların varlığından haberdarız. O günlerde Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği&#39;nin bir yayın organı da yok. Bu, büyük bir eksiklik o günlerde. Hiç olmazsa bir &quot;Bülten&quot; çıkarılmalı... Sanıyorum, yönetimdeki bir meslektaşın olayın üstüne varmasıyla Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği bir bülten çıkarıyor. Ve A. Kartaltepe takma adıyla bu konu ile ilgili olarak bir dörtlüğüm, bültenin dış kapağında yer alıyor:&ldquo;Türk&#39;üz Batı Trakya&#39;da Türk yok, diyorlar.Türk&#39;üz, Müslüman&#39;ız. Ne dost üzülsün, ne düşman sevinsin, Tarih durdukça biz varız.&rdquo; Şimdi öyle hamasi bir yazı yazar mıyım? Ama o günlerde böyle bir yazı yazmak gerekiyordu. Olaylar öyle vahim bir noktaya gelmişti ki, ben böyle bir yazı yazıyordum işte... Düşünsenize: Koskoca bir Başbakan, bir Papandreu Bulgaristan&#39;a gidiyor, Bulgaristan&#39;ın oradaki Türklere uyguladığı o korkunç eritme politikasını burada, bizlere uygulamaya çalışıyor...Ve dün, sana Türk gözüyle bakan, her yeri geldik te &quot;Siz Türkler&quot; diye söz eden tanıdık Yunanlılar bile &quot;Siz Elen Müslümanları&quot; demeyi kendilerine milli bir görev biliyorlar... Böyle bir hava içinde, benden nasıl bir yazı beklenebilir, Allah aşkına! Rahmi ALİ ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/29-ocak-gumulcune-olayi_1611909156_3yIKFV.jpeg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ 29 Ocak Gümülcüne Olayı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/29-ocak-gumulcune-olayi_1611909156_3yIKFV.jpeg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Memleketlerine hasret öldüler]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/memleketlerine-hasret-olduler/1733/</link>
            <description><![CDATA[*** Mavi gözlü bir kurtarıcı, onlara tekrar Anadolu'yu vatan yaptı...*** Ve sonra hep çalıştılar, hep çalıştılar. Kimi bahçelerinde ıhlamur ağacını, kimi iğdeyi, kimi köyün çeşmesini, kimi de gürül gürül akan dereyi asla unutmadı. Son nefeslerine kadar memleket dediler...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/memleketlerine-hasret-olduler/1733/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Mon, 04 Jan 2021 13:42:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Bu fotoğrafta tek bir yetişkin erkek yok!</strong><strong>Kadınlar ve çocuklar, memleketlerini bırakıp, vatanlarına geliyorlar!</strong><strong>Ne acı, ne travma!</strong><strong> Ama, çocuklarına ve torunlarına sonrasında asla anlatma yok... </strong><strong>Kin duymasınlar diye..</strong><strong>Yüzlerce yıldır yaşadıkları evlerini , mezarlarını, bağlarını/bahçelerini terk edip, bir talikaya sığdılar...</strong><strong>Sonra gelince yine sefalet, yine gün yüzü görmediler bir süre...</strong><strong>Milli Mücadeleye katıldılar...</strong><strong>Başka gidecekleri vatanları yoktu...</strong><strong>Mavi gözlü bir kurtarıcı, onlara tekrar Anadolu&#39;yu vatan yaptı...</strong><strong>Ve sonra hep çalıştılar, hep çalıştılar...</strong><strong>Memleketlerine hasret öldüler...</strong><strong>Kimi bahçelerinde ıhlamur ağacını, kimi iğdeyi, kimi köyün çeşmesini, kimi de gürül gürül akan dereyi asla unutmadı...</strong><strong>Son nefeslerine kadar memleket dediler...</strong><strong>Ama, asla gidemediler...</strong><strong>Hep hayal ettiler...</strong><strong>Evlerin bıraktığı gibi durduğunu...</strong><strong>Belki de, görmek istemediler...</strong><strong>O hayalle yaşadılar...</strong><strong>Hasret türküleri söyleyip, memleket yemekleri yaptılar...</strong><strong>Son nefeslerinde, belki de, o bahçelerde gezdiler, kaybettiklerini gördüler...</strong><strong>Hep hasretle yaşadılar...</strong><strong>Ah, Rumeli!</strong><strong>Neval Konuk HALAÇOĞLU</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/memleketlerine-hasret-olduler_1609758264_Y74hGJ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Memleketlerine hasret öldüler ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/memleketlerine-hasret-olduler_1609758264_Y74hGJ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Adliyeyi Sarsan Osman Paşa Marşı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/adliyeyi-sarsan-osman-pasa-marsi/1730/</link>
            <description><![CDATA[*** Tutuklu sanıkların davaları, Kırcaali Bölge Mahkemesi'nde üç yıl sürdü. Görülen her duruşmada, insanı hayrete düşüren, "Analar, ne yiğitler doğurmuş!" dedirten manzaralar yaşandı.*** Türkçe bir "T" harfinin bile sakıncalı görüldüğü bir zamanda, Osman Paşa Marşı ile Bulgar Adliye'sini inleten, bir Osman'dır kendisi.*** Mahkemenin yönelttiği her soruyu duymazlıktan geliyor, hiç birine Bulgarca cevap vermiyordu. Sorulardan bunalınca da, yumruğunu havaya kaldırarak, var sesiyle: "Şanı büyük Osman Paşa/ Pilevne'den çıkmam diyor."Adım Osman! Osman! Osman, adımı değiştirmem diye haykırıyor...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/adliyeyi-sarsan-osman-pasa-marsi/1730/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sat, 26 Dec 2020 17:59:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>1984-1985 yıllarındaki kanlı Mestanlı Olayları 2-3 gün ile sınırlı olmasına rağmen, yankıları yıllarca sürdü. Totaliter komünist rejimin istihbaratçı kadrosu tarafından çok araştırıldı. Yüzlerce kişi sorgulandı ve tutuklandı. Olayların baş sorumlusu ve ortakları, arandı durdu...</strong><strong>Tutuklu sanıkların davaları, Kırcaali Bölge Mahkemesi&#39;nde üç yıl sürdü. Görülen her duruşmada, insanı hayrete düşüren, &quot;Analar, ne yiğitler doğurmuş!&quot; dedirten manzaralar yaşandı. Türk İnsanı, ne kadar da sağlam, ne kadar da sert canlıymış? </strong><strong>Gençler, mahkemeye çıkarılmadan önce, aylarca çeşitli işkencelerden geçirilmiş, kırılmadık kemikleri kalmamış, un ufak edilmişlerdi. Sanık sandalyelerinde oturacak halleri bile yoktu. Bedenlerinde bir tek sağlam kalan çelik iradeleri ve ruhlarıydı. </strong><strong>Onları dimdik ayakta tutan ise Türklük duygusu ve biliciydi. Zor anlarında ve günlerinde, onlara yaşam ve direniş azmi veren, ilham kaynağı olan ise şanlı tarihimizdeki Türk büyükleri ve kahramanlarıydı. İçlerindeki o yüce sesi dillendirme zamanı gelmişti...</strong><strong>O ses, Plevne&#39;de, Tuna boylarında, Ruslar&#39;a aylarca geçit vermeyen, Osman Paşa&#39;nın gür sesiydi. </strong><strong>O ses, komünist rejimi gelişme aşamasında durdurmaya çalışan, Şumnu Nüvvap Hocası, Deliorman&#39;ın yiğit evladı, Osman Kılıç&#39;ın sesiydi.</strong><strong>Mestanlı Olayları ile ilgili mahkemeye çıkarılan bir de Osman vardı. Hem de ne biçim bir yiğit Osman. </strong><strong>Rodoplar&#39;ın ve Mestanlı&#39;nın Osman&#39;ını tanıtayım sizlere. </strong><strong>Türkçe bir &quot;T&quot; harfinin bile sakıncalı görüldüğü bir zamanda, Osman Paşa Marşı ile Bulgar Adliye&#39;sini inleten, bir Osman&#39;dır kendisi. </strong><strong>Kimdi bu yiğit oğlan? Osman, 1955 yılında, Mestanlı&#39;ya bağlı Olhamurlu (Obiçnik) köyünde doğmuş bir kardeşimizdi. Mestanlı Tren İstasyon Şef Yardımcısıydı. Olaylara kadar, onu hep sessiz sakin, işine bağlı ve çalışkan bir genç olarak tanıdık. Ad değiştirme sapkınlığı, onu da çok etkilemiş, bir takım gizli arayışlara girmişti. Mesleğinin de verdiği olanakları kullanarak, Kuzey- Güney Bulgaristanlı Türk gençlerinin sesini duyurmak için, oluşturulan ekibin aktif bir üyesi olmuştu. </strong><strong>30 Aralık1984&#39;te Sofya&#39;da yapılması düşünülen büyük mitingin hazırlıklarını sürdürürken, Mestanlı&#39;daki gelişmeler, olayların seyrini değiştirmiş, erken fark edilip tutuklanmıştı. Bazı arkadaşlarının ağızlarını mengeme eşliğindeki işkenceler çabuk çözmüş, Osman da olayların baş sorumlusu olarak gösterilmişti. </strong><strong>Çeşitli soruşturma ve işkence safhalarından geçtikten sonra, 1985 yılının Mayıs ayında, ite kaka, milisler eşliğinde, Kırcaali&#39;deki İl Bölge Mahkeme salonuna getirildi.</strong><strong>Bu durum, en çok ailesini ve çocuklarını sevindirmişti. Neden mi? Tutuklandıktan sonra, 4- 5 ay nerede olduğu bile söylenmemiş, hatta bir sıra, o öldü denerek yakınlarının ellerine kanlı elbiselerin olduğu bir paket teslim edilmişti... </strong><strong>Meğer, Osman yaşıyormuş ve Mestanlı Olayları&#39;nın baş sanığı da kendisiydi. Osman Bey, neyle suçlanıyordu?</strong><strong>- Yasa dışı örgüt kurmakla, </strong><strong>- Türk halkını isyana teşvik etmekle,</strong><strong>- Filibe Tren Gar&#39;ı patlaması ve birçok sabotaj eylemlerini organize etmekle... </strong><strong>Mahkemenin ilk duruşmasında, kimlik tespiti yapılmış, ona söylenen takma ad, içine ok gibi saplanmıştı.</strong><strong>İlk anda duymazdan gelmiş, cevap bile vermemişti. Israrlar karşısında, Türkçe olarak, öyle birini tanımadığını söylemişti. Mahkemenin yönelttiği her soruyu duymazlıktan geliyor, hiç birine Bulgarca cevap vermiyordu. Sorulardan bunalınca da, yumruğunu havaya kaldırarak, var sesiyle: </strong><strong>&quot;Şanı büyük Osman Paşa </strong><strong>Pilevne&#39;den çıkmam diyor.&quot;</strong><strong>Adım Osman! Osman! Osman, adımı değiştirmem diye haykırıyor... </strong><strong>Adliye koridorlarında Osman&#39;ın gür sesi yankılanıyordu. Amacı, diğer arkadaşlarını da cesaretlendirmek, savcı ve yargıçlara ayar vermekti. Ağzının kapatılması, sesinin zorla kesilmesi mümkün olmayınca da, duruşmaya ara verilmişti. Osman&#39;ın işi bitmemiş, gerekli işlemler için, yeniden Kırcaali Emniyeti&#39;ne sevk edilmişti. </strong><strong>Bundan sonra olacakları, tahmin etmek, hiç de zor değildi. Osman, ona yapılan işkenceler sonucu iç kanama geçirmiş, yaşam belirtileri azalınca da, intihar etmek amacıyla kendisini Emniyet Müdürlüğü&#39;nün 4. katından attığı söylenmişti... </strong><strong>Kırcaali&#39;de görülen dava, Uluslararası İnsan Hakları Örgütleri tarafından da mercek altına alınmıştı. Osman&#39;ın sağlık durumu, dış basında dile getirilince, birden çok kıymetlenmişti. Osman&#39;ın canına kastedenler gitmiş, yerlerine yaşaması için seferber olan doktorlar gelmişti. Onu komadan çıkartıp, diriltmeyi başarmışlar ve bir sonraki duruşmaya hazırlamışlardı...</strong><strong>Ertelenen davanın ikinci duruşması, Ekim 1985&#39;te tekrar görüldü. Osman, yine baş sanık sandalyesindeydi. Savcı, onun hakkında mütalaayı okumaya başlamıştı ki, Osman, yine yumruğunu kaldırmış, Osman Paşa Marşı&#39;nı okuyarak salonu inletmişti. Bu bir savunma taktiği idi. Gücünü tarihten aldığının bir göstergesiydi. Amacı, gerekli yerlere moral vermek, arkadaşlarını cesaretlendirmekti...</strong><strong>Mahkeme ise bu gelişmeyi, Osman&#39;ın psikolojik durumuna bağlıyordu. Sanığın sağlık durumu göz önüne alınmış ve duruşma ileri bir tarihe ertelemişti. Osman, yine yargılanamamış, cezaya çarptırılamamıştı. </strong><strong>Davanın 3. celsesi, 3 Ekim 1986&#39;da yapıldı. Osman, yine aynı Osman&#39;dı. Tavır ve taktikleri değişmemiş, sert ve mert, akılcı tutumu sayesinde ne ona yöneltilen iddiaları kabul etmiş, ne de dava arkadaşları ile ilgili mahkemenin duymak istediği cümleleri sarf etmişti. </strong><strong>Hakim, Osman&#39;ın sağlık raporunda yazılanları dikkate almış, ceza evinde kalamayacağına hükmetmiş ve onun serbest bırakılmasına karar vermişti. Dava arkadaşları, ne yazık ki, onun kadar şanslı değillerdi... </strong><strong>Onunla birlikte yargılanan dava arkadaşlarından İzzettin Güven - 6 yıl, İsmet Topaloğlu - 3 yıl, 6 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Arkadaşları Mustafa Ömer, sorgulama sırasında gördüğü ağır işkenceler sonucunda, 5 Eylül 1986&#39;da hayatını kaybetmiş, ailesine, intihar ettiği söylenmişti... </strong><strong>Mestanlı Olaylarını organize etmekle suçlanan kahraman gençlerimizden Öğretmen Mümün Köseömer, Halil Kahraman, Burhan Mutlu ve Abdullah Abdurrahim onar yıl ağır hapis cezalarına çarptırılmışlardı. </strong><strong>Totaliter kızıl faşistlerin rejimi, belki de, Bulgaristan&#39;daki Türkleri yok etmek için Naziler gibi gaz odaları yapmamıştı. Ama katı ve vahşice uygulamaları ile güzelim Rodoplar&#39;ı, Deliorman&#39;ı ve Tuna Boyları&#39;nı kana bulamış, güzel ülkenin batısını sürgün alanlarına, 111. 000 km. Bulgaristan topraklarını baştan başa koskocaman bir mahpushaneye çevirmişti.</strong><strong>Kardeşlerimiz en şiddetli, en acımasız muameleyi, Tuna Boyları&#39;nın acımasız soğuğunda Belene Adası üzerine kurulan sürgün kamplarında görüyordu. Binlerce yiğidimizin Türklük cevheri buralarda söndürülüyordu. </strong><strong>Bu gün rahat nefes alıyorsak, üzerimizde bu gençlerin hakkı vardır. Onların vakur duruşları sayesinde Bulgaristan&#39;daki Türkler, katledilmeden kurtuldu. </strong><strong>Ayşeler, Fatmalar bugün çocuklarına Türkçe ninniler söylüyorsa, Ahmetler, Mehmetler camilerden ezan okuyup ibadetlerini serbest yapabiliyorsa, düğünlerinde Türkçe türkü ve şarkılar söyleyip, Türkçe konuşuyorsa, bunları kurşunlara göğüs geren bu yiğit gençlere borçluyuz... </strong><strong>Mestanlı Olayları&#39;nın 36.yıl dönümünde bir kez daha Aziz Şehitlerimizi saygıyla ve minnetle anıyoruz! </strong><strong>Her birinin mekanları cennet olsun! </strong><strong>Gazilerimize ve bu davada emeği geçen herkese şükranlarımızı sunar, sağlıklı ömürler dileriz! </strong><strong>Mecit BAYRAKTAR, </strong><strong>Bursa</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/adliyeyi-sarsan-osman-pasa-mar_1608996566_lLkVPc.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Adliyeyi Sarsan Osman Paşa Marşı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/adliyeyi-sarsan-osman-pasa-mar_1608996566_lLkVPc.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Demir Baba Kimdir]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/demir-baba-kimdir/1691/</link>
            <description><![CDATA[*** Demir Baba, sol eli ile arslanın başı üzerinden birdenbire yelelerinden yakaladığı gibi kendine doğru çekmiş, sağ eliyle arslanın ensesine öyle bir darbe indirmiş ki, herkesin nefesini tutarak hayretle izlediği sessizlik içinde arslanın boynunun “küt” diye kırıldığı duyulmuş. Diğer arslanlar da teker teker saldırmış ve hepsi de Demir Baba tarafından aynı şekilde boyunları kırılarak yere atılmış.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/demir-baba-kimdir/1691/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Wed, 14 Oct 2020 13:12:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Dr.Ahmet Cebecinin Demir Babaya dair yıllanmış yazısıdır. DELİORMAN PEHLİVANLARININ ÖNCÜSÜ DEMİR BABA KİMDİR? Dr. Ahmet CEBECİOsmanlı tahrir(nüfus sayım ve yazımı) defterlerinde &ldquo;Hasan Demir Pehlivan&rdquo; veya &ldquo;Timur Baba&rdquo; olarak yazılmış olan Demir Baba, Sultan II. Bayezid zamanında Edirne&#39;deki Pehlivanlar Tekkesi Şeyhi (Spor Akademisi Başkanı) iken, 1512 yılında p&acirc;dişah olan(tahta geçen) Yavuz Sultan Selim tarafından İstanbul&#39;a götürülerek İmparatorluk Başpehlivanı ve Pehlivanlar Şeyhi tayin edilmiştir.Yavuz Sultan Selim, Edirne&#39;deki Pehlivanlar Tekkesi şeyhini acaba nereden tanıyordu ve neden başka bir pehlivan tekkesi şeyhini değil de, özel olarak Demir Baba&#39;yı Edirne&#39;den İstanbul&#39;a görevinin başına giderken beraberinde götürdü?Hasan Demir Pehlivan&#39;ın babası Sal&acirc;haddin Ali Hoca Efendi, Horasan erenlerinden diye bilinen bir din adamı ve aynı zamanda &ldquo;Pehlivan Hoca&rdquo; olarak anılırdı.Fatih zamanında Orduda görev yapan bir din adamı olarak İstanbul&#39;un fethine de katılmıştı. Fatih&#39;in emriyle Deliorman&#39;a gelerek, Kemaller(İsperih)&#39;in15 km güney-doğusundaki Kovancılar ile Tursunköy arasına Salahaddin(şimdi ortadan kalkmıştır) köyünü kurmuştu.Yaklaşık olarak 1470 yılında, bu köyde doğan Hasan Demir, hem din&icirc; bilgilerle donatıldı, hem de iyi bir güreşçi olarak yetiştirildi. Bir müddet Edirne&#39;de medrese öğrenimi de gören Hasan Demir, burada Şeyh Cemaleddin Tekkesi Şeyhi Er Sultan&#39;dan ders ve el aldı.Yirmi yaşında Kırkpınar Başpehlivanı oldu ve 20 yıl boyunca da o zamanki başpehlivanlık simgesi olan demir kuşağı kimseye vermedi. Kırk yaşına geldiğinde o yıl vefat eden(yaklaşık 1509 y.) şeyhin muavini iken şeyhlik makamına geçti.Yirmi yıl boyunca Kırkpınar başpehlivanlığı simgesi demir kuşağı taşımasından dolayı &ldquo;Hasan Demir Pehlivan&rdquo; ve &ldquo;Demir Baba&rdquo; adlarıyla n&acirc;m salmış, adeta efsaneleşmişti. Kıdemli pehlivanlar ondan &ldquo;el&rdquo; alıp tekke açabiliyorlardı. Genç ve yetenekli pehlivanlar da onun elini öperek bahtı açılacağına inanıyor, bundan dolayı Edirne Pehlivan Tekkesi dolup taşıyordu.1511 yılında Trabzon v&acirc;lisi iken, Trabzon eyalet askerlerini(timarlı sipahiler) Trabzon Limanı&#39;ndan gemilere bindirerek Kırım&#39;a geçiren Şehzade Selim, Kırım&#39;ın güney sahillerindeki Kefe Eyaleti&#39;nin Beylerbeyi olan oğlu Şehzade Süleyman(daha sonra p&acirc;dişah olunca &ldquo;K&acirc;n&ucirc;n&icirc;&rdquo; soyadını alacaktır), ey&acirc;let askerlerini de yanına alarak Şeytan İskelesi&#39;ne(günümüzde Bulgaristan&#39;ın Karadeniz kıyısındaki Sozopol limanı)gelmiş. Gemileri bu limanda bırakarak üç bin atlı askerle birlikte Edirne&#39;ye babası II. Bayezid ile görüşmeye gitmiştir. Niyeti, İran hükümdarı Şah İsmail&#39;in Anadolu&#39;daki konar-göçer Türkmen aşiretleri arasında &ldquo;şah halifesi&rdquo; olarak adlandırılan casusları aracılığı ile şi&icirc;lik propagandası yaparak taraftar elde ettiği ve bu sayede Anadolu&#39;yu ele geçirmeye çalıştığı konusunda uyarmaktı.Ne var ki, Selim&#39;i istemeyen vezirler, &ldquo;Selim&#39;in niyeti bozuk, büyük kardeşi Ahmed&#39;in veliahdlığını kabul etmiyor, o senden p&acirc;dişahlığı almak istiyor&rdquo; diyerek P&acirc;dişah&#39;ı kışkırtmışlar ve orduya hücum emri vererek Selim&#39;in askerlerini Şeytan İskelesi&#39;ne kadar kovalamışlardı.Selim, gemilerle Kırım&#39;a gitmiş ve kışı burada geçirmişti. Ancak Edirne olayından sonra, Sivas&#39;ta patlak veren Şahkulu İsyanı Selim&#39;i haklı çıkardı. Bu arada Selim&#39;i yatıştırmak üzere, onun dirliğine artış yapılarak Trabzon eyaletine Silistre Eyaleti de ilave edildi, yani ona iki eyalet(Beylerbeyilik) birden verildi.1512 yazında Selim, Silistre&#39;ye gelerek buranın eyalet askerlerinden de üç bin seçme süvariyi yanına alıp Edirne ovasına geldi. Edirne Pehlivanlar Tekkesi Şeyhi Hasan Demir Baba, kendisine gizlice haberciler göndererek, ordunun kendisini destekleyeceğini, vezirlerin askerden korktuklarını ve çekinmeden gelmesi gerektiğini bildirmişti.Yavuz, Padişahın yanına gelip elini öptüğü sırada, Padişah ordusu saflarından &ldquo;Selim&#39;i P&acirc;dişah isteriz&rdquo;, &ldquo;Selim Şah Padişah&rdquo; sesleri yükselince, vezirler de ister istemez buna uydular. II. Bayezid de:&rdquo;M&acirc;dem ki asker kullarım böyle istiyor, bana da feragat etmek(çekilmek) düşer&rdquo;diyerek Selim&#39;i kendi elleriyle tahta oturttu ve ömrünün son günlerini Dimetoka&#39;da geçirmek istediğini söyleyerek Dimetoka&#39;ya yola çıktı. Ancak Dimetoka&#39;ya varamadan yolda fenalaşarak hayata gözlerini yumdu.Pehlivan tekkeleri, yalnız güreşçilerin değil, başta güreşçiler olmak üzere okçu, kemankeş(yay geren), gülleci, binici, kargıcı(cıd&acirc;cı), ciritçi ve daha bir çok sporcunun da tekkesi idi.Bundan dolayı yukarıda &ldquo;Pehlivan Tekkesi Şeyhi&rdquo; sözünü açıklarken Spor Akademisi Başkanı dedim. O devirde bütün sporculara ve kendi alanında en usta savaşçılara &ldquo;pehlivan&rdquo; denilirdi. Demir Babanın da ordu içinde her türlü spor dallarında kendisinden ders ve el almış binlerce öğrencisi ve müridi vardı.Şehzadeler arasında &ldquo;Yavuz&#39;un p&acirc;dişahlığa en uygun, en dirayetli aday olduğu&rdquo; görüşünü ordu içinde Demir Baba yaymış ve P&acirc;dişah II. Bayezid büyük oğlu Ahmed&#39;i veliahd il&acirc;n ettiği halde, Yavuz&#39;u tahta oturtmayı başarmıştı. Ayrıca Yavuz da onun müridi idi.Değerli hocamız merhum tarihçi Dr. Selahattin Tansel, Türk Tarih Kurumu üyesi idi ve bu Kurum tarafından görevlendirilerek; &ldquo;Fatih Sultan Mehmed&rdquo;, &ldquo;Sultan II. Bayezid&rdquo; ve &ldquo;Yavuz Sultan Selim&rdquo; adlarıyla üç araştırma kitabı yazmıştı. Gazi Eğitim&#39;deki öğrenciliğim sırasında(1970) Osmanlı Tarihi dersinde Yavuz Sultan Selim&#39;in fetihlerini anlatırken, Yavuz&#39;un tahta geçmesinde Demir Baba&#39;nın da rolünü belirtmiş, ancak kitabına Selimn&acirc;me&#39;lerden okuduğu bu bahsi almadığını bildirmişti. O dersten önce, Siyasal Bilgiler Fakültesinin Kamu Yönetimi Bölümü&#39;nde öğrenci olan hemşehrim Ziya Güler(Kızılcıklı Mahmud Pehlivanın köyünden), Gazi Eğitim&#39;e beni ziyarete gelmişti ve Hocanın izniyle onu da derse almıştım. Dersin sonunda &rdquo;Vay be, adam ne güzel ders anlatıyor, ağzından bal damlıyor, vallaha dersin sonuna kadar ağzım açık dinledim,&rdquo; demişti.İşte, bu anlatılanlardan sonra, Yavuz Selim&#39;in Edirne&#39;den İstanbul&#39;a gelirken, neden beraberinde Hasan Demir Pelivan&#39;ı da getirdiği ve Eski Saray bahçesinde (günümüzde Bayezit Meydanı&#39;ndaki İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü bahçesindeki yangın kulesi civarında) ona bir pehlivan tekkesi bina ettirdiği kolayca anlaşılıyor.Bu tekkenin açılışına bütün İstanbul halkı davet edilmiş ve Hasan Demir Pehlivan halka dört erkek arslanla güreş gösterisi yapmıştı. Evliya Çelebi&#39;nin &ldquo;Seyahatn&acirc;me&rdquo; adlı eserinde naklettiği bu olayı şöyle özetleyebiliriz.Tekkenin önünde demir parmaklıklardan bir kafes kurulmuş. Hasan Demir Pehlivan kispetini giymiş, beline demir kuşağını takmış, kollarına ve gövdesine postekiler sarılıp, yardımcıları tarafından tellerle sıkı bir şekilde bağlanmış. Güreş alanı olarak kurulan kafesin kapısından dört erkek arslan küçük kafesleri açılarak salınmış. Demir Pehlivan arslanlara elleriyle saldırır gibi yaparak geri çekilince arslanlardan biri üzerine saldırmış. Demir Baba, sol eli ile arslanın başı üzerinden birdenbire yelelerinden yakaladığı gibi kendine doğru çekmiş, sağ eliyle arslanın ensesine öyle bir darbe indirmiş ki, herkesin nefesini tutarak hayretle izlediği sessizlik içinde arslanın boynunun &ldquo;küt&rdquo; diye kırıldığı duyulmuş. Diğer arslanlar da teker teker saldırmış ve hepsi de Demir Baba tarafından aynı şekilde boyunları kırılarak yere atılmış. Sonunda yardımcıları üzerine tellerle sarılan postekileri çözünce, Demir Baba&#39;nın bir tek çizik bile almadığını gören seyirci halk, Şeyh&#39;in bir evliy&acirc; olduğuna kanaat getirmiş.Yaklaşık 1532-1533 yıllarında, Kanun&icirc;&#39;nin izniyle mütekaid(emekli) olan Demir Baba, Deliorman&#39;a dönerek, Kemaller(İsperih)&#39;in 6 km batısında bulunan &ldquo;Beşparmak Pınarı&rdquo; (inanışa göre beş parmağını sokarak bu suyu kendisi bulmuştur) denen yere, daha önce Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılan türbesinin yanına tekkesini bina etmiş ve burada da(yaklaşık 1550&#39;de) hakkın rahmetine kavuşmuştur...DEMİR BABA&#39;YA MERSİYE&ldquo;Şemşir gibi r&ucirc;-yi zemine taraf taraf Saldın demir kuşaklı cihan pehlivanları.&rdquo;Diyen büyük ş&acirc;ir B&acirc;k&icirc;&#39;nin ruhu ş&acirc;d olsun.Ey bu er meydanların yenilmez cihangiriDeliorman seninle aldı bunca şanlarıErenlerin serdarı pehlivanların p&icirc;riSeni baş t&acirc;cı etti Osmanlı h&acirc;kanları.Er atan Horasan&#39;dan gelmiş Deliorman&#39;aNurlar saçıp can katmış burda ehl-i &icirc;m&acirc;naSu vermiş çelik gibi binlerle pehliv&acirc;naÇoğaltıp minareyi okutmuş ezanları.Sen, Şeyhin Er Sultan&#39;dan aldın pehlivan eliDel&#39;orman&#39;ı eyledin en baş pehlivan iliDel&#39;orman ki bir zaman Sarı Saltık&#39;ın eliDoldu pehlivanlarla ilin er meydanları.Hasan Demir Pehlivan Kırkpınar&#39;a yürüdünArdından Del&#39;orman&#39;ı Kırkpınar&#39;a sürüdünDemir kuşaklı Hasan Kırkpınar&#39;da bir idinBir hamlede yendin hep bütün pehlivanları.Yirmi yaşında oldun cihan başpehlivanıYirmi yıl yenemedi kimse sen er civanıKırkında Edirne&#39;de oldun Şeyh-pehlivan&icirc;Saldın orduya s&acirc;f s&acirc;f binlerle civanları.Okuttun dualarla em&icirc;n erler eyledinÖğrettin idmanlarla nice hüner söyledinDemir kuşak bağlayıp cihada er peyledinYetiştirdin canları cihangir sultanları.Yavuz Selim gelince Edirne ovasınaBabaya l&acirc;in Ş&acirc;h&#39;ı şik&acirc;yet d&acirc;v&acirc;sınaSenin işaretinle er girdi havasına&ldquo;Selim Ş&acirc;h olsun&rdquo; sesi inletti her yanları.Tekke yaptırıp Yavuz, törenle açtı sanaKafeste dört er arslan dizilmişti yan yanaDemir bilekle boynun kırıp attın bir yanaHayretten gören halkın dona kaldı canları.Osmanlı Devletinde pehlivanların p&icirc;riNe Koca Yusuf&#39;tu ne Akkoyun&#39;un Bekir&#39;iNe de Kel Aliçoydu güreşin cihangiriSendin ey Demir Baba, bendettin cihanları.Sipah&icirc;&#39;nin ecdadı, d&icirc;nimin n&ucirc;rusun senDel&#39;orman&#39;ın kubbesi, İsr&acirc;fil&#39;in s&ucirc;rusun senTürklüğün dokuz tuğu, gençliğin ş&ucirc;rusun senSenin gölgende yazdık al bayrak destanları.Doç. Ahmet CEBECİ (Sipahi) ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/demir-baba-kimdir_1602671820_YR0yVO.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Demir Baba Kimdir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/demir-baba-kimdir_1602671820_YR0yVO.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Makbul İken Maktul Olan Tarihi Camimiz]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/makbul-iken-maktul-olan-tarihi-camimiz/1690/</link>
            <description><![CDATA[Yarım asrı aşkın bir zamandır ibadete kapalı tutulan ve haraba yüz tutmuş olan tarihî camimiz, 9 Ekim 2020 tarihi itibarıyla, resmen Bulgaristan devleti tarafından restore edilmeye başlatılmıştır.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/makbul-iken-maktul-olan-tarihi-camimiz/1690/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Mon, 12 Oct 2020 13:16:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Bulgaristan Yüksek İsl&acirc;m Ş&ucirc;ra Başkanı Sn. Vedat AHMED; </strong><strong>Bugün resm&icirc; adı Razgrad olan şehir, Türkler tarafından kurulmuştur, fakat bugünkü şehrin kenarında bulunup Osmanlıların Hisarlık dediği yerde hayat izleri kadim dönemlere uzanmaktadır. </strong><strong>Bölgenin Türklerce fethinden bir müddet sonra Hisarlık yakınlarında oluşturulan Yenice köyü, yani bugünkü Razgrad şehir, ünlü Vezir-i Azam Pargalı İbrahim Paşa&#39;nın bu yerleşim yerine 1533 yılında Makbul İbrahim Paşa Camisi&#39;ni yaptırmasıyla kurulmuştur. </strong><strong>Anadolu Türkleriyle isk&acirc;n edilen Yenice köyü daha sonra Hezargrad kaza merkezi, Razgrad sancak merkezi olmuş, bugün ise Türklerin yoğun yaşadığı bir il merkezimizdir. </strong><strong>Şehrin ilk sınırları ile ilgili bilgileri yine bu caminin 1533 yılında hazırlanıp günümüzde itina ile Topkapı Sarayı&#39;nda muhafaza edilen vakfiyesinden öğrenmekteyiz. </strong><strong>Kanun&icirc; Sultan Süleyman&#39;ın has ve makbul adamı, damadı ve vezir-i azamı olan İbrahim Paşa&#39;ya başarılarından dolayı verilen Yenice köyü/Hezargrad, caminin giderlerinin karşılanması için Paşa tarafından vakfedilen beş köyden biridir. </strong><strong>Yaklaşık 20 yıl sonrasına ait defterlerden Hezargrad&#39;ın dört mahallesi olduğunu ve onlarda bulunan mabetleri adlarını taşıdığını öğrenmekteyiz. Bunlar; Cuma Camisi, Ahmed Bey Mescidi, İskender Bey Mescidi ve Behram Bey Mescididir. </strong><strong>Bir asır sonra şehri ziyaret eden Evliya Çelebi ise Hezargad&#39;ın &ldquo;on mahalle ve bin yedi yüz adet b&acirc;ğlı ve b&acirc;ğçeli ve &acirc;b ı hay&acirc;t sulu h&acirc;neler ve on yedi mihr&acirc;ptan&rdquo; ibaret olduğunu bildirmiştir. E. H. Ayverdi de 18 cami ismi vermektedir, ancak bunların bazıları aynı camilerin tekrarıdır, zira 1869 ve 1873 yıllarına ait Tuna Vil&acirc;yeti S&acirc;ln&acirc;meleri, bu sayıyı 11 olarak vermektedir. </strong><strong>Hiç şüphesiz, bu camilerin en büyüğü İbrahim Paşa Camisi&#39;dir. Asırların ve vefasızların yıpratmasına rağmen bugün de ihtişamını koruyan caminin önemini Evliya&#39;dan dinleyelim:</strong><strong>&ldquo;Cümleden, mak&not;b&ucirc;l iken makt&ucirc;l olan İbr&acirc;him Paşa c&acirc;misi... Diy&acirc;r ı Rumeli&#39;nde böyle c&acirc;mi i sel&acirc;t&icirc;n-mis&acirc;l mabedh&acirc;ne i musanna yoktur. Kubbe i nüh-t&acirc;kı t&acirc;k-i efl&acirc;ke ser çekmiş g&ucirc;y&acirc; bir kubbe i felektir. Der&ucirc;n ı c&acirc;mi g&acirc;yet musanna tasarruflar ile mü&not;zey&not;yendir kim misli meğer İsl&acirc;mbol&#39;da Rüstem Paşa c&acirc;misi ola. Ve bir minare i mevz&ucirc;nu var. Ve haremi ve şadırvanı ve im&acirc;reti ve bir adet müderrisli d&acirc;rü&#39;t-tedr&icirc;si ve d&acirc;rü&#39;l-kurr&acirc;sı ve mekteb i sıby&acirc;nı ve bir adet ham&acirc;mı. Cümle makb&ucirc;l İbr&acirc;h&icirc;m Paşa hayr&acirc;tıdır kim cümle im&acirc;r&acirc;tları ve c&acirc;mi kıb&acirc;bları kurşum ile mest&ucirc;r bir c&acirc;mi i mam&ucirc;rdur.&rdquo; </strong><strong>Bu değerli eserin en son 1978 yılında hamamı yıkılmış olup günümüze sadece camisi ulaşmıştır. Maalesef, komünizmin indirdiği darbeler sonucu cami de yarım asırdır çalışmamaktadır, zira restorasyon bahanesiyle kapatılmıştır. Ayrıca 1996 yılında, caminin mülkiyetine devletçe el konmuştur.</strong><strong>Razgrad Bölge Müftülüğünün çabalarına rağmen, 30 yıldan beri değişik engel ve bahanelerle caminin iadesi ve restorasyonu yapılamamıştır. Ancak bir seneden beri resm&icirc; kurumlar tarafından bazı cidd&icirc; adımların atıldığı görülmekte ve Müslüman toplum cami konusunda ümitlenmektedir. </strong><strong>Oysa bu cami hem Müslümanlar açısından, hem Bulgar tarihi açısından, hem de umum&icirc; kültür bakımından büyük önem taşımaktadır. Bunu ortaya koymak için ayrı bir eser kaleme alan Prof. L. Mikov, caminin tarih&icirc; değerini, üstün mimar&icirc; özelliklerini ve sanat bakımından ehemmiyetini tafsil&acirc;tlı olarak sergilemiştir.</strong><strong>Bu eser, daha önce yapılan arkeolojik kazılar, mimar N. Muşanov&#39;un restorasyonla ilgili ön çalışmalar ve M. Kiel&#39;in incelemelerinden de istifade ederek bugünkü İbrahim Paşa Camisi&#39;nin aslında Paşanın yaptırdığı caminin yıkılıp 1616-1617 yılında yeniden yapıldığını ifade etmiştir. Bu tespit belirli dayanaklara sahipse de, kesinlik ifade etmeyen bir yorumdur. </strong><strong>Zira bugün caminin girişini süsleyen Arapça kitabede, İbrahim Paşa tarafından yaptırıldığı açıkça ifade edildikten sonra, Mahmud Paşa&#39;nın eksik kalanı 1025/1616-1617 yılında tamamladığı ifade edilmiştir. </strong><strong>Caminin her h&acirc;lük&acirc;rda İbrahim Paşa&#39;ya aidiyeti sözkonusudur. Bu aidiyet sebebiyle caminin gelirleri Osmanlı döneminde İbrahim Paşa&#39;nın vakıflarından karşılanmıştır. Fakat Rus-Türk Harbinden sonra bu vakıflara devletçe el konması sebebiyle Razgrad&#39;ın Türk milletvekilleri 1887 yılında ya bu vakıfların iade edilmesini ya da camiye devletçe tahsisat ayrılmasını istemişlerdir. Bununla beraber cami külliyesinin vakfiyesine göre idare edilmesi konusunda gayretler devam etmiştir. Hatta 1888 yılı ve sonrasında da vakfın son mütevellisi Rifat Efendi&#39;nin vakfın hukukunu koruma çabaları sürmüştür ki, bu konu 1909 yılında Osmanlı ile Bulgar devletleri arasında kurulun ortak vakıf komisyonunun da gündemine girmiştir. </strong><strong>Cami, kullanılan inşa teknikleri, mimar&icirc; özellikleri ve tezyinatı ile dikkat çekmektedir. Bu konuda N. Muşanov&#39;un önemli çalışmaları bulunmaktadır, ayrıca L. Mikov da değerli büyük bir emek sarf ederek eserin analizini yapmıştır. </strong><strong>Ancak hakkaniyet n&acirc;mına şunu da belirtmeden geçemeyeceğiz: Duvarlarda Rus-Türk Harbinden bir yıl önce Mücellit H&acirc;fız Mehmed&#39;in yazdığı hatların yanlış okunması veya zorlama yorumlara t&acirc;bi tutulması sebebiyle camide Şiilik etkisinden söz edilmiştir. Bu konudaki yanlışlığa örnek olarak Peygamber Efendimizin şefaatiyle ilgili sözleri ihtiva eden tuğralı hattın yanlış okunmasından ve müezzin mahfilindeki Bil&acirc;l-i Habeş&icirc; yazısı ile ilgili yorumun da gelenek ve bağlamdan kopuk zorlama tevillerden ibarettir. </strong><strong>Son olarak Makbul İbrahim Paşa&#39;nın ve camisinde rızaen lill&acirc;h hizmet edenlerin ruhlarını ş&acirc;d etmek için orada 1231/1815-16 yılında orada görev yapan Müftü İbrahim oğlu Halil Efendi, Müderris Mehmed Efendi, Hatip H&acirc;fız Hacı Mehmed, Başimam H&acirc;hfız Abdullah Efendi&#39;nin isimlerini kaydedelim.</strong><strong>Yarım asrı aşkın bir zamandır ibadete kapalı tutulan ve haraba yüz tutmuş olan tarih&icirc; camimiz, 9 Ekim 2020 tarihi itibarıyla, resmen Bulgaristan devleti tarafından restore edilmeye başlatılmıştır. </strong><strong>Bu sevinçli olaya sebep olan ve hizmeti geçen herkesin Cen&acirc;b-ı Allah tarafından mük&acirc;fatlandırılmasını ve restorasyonun tamamlanarak tez zamanda ibadete açılmasını diliyoruz.</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/makbul-iken-maktul-olan-tarihi_1602499710_6z3J4b.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Makbul İken Maktul Olan Tarihi Camimiz ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/makbul-iken-maktul-olan-tarihi_1602499710_6z3J4b.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Batı Trakya'da Yörük Köyleri ve Avşarlar]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/bati-trakya-da-yoruk-koyleri-ve-avsarlar/1677/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/bati-trakya-da-yoruk-koyleri-ve-avsarlar/1677/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Tue, 08 Sep 2020 14:00:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Verdiğimiz haritada, 1530 yılında Gümülcine, Drama, Yenice-i Karasu ve Kırcaali&#39;de bulunan yörük köyleri gösterilmekte. Harita hazırlanırken başvurulan kaynak haritanın sol tarafında yazmakta. Bu köyler içerisinde ciddi miktarda Avşar köyü var.Yöreyi tanımayanlar için kısaca bilgi vermek istiyorum. Haritanın kuzey tarafında Kırcaali yer almakta. Dur Ali olarak yazan köy bizim köyümüz yani şimdiki ismiyle Durallar. Etrafındaki Köseler, Balabanlı gibi köyler ise dedemden ve babaannemden duyduğum köy isimleri. Söylediklerine göre de, bu köyler bizim köyün etrafında zaten. Haritanın solu Drama, ortası Yenice-i Karasu ve sağı da Gümülcine&#39;yi göstermekte ki zaten yazıyor. Harita sizi yanıltmasın, yöre boş bir yer değil, pek çok köy mevcut ancak burada sadece yörük köyleri yazıyor. Ayrıca yazan yerler de birbirine uzak yerler değil. Örneğin Kırcaali-Gümülcine arası fazla uzak değil. Dedemlerin anlattığına göre iki yöre arasında akraba köyler var hatta kız alıp verme gibi durumlarda söz konusu.Haritada yazan köylerden Avşar boyuna mensup olanlar ve bağlı oldukları oba:Dur Ali köyü (Sis Avşarları-Tur Ali Hacılı obası), Balabanlı köyü (Köpekli Avşarları-Balabanlı obası), Köseler köyü (Köseli Avşarları), Mihmadlu köyü (Sis Avşarları-Mihmadlu diğer adıyla Kara Mehmetli Obası), Kara-Musa köyü (Kara Musalılar diğer adıyla Musacalı obası), Salmanlı köyü(Salmanlı diğer adıyla Süleymanlı Obası), Öksüzler köyü(Öksüzlüler Avşarları), Köse Mezid(Öyle sanıyorum ki Köseli Avşarları&#39;na mensup), Delü Murad(Deliler-Deller Avşarlarına mensup olduğunu düşünüyorum), Sarıca Mersina(Sarı Hacılı obasına mensup olduğunu düşünüyorum. Sarı Hacı ismi Sarıca olarak değişmiş olabilir. Sadece bir tahmin.)Harita&#39;daki Avşar köyleri ile ilgili bilgiler:Köse-li Avşarı,  Adana ve Misis bölgesi sakini olup İç-El taraflarına doğru sarkarak yayılan ve burada Boz-Doğan cemaatine tabi olan Köselilerden bazı gruplar Kıbrıs&#39;ın fethi (1571) üzerine bölgeyi Türkleştirme politikası doğrultusunda 1576 yılında Kıbrıs&#39;a sürülmüştür. Köselilerin küçük bir bölümünün bu devirde Tarsus civarında yerleştiği anlaşılıyor. Tarsus Türkmenleri olan Varsaklar arasında Kusun taifesine bağlı bulunan Köseliler, 1519&#39;da 13 hane, 1526&#39;da 6, 1536&#39;da 6, 1543&#39;te 5, 1572&#39;de 7 hane nüfusa sahipti. Köselilerden bazı grupların ise Maraş civarına geldiklerini biliyoruz. Onlar, Salmanlılara tabi olup Camustil nahiyesine bağlı Sarısırt köyüne yerleşmişlerdi. Karaman&#39;da sakin Atçeken oymakları arasında da Eskil kazası Türkmenlerinden Köseler cemaati bulunmaktadır. Köseli&#39;den bazı gruplar ise Antep&#39;e göç ederek 1661-2 yılında bu yöreye yerleşmiştir. Boz-Ulus&#39;un Orta Anadolu&#39;ya gelmesiyle (1624&#39;ten sonra) Ankara civarında bulunan Köseli Avşarı, bu bölgedeki cemaatleri bünyesinde toplayarak bir birlik oluşturan Boz-Ulus cemaatlerinden Tabanlı&#39;ya tabi olmuştu. Köseli&#39;den bir grup ta Boz-Ulus&#39;a tabi Karamanlı cemaati içinde bulunuyordu. 19. Yy&#39;ın ikinci yarısında Tabanlı obaları bütünüyle Ankara civarına yerleştiler. Örnek olarak Bala&#39;nın Köseli köyü bu oba tarafından kuruldu. 1691-92 yılında Rakka&#39;ya iskana gönderilen Halep Türkmeninden Köse-Oğlu Şerefli, Humus&#39;ta Deyr Hamla&#39;ya Durdu Kethüda idaresinde yerleşti. Yine Boz-Ulus&#39;a tabi Danişmentli Türkmenleri içinde bulunan Köseli Avşarı da 1694&#39;te Afyon&#39;da Geyikler kazası Kızılca köye iskan edildi. 1700 yılında Yahyalı kazası köylerine zarar veren Danişmentli&#39;den Adana&#39;nın Misis derbendine derbentçi kaydedilen Köseli Avşarı, Şerefli ve Çöplü ile Yeni-ilden Karagündüzlü ve Çöplü Avşarı hac yolunu korumaları karşılığı vergiden muaf tutulmuşlar. Danişmentliden Köseli&#39;nin Şerefli ile itaat ederek bölgeye yerleştiğini görüyoruz.19. yy&#39;ın ikinci yarısında Batı Anadolu&#39;daki Türkmenlerin bir listesini veren Rum asıllı Dr. Çakıroğlu, Köseler cemaatinin Nazilli&#39;de yaşadığını belirtmiştir.Bu cemaat, Danişmentli&#39;ye tabi Köseler cemaatidir. Köseli, Köseler, Kösebey ve Kösecili şeklinde anılan cemaat Adana, Alanya, Ankara, Avunya, Biga, Aydın, Balıkesir, Balya, Boz-Ok, Bursa, Dağardı, Kütahya, Dulkadır, Ermenek, Gönen, Gördük, Saruhan, Halep, Hamit, Harmancık, İç-El, İncesu, İznikmid Kocaeli, Karahisar-ı Şarki, Karaman, Kars-ı Dulkadır, Kemah, Konya, Manavgat, Maraş, Mihalıç, Misis, Ordu, Payas, Saruhan, Selmanlı, Boz-Ok, Sığla, Silifke, Sis, Sultanhisarı, Aydın, Tarsus, Teke, Turgut, Yeni-İl ve Yüreğir bölgesinde yayılmış, cemaatten bazı gruplar iskan politikası sebebiyle Balkanlar a göçürülerek Florine, Gümülcine, Filibe, Kırcaali, Köstendil&#39;in Radovişte ve Niğbolu&#39;nun Hezargrat kazasında yerleştirilmişti. Salmanlı Avşarı: Salmanlıların adı Süleymanlı şeklinde de geçer. Bu ikisi aynı topluluktur. 16. yy&#39;da Kadirli&#39;de bulunan 5-6 boydan birisi de Salmanlılardı. Zamantı bölgesinde ise henüz erken devirlerde Salmanlılara rastlıyoruz. Onlar bu bölgede Kalelice Pirselik ve Kalecik (Alibeyli) köylerinde bulunuyordu. Daha sonra Salmanlılardan önemli bölüklerin dağıldıklarını görüyoruz. 1613 yılında, Çankırı bölgesindeki Türkmenler arasında Büyük ve Küçük Salmanlı olarak adı geçiyor. Bunların daha sonra Batı Anadolu&#39;ya doğru yayıldıklarını görüyoruz. 1691 yılında Köse İbrahim, Balı ve Kubad Kethüdaların emrindeki Büyük Salmanlılar ile Ali ve Ketiş Oğlu Bekir Kethüdaların emrindeki Küçük Salmanlılar, Batı Anadolu&#39;da çevre köylere zarar vermekteydiler. Bu tarihlerde Büyük Salmanlılar, Köse Musa (Diğer adı Köse Köselisi), Pekmezli, Karahaliloğulları, Fakihli, Güllüce, Keleşoğlu, Emmioğlu, Karahacı Ebubekir, Hacıemir Şamoğlu, Hacı Yusuf, Abdullahoğlu, Abdioğlu, Katipoğlu ve Ceridoğlu, Küçük Salmanlılar ise Ali Kethüda, Hacı Kasım-Oğlu, Kara Bayram ve Kara Bayrak adlı obalara ayrılmıştı. Bunlardan Köse Musa obası, Sandıklı&#39;da iskan edildi. Kara Halil Oğulları ise 1691&#39;de Hama ve Humus&#39;a iskan edilen oymaklar arasındadır (Hama&#39;da Barin nahiyesinde Akrep ve Rubah köyleri ile Saguna mezrasına). Diğer kısımları da 1730&#39;da Karaman&#39;da bulunan Atlantı&#39;ya iskan edildi. Bazıları Maraş&#39;ta Güvercinlik kazasının Gercayin ve Emre (Gökçetepe) köylerinde yerleşti. Kara Halilli cemaatinin İfraz&#39;a dahil edilen bölükleri ise 1725&#39;te Adana&#39;da Kurtkulağı&#39;na yerleştrildi. Bunlar, Karaman, Kütahya, Bursa, İçel, Aydın ve Saruhan taraflarına kaçtıysa da tekrar Çukurova&#39;ya nakledildiler. Danişmentli Türkmenleri arasında görülen Salmanlıların, 1691 yılında başlayan iskanları 1701&#39;de Keçi Borlu, Geyikler, Sandıklı ve Çölabat kazalarına iskanı ile tamamlandı. Önce mera ve tarlalar yetersiz diye itiraz ettiler. Bunun üzerine tahrir yapıldı ve bölge yöneticilerine emir gönderilerek buna göre iskanları gerçekleşti (1702). Ancak ertesi yıl bir kısmı iskanı terk edip zulme başladı (1703). Uzun uğraşlardan sonra (1708) bunlar tekrar eski yerlerine yerleştiler.Büyük Salmanlılar, Geyikler kazasının Yorgalar, Akça, Yüreğil, Gökçeli, Alacaatlı, Yarımca, Dombay, Eskiköy, Engürük, Yenice, Yeregiren, Seyidli, Budaklı, Karabedirli, Eldere ve Porsama, Sandıklı&#39;nın Kötüağıl, Urla&#39;nın Okçular köylerine, Kara Halilli obası ise Sandıklı&#39;nın Karakuyu, Karahalilli ve Saidli köylerine; Küçük Salmanlılar, Geyikler kazasının Mayalı, Çapalı, Eldere, Kulu ve Torumlu köylerine, Küçük Salmanlıların Hacı Kasımoğlu obası ise Kuyuköy, Bahşayış, Haceröyük ve Tulu köylerine yerleşti. Ancak çevreye zararları önlenemediği için 1720&#39;de Rakka&#39;ya iskanları emredildiyse de bundan vazgeçilerek 1728&#39;de aşiretin miri yöneticilerine gönderilen emirle itaatleri sağlandı. Böylece buralara kesin yerleşmiş oldular. Günümüzde Afyon il merkezi ile Sülümenli, Çobanlar ve Işıklar kasabaları bu cemaattendir. Çankırı bölgesindeki Salmanlılardan bazı grupların Yozgat tarafına geçtiklerini anlıyoruz. Nitekim Boz-Ok&#39;ta sakin Selmanlı ve Dede Sülü cemaatine tabi diğer Selmanlı cemaati, içlerinden çıkan eşkıya sebebiyle vergilerine zam yapılmak suretiyle cezalandırılmışlar ve Yeni-İl&#39;e dahil edilerek iskanları emredilmiştir (1714). Bunlardan bir bölük, Davudeli ve Elmahacılı köyüne yerleşti.Onlar, Maraş&#39;ta Gündeşli aşiretine tabi bulunmaktaydılar. Bu Salmanlılar, Kangal ile Hasançelebi arasında bulunan Alaca Han ve Ulaş mevkine diğer cemaatlerle 1723-29 da kendi rızaları ile iskan edilmişti. Ancak bir takım cemaatlerin taarruzları sonucu 1733&#39;te devlete yaptıkları şikayet sonucu Sofular hariç diğerleri iskandan affedilmiştir. Salmanlılar Adana, Aksaray, Alanya, Amasya, Ankara, Antep, Aydın, Bigadiç, Bor, Boyabat, Boz-Ok (Kocalı kazası), Çankırı, Çorlu, Çorum, Çöl-Abat, Çukurova, Danişmentli, Dazkırı, Diyarbakır, Edirne, Eyüpeli, Geyikler, Göksün, Gördük ve Timurcu, Saruhan, Gülnar, Halep, Hamit, Isparta, İzmir, K. Sahip, Karahisar-ı Şarki, Kangal, Kars-ı Maraş, Kastamonu, Kaş, Kayseri, Keçiborlu, Keskin, Kırşehir, Kilis, Kirmastı, Konya, Kozan, Kütahya, Malatya, Maraş, Niğde, Rakka, Sandıklı, Sivas, Sungurlu, Tarsus, Teke, Tire, Yeni-İl, Yenişehir, Aydın, Zamantı ve Zeyne, İç-El&#39;de ve Balkanlar da Killi ve Akkerman, Selanik, Kırcali, Çirmen&#39;de yerleşmiştir. Tur Ali (Durali) Hacılı: Sis Avşarlarındandır. Bu bölgede 1519&#39;da 49 hane, 5 mücerret, 1523-4&#39;te 56 hane, 14 mücerret, 1525-6&#39;da 64 hane, 24 mücerret, 1536-7&#39;de ise 66 hane, 43 mücerret nüfusa sahip olup Handeresi (bugün Hakkıbeyli) mezrasında oturuyordu. Göçer-evler olarak kaydedilen diğer bir kol ise, 1519&#39;da 109 hane, 1523-4&#39;te 105 hane, 46 mücerret, 1525-6&#39;da 97 hane, 55 mücerret, 1536-7&#39;de ise 110 hane, 51 mücerret nüfusa sahipti. Cemaatin bazı kollarına Maraş civarında da rastlanıyor.1579 tarihli Türkmen Sancak beyinin Trablus sancak beyine yardım etmesi için gönderilen bir hükümde Tur Ali Hacılı&#39;nın adı geçmektedir. Karaman Eyaletinde bulunan Atçeken oymakları arasında da Turgut kazasında sakin olan Tur Ali Hacılı cemaati bulunmaktadır. Bunlar Kozan&#39;dan buraya bazı Sis Avşarı obalarıyla birlikte göç etmişlerdir. Ayrıca Tarsus civarında Salur taifesine tabi olan Tur Alili cemaati, Tur Ali Hacılı&#39;nın bir uzantısıdır. 1519&#39;da 32 hane, 1526&#39;da 24 hane, 1536&#39;da 50 hane, 1543&#39;te 47 hane, 1572&#39;de 41 hane nüfusa sahip cemaat İbrişim ve Kızılcaköy&#39;de oturuyordu. Cemaat, bulunduğu bölgeden yayılarak Niğde, Maraş, Dulkadır, Antalya, Ordu ve Söğüt&#39;te yerleşmiş gözükmektedir. Ayrıca cemaatten bazı bölüklerin Balkanlar a gönderilerek Yanya&#39;nın Girenebe ve Köstendil&#39;in Toyran (Toyran adında Sis Avşarlarının bir obası var) kazalarında da iskan edildiği anlaşılıyor. Balabanlı: Balaban, 15. yüzyılda Halep bölgesinde yaşayan Köpekli Avşarının obalarındandır. Osmanlılar zamanında iskan politikası sonucu Maraş ve çevresi, Batı Anadolu&#39;nun muhtelif yerleri, Belih Nehri ve Rakka çölleri ile Sıvas ve Karaman eyaletlerine iskan oldular.İlerleyen yıllarda bulundukları yerden göçe başlayan Balaban Avşarlarının (Balkanlardan Doğu Anadolu&#39;ya kadar) Anadolu&#39;nun çeşitli yerlerine yerleştikleri biliniyor. Batı Anadolu&#39;da İzmir-Aydın hattında bulunuyorlardı. Nitekim günümüzde Aydın,ın Seferihisar ve Doğanbey yörelerinde yaşayan Balabanlılar ile Tunceli&#39;de varlığını sürdüren Balabanlılar, bunların ahfadıdır. Köy, adını muhtemelen Balaban Avşarlarından almıştır. (ayrıntılı bilgi için: http://www.avsarobasi.com/avsar-oymak-v ... tml?id=161) Mihmadlu(Kara Mehmetli): Sis Avşarları&#39;ndan Aydoğmuşlu&#39;ya mensuptur. Sis bölgesinde 1519&#39;da 6 hane, 1 mücerret, 480 akçahasılı, 1523&#39;te 10 hane, 1300 akçahasılı, 1525&#39;te 16 hane, 689 akçahasılı, 1536&#39;da padişah haslarına dahil olup, 18 hane, 8 mücerret, 666 akçahasılı vardır. Adana ve Sis&#39;ten başka Antep ve Tekirdağ&#39;ın Çorlu ilçesine de yerleşmişlerdir. Kara Musa(Musacalı): Not: Haritada Kara-Musa olarak yer almakta. Kaynaklarda adı Musulcalı ve Muslucalı şeklinde de geçer. Bu ismin Musa Hacı&#39;dan bozma olduğu akla gelebilir ancak Musul civarından gelen bir Türk aşireti olduğu için bu adı almış olmalıdır. Nitekim Musul henüz 11. Yy&#39;ın sonlarında yine Afşarlar tarafından bir Türk yurdu haline getirilmişti. Burdan çıkan Türk boylarının Anadolu&#39;da dağıldıklarını biliyoruz. Dulkadır Türkmenlerinden olan Musacalılar, Boz-Ulus içinde 1540 tarihinde biri Gündoğmuş Kethüda idaresinde 7 hane, 7 nefer, diğeri Mahmut Kethüda idaresinde 5 hane, 5 nefer olmak üzere iki kola ayrılmıştı. II. Selim devrinde ise 3 kol halinde 74 hane idi. Bu tarihten sonra adına rastlanılmıyor. Bu onların Orta Anadolu&#39;ya geldiğini gösteriyor. Bunlardan önemli kolların erken dönemlerde Batı Anadolu&#39;ya geldiğine de hükmedebiliriz. Nitekim Uşak ve çevresinde 16. Yy&#39;da oldukça önemli bir yörük topluluğu vardı. II. Selim devrinde bu topluluk arasında büyük bir Afşar oymağı bulunuyordu. Bu oymak 5 obaya ayrılmıştı. Bunlardan biri de 56 vergi nüfuslu Musacalı obasıydı (diğerleri Hoca Fakihli, Öksüzler, Afşar ve Afşar). Musacalıların önemli ölçüde Batı Anadolu&#39;da yerleştiğini biliyoruz. Emirdağ ilçesinin eski adı da Musacalı idi. 1691 yılında Rakka&#39;ya iskan edilen aşiretler arasında Musacalılar da vardı. 1703 yılında Belih nehri ve Rakka dolaylarına yerleştirilen aşiretlerin nizamı bozulmuş ve etrafa dağılmıştı. Bunlardan Musacalılar, 1708 yılında Saruhan, Aydın ve Hüsrevpaşa hanı taraflarında idi. Havran nahiyesindeki cemaatler kaçınca yerlerine bu dağılan grupların yerleştirilmesi planlandı (1720) ancak başarılı olmadı. Musacalıların da olduğu bu grup tekrar eski yerlerine gönderildi (1730).Bu sıralarda Musacalılardan bir grubun Harran ovasına (1720. Belih nehrinin doğusundaki 9 adet nehir boyuna Huneyze nehri sonuna kadar), diğer bir grubun ise Nevşehir ve çevre köylere iskan edildiğini anlıyoruz (1727). Kilis&#39;in Tanburalı köyü de Musacalılar tarafından kurulmuştur. Musacalı (Musulcalı, Muslucalı) cemaati, Adana, Aksaray, Akşehir, Arapsun, Aydın, Aziziye, Afyon, Barçın, Bergama, Beypazarı, Beyşehir, Bor, Boz-Ok, Cebeli Ilgaz, Çankırı, Çıldır, Diyarbakır, Emirdağı, Erzurum, Eskişehir, Evreşe, Halep, Haymana, Hüsrevpaşahanı, İç-El, Karahisar-ı Şarki, Karaman, Kars, Kavak, Kayseri, Kepsut, Kırşehir, Mihalıç, Nevşehir, Ordu, Rakka, Saruhan, Şam, Şücaeddin ve Yeni-İl&#39;de yerleşmiş, bir bölümü de Balkanlar da Çirmen&#39;e bağlı Uzuncaabathasköy&#39;de ve Gümülcine&#39;nin Kara-Musa köyünde iskan olmuştur.Afşaroğlu ÇAVUŞ, Türk Töresi. Com ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bati-trakya-da-yoruk-koyleri-v_1599563303_qeSxFN.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Batı Trakya'da Yörük Köyleri ve Avşarlar ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bati-trakya-da-yoruk-koyleri-v_1599563303_qeSxFN.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Hutbe kılıç geleneği ne anlama geliyor?]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/hutbe-kilic-gelenegi-ne-anlama-geliyor/1653/</link>
            <description><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu'nda devlette hükümranlığın alameti olarak görülen kılıç kuşanma merasimlerinin yapıldığı mekanlar zaman zaman camiler olmuştur. O camilerden biri de, Osmanlı'ya başkentlik yapmış olan Edirne’deki Eski Camii'dir. Kılıç geleneği, kuşanma anlamında olmasa da asırlardır sembolik olarak yaşatılıyor bu camide. Cuma günleri ve bayram namazlarında hutbeye kılıçla çıkılıyor.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/hutbe-kilic-gelenegi-ne-anlama-geliyor/1653/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sat, 25 Jul 2020 20:37:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Edirne&#39;deki eski camide, 6 asırdır devam eden gelenek halen yaşatılıyor. Osmanlıdan kalan bu geleneğe göre eski camii imam hatipleri, cuma ve bayram hutbeleri için minbere kılıçla çıkıyor. </strong><strong>Türk tarihinde kılıç kuşanmanın ayrı bir önemi vardır. Merasimler düzenlenir, o an bir bakıma ölümsüzleştirilir. Tarihteki Türk devletlerinde ve Osmanlı İmparatorluğu&#39;nda, bu anın anlamı daha da bir özeldir. Padişahların kılıç kuşanma merasimleri, onların yönetimi devraldıkları, hükümdarlıklarını ilan ettikleri anlamına geliyor.</strong><strong>Osmanlı İmparatorluğu&#39;nda devlette hükümranlığın alameti olarak görülen kılıç kuşanma merasimlerinin yapıldığı mekanlar zaman zaman camiler olmuştur. O camilerden biri de, Osmanlı&#39;ya başkentlik yapmış olan Edirne&#39;deki Eski Camii&#39;dir. Kılıç geleneği, kuşanma anlamında olmasa da asırlardır sembolik olarak yaşatılıyor bu camide. Cuma günleri ve bayram namazlarında hutbeye kılıçla çıkılıyor. </strong><strong>Eski Cami&#39;de hutbede kılıç taşımanın tabi ki taşıdığı bir mesaj var. Hatta o mesajda kılıcı hangi elle tutacağının dahi özel anlamı sözkonusu. Sağ ele alınan Kılıç, &ldquo;kullanma&rdquo; niyetini ortaya koyuyor ve düşmanı korkutmayı amaçlıyor. Hutbelerde kılıç sol ele alınıyor. Bu da, dosta güven verme amacını taşıyor. Emir Sultan Çelebi tarafından, 1403 yılında yapımına başlanan eski cami, Çelebi Sultan Mehmet zamanında, 1414 yılında tamamlandı. 1749 yılında yangından, 1752 yılında da Edirne depreminden zarar gören ve 1. Mahmut döneminde tamirat gören cami, Mimar Sinan tarafından yapılan Türk-İslam sanatının en önemli eserlerinden Selimiye Camisi&#39;nin karşısında yer alıyor.</strong><strong>Anadolu&#39;da farklı camilerde de cuma hutbeleri kılıçla veriliyor. Kocaeli&#39;deki Gazi Süleyman Paşa Cami ve Amasra&#39;daki Fatih Camii&#39;nde hutbeler kılıçla veriliyor.</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/hutbe-kilic-gelenegi-ne-anlama_1595698904_zp3PU9.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Hutbe kılıç geleneği ne anlama geliyor? ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/hutbe-kilic-gelenegi-ne-anlama_1595698904_zp3PU9.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Sultan 2. Abdülhamid Han'ın koleksiyonunda Kırcaali ve Eğridere camilerinin fotograflarını bulduk...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/sultan-2-abdulhamid-hanin-koleksiyonunda-kircaali-ve-egridere-camilerinin-fotograflarini-bulduk-/1554/</link>
            <description><![CDATA[*** "19. yüzyılın en büyük görsel arşivi" olarak tanımlanan ve Sultan 2. Abdülhamid Han döneminde çekilen fotoğraflardan oluşan koleksiyon, araştırmacılara dönemin sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi tarihini okuma, yorumlama ve tespit etme fırsatı sunuyor. *** 918 albüm içerisinde 36 bin 585 fotoğraf bulunmakta. *** Dikkatinize sunduğumuz 2 fotograf, Sultan 2. Abdülhamid Han'ın albümlerinde yer almakta. Kırca Ali ve Eğridere Camilerinin fotografları, belki de, ilk kez gün ışığı görmekte ve geniş okuyucu kitlelerine ulaşmakta...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/sultan-2-abdulhamid-hanin-koleksiyonunda-kircaali-ve-egridere-camilerinin-fotograflarini-bulduk-/1554/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Thu, 04 Jun 2020 00:48:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ İstanbul Üniversitesi, Nadir Eserler Kütüphanesi&#39;nde muhafaza ettiği ve &quot;19. yüzyılın en büyük görsel arşivi&quot; olarak tanımlanan Sultan 2. Abdülhamid Han&#39;ın Yıldız Fotoğraf Koleksiyonu&#39;nu dijital ortamda araştırmacıların kullanımına sundu. &quot;19. yüzyılın en büyük görsel arşivi&quot; olarak tanımlanan ve Sultan 2. Abdülhamid Han döneminde çekilen fotoğraflardan oluşan koleksiyon, araştırmacılara dönemin sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi tarihini okuma, yorumlama ve tespit etme fırsatı sunuyor. Abdülhamid&#39;in bu koleksiyonu hem dünya idare tarihi hem de sanat faaliyetleri bakımından çok özgün ve büyük hacimli bir proje. 918 albüm içerisinde 36 bin 585 fotoğraf bulunmakta. Albümlerin, fotoğrafların yanında ciltleri bile apayrı bir sanat unsuru. Uluslararası ilişkilerde devletin üstünlüğünü ortaya koyabilmek, medeniyet kurucusu olduğumuzu gösterebilmek adına bu koleksiyonun 2 seçkisi British Museum&#39;a ve daha sonra da Washington&#39;a gönderilmiş. Bu 918 albüm dışında İngiltere&#39;ye gönderilen 51 albümde 800, Amerika&#39;ya gönderilen 51 albümde de 1700 fotoğraf olduğu biliniyor. Bulgaristan doğumlu eğitimci Basri Zilabid Çalışkan&#39;ın araştırmasına göre, bu foto albümlerde şimdiki Bulgaristan topraklarına ait onlarca çok değerli fotograf yer almakta. Dikkatinize sunduğumuz 2 fotograf, Sultan 2. Abdülhamid Han&#39;ın albümlerinde yer almakta. Kırca Ali ve Eğridere Camilerinin fotografları, belki de, ilk kez gün ışığı görmekte ve geniş okuyucu kitlelerine ulaşmakta... ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sultan-2-abdulhamid-hanin-koleksiyonunda-kircaali-ve-egridere-camilerinin-fotograflarini-bulduk-.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Sultan 2. Abdülhamid Han'ın koleksiyonunda Kırcaali ve Eğridere camilerinin fotograflarını bulduk... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sultan-2-abdulhamid-hanin-koleksiyonunda-kircaali-ve-egridere-camilerinin-fotograflarini-bulduk-.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Osmanlı Döneminde Tekke Kozluca Köyü]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com//1478/</link>
            <description><![CDATA[*** 1586 yılı Mihaloğulları Akıncılar Defteri'nde kayıtlı Tekke Kozluca köyündeki aile reislerinin isimleri; 1. Bekir Dede Balı, 2.Hızır Balı Bekir, 3.Kut Hüda Verdi, 4. Kurt Balı İbrahim, 5. Mehmet Ramazan, 6.Selim Şehsüvar, 7. Revane Abdullah, 8. Tatar Pir Gaib, 9. Nebi Gazi.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com//1478/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Mon, 04 May 2020 19:50:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Balkanlar&#39;ı fetheden Osmanlı orduları, sağ kol komutanı Candarlı Ali Paşa&#39;nın yönettiği 30 bin kişilik ordu ile Kuzey-Doğu Bulgaristan topraklarına girmiş ve art arda Pravadı, Madara, Preslav, Ağa Baba ve Şumnu gibi kaleleri hiç savaşmadan teslim almış. Fetih edilen kalelere kendi askerlerini yerleştirmiş, yerleşmiş olan eski yönetim şeklini ilk zamanlarda değiştirmemiş. Hristiyan halktan yalnız vergi almakla yetinmiş.Leh-Macar Kralı Vladislav Varnençik komutasındaki Haçlı Ordusu&#39;nun, 1444 tarihinde, Şumnu&#39;nun kuşatması esnasında yürüttüğü çetin savaşlardan biri, bugün Tekke Kozulca ( İzbul ) köyünün bulunduğu yerde olmuş. Bu köyün kuzey kısmında Latin mezarlığı denilen bir yer bulunuyordu. Bu mezarlığa savaş esnasında ölen haçlıların gömüldüğü söyleniyordu, fakat zamanla sürülüp tarlaya dönüştürülmüştü.Tekke Kozluca köyüne adını veren Musa Baba Tekkesi, Timur Baba vilayetnamesi ve Paşa Sancağı kayıtlarına göre, 16. yüz yıl başlarında, 1515-1516 yıllarında kurulduğu hesap ediliyor. Tekke kurulduktan sonra, onun etrafına Tekke Kozluca köyü de kurulmuş. Köyün kurulduğu yerde ve etrafında ceviz ağaçlarının bol olduğundan dolayı Tekek Kozluca denmiş.İlk defa Tekke Kozluca köyü adı,1573 yılı Pravadı kazası Celep Keşan defteri kayıtlarında geçmekte. Celep Keşan defteri kayıtlarında bulunmasından, Tekke Kozulca ailelerinin genel olarak hayvancılıkla geçindiklerini anlamış oluyoruz. Celep ( celepçiler ), büyük ve küçük baş hayvan toplayıp satan kişiye denir. Pravadı kazası celepçileri, köylerden topladıkları koyunları İstanbul&#39;a götürüp Celep Keşan emrine teslim ederler ve devletten malın parasını alırlarmış. Celep kelimesi, koyun, keçi ve sığır anlamına da gelmekte.Tekke Kozluca köyü ilk olarak eski Bulgar köyünün bulunduğu Kışla denen yere kurulmuş. Bugünkü yerine ise 1828 -1829 yıllarındaki Osmanlı-Rus Savaşı&#39;ndan sonra taşındığı zannediliyor. 1517 yılı Tahrir Defterleri&#39;nde Yeni Pazar yerleşim yeri olarak kayıtta yok. Tekke Kozluca Pravadı nahiyesine bağlı imiş. Osmanlı zamanında Ağa Baba ovasında dokuzar (9) haneden oluşan 17 Türk köyü kurulmuş. Bu yörede bulunan Bulgar nüfuslu köyler, Türk köylerinden dört kere daha fazlamış. Bütün köylerde 129 hane Müslüman ve 266 hane Hristiyan nüfus yaşıyormuş. İlk zamanlarda, bu yörede Hristiyan nüfus iki kat daha fazlaymış.1586 yılı Mihaloğulları Akıncılar Defteri&#39;nde kayıtlı Tekke Kozluca köyündeki aile reislerinin isimleri; 1. Bekir Dede Balı, 2.Hızır Balı Bekir, 3.Kut Hüda Verdi, 4. Kurt Balı İbrahim, 5. Mehmet Ramazan, 6.Selim Şehsüvar, 7. Revane Abdullah, 8. Tatar Pir Gaib, 9. Nebi Gazi.Akıncı Ocağı&#39;nın temeli Osman Gazi döneminde Köse Mihal tarafından atılmış. Akıncı beyi, emirleri doğrudan Padişahtan alıyormuş. Akıncılar düzenli birlik değillermiş. Rumeli Akıncıları sınır boylarında görev yapıyorlarmış, düşman ülkelerine akınlar yapıyorlarmış. Sefer esnasında, ordunun 5 gün önünde olup düşman hakkında bilgi toplarlarmış. Türk kökenli olmaları şartmış. Maaş almıyorlarmış. Akınlar ve savaş esnasında elde ettikleri ganimetlerin beşte birini devlet hazinesine verip, diğer kısmı akıncılara kalıyormuş. Boş zamanlarında her akıncı, kendi işini yapıyormuş. 1586 yılı Akıncılar Defteri üzerinde çalışmalar yapılmış ve yayınlanmış. 1472 ve 1560 tarihli Akıncılar Defterleri, ayrı nüshalar halinde Bulgaristan&#39;ın Osmanlı arşivlerinde bulunmaktadır.1598 yılında, Yeni Pazar tek bir nahiye merkezi olmuş ve Ağa Baba ovası köyleri Yeni Pazar&#39;a bağlı imişler. Osmanlı Devleti, 1568-1570 yıllarında yeni göçmenler getirmiş. 12 Eylül 1573 yılı Celepçiler Defteri&#39;ne göre, Pravadı kazasına bağlı Tekke Kozluca, Söğütlü, Damargöz, Nebi Voyvoda, Kaykı köy ve diğer köylerde hayvancılıkla geçinen aileler, her sene İstanbul&#39;a belirli sayıda koyun göndermeleri şartının yazılı olduğu görülmekte. Nisan ayı başlarında koyunların kuzulaması bitince, İstanbul&#39;dan kaza merkezlerine sayım emini gönderiliyormuş ve köyleri dolaşıp sayım yapıyorlarmış. Celepçi, bu sayıma göre belli sayıda koyunu vermek zorundaymış.Tahsin HÜSEYİN ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/-7z85.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Osmanlı Döneminde Tekke Kozluca Köyü ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/-7z85.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kraliçe Ekaterina'nın Küçük Kaynarca Çeşmesi]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/kralice-ekaterinanin-kucuk-kaynarca-cesmesi/1469/</link>
            <description><![CDATA[*** Antlaşmanın imza yeri, Kraliçe Ekaterina tarafından belirlenmiştir. O, kendisini mitoloji su tanrısı Minerva ile benzetirmiş ve bu bölgedeki üç su ırmağı arasında gerçekleşmesini istemiş. Şu anda Küçük Kaynarca'da antlaşmanın anısı olarak tarihi çeşme ve park bulunmaktadır.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/kralice-ekaterinanin-kucuk-kaynarca-cesmesi/1469/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Wed, 29 Apr 2020 12:54:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Küçük Kaynarca Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasındaki 1768-1774 y. Osmanlı-Rus Savaşı&#39;nı sona erdiren ve Osmanlı Devleti&#39;nde önemli toprak kayıplarına yol açan antlaşmadır.Bu antlaşma Kraliçe Ekaterina II ve Sultan Mustafa III tarafından oluşturulmuştur. Rus askerleri, sayıca beş kere daha fazla olup üstünlük göstermiştirler. Savaşın son kısmı Kanagöl nehrinin Tuna&#39;ya bağlandığı yerde gerçekleşmiştir. Savaşın durdurulmasından sonra, Silistre yakınlarındaki Küçük Kaynarca köyünde Osmanlı tarafından Muhinzade Mehmed Paşa&#39;nın ve Rusya tarafından General Pyotır Rumyansev tarafından imzalanmıştır.Antlaşmanın imza yeri, Kraliçe Ekaterina tarafından belirlenmiştir. O, kendisini mitoloji su tanrısı Minerva ile benzetirmiş ve bu bölgedeki üç su ırmağı arasında gerçekleşmesini istemiş.Şu anda Küçük Kaynarca&#39;da antlaşmanın anısı olarak tarihi çeşme ve park bulunmaktadır.Habil KURT,Silistre ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kralice-ekaterinanin-kucuk-kaynarca-cesmesi-GB7N.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kraliçe Ekaterina'nın Küçük Kaynarca Çeşmesi ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kralice-ekaterinanin-kucuk-kaynarca-cesmesi-GB7N.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kalacak olan yerini, gidecek olan yolunu bulur]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com//1462/</link>
            <description><![CDATA[*** Sözün kısası, düşmanlık kazanı hiç aralıksız kaynatıldı ve sıcak sular başımıza döküldü, fakat bütün ihtiyaçlarımızı karşılamamıza yeten dilimiz, dinimiz, toplumsal bilincimiz, üretim kültürümüz, eğitim seviyemiz, ibadet sistemimiz ve bütün yerleşmiş geleneklerimiz, sıkı bir esaret altında bulunmamıza rağmen, bizlere yeterli oluyordu... ]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com//1462/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Mon, 27 Apr 2020 19:30:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Soy boy, hısım akraba ve aynı köyün veya bölgenin halkı olarak, yarımız Bulgaristan&#39;da, yarımız da Türkiye Cumhuriyeti&#39;nde yaşamak mecburiyetinde bırakılmış olsak da, aynı ruhta birleşip, çok inişli çıkışlı ve sıkıntılı şu son 142 yıllık süreçte, tümümüzü diri ve dik tutan, birlik ve beraberliğimiz olmuştur.Kapıkule sınır kapısını koparıp bir kenara çeken yüz binlik, iki yüz binlik ve hatta beş yüz binlik göçler yaşayan insanımızın gözü her zaman bir taraftan işinde gücünde, diğer taraftan da sınır kapısında olmuştur.Göç edenlerin özrü veya Anadolu&#39;ya dönüş sözleri;&ldquo;Biz orada hep diken üstünde yaşadık! Çocuklarımızın geleceğini kurtardık!&rdquo; çok derin ve anlamlıdır.Arkada bıraktığımız, kendi toprağımız olduğundan dolayı, vatan olarak sevmek istesek de, devletin hırçınlığı ve nankörlüğü, Türklüğümüze ve Müslümanlığımıza, daha kısası varoluşumuza karşı kırbacı elinden bırakmayışı, bizleri soğuttu ve çok üzdü. Koptuk ve &ldquo; Kalacak olan yerini, gidecek olan yolunu bulur!&rdquo; inancına sığındık.Sözün kısası, düşmanlık kazanı hiç aralıksız kaynatıldı ve sıcak sular başımıza döküldü, fakat bütün ihtiyaçlarımızı karşılamamıza yeten dilimiz, dinimiz, toplumsal bilincimiz, üretim kültürümüz, eğitim seviyemiz, ibadet sistemimiz ve bütün yerleşmiş geleneklerimiz, sıkı bir esaret altında bulunmamıza rağmen, bizlere yeterli oluyordu... 1878&#39;den sonra, en soylu ailelere, aydınlarımıza ve güçlü kuvvetli bireylere göç kapısı gösterilmesinin sebebi budur. Bulgaristan devleti, ahalimizi başı çekeni olmayan bir sürü haline getirmeye çalışırken, omurgasız, imansız, karanlığa saplanmış ve kendi yolunu bulamayan ve bulamayacak zavallılar topluluğu durumuna itmeye çalıştı.Müslümanlarımız, Osmanlıdan koparılmaya çalışıldı. Esir düşmüş, köle edilmek istendi. Bulgar düşmanlığının kin ve hırsına alet edildi. En parlak örneği, Balkan Harbi (1912 ) esnasında Deliormanlı Türk gençlerini Çar Ordusu saflarında Edirne saldırısına sürmesidir. Tarihte ilk kez, Bulgar ordusu saflarındaki Deliormanlı Müslümanlarla, Osmanlı adına savaşan Kırca Ali &ndash; Paşmaklı &ndash; Nevrekop &ndash; Dövlen Müslümanları tabyalarda yüz yüze getirildiler. Fakat bu plan tutmadı. Ruhsal birlik ve beraberliğimizi korumayı başardık.Birinci Dünya Savaşı esnasında ise Makedonya cephesinde altı binden fazla Deliormanlı gencimizi yitirdik.1919&#39;da Paris (Neuilly) Barış Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma, Bulgaristan devletini ilk kez azınlık haklarını tanımaya zorladı. Zamanın Başbakanı Al.Stanboliyski ve yönettiği Çiftçi Partisi hükümeti, bazı hak ve özgürlüklerimizi kabul etti.Türk okullarına geçim sağlamak için işlenir toprak, koru ve orman tesis etti. Vakıf mülklerimizi işletmemize karışmayarak destek ve yardım eli uzattı. Özel statülü okullarımız etrafında yeniden derlenip toparlanma umudumuz yeşerdi.İbrahim SOYTÜRK ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/-uU9K.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kalacak olan yerini, gidecek olan yolunu bulur ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/-uU9K.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Rumeli’nin Hakikî Fâtihlerinden Âlim ve Velî: SOFYALI BÂLÎ EFENDİ (XV. asır – 1553)]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/yeni-yazi/1435/</link>
            <description><![CDATA[Sofya’daki Kara Caminin inşa edilmesinde, Dupnitsa’daki Şeyh Bâlî Efendi camisi ve mahallesinin kurulmasında Sofyalı Bâlî Efendinin derin etkisi görülmektedir. Onun halk üzerindeki etkisini Evliya Çelebi’nin anlatımları çok güzel tasvir etmektedir. Ayrıca vefatından sonra Derbend Çeşmesi yanında, yani bugün türbesinin bulunduğu Knyajevo mahallesindeki zaviyesine Sofya Kadısı Ali Kuşçuzâde Abdurrahman Efendi tarafından türbe yaptırılması, Sultan II. Selim Zigetvar Savaşı dönüşünde vakfına orman ve araziler temlik etmesi, Ekmekçizâde Ahmed Paşa’nın büyük bir kervansaray yaptırıp dükkânlar vakfetmesi, hamam yapılması, Budin Mîr-i Mîrânı Maktûl Mustafa Paşa, Kıncı Subaşı, Mesih Voyvoda, Sofyalı Seyyide Hatice Hatun ve başkalarının para ve mal vakfetmeleri Şeyh Efendinin etkisini göstermektedir.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/yeni-yazi/1435/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Sun, 19 Apr 2020 21:19:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ İnsan-ı k&acirc;mil olma yolunda yetiştirdiği yüzlerce halifesi ve manev&icirc; eğitim verdiği binlerce müridi, ardından bıraktığı onun üzerinde eseri, havas ve avamdan birçok kişiye yönelik yürüttüğü irşad&icirc; hizmetleri ile Müslüman ve gayr-ı müslimlerin saygısını kazanmış olan Sofyalı B&acirc;l&icirc; Efendi, sadece Bulgaristan topraklarında değil, İstanbul ve bilhassa Rumeli topraklarında önemli bir nüfuza sahip İsl&acirc;m &acirc;limi ve Allah dostudur. Belgradlı Mün&icirc;r&icirc;&#39;nin tabiriyle &ldquo;bu az&icirc;zin ahv&acirc;l-i &acirc;liyeleri vasıftan b&icirc;r&ucirc;n ve etv&acirc;r-ı seniyesi hadd ü tabirden efz&ucirc;n&rdquo; olmakla beraber kısaca kendisini tanımaya çalışalım: B&acirc;l&icirc; Efendi, tahminen XV. yüzyılın son çeyreğinde h&acirc;len Kuzey Makedonya&#39;da bulunan Usturumca (Strumitsa) kasabasında doğmuştur. İlk tahsilini orada görmüş, din&icirc; ilimleri usulünce tahsil etmek için Sofya&#39;ya gelmiş ve bir müddet kaldıktan sonra da payitaht İstanbul&#39;a gitmiştir. Orada iyi bir medrese eğitimi alan B&acirc;l&icirc; Efendi kendisini fıkıh, tefsir ve kel&acirc;m alanlarında güzel yetiştirdiği daha sonra yazdığı eserlerinden anlaşılmaktadır. Bahrü&#39;l-Vel&acirc;ye&#39;de Sofyalı B&acirc;l&icirc; Efendinin anlatıldığı sayfa. Köstendilli Süleyman Şeyh&icirc;&#39;nin ifadesiyle &ldquo;t&acirc;&acirc;t ü ib&acirc;dete müd&acirc;vim, &acirc;mil ü &acirc;lim ve ul&ucirc;m-ı z&acirc;hir ü b&acirc;tında f&acirc;yık&rdquo; olan B&acirc;l&icirc; Efendi, zahir&icirc; ilimler olarak ifade edilen temel İsl&acirc;m&icirc; bilgilerini tahsil etmekle kalmamış, nefis terbiyesine, yani manev&icirc; eğitim yoluna da koyulmuştur. Bu noktada yolları Halvetiye tarikatinin Cemaliye kolunun ikinci şeyhi olan Kasım Çelebi ile kesişmiştir. İstanbul Çemberlitaş&#39;ta bulunan Atik Ali Paşa Camisindeki Halvet&icirc; zaviyesinde irşat hizmetlerinde bulunan Şeyh Kasım&#39;dan el almış ve şeyhinin vefatına kadar onun hizmetinde bulunmuştur. Mün&icirc;r&icirc;, B&acirc;l&icirc; Efendinin yedi yılını bir mağarada geçirdiğini ifade etse de bunu büyük ölçüde insanlardan kopuk bir şekilde halvette, yani manev&icirc; terbiye ile meşgul olarak geçirdiğini anlamak gerekir. Bu terbiye sonucunda Şeyh Kasım&#39;ın en önemli iki halifesinden biri olmuştur. B&acirc;l&icirc; Efendinin İstanbul&#39;daki eğitim hayatının 1505-1520 yılları arasındaki dönemde olduğunu tahmin etmekteyiz. &Acirc;lim ve edip Şeyh Kasım&#39;dan Halvet&icirc; yolunu yayma icazeti aldıktan sonra B&acirc;l&icirc; Efendi bir müddet İstanbul&#39;daki Zeyrek C&acirc;misi bünyesindeki Akşemseddin Tekkesinde irşat faaliyeti göstermiş ve büyük ilgiye mazhar olmuştur. O dönemdeki en üst düzeydeki yöneticilerin Halvet&icirc; derg&acirc;hlarıyla bağları, Zeyrek Camisi ile Akşemseddin Tekkesinin ilim ve irfan hayatındaki rolü de göz önünde bulundurulursa, bu ilgiden uzaklaşıp tenhaya çekilme arzurusuyla B&acirc;l&icirc; Efendi Sofya&#39;ya dönüp orasını vatan edinmiş ve ömrünün sonuna kadar hizmetlerini oradaki zaviyelerinde sürdürmüştür. Önceleri Sofya&#39;nın merkezinde kendi adını taşıyan zaviyesinde hizmet veren B&acirc;l&icirc; Efendi, sonraları S&acirc;lihiye/bugünkü Kn&acirc;jevo mahallesinde Vitoşa dağının eteklerinde kurduğu derg&acirc;ha taşınmıştır.Farklı kaynaklarda 10 bin ile 12 bin civarında, hatta daha da fazla müridinin bulunduğu rivayet edilen B&acirc;l&icirc; Efendinin, uzun zaman hizmetinde bulunup zahir&icirc; ve batın&icirc; ilimleri tahsil ederek kendisinden halkı irşat etme icazeti alan dörtyüz kadar halifesinin olduğu kaynaklarda zikredilmektedir. Bunlar arasında temayüz eden halifelerinin başında şunlar gelir: Tatar Pazarcıklı Helvacı Ömer&#39;in oğlu müfessir Kurt Muhammed Efendi, Sokullu Mehmed Paşanın şeyhi olan Filibe Ambarlı köyünden müderris ve müellif Nureddinzade Mustafa Muslihüddin Efendi, Sofyalı alim, fazıl ve şair Süleyman Rus&ucirc;h&icirc;, Vidin&#39;de hizmet veren Halebli Am&acirc; B&acirc;l&icirc; Efendi, Sofya Banyabaşı Camisi yakınlarında zaviyesi bulunan Şeyh Bayram vs. Kendisi de Halvet&icirc; meşrep olan Kanun&icirc; döneminde B&acirc;l&icirc; Efendi ve vefatından sonra yerine geçen Kurt Efendinin gayretleriyle Halvet&icirc;lik bütün Balkanlarda etkisi artmıştır. Bal&icirc; Efendinin halifeleri birçok yere dağılıp tekkelerde hizmet etmeye başlamışlardır. Mesel&acirc;, Sofya, Pazarcık, Filibe, Samokov, Dupnitsa, Vidin, Nevrokop, Pravadı, Rusçuk gibi yerlerden başka diğer Balkan ülkelerinde de B&acirc;l&icirc; Efendinin etkisi devam etmiştir. Sofya&#39;daki Kara Caminin inşa edilmesinde, Dupnitsa&#39;daki Şeyh B&acirc;l&icirc; Efendi camisi ve mahallesinin kurulmasında Sofyalı B&acirc;l&icirc; Efendinin derin etkisi görülmektedir. Onun halk üzerindeki etkisini Evliya Çelebi&#39;nin anlatımları çok güzel tasvir etmektedir. Ayrıca vefatından sonra Derbend Çeşmesi yanında, yani bugün türbesinin bulunduğu Knyajevo mahallesindeki zaviyesine Sofya Kadısı Ali Kuşçuz&acirc;de Abdurrahman Efendi tarafından türbe yaptırılması, Sultan II. Selim Zigetvar Savaşı dönüşünde vakfına orman ve araziler temlik etmesi, Ekmekçiz&acirc;de Ahmed Paşa&#39;nın büyük bir kervansaray yaptırıp dükk&acirc;nlar vakfetmesi, hamam yapılması, Budin M&icirc;r-i M&icirc;r&acirc;nı Makt&ucirc;l Mustafa Paşa, Kıncı Subaşı, Mesih Voyvoda, Sofyalı Seyyide Hatice Hatun ve başkalarının para ve mal vakfetmeleri Şeyh Efendinin etkisini göstermektedir. B&acirc;l&icirc; Efendi, şeriat ile tarikati birleştiren bir düşünce yapısına sahiptir. Hoşgörülü biri olmakla beraber Sünn&icirc; çizgiyi zorlayan, özellikle de siyas&icirc; birtakım hedefleri olan sufilere karşı çıkarak onlarla sert bir mücadeleye girişmiştir. Ayrıca İsl&acirc;m toplumunun en önemli dinamiklerinden olan vakıf kurumunu güçlendirmek için çalışmalar yürütmüş, sağlam zemine oturtulmaları için ilmen ve siyaseten mücadele etmiştir. Bu bağlamda Kazasker Çiviz&acirc;de ve onun yakınında bulunan mül&acirc;zımı Şah Çelebi&#39;ye, hatta Vezir-i Azam Rüstem Paşa ve Kanun&icirc; Sultan Süleyman&#39;a mektuplar yazmıştır. B&acirc;l&icirc; Efendinin gönül gözü açık olduğunu bildiren birçok menkıbe anlatılmaktadır. Bunlar arasında Kanun&icirc;&#39;nin Zigetvar savaşında dünyaya gözlerini yumup oraya defnedileceğini işaret eden keşfi de kaynaklarda anlatılmaktadır. Arşiv belgeleri, Evliya Çelebi&#39;yi doğrulayarak B&acirc;l&icirc; Efendinin yörükler üzerinde etkisini göstermektedir. Ayrıca Hacı Musa ve Orhan isminde kardeşleri ve İshak isminde oğlu olduğu anlaşılmaktadır.Tercüme-i Şak&acirc;ik müellifi Mecd&icirc; Efendiye göre, B&acirc;l&icirc; Efendi, hicr&icirc; 25 Safer 960 / mil&acirc;d&icirc; 10 Şubat 1553 tarihinde Cuma namazı vaktinde Sal&acirc;hiye/Knyajevo&#39;da vefat etmiş ve oradaki külliyesine defnedilmiştir. Evliya Çelebi&#39;nin naklettiği mezartaşı yazısının son mısrasında ebced hesabıyla verilen tarih de bu bilgiyi doğrulamaktadır. Defnedildiği yer zamanla B&acirc;l&icirc; Efendi Köyü olarak adlandırılmış olup oradaki külliyesinin 1881 yılına kadar çalıştığı ve bu yıllarda Mustafa Efendi isminde bir zatın postnişin olduğu bilinmektedir. Fakat cami ve tekke bundan sonra (muhtemelen 1886 yılında) yıkılmış ve aynı yere bir kilise yapılarak 1893 yılında resmen açılmıştır. Ancak türbe zaman içerisinde birkaç defa yangın geçirmesine ve defalarca tamir edilmesine rağmen günümüze kadar ayakta kalabilmiştir.Bu arada Sultan Abdühamid&#39;in tahta cül&ucirc;sunun 25. yılı münasebetiyle B&acirc;l&icirc; Efendi Türbesi tamir edilip Mayıs 1901&#39;de Türk milletvekillerinin katılımı ve Sofya Müftüsünün dua okumasıyla resm&icirc; açılışı yapılmıştır. Onun Sofya&#39;da ikamet eden ve 1944&#39;te vefat eden oğlu Şehzade Abdülkadir Efendi de vefatından kısa bir zaman önce türbeyi tamir ettirmiştir. En son tamir ise 2005 yılında bir grup işadamı tarafından yapılmıştır. Şeyh Efendinin türbesi eskiden çok ziyaret edilen bir makamdır. Eskisi kadar olmasa da bugün de ziyaret edilmektedir. Bakımını Sofya Bölge Müftülüğü yapmaktadır. Vedat S. AHMED HAL-HABER &amp; ХАЛ-ХАБЕР ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yeni-yazi.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Rumeli’nin Hakikî Fâtihlerinden Âlim ve Velî: SOFYALI BÂLÎ EFENDİ (XV. asır – 1553) ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yeni-yazi.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[GÖÇLER]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/gocler-/1384/</link>
            <description><![CDATA[*** 18.10.1925 yılında, Türkiye Cumhuriyeti ve Bulgaristan Çarlığı hükümetleri arasında İkamet Sözleşmesi imzalanmıştır. Sonralarında buna Dostluk Antlaşması da eklenince, biraz da olsa, göçler esnasında belirli bir düzen ve nizam sağlanmış.Göç eden şahıslara, zaman belirleme, mülklerini satma, ev eşyası ve hayvanlarını götürme hakkı tanınmış. 1923-1939 yılları arasında toplam 198 688 kişi göç etmiştir. İkinci Dünya Savaşı esnasında, 1939-1945 yılları arasında ise 21 353 kişi göç etmiştir. 1949 yılına kadar göçler tamamen durdurulmuştur. 02.12.1950 yılında, iki devlet arasında yeni bir Göç Antlaşması imzalanmıştır. 01.01.1950 - 30.09.1951 yılları arasında 212 150 kişi göç etmiştir.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/gocler-/1384/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Tue, 10 Mar 2020 15:39:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Göçmenlik( muhacirlik ), dünyamızın her yerine ve her ırka ait olduğu gibi, insanlık tarihinin başlangıcından beri vardır. Göçmenlik, çoğu zaman insanların daha iyi geçim şartları aramasıyla beraber, hükümdarların yeni topraklar istila etme hevesiyle de gerçekleştirilmiştir.Günümüzdeki göçler, daha fazla yeni geçim yolları aramak şartıyla yapılmaktadır. Tabi ki, dünyamızın kimi bölgelerinde lokal da olsa, harpler sebebiyle de gerçekleşiyor. İç ve dış göçler vardır. Deliorman ve Dobruca bölgelerinde, göçler bilinmeyen tarihlerden beri mevcuttur. Tarihi delillere bakarsak, buralardan hemen hemen geçmemiş, ya da geçici olarak kalmış, Asya ve Avrupa ırkları,kavimleri kalmamıştır. Tarihi kaynakçalara dayandığımızda görüyoruz ki, dedelerimizin ecdatları, bu topraklara Osmanlı&#39;dan çok daha erken gelmiştir. Bir sözle, Türkler buralara ilk yerleşenlerden birileri olmuştur.Tabi ki, en büyük dış göçler, Osmanlıların Balkanlar&#39;dan çekilmesiyle başlamıştır. Bu, Bulgaristan Türkleri için de geçerlidir. 1877-78 Rus-Osmanlı harbi sırasında ve sonrasında, 500 yıllık yerleşim yeri ve vatan seçtikleri yerlerden Türkler Anadolu&#39;ya göç etmek zorunda kalmıştır. Ancak bir asırdan fazla bir süreçte, bütün zorlamalara rağmen tümü göç etmemiştir. Aslında, toprağına ve yaşadıkları yerlere çok bağlı olan bizim Türkler, bağımsızlığı ilan edilen Bulgaristan&#39;da hiç bir dönemde sorun çıkarmamışlardır. Bunun için de, 1989 yılında cereyan eden olayların dışında, ülkemizdeki Türklerin hiç bir isyanı ve ayaklanması görülmemiştir.93. ve 94. Harbi esnasında ve daha sonralarında, Dobruca ve Deliorman&#39;dan en az insan göç etmiştir. Bunun sebebi buralarda savaşların yapılmadığına bağlıdır. Yine de günümüze dek, Türkiye&#39;ye göçler hiç durmamıştır.1936 yılına kadar göçlerin çokçası deniz üzerinden yapılmış.Ya Varna veya da Köstence limanlarından.Tabi ki, karadan da göçler olmuş.Tahmin ve kimi istatistiklere göre, 1 710 603 kişi Bulgaristan&#39;dan göç etmiştir. Ayrıca benim bahsettiğim Kuzeydoğu Bulgaristan için deliller yoktur, ya da ben bunlara ulaşamadım.Ulaşdığım bilgilere göre, bu yörelerden 30 000 dolayında göçmen Sebebi 1913-1940 yılları arasında Dobruca ve Deliorman&#39;nın bir kısmı Romanya Kralığı egemenliği altında bulunmuştur ama bazı delillere göre, bu zamanın esnasında buralardan 30 000 dolayında Türk göç etmiştir.18.10.1925 yılında, Türkiye Cumhuriyeti ve Bulgaristan Çarlığı hükümetleri arasında İkamet Sözleşmesi imzalanmıştır. Sonralarında buna Dostluk Antlaşması da eklenince, biraz da olsa, göçler esnasında belirli bir düzen ve nizam sağlanmış.Göç eden şahıslara, zaman belirleme, mülklerini satma, ev eşyası ve hayvanlarını götürme hakkı tanınmış. 1923-1939 yılları arasında toplam 198 688 kişi göç etmiştir. İkinci Dünya Savaşı esnasında, 1939-1945 yılları arasında ise 21 353 kişi göç etmiştir. 1949 yılına kadar göçler tamamen durdurulmuştur. 02.12.1950 yılında, iki devlet arasında yeni bir Göç Antlaşması imzalanmıştır. 01.01.1950 - 30.09.1951 yılları arasında 212 150 kişi göç etmiştir.Şair ve mülteci Nazım Hikmet, 1951 yılında gerçekleştirdiği Bulgaristan ziyaretinde, sert bir şekilde bu göçlere karşı çıkmıştır, fakat bu tarihten sonra da göçlerin önüne geçilememiştir. 21.08.1966 yılı, iki devlet arasında parçalanmış aileleri birleştirme anlaşması imzalanmıştır. 14 maddeden ibaret olan, bu anlaşmaya göre, göçler on yıllık bir dönem içinde gerçekleşecekti ve her yıl 1 Nisan-30 Kasım arasında haftada sadece 300 kişi ana vatana geçmiş olacaktı. Göçmenlerin medeni halleri ve emlak durumlarını gösteren belgeleri, tahsil ve meslek diplomalarını götürmelerine ve hak kazanmalarına izin verilmiştir. Bütün mal varlıklarını, meslek ve geçimle ilgili eşya ve aletlerini götürmelerine de müsaade edilmiştir. Bu şekilde yeni 120 000 kişi göç etmiştir. Böylece bazı aileler yeniden birleşirken, diğerleri ise ayrılmıştır ve yeni yaralar açılmıştır.Geçen asrın yetmişli yıllarından sonra, Bulgaristan Türklerine karşı baskılar çığ gibi artmaya başlamıştı. Hele de, 1984 yılının sonu ve 1985 yılının başlarında komünist dikta rejimi iyice bardağı taşırmıştı diyebiliriz. Komünist rejim, ilk başta Güney Bulgaristan&#39;da &quot;Soya dönüş&quot; ( İsimleri değiştirme) kampanyası başlatmıştı. Daha sonra sıra Deliorman ve Dobruca Türklerine gelmişti. 1985 yılının Ocak ayında zorunlu Bulgarlaştırma kampanyası bir cehennemi andırmaya başlamıştı, fakat rejimin asimilasyon politikası bütün Türkler tarafından ters tepki görmüştür. Bu esnada Türkler entegre yerine daha sağlam bir Türklük bilincine ve direniş potensiyaline kavuşmuştur. Aynı zamanda Bulgar kökenli aydın kişiler tarafından insan hakları koruma dernekleri kurulmaktaydı. Bu derneklere Türk asıllı vatandaşlarımız da katılınca, direnişler büyük boyutlara ulaşmıştı.Böylece 1989 yılının 20-21-22-23-24 Mayıs tarihlerinde ilk önce açlık grevleri, daha sonraları da Deliorman ve Dobruca köylerinde barışçıl nümayişler baş gösterdi. Ne yazık ki, onlar kana boyandı. Yörelerimizde yapılan nümayişlerde 20 Mayıs - Pristoe, Kliment, Naum, Tıkaç ve Todor İkonomovo; 21 Mayıs - Razgrat ve Dulovo; 22 Mayıs -Pravda, Bosna, Duhovets ve Dobriç; 23 Mayıs - Ezerçe, 24 Mayıs-Zırnevo, Benkovski ve Hlebarovo&#39;da halkımız komünist rejime lanet okudu, bütün hak ve özgürlüklerinin iadesini istemiş oldu. Bulgaristan&#39;daki komünist rejimin yöneticisi Todor Jivkov, dış ve iç baskılara dayanamayıp, tek ulus teorisinin suya düştüğünü anlayınca, 02.06.1989 tarihinden itibaren, Türkiye&#39;ye göç etmek isteyenlere hududunun serbest bırakıldığını resmen ilan etti.Bu bir normal göç değildi.Çok çirkin ve yirminci yüzyılın sonuna hiç yakışmayan bir zorunlu göçtü. Vize uygulaması kaldırılmıştı. Bu zorunlu göç, 22.08.1989 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti tarafından hududun kapanmasına kadar sürmüştü. Bu toplumsal göçten önce, insan hakları örgüt yöneticileri ve tanınmış aydınlarımız zaten sınır dışı edilmişti, kendileri için ilk sığınacak yer Avusturya ve diğer Batı Avrupa ülkeleri olmuştu.Bu vizesiz ve zorunlu göç sırasında tam 351 862 kişi ana vatanımız Türkiye Cumhuriyeti&#39;ne göç etmişti. Bulgaristan&#39;ın demokratik sisteme geçmesiyle beraber, göç edenlerin bir çoğu geriye dönmüştür ve hala bugünümüze dek, iki taraflı göç akışı durmamıştır... Habil KURT,Silistre ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/gocler-.jpeg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ GÖÇLER ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/gocler-.jpeg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Acının acısı veya dünyanın en zalim hükümdarları]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/acinin-acisi-veya-dunyanin-en-zalim-hukumdarlari/1367/</link>
            <description><![CDATA[Tarih sayfalarına baktığımızda dünyanın en iyi hükümdar listesi başında bir ATATÜRK görünüyor. Zalimler listesi ise kırk kuyruk! Bunlardan birkaçını yürek acısı ile aşağıda veriyorum. Kalbi zayıf olan okumasın... ]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/acinin-acisi-veya-dunyanin-en-zalim-hukumdarlari/1367/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Mon, 02 Mar 2020 14:08:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Acı acıyla bastırır derler. Bilmiyorum bastırır mı ama bugün böyle acı bir konu seçtim;Dünyanın Gelmiş Geçmiş En Zalim Hükümdarları!Tarih sayfalarına baktığımızda dünyanın en iyi hükümdar listesi başında bir ATATÜRK görünüyor. Zalimler listesi ise kırk kuyruk! Bunlardan birkaçını yürek acısı ile aşağıda veriyorum. Kalbi zayıf olan okumasın... Qin Shi Huang - Türk akınına karşı Çin duvarını yaptıran ilk Çin imparatoru. Altı bin askerini öldürtmüştür. Nedeni, bazı askerlerin yavaş çalışması ve yüz göz çirkini olması. Kanlarını da duvara malzeme etmiş.Gaius Julius Caesar- Üliy Sezar diye bildiğimiz zalim. İmparator olmak için 7 erkek kardeşini öldürmüş, 4 kız kardeşine&hellip; (anladınız) ve onlardan doğan çocukları hemen kılıçtan geçirmiş.Wu Zetian- Henüz 14 yaşında iken tesadüfen hükümdar olan Çin kadını. Tahtı elinden almak isteyenleri tek tek kılıçtan geçirtmiş. Beş bine yakın insanın üzerine kızgın yağ dökerek; kendi ailesinden olanları da işkence ile öldürtmüş.Cengiz Han- 9 yaşında iken babası zehirlenerek öldürülünce tahta geçmiş ve feth ettiği topraklarda sivilleri katletmiş. En büyük katliamı Harzemşahlar devletinden Aristokratları katletmesidir.Tomas de Tourguemada- İspanyol Engizasyonu olarak 15 yıl liderlik yapmış, işkence ile 2 bin kişiyi öldürtmüş. İşkenceler yapılırken büyük keyif alan bir zalim.III Vlad  - Kont Drakula, ya da Kazıklı Voyvoda olarak dünyaya nam salmış bir Eflak hükümdarıdır. Kurbanlarını yağlı kazık üzerine oturtarak öldürttüğü için bu ad ona verilmiş. Kan görmeye bayıldığı için kendisine Drakula da (kan emen vampirlerin atası) denilmiş.Çar (veya Korkunç) İvan-  Yönetime geçtiğinde eski yönetimde yetişen tüm Aristokratları tek tek öldürtmüş. Bundan sora kendi oğlunu ve kızını kendi elindeki kılıç ile öldüren bir zalim. Birinci Mary-  Kanlı Mary da denir. Babası VIII Karl Henry öldükten sonra tahta geçer ve 5 yıllık hükümdarlığında binlerce Protestanı öldürtür.Elizabeth Bathory-  Kanlı Kontes namıyla dünyada tanınan bir zalim kadın. Gezip dolaştığı yerlerde gördüğü kendisinden güzel kızları öldürme emri vermiş. Bizzat 500 genç köylü kızını kendi elleriyle işkence ederek öldürmüş. Tiksinti veren bir özelliği de akıttığı kanları bir küvete biriktirerek genç ve güzel kalması için içmek. Hatta güzel ve çirkin olduğuna bakmadan genç kızların tenini ısırır, kanatır ve içermiş.II Leopold (1865-1909)-  Kongolulardan kurduğu koloni ile halkın %50&#39;sini katletmiş.Bento Mussolini-  Toplama kampına kapattığı 35 bin kişinin 18 binini katleden zalim. Adolf Hitler 11 milyon insanı katletmiştir.General &Acirc;min- Katil &Acirc;min namıyla Uganda&#39;da 300 bin kişiyi katletmiş.***Bu kara liste kilometrelerce uzatılabilir. Osmanlılara dokunmuyoruz. Ama sonunda bir soru sormak isterim: Günümüzde bu kara listeye girecek hükümdarlar var mı? Daha doğrusu var da bunlar kimlerdir? Bunun cevabını bilerek vermeyeceğinizi biliyorum. Ama geleceğin tarihi bunları unutmayacak ve af etmeyecektir.İşte böyle, dünyada bol bol acılar yaşadık ve yaşıyoruz. Herkeslere tatlı hayat diliyorum! Sabri CON ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/acinin-acisi-veya-dunyanin-en-zalim-hukumdarlari.webp" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Acının acısı veya dünyanın en zalim hükümdarları ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/acinin-acisi-veya-dunyanin-en-zalim-hukumdarlari.webp"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Osmanlı Şehzadesi Mehmet Refik Efendi, Sofya Radyosu'nun kurucularının arasında]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/osmanli-sehzadesi-mehmet-refik-efendi-sofya-radyosunun-kurucularinin-arasinda/1330/</link>
            <description><![CDATA[Bulgaristan'da ilk radyo yayınlarının 1930'lu yılların başında teknik temelinin atılmasında bir Osmanlı şehzadesinin rolü büyük. Sultan 2. Abdülhamid’in oğullarından Mehmet Refik Efendi’nin ülkede ilk radyo vericilerinin kurulmasında etkin rol aldığı açıklandı.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/osmanli-sehzadesi-mehmet-refik-efendi-sofya-radyosunun-kurucularinin-arasinda/1330/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Wed, 19 Feb 2020 14:52:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Bulgaristan&#39;da ilk radyo yayınlarının 1930&#39;lu yılların başında teknik temelinin atılmasında bir Osmanlı şehzadesinin rolü büyük. Sultan 2. Abdülhamid&#39;in oğullarından Mehmet Refik Efendi&#39;nin ülkede ilk radyo vericilerinin kurulmasında etkin rol aldığı açıklandı.Abdülhamid tahttan indirildikten sonra, Mehmet Refik Türkiye&#39;yi terk ediyor. Avusturya&#39;da eğitim gören Mehmet Refik, bir süre Viyana Radyosunda çalışıyor.Fotograf; Mehmed Refik (solda) ve&rdquo;Vatan radyosu&rdquo;Birliği Başkanı mühendis Marin Marinov. ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/osmanli-sehzadesi-mehmet-refik-efendi-sofya-radyosunun-kurucularinin-arasinda.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Osmanlı Şehzadesi Mehmet Refik Efendi, Sofya Radyosu'nun kurucularının arasında ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/osmanli-sehzadesi-mehmet-refik-efendi-sofya-radyosunun-kurucularinin-arasinda.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Başkent Sofya'da 7 minare nasıl patlatıp yıkıldı?]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/baskent-sofyada-7-minare-nasil-patlatip-yikildi/1315/</link>
            <description><![CDATA[*** Bir gün Sofya üzerinde gürültülü bir fırtına belirir. Dondukov, habercisini Mosolov’u çağırmaya gönderir. “Bak da yıldırımlar daha çok minareye devirsin.” Der ve şeytanca göz kırpar. Anladın değil mi? “Evet” der Mosolov ve uzaklaşır. Ateşin sahibi Zevs gibi belediye başkanı Sofya sokaklarında şimşek çakmaya başlar.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/baskent-sofyada-7-minare-nasil-patlatip-yikildi/1315/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Wed, 05 Feb 2020 19:16:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ 1878 yılının fırtınalı bir gününde Sofya, oryantal peyzajından temizlenmiştir. Şehrin ilk belediye başkanı dinamit infilaklarıyla şehrin en yüksek camilerini yıkmıştır. Şehrin amiri, inananları bu işi Allah&#39;ın yaptığına inandırmak için yıldırım gürlemeleriyle bomba seslerini birleştirmiştir. Bu anda Sofya semasında onlarca şerefe yükselmektedir. Her mahallenin camisi vardır. Mutasarrıf Knyaz Dondukov- Korsakov memnuniyetsizliğini belirtmek için &ldquo;Şerefe ormanları&rdquo; der. Bu adam kurtarılan topraklarda imparatorun komiseridir ve yeni Bulgar devletinin temellerini atmalıdır...Sofya sancakbeyi olarak Knyaz, Pötr Alabin&#39;i atamıştır. Şehir başkanlığı görevini ise Aleksandır Mosolov&#39;a verir. Şehir başkanı saraylı olup öncülleri Tambovsk guberniya sül&acirc;le defterinde yazılıdır. 1854 yılında dünyaya gelen Mosolov, Drezden Politeknik Okulunda, sonra da Karlsrue&#39;de okur, fakat kendini asker&icirc; karyere adamıştır. Rus-Türk savaşında ise Grodnensk Husar Alayında çarpışmıştır. Barış sonrasında ise Alabin emrine verilmiş. Sonra Kavala sancak yöneticiliğine, 1878 yılında ise Sofya başkanlık koltuğuna oturur. Onun isteği üzerine şehir şurası ona yardımcı olarak sözü geçen yerli Hacı Mano Stoyanov&#39;u seçer. Bu Hacı hakkında Konstantin İreçek şöyle yazar; &quot;Sofyalı Çorbacı Hacı Mano yıllar önce, Sofya&#39;nın çok düşkün bir şehir olduğu zamanlarda, İstanbul&#39;a Avrupa giysileri sipariş etmiş ama onları nasıl giyeceğini bilmiyormuş. Ondan dolayı da bu işi bilen birini çağırması gerekiyormuş. Hacı&#39;nın Avrupa zevki yeni başkanın hoşuna gitmiş ve ikisi birlikte Sofya&#39;yı düzenlemeye başlamışlar. Sokaklar acınacak haldeymiş- yazın toz içinde, kışın ise çamurdan görünmüyorlarmış. Mosolov, geleceğin başkentine ilk trotuvarları yaptırmış. O, Alabin&#39;in mühendislerinden memnun değildir zira onlar işi bitirmek için yarım yıl istiyorlarmış. &ldquo;O zaman ben kendim harabe Türk evlerini yıkmaya ve kerpiçten trotuvarlar yapmaya başladım&rdquo; diye hatırlıyor belediye başkanı. Minareler sürekli gözlerine batmaktadır. Mosolov bunların birkaç tanesini yıkmayı Dondukov&#39;a öneriyor. &ldquo;Bu iş sandığın kadar kolay değil&rdquo; diyor Dondukov. Ben o çirkin Kara Camiyi yıkmak istediğim zaman, Türk komiser Nihat Paşa, Türk Hükümeti adına bana protesto gönderdi. Osmanlılarla birlikte Avrupalı diplomatlar da &ldquo;Rus barbarlığı&rdquo; diye mırıldanıyorlardı. Temizleme işi şimdi yapılmalı zira sonra Bulgar Hükümeti gelecek ve binaların yıkılması daha da zor olacaktır. O Sultan&#39;ın vasalı olacak ve Devlet-i aliye Muhammet eserlerini ve yadig&acirc;rlarını yıktırmayacaktır, diye akıllıca konuşuyor Dondukov.Bir gün Sofya üzerinde gürültülü bir fırtına belirir. Dondukov, habercisini Mosolov&#39;u çağırmaya gönderir. &ldquo;Bak da yıldırımlar daha çok minareye devirsin.&rdquo; Der ve şeytanca göz kırpar. Anladın değil mi? &ldquo;Evet&rdquo; der Mosolov ve uzaklaşır. Ateşin sahibi Zevs gibi belediye başkanı Sofya sokaklarında şimşek çakmaya başlar. &ldquo;Pioner&quot; müfrezesinden yiğitler hızlı bir şekilde camiden camiye koşmaktadırlar. Yiğit piyonerler minarelerin yarısına kadar gitmekte, dinamiti yerleştirip uzaklaşmaktalar.&quot; Mosolov &lsquo;un hik&acirc;yesi burada biter.Bu subay gençliğinde Politeknik okulunda boşa okumamıştır. Tam yıldırım gürültüsü elde etmek için nereye ke kadar dinamit konacağını iyi bilmektedir. Böylece neyin semadan gelen gürültü, neyin dinamit gürültüsü olduğu alelde insan tarafından anlaşılması mümkün olmuyormuş. Bir gün sonra Dondukov&#39;a haber ulaştırılır: &ldquo;Bora 7 tane minareyi yerle bir etmiştir.&rdquo; Hasarın belirlenmesi için komisyon çağrılır. Uzmanları yargısı: &ldquo;darbe alan yapılar, komşu binalar için tehlike oluşturmakta. Hemen yıkılmalıdırlar. &ldquo;Tercüme eden: İsa CEBECİ ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/baskent-sofyada-7-minare-nasil-patlatip-yikildi.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Başkent Sofya'da 7 minare nasıl patlatıp yıkıldı? ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/baskent-sofyada-7-minare-nasil-patlatip-yikildi.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kızıl Ordu'ya alınan Türk soylu askerler]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/sovyet-ordusuna-alinan-turk-soylu-askerler/1306/</link>
            <description><![CDATA[Türk esirlerin akıbeti ise feci idi. Onlar esmer ve sünnetli olmaları dolayısıyla anti-semitist Naziler tarafından Yahudi zannedilerek donmuş toprak üzerinde, tel örgüler içinde çadırsız, aç bilaç ölüme terk edildiler. İlk zamanlarda 600 bin Türkistanlı esirin 400 bini bu şekilde hayatını kaybetti. Ölenler toplu mezarlara gömüldü.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/sovyet-ordusuna-alinan-turk-soylu-askerler/1306/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Thu, 30 Jan 2020 17:42:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Müslüman ve Türk halkları, Çarlık Rusya&#39;sında da Sovyet döneminde de askere alınmıyorlardı, ancak 2. Dünya Savaşı başlayınca yaşları 18-65 arasında olanların hepsi zorla Kızılordu&#39;ya alındılar. Bazı kaynaklarda sayıları 6-7 milyon olarak verilmektedir.Sovyetler savaştan sonra onların Nazilerle işbirliği yaptıkları ve Sovyet vatanı&#39;na ihanet ettikleri propagandasını yaptı ve bunda başarılı oldu. Bu tamamen yalandır. Stalin&#39;den nefret etmemeleri ve onun için ölüme severek gitmeleri nasıl beklenebilirdi?22 Haziran 1941 de Hitler Barbarossa Harekatı ile Sovyetleri işgale başladı. Hitler &ldquo;Biz sadece kapıyı tekmeleyeceğiz ve tüm çürük bina yıkılacak&rdquo; demişti. Alman panzer birlikleri kısa sürede Sovyet sınırlarını geçtiler. Kızılordu bu saldırıyı ihtimal dahilinde görmüş ama yeterince hazırlık yapamamıştı. 26 Haziran 1941 de yani 4 gün içerisinde Almanya, Rus cephesini artık yıkılmış addediyordu.Sovyet Hükümeti tarafından genel seferberlikte çok milletli Kızıl Ordu&#39;ya alınan Türk soylu askerler arasında çok sayıda orta ve yüksek okul talebeleri veya ilk, orta okul öğretmenleri, mühendis, doçent, doktor ve sanatkarlar da bulunmaktaydı. Çoğunluğu birkaç hafta süren kısa eğitimden sonra cephenin en önüne Alman panzer paletlerinin altına sürüldüler. Rus dilini bilmiyorlardı ve özellikle iklime uygun giyim kuşamdan mahrumlardı.Ayrıca Rus subayları, Türk kökenli askerlerin eline iyi silah vermediler. Elinde yeterli silahı, mühimmatı olmayan ve ayağında delinmiş potini olan askerler adam başı verilen 15 mermiyle cephelerde çok ağır kayıplara uğradılar.1942 ortalarında Ukrayna, Beyaz Rusya, Don ve Kuban bozkırları (Kuzey Batı Kafkasya), Kırım, Kafkasya&#39;nın büyük kısmı Almanya&#39;nın hakimiyetine girdi. Savaşın başlangıcında önlerindeki Alman ordusunun üstün silah gücü karşısında büyük kayıplar vermeye başlayan Türk soydaşların arkalarında Rus askeri vardı. Yani; iki ateş arasında çarpışmaya mecbur olmuşlardı. Geri kaçamadıkları için teslim olmaya başladılar.Müslüman ve Türk gençler, askerler zaten kendilerini yıllarca inim inim inleten Stalin&#39;in ordusuna istemeden, zorla alınmışlardı, savaşa devam etmeleri halinde ölüm onları bekliyordu, böylece kendileri için en uygun olanını seçmek zorunda kaldılar, yani Almanlara teslim oldular. Müslüman ve Türk askerlerin, kitleler halinde Almanlar tarafına geçmesinde gaddar, katil Stalin&#39;den öte vatan sevgisi yoksunluğu da ayrı bir etkendi.Almanya&#39;ya esir düşen asker sayısı 5 milyon civarındaydı. Alman Savaş Esirleri İdaresi tarafından 1943 yılında verilen bilgiye göre, esirlerin 1 milyon 700 bini yaşları 18-60 arası değişen Müslüman Türklerdi.Türk esirlerin akıbeti ise feci idi. Onlar esmer ve sünnetli olmaları dolayısıyla anti-semitist Naziler tarafından Yahudi zannedilerek donmuş toprak üzerinde, tel örgüler içinde çadırsız, aç bilaç ölüme terk edildiler. İlk zamanlarda 600 bin Türkistanlı esirin 400 bini bu şekilde hayatını kaybetti. Ölenler toplu mezarlara gömüldü.Almanlar sadece Ruslarla savaştıklarını sanıyorlar, ilk zamanlarda Sovyetler&#39;de Türklerin varlığını bilmediklerinden kamplarda Türk olabileceğine de inanamıyorlardı. Bunu öğrendiklerinde de birşey değişmemişti, zira Almanlar Asyalıları aşağılık ırk olarak kabul ettiklerinden insafsızlıkları azalmıyordu.Öte yandan Stalin, savaşta esir düşmeyi Sovyet anlayış ve kanunlarına göre vatana ihanetle eşdeğer kabul ediyordu ve cezalarını ölüm olarak tayin ediyordu. Stalin, benim askerim esir olmaz diyerek, Cenevre Konvansiyonu&#39;nu da imzalamamıştı. Bu yüzden ne Hıristiyan esirlere yardım eden Kızılhaç, ne de başka kuruluşlar Müslüman Türk esirlere yardım etmedi...Zarema MEMETOVA,Akademik Mütercim ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sovyet-ordusuna-alinan-turk-soylu-askerler.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kızıl Ordu'ya alınan Türk soylu askerler ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sovyet-ordusuna-alinan-turk-soylu-askerler.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Tozluk mu, Tuzluk mu?]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/tozluk-mu-tuzluk-mu/1301/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/tozluk-mu-tuzluk-mu/1301/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Thu, 30 Jan 2020 16:28:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Osmanpazarı (Omurtag), Elena, Tırnovo ve Popköy (Popovo) belediyelerinden bir çok köyü içine alan bölgenin gerçek adı hakkında hal&acirc; yerine oturmuş bir görüş yoktur, ancak rivayetler çoktur. Bulgar müellifler tarafından yazılan kitaplarda bölgenin adını ekseriyetle Tuzluk olarak görüyoruz. Nitekim Türkolog Hüseyin Dallı da köyü Keremidin ( Milino ) hakkında yaptığı araştırmalar sonucunda bölgenin adını Tuzluk olarak kullanmıştır. Buna neden olarak zamanla bölgede tuz yatakları veya koyun sürülerine verilmek üzere meralara yerleştirilmiş tuzluklar (tuzlalar) bulunmuş olması gösteriliyor. Tabi ki, Tuzluk adını kullananlara bir ölçüde hak vermemiz gerekiyor. 1977 yılında, yerel tarihçi H. Vasilev&#39;in yazmış olduğu anılarından anlıyoruz ki, bir zamanlar Lübentsi (Raş köy / Ram köy - Strajitsa bld.) &ndash; Braknitsa ( Popovo bld. ) ve Dolna Zlatitsa ( Mastanlar, Antonovo bld.) köyleri arasında bir tuz kaynağı bulunuyormuş. Bu kaynak sık orman içinde aşılması güç bir yerde imiş. Osmanlılar zamanında kullanılmış. Kaynağın açığa çıkarılması, Razgradlı Radanovlar ailesinin Osmanlı Sultanı&#39;ndan almış olduğu ruhsattan sonra olmuş. Ancak 93&#39; Harbi nedeniyle işler &ldquo;yokuşa&rdquo; sürülmüş ve tuz kaynağı unutulmuş.1895 yılında, kaynağın bulunduğu yer çürümüş ağaç dallarıyla dolmuş bir kuyu halinde görülmüş. Nihayet 1927 yılında, kuyu tanınmayacak hale gelmiş. 2004 yılında, Mastanlarlı bir traktörcü zorlukları aşarak tuz kaynağının bulunduğu bölgeye ulaştıysa da &ldquo;keşif&rdquo; için hiç kimse kılını oynatmamıştı. Şimdi Tuzluk&#39;tan geçip Tozluk&#39;a gelelim... Daha 16. yüzyılda, Dubrovnikli Pavel Corciç, Osmanlılar tarafından bu adın Tozluk olarak kullanıldığını yazmıştır. Daha sonra Dimitır Gacanov da Tozluk deyiminin doğru olduğunu belirtmiştir. Türk Dil Kurumuna göre, Tozluk deyiminin &ldquo;Toz ağacının bol yetiştiği bölge&rdquo; olarak anlaşılması doğru olur. Zaten Edirne dolaylarında Toz ağacı &ndash; kavak ağacı demektir... Başka bir gerçek; 1598 yılında yapılan Tırnovo ayaklanmasından esinlenen bölge halkı, Osmanlı hakimiyetine karşı isyana kalkışınca, Edirne valisi bu isyanı bastırmak için bölgeye çok miktarda asker göndermiştir. İsyan bastırıldığında, baş kumandanın Edirne&#39;ye gönderdiği raporda &ldquo;Her şey toz oldu&rdquo; ifadesi kullanılmıştır. Bu nedenle bölgeye Tozluk denilmeye başlanmış. Bir rivayete göre, bir zamanlar Tozpatlar ( Dol.ve Gor.Rositsa ) yakınlarında halk ve devlet güçleri arasında sil&acirc;hlı bir çarpışma meydana gelmiş. Barutu tükenen halk, barut yerine toz kullanarak sil&acirc;hlarını patlatmış. Tozpatlar adının bu şekilde kabul edildiği söylense de, bir başka rivayette, Dospat Baba adıyla karşılaşıyoruz. Güya zamanla Aşağı ve Yukarı Tozpatlar arasında Dospat Baba adına yapılmış bir türbe varmış. Bu türbe yine zaman birimleri içerisinde Hristiyanlar ve Müslümanlar tarafından ziyaret edilip ibadetler yapılıyormuş. &ldquo;Köy, adını bu il&acirc;hi şahıstan almış olabilir&rdquo; diyenler arasında araştırmacı-yazar Hasan Yeşilova da bulunmaktadır. Ona göre, Dospat Baba, yukarıda sözü geçen çarpışmayı yöneten ve barut yerine toz kullanılmasını emreden halk kahramanı bir ermiş. Halk, büyük saygı duyduğu için onun adına bu türbeyi yaptırmış. Bazı tarihçiler, Tozpatlar köyünün ilk kurucularının Anadolu&#39;dan gelip Rodoplar&#39;ın Dospat bölgesine, oradan da buralara gelmiş olabileceğini tahmin etmektedirler... 1999 yılında, bölgenin adı üzerine söz olunca, Tozpatlar doğumlu Osman Kangal (1924 doğ.) şöyle dedi; &ldquo;Yaşadığımız bölgenin toprağı bereketsiz ve toz-dumandır. Nereye el vursan toz kalkar. Bu nedenle Tozluk adını almıştır...&rdquo; 1884 yılında, bu bölgeyi inceleme amacıyla gelen Konstantin İreçek de Tozluk adını kullananlardan biri. Hacı Kalfa ise bu adın Tozluk veya Tuzluk olduğunu ayırt edememiştir. (Not: Batılıların Hacı Kalfa dedikleri aslında K&acirc;tip Çelebi&#39;dir (1609-1657). Kendi adı Mustafa bin Abdullah olup, Osmanlı&#39;nın en anılmış coğrafya ve tarih bilimcisidir. Çok miktarda tarih yazıları bırakmıştır ). En nihayet, bu bölgede tarihi dönemlerde Müslüman Türklerden Tozlukların yaşamış olduğu da kanıtlanmıştır... Bölgenin gerçek adı hakkında, bu kadar kafa yormamıza sebep, Arapça&#39;da &ldquo;o&rdquo; ve &ldquo;u&rdquo; harflerinin okunuşunda fonetik benzerliğinin bulunmasıdır. Hatt&acirc;, Tozluk kelimesinin Arapça (Osmanlıca) yazılışını Dozluk veya Düzlük şeklinde okuyanlar da olmuştur. Doğu dilleri uzmanı profesör Emil Boev, Gerlova ve Tozluk bölgelerini adım adım gezmiş, araştırmış ve tanımış bir bilim adamı olarak, bölgenin adının TOZLUK olarak kabul edilmesi ve söylenmesi gerektiğini vurgulamıştır. Hollanda&#39;nın Utrext üniversitesi Mimarlık ve İsl&acirc;m kültürü profesörlerinden, dünyaca ünlü Mahiel Kil de, Bulgaristan coğrafyası üzerinde yapmış olduğu bilimsel araştırmalarında bölgenin adını Tozluk olarak yazmıştır. Son günlerde gelen &ldquo;Tozluk köyünü bilen var mı?&rdquo; sorusu üzerine yaptığımız araştırmada, Tırnovo ili Elena ilçesinde gerçekten Tozluk Alanı (Maysko) diye bir köy adı keşfetmiş olduk (ki, Hacı Enver Hoca&#39;ya teşekkürler). Tozluk Alanı ismi, 1516 yılında bir Osmanlı kayıt defterinde görülmüştür. Ancak günümüzün Tozluk bölgesi, adını bu köyden almış diyebilmek için bin bir araştırma gerekir. (Not: Bu yazıyı, Gerlova-Tozluk bölgeleri üzerine yapmakta olduğum çalışmalarımdan kısaltılmış olarak okuyucularımın dikkatine sunuyorum.) Sabri CON ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/tozluk-mu-tuzluk-mu-6wqe.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Tozluk mu, Tuzluk mu? ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/tozluk-mu-tuzluk-mu-6wqe.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kızılelma  (Turan, Türklerin Kutlu Yürüyüşüdür)]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/kizilelma-turan-turklerin-kutlu-yuruyusudur/1291/</link>
            <description><![CDATA[Bugün Türk Dünyası paramparça ise; Türklüğün büyük bir yekûnu işgal altında ise; Türk tarihinin başladığı topraklardaki Türk kavimleri 200 yıllı aşan Rus asimilasyonu karşısında dinlerinden ve milliyetlerinden olmuşsa; Doğu Türkistan dünyanın en acılı işgalini yaşıyorsa; Türk evlatları geleceğini Avrupa kapılarında düşük nitelikli işlerde aramak zorunda kalıyorsa; Türk yurtları medeniyetler seviyesine sıçrama hamlelerine nasıl ve nereden başlayacağına karar veremiyorsa; bir nefes tefekkür etmek gerekir; Bu millet nasıl oldu da istikametini kaybetti? “İstikametiniz” yoksa nereye gittiğinizin ne önemi var?]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/kizilelma-turan-turklerin-kutlu-yuruyusudur/1291/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Fri, 24 Jan 2020 15:38:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Kızılelma, tarihin her döneminde Türklerin gerçekleri ile efsaneleri arasındaki o efsunlu irtibatın adıdır. Bugün Türk Dünyası paramparça ise; Türklüğün büyük bir yek&ucirc;nu işgal altında ise; Türk tarihinin başladığı topraklardaki Türk kavimleri 200 yıllı aşan Rus asimilasyonu karşısında dinlerinden ve milliyetlerinden olmuşsa; Doğu Türkistan dünyanın en acılı işgalini yaşıyorsa; Türk evlatları geleceğini Avrupa kapılarında düşük nitelikli işlerde aramak zorunda kalıyorsa; Türk yurtları medeniyetler seviyesine sıçrama hamlelerine nasıl ve nereden başlayacağına karar veremiyorsa; bir nefes tefekkür etmek gerekir; Bu millet nasıl oldu da istikametini kaybetti? &ldquo;İstikametiniz&rdquo; yoksa nereye gittiğinizin ne önemi var? Halkların ülküsü olmaz, milletlerin ülküleri olur. Bunlara &ldquo;Mill&icirc; ülkü&rdquo; denir. Ülkü kelimesi sadece milletlerin ruhunda yaşar. Kızılelma ve benzeri kavramlar Mill&icirc; Ülkülerin yeri geldiğinde cismanileşebilen h&acirc;lleridir. Halklar günü yaşarlar, milletler geçmişi, günü ve geleceği. Mill&icirc; Ülküyü benimseyen insanlara Ülkücü denir. İşte bu yüzden, insanlar ülküleri ölünce ölür; milletler ise Ülkücüleri ölünce. Milletlerin ruhlarını hangi zaman diliminde yaşamış olursa olsun yetiştirdiği büyük kahramanlar ve onların büyük hik&acirc;yeleri yoğurur. O yüzden Türk Milleti dendiğinde bugün elinde kimlik kartı bulunup ta ortak bir geçmiş ve gelecek duygusu taşımayanlardan daha çok Türkistan&#39;dan Macar ovalarına; Çanakkale&#39;de, Yemen&#39;de, Sarıkamış&#39;ta, Kosova&#39;da, İstanbul surları dibinde canını vermiş şüheda ehli akla gelir. Bundan ötürüdür ki millet bir siyasi coğrafyanın çok ötelerine taşar. Hele de o milletin adı Türk ise ve hik&acirc;yesi cihana nizam peşinde koşmak ve en doğudan en batıya; en kuzeyden en güneye nal izleri bırakmış olmakla şekillenmişse.Burada milliyetçilikten Mill&icirc; Ülkülere ve oradan da Kızılelma&#39;ya ulaşan Tanrı Dağları kadar ulu bir tarihi yolculuk çıkar karşımıza Kızılelma Türk Mill&icirc; Ülküsünün tarih boyunca geçirdiği evrelerin tamamını kapsayan bir otağ kavramdır. Bu otağ kavram İslam öncesi &ldquo;kut&rdquo; ve &ldquo;kişioğlu üzerinde Türk yaratıldı&rdquo; inancı ile şekillendi. İslamlıkla birlikte ise Nizam-ı &Acirc;lem; &Icirc;&prime;l&acirc;y-ı Kelimetullah gibi Türk-İslam mefk&ucirc;relerini bayrak yaptı. Osmanlının son deminde Turancılık ve Türk Birliği Ülküsünü katarak Türk Cihan H&acirc;kimiyeti Mefk&ucirc;resi ve Türk İslam Ülküsü olarak yeni bir merhaleye ulaştı. Türk ve İslam Dünyasın eğitim, kültür, ekonomi, savunma gibi mill&icirc; konularda kamuoyunda bir ortaklık inşa edilememesinin bir sebebi de bu &ldquo;mill&icirc; istikamet&rdquo; yokluğu değil midir? Mill&icirc; kültür konusundaki hassasiyetlerinin birbirlerinden tamamen kopuk olması &ldquo; Mill&icirc; Ülkü Birliği&rdquo; inşa edilememiş olmasından kaynaklanmıyor mu? Sırf bu tespitler bile Kızılelma otağ kavramının yanına günümüz şartlarında milletin tamamını teşmil edilebilecek yeni mill&icirc; kavramlara duyulan ihtiyacı göstermektedir. Zarema MEMETOVA, Akademik Mütercim ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kizilelma-turan-turklerin-kutlu-yuruyusudur.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kızılelma  (Turan, Türklerin Kutlu Yürüyüşüdür) ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kizilelma-turan-turklerin-kutlu-yuruyusudur.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Selânik Vilâyeti Ahvâl-i Coğrafya   *1320 sene-i hicriyesine mahsûs Selânik Vilâyet Sâlnâmesi.]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/selnik-vilyeti-ahvli-cografya--1320-senei-hicriyesine-mahss-selnik-vilyet-slnmesi/1288/</link>
            <description><![CDATA[*** Vilâyet şarken Edirne vilâyeti ve Şarki Rumili eyâleti ve şimâlen Bulgaristan eyâleti ve Kosova vilâyeti garben Manastır vilâyeti ve cenûben Yunanistan , Adalar Denizi ile mâhdûddur.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/selnik-vilyeti-ahvli-cografya--1320-senei-hicriyesine-mahss-selnik-vilyet-slnmesi/1288/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Tue, 21 Jan 2020 15:35:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Sel&acirc;nik Vil&acirc;yeti Ahv&acirc;l-i Coğrafya &quot; Mevki , Hud&ucirc;d , Nüf&ucirc;s , Vüs&#39;at &quot; * Mevki . Sel&acirc;nik vil&acirc;yeti Rumili-i Ş&acirc;h&acirc;nenin adalar denizi s&acirc;hilinde ve Koca Balkanlar ve Ş&acirc;r silsilelerinin cen&ucirc;b sath-ı m&acirc;&#39;ilinde v&acirc;kı dır. Şim&acirc;l tarafları um&ucirc;men dağlık olub müte&#39;addid yaylaları şamil ve cen&uacute;ba ya&#39;ni s&acirc;hile doğru güzel v&acirc;di ve ovaları h&acirc;vidir. * Hud&ucirc;d. Vil&acirc;yet şarken Edirne vil&acirc;yeti ve Şarki Rumili ey&acirc;leti ve şim&acirc;len Bulgaristan ey&acirc;leti ve Kosova vil&acirc;yeti garben Manastır vil&acirc;yeti ve cen&ucirc;ben Yunanistan , Adalar Denizi ile m&acirc;hd&ucirc;ddur.Vilayet cen&ucirc;bunda Yunanistan ile hem hud&ucirc;d olan mahalleri pek cüz&#39;i olub Yunanistan hud&ucirc;dundan sev&acirc;hil - Sel&acirc;nik Körfezi içine doğru uzanır ve şim&acirc;le doğru imtid&acirc;d iderek nokta-i intih&acirc;sında Sel&acirc;nik lim&acirc;nını teşkil eyler ve bu s&acirc;hil üzerinde Sel&acirc;nik Körfezine İnce Kara ve Yenice gölünün sularını denize akıdan Kara Azmak ve Kosova vil&acirc;yetinden çıkan Vardar nehirleri dökülür. Sel&acirc;nik lim&acirc;nından tekr&acirc;r cen&ucirc;ba doğru inilmeğe başlanınca lim&acirc;nın tam&acirc;m cen&ucirc;bunda bulunan Büyük Karaburun&#39;a tes&acirc;düf olunur. Büyük karaburun Halsidik vey&acirc;hud Halkis şibh-i ceziresi üzerine v&acirc;kı&#39;dır ki bu şibh-i cezire vil&acirc;yet arazisinden cen&ucirc;ba doğru uzanmış bir el şeklinde olub ucunda üç parmak gibi Kesendire , Şiga ta&#39;bir-i diğerle Langoz ve Aynaroz şibh-i cezirelerini müştemildir. Bu üç şibh-i cezire arasında Kesendire ve Aynaroz körfezleri teşekkül eyler. Aynaroz şibh-i ceziresinden hud&ucirc;d tekr&acirc;r şim&acirc;le doğru teveccüh eyleyerek Halsidik şibh-i ceziresinin şarkında Orfano ta&#39;bir-i diğerle Çay Ağzı körfezini teşkil ider. Bu körfeze Tehyanos gölünü teşkil eyleyen Karasu nehri munsab olur. Karasu munsabından s&acirc;hil şarka teveccüh eyleyerek Leftere lim&acirc;nını teşkilitdikden sonra bir kavs çevirüb Kavala körfezini hus&ucirc;le getirir. Kavala körfezinin karşısından Taşoz ceziresi v&acirc;kı&#39;dır. Ba&#39;dehu s&acirc;hil yine şarka doğru dev&acirc;m eyleyerek Mesta Karasu nehri munsabına v&acirc;sıl olur. Bu nehrin bir kısmı vil&acirc;yet Edirne hud&ucirc;duna tehdid eyler. * Nüf&ucirc;s. Vil&acirc;yetin nüf&ucirc;s-ı um&ucirc;miyyesi 1 052 400 olub bunun nısfına karib mikd&acirc;rı ya&#39;ni yüzde kırk beşi ( % 45 ) Müslim ve yüzde elli beşi ( % 55 ) Gayr-i Müslimdir. * Vüs&#39;at. Vil&acirc;yet takriben 31 000 km. murabba&#39;ı araziyi ş&acirc;mil olub bu arazide 1 052 400 nüf&ucirc;s s&acirc;kin olmasına nazaran beher km. murabba&#39;na um&ucirc;miyyeti i&#39;tib&acirc;riyle 36,8 nuf&ucirc;s is&acirc;bet eyliyor ki bu hes&acirc;ba göre memalik-i Osm&acirc;niyye&#39;nin en galabalıklı mahallerinden olduğu anlaşılıyor . Şu kadar ki vil&acirc;yetin her tarafında kesret-i nuf&ucirc;s müs&acirc;vi derecede değildir. Vardar nehri sev&acirc;hiliyle Sel&acirc;nik , Langaza , Tikveş , Siroz ve Drama kaz&acirc;ları en ziy&acirc;de izdih&acirc;mlı olan ve Nevrekob , Razlık , Cum&#39;a , Kesendire ve Katerin kaz&acirc;ları da en tenh&acirc;lık bulunan mahallerdendir.Ah&acirc;li-i İsl&acirc;miyye vil&acirc;yetin her tarafına intiş&acirc;r eylemişdir. Ehl-i İsl&acirc;mın en ziy&acirc;de cemiyyetli bulunduğu mahal Drama sancağıdır. Buralarda Hiristiyanlar pek cüz&#39;idir. İkinci derecede İsl&acirc;m kalabalığı Siroz , Langaza , Nevrekob cihetlerinde görülür. R&ucirc;m milletinin kesretle bulunduğu mahaller Kesendire , Karaferye , Katerin , Yenice kaz&acirc;larıdır. Bulgarlar ise Tikveş , Avret His&acirc;rı kaz&acirc;larında ya&#39;ni vil&acirc;yetin garb-i şim&acirc;li cihetlerinde bulunur. Vilayetin diğer aks&acirc;mında ise işbu üç millet büsbütün karışmışdır. D&acirc;hil-i vil&acirc;yetde bulunan Yah&ucirc;dilerin kısm-ı a&#39;zami Sel&acirc;nik&#39;de ik&acirc;met ider. Müteb&acirc;kisinin en çoğu Siroz&#39;da bulunmak üzere liv&acirc; ve kaz&acirc; merkezlerine inkis&acirc;m eyler. &quot; Sel&acirc;nik Merkez Vil&acirc;yetinde Yah&ucirc;di, İsl&acirc;m, Rum ve Frenk mahallesi mevcudtur. Yah&ucirc;di mahall&acirc;tında 44 331 , mahall&acirc;t-ı İsl&acirc;miyyede 24 699 ( çeşitli milletlerden ) , Rum mahall&acirc;tıyla Frenk mahall&acirc;tunda 10 585 nüf&ucirc;s s&acirc;kindir ki buna cüz&#39;i olan Ermeni, Bulgar ve teba&#39;a-i ecnebiyye il&acirc;ve idildiği h&acirc;lde şehrin sekenesi 80 290 kişiye varır; altı bini tec&acirc;vüz iden yabancılar bu yek&ucirc;ne d&acirc;hil değildir. &quot; * 1320 sene-i hicriyesine mahs&ucirc;s Sel&acirc;nik Vil&acirc;yet S&acirc;ln&acirc;mesi. ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/selnik-vilyeti-ahvli-cografya--1320-senei-hicriyesine-mahss-selnik-vilyet-slnmesi.png" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Selânik Vilâyeti Ahvâl-i Coğrafya   *1320 sene-i hicriyesine mahsûs Selânik Vilâyet Sâlnâmesi. ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/selnik-vilyeti-ahvli-cografya--1320-senei-hicriyesine-mahss-selnik-vilyet-slnmesi.png"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[“Türkçeyi sevmeyen, kendini Karadeniz’e atsın!”]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com//1275/</link>
            <description><![CDATA[Tabii, ana dilinin tedrisattan kaldırılması canlarını yaksa da bir çok öğretmen ve velî susmak zorunda kalmıştır. Ancak Turpçular köyünden gelen öğretmen Mehmet Ömeroğlu (Daha sonra Mehmet Özgür) bütün cesaretini toplayarak Nazım Hikmet’in bir sözünü hatırlatmıştır;
“Türkçeyi sevmeyen, kendini Karadeniz’e atsın!” 
Böylece, her adımda karşısına çıkacak olan budaklı çomağı da komünistlerinin tekerine sokmuştu. Bu çomak, onun başına birçok belâlar açmış ve Bulgar zindanlarında beden çürütmesine sebep olmuştu.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com//1275/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/tarih/">Tarih</category>
            <pubDate>Mon, 20 Jan 2020 15:10:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Değerli hemşerilerim, elli senelik bir anımı paylaşmak istiyorum sizlerle.Bulgaristan&#39;da Türkçe eğitime, 1959 ve 1969 yılları olmak üzere iki defa darbe indirilmişti.Birinci dönem sonunda, Pedagoji Okulu&#39;nun son sınıfındaydım (1960). Türkçe dersleri, 1. Sınıf hariç, bütün sınıflarda dörder ders saatine indirilmişti.İkinci darbenin sonunda, Şumnu&#39;daki Sofya Üniversitesi&#39;nin Bölümü&#39;nü bitirdim ve İl Eğitim Şubesi&#39;ne gittim. Ancak Türkçe dersi veremeyeceğim, onun yerine Coğrafya derslerine girebileceğimi söylediler.Yeni ders yılında (1970-1971), Türkçe dersi okullardan kovulmuş, velilerle toplantılar düzenlenip Türkçe derslerinin Bulgarca resm&icirc; dil öğretimini nasıl engellediği izah ediliyordu...Böyle bir toplantı, ilçemizin Kilikadı (Zırnevo) köyünde yapılmıştı. Ben, Türkiye&#39;ye iltica etmiş olan ağabeyimden ve toplantılarda yaptığım konuşmalardan dolayı mimli olduğum için d&acirc;vet edilmemiştim. Aynı okulda müdür ve müdür muavini olan iki Türk arkadaşımdan, Türkçenin resm&icirc; dil öğretimini nasıl engellediğini bir raporla anlatmalarını istemişlerdi. Anadili öğretiminin Bulgarcayı engellediğini izah edemedikleri için ilçe eğitim müdüründen bilgi istemişlerdi. Onların da elinde ikna edici bilgi bulunmaması yüzünden, &ldquo;Eh, aklınıza geleni yazın, biz onaylarız!&rdquo; deyip işin sorumluluğunu üstlenmekten kaçınmışlardı. Eğitimden sorumlu olanlar, ilçedeki parti sekreterleri toplanmışlar ve sonuçta toplantı tutanağına katılımcıların &ldquo;oy birliği ile&rdquo; Türkçe öğretiminin müfredat programından kaldırıldığı yazılmıştı.Tabii, ana dilinin tedrisattan kaldırılması canlarını yaksa da bir çok öğretmen ve vel&icirc; susmak zorunda kalmıştır. Ancak Turpçular köyünden gelen öğretmen Mehmet Ömeroğlu (Daha sonra Mehmet Özgür) bütün cesaretini toplayarak Nazım Hikmet&#39;in bir sözünü hatırlatmıştır;&ldquo;Türkçeyi sevmeyen, kendini Karadeniz&#39;e atsın!&rdquo;Böylece, her adımda karşısına çıkacak olan budaklı çomağı da komünistlerinin tekerine sokmuştu. Bu çomak, onun başına birçok bel&acirc;lar açmış ve Bulgar zindanlarında beden çürütmesine sebep olmuştu.Aynı yılda (1970), Tuna boyu şehirlerinden Silistre&#39;de Bulgaristan&#39;da Türkçe öğretimini ele alan bir de milli müşavere yapılmıştı. Biz, bilinen nedenlerle yine davetli değiliz ama Bulgaristan Türklerinin çeşitli görevlerde bulunan ağır topları, bakanlıktan sorumlu kişiler, müfettişler, üniversite hocaları ve komünist partisi üyesi seçkin Türklerden bazıları da oradadır. Heyecan doruktadır. Gözler böyle toplantılarda en ateşli konuşmaları yapan Mehmet Çavuş&#39;un üzerindedir. Konuşmasına Türk diliyle başlayan hatibin sözlerini &ldquo;Bulgarca konuş!&rdquo; sedaları bastırmaya çalışır. Bunu isteyenler birkaç sorumlu Bulgar ve bir Türk görevlidir.Neyse, toplantı sona erer ve Türkçe öğretmenleri için bir metodik Türkçe dergisi çıkarılmasına karar verilir. Bu güzel haberi duyan öğretmenler adeta sevinçten uçacaklardır. Ancak kanatlarını çırpmaya ne mecalleri vardır, ne de uygun bir hava akımı. Bu defa da istekleri yine kursaklarında kalır...İsa CEBECİ ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/-lVko.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ “Türkçeyi sevmeyen, kendini Karadeniz’e atsın!” ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/-lVko.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
    </channel>
</rss>