<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
   <channel>
      <title>Misyon Gazetesi</title>
      <link>https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/</link>
      <language>tr</language>
      <description>Türkiye ve dünya gündeminden haberler ve son dakika gelişmeleri takip etmek, editör ve yazarların gündeme dair kaleme aldıkları güncel köşe yazılarını ve analizlerini okumak için, doğru adrestesin!</description>
      <category>Newspaper - İnsan</category>
      <lastBuildDate>Fri, 17 Apr 2026 15:29:04 +0300</lastBuildDate>
      <ttl>1</ttl>
      <sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	  <sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
      <atom:link href="https://www.misyongazetesi.com/rss/haberler/insan/" rel="self" type="application/rss+xml"/>
      <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com"/><atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.superfeedr.com"/>
        <item>
            <title><![CDATA[KARA TREN]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/KARA TREN/2237/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/KARA TREN/2237/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Sun, 18 Jan 2026 19:45:47 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p > </p><p >Ne zaman 19 Ocak gelse, yine eskilere, anılara giderim. </p><p >Soğuk bir kış günü, her yerde kar var. Ama bizi hiçbir şey durduramaz. </p><p >Eşyalarımız günler öncesinden sandıklara konmuş. </p><p >Her sandıkta olan eşyaların listeleri yapılmış, sandığa iliştirilmiş. </p><p >İçimiz üşüyor, soğuktan mı, yoksa yakınlarımızdan ayrılacağımızdan mı bilemiyorum. </p><p >Tüm yolcular ayrılan kompartmanlarda yerlerini alıyor. Herkes yakınlarıyla vedalaşıyor. </p><p >Ayrılık zamanı gelmiş çatmış, gözyaşlarımız sel olup akmış. </p><p >Son anda yetişen komşumuz 'Bahtiyaaaaar' diye dört yaşındaki oğluma seslenişi</p><p >hl kulaklarımda. Son anda yetişip sarılıp kokluyor, yanaklarından öpüyor. </p><p >Ayrılık ne kadar zor olsa da kararlıyız. Hiçbir şey bizi caydıramaz, </p><p >yolumuzdan bizi geri döndüremez. </p><p >Yıllarca Türkiye özlemi çekenler için bu duygunun tarifi yok. </p><p >Nihayet kara trenin düdük sesiyle, arkanda doğduğun toprakları, yakınlarını, </p><p >arkadaşlarını, yaşanmışlıkları bırakıp bir meçhule giden yolculuğa başlıyoruz. </p><p >Bir ara kompartmanın kapısı açılıyor, bir görevli isimlerimizi okuduktan sonra, </p><p >soyadınız ne, diye soruyor. Biz soyadı bile düşünmemişiz. Birden Işık olsun diyorum. </p><p >Herkes kabul ediyor. Hepimiz karışık duygular içerisinde önce muhacirhaneye yerleşip, </p><p >Daha sonra İzmir&#39;e yakınlarımızın olduğu şehre yerleşiyoruz.</p><p >Bundan böyle, ikinci vatanımızda, yeni bir hayat bizi bekliyor. </p><p >Alışılması zor da olsa, insan her şeye çabuk adapte oluyor. </p><p >Senelerce birçok arkadaş edindim, öğrenci yetiştirdim, yeni deneyimler kazandım.</p><p >Herkes bir yerlerden gelip İzmir&#39;e yerleşmiş olabilir;</p><p >fakat memleket değiştirmek başka bir şey. </p><p >Fatma IŞIK </p><p >Fotoğraf: Süleyman AKMAN </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/KARA TREN_1768754743_hTD8u4.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ KARA TREN ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/KARA TREN_1768754743_hTD8u4.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Sabiha Abla, biz Kırcaali'mizi geri aldık]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Sabiha Abla/2220/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Sabiha Abla/2220/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Mon, 22 Dec 2025 00:52:35 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Rüyalarımın ayrılmaz bir parçası olan memleketim Kırcaali şehrine ne zaman gitsem, aynen Ankara&#39;daki Anıtkabir&#39;e her gittiğimde olduğu gibi, Çelikler köyü sapağından aşarı Kırcaali&#39;ye inerken, içimde tarif edilmez bir heyecan ve kıpırdayış benim her yerimi tamamen sarıyor ve o anda adeta gözyaşlarımı tutamaz oluyorum.Bu üzüntü dolu halimi hisseden sevgili eşim, kendisi de aynı duyguları paylaşmasına rağmen, daha serinkanlı davranarak, bu ruh halimden beni uzaklaştırmaya gayret gösteriyor.Bir gün, Türk kültürüne belirli hizmetleri ve katkıları olan, rahmetli Sabiha Mestan ile sohbet ederken, benim kullandığım 'bizim Kırcaali' ifademe yarı şaka yarı ciddi olarak 'Canım gülüm, artık Kırcaali sizin değil, sadece bizim', diye cevabını yüzüme yapıştırmıştı.Bu sözleri karşısında büyük bir şaşkınlık yaşadım; fakat o an kendisine hiç bir cevap vermeden, hüzünlü bir şekilde oradan ayrıldım. Bu sözler hafızamın derinliklerine kazındığı için, o gece sabaha kadar uyuyamadım. Sabiha Ablanın söyledikleri hiç hoşuma gitmemiş olsa da, bunlarda kısmen doğruluk payı vardı.Zira mevcut haliyle bizler toprağından koparılmış ve tamamen kurumamak için bir kap su içinde bekletilen bir çiçek gibiydik…Yemin ettim, bu durumdan biran önce kurtulmak için ve kısa bir zaman sonra, doğdum şehirden bir mekn aldım. Söz konusu meknın tapusunu alır almaz, eşimle birlikte bir taksiye atlayıp doğrudan Sabiha Ablanın evine kadar gittik, kendisi evinin önünde adeta bir cennet köşesini çağrıştıran bahçesinde çiçeklerin arasında çapa yapıyordu. Selam verip kısa bir hoş beşten sonra, 'Sabiha Abla, biz Kırcaali&#39;mizi geri aldık', diyerek onun şaşkın bakışları arasında, geldiğimiz araç ile oradan hızla uzaklaştık...Aslında o gün biz sadece bir mekn almadık, kaybolmaya yüz tutmuş aidiyetimizi de geri almış olduk; çünkü gitmediğimiz, gidemediğimiz ve istediğimiz kadar kalamadığımız yer asla bize ait değildir.Bu bağlamda, 28 Aralık 2025 tarihinde yapılacak olan kongrede, tek dertleri bir panayır ve memleketten Roman asıllı bir çalga şarkıcı getirmek olanların yerine, keşke 36 yıldır göçmenlerin bitmek bilmeye çile ve kayıplarına son verecek; biz, Türkleri kalıcı hak ve hukuka kavuşturacak; güzel Türkiye&#39;mizin ulvi menfaatleri doğrultusunda, masal ve hikaye dinlemenin ötesine geçemeyenlerin yerine, bu süreçlerin canlı tanığı ve bizzat bizden birilerinin yönetim listelerine girmeleri umudu ve dileğiyle. <strong>Sebahin Ahmetoğlu,</strong><strong>Ankara</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/Sabiha Abla_1766354436_7ofVJi.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Sabiha Abla, biz Kırcaali'mizi geri aldık ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/Sabiha Abla_1766354436_7ofVJi.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Mimarlık, zamanla konuşma biçimidir ( 2.)]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/mimarlik-zamanla-konusma-bicimidir-2/2217/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/mimarlik-zamanla-konusma-bicimidir-2/2217/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Wed, 19 Nov 2025 12:19:35 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong>Ahmed Cemil Ahmed, mimarlık eğitimini Varna Özgür Üniversitesi&#39;nde tamamladı.  Bulgaristan&#39;ın deniz başkenti Varna&#39;da doğup büyümüş ve hala orada yaşıyor; ancak ülkenin diğer büyük şehirleriyle de derin bağları var. Onun dünyası, oranların ve uyumun dünyasıdır, ölçülebilir olanla kutsal olanın ahenginde, geçmişin arınmasıyla yarının çağrısı arasında bir diyalogdur, kendisiyle sohbet ederken, yalnızca binalar tasarlayan biriyle değil, kuşaklar boyunca düşünen bir akılla konuştuğunuzu hissedersiniz, farklı dünyaların temas ettiği, gerçeği değiştirmeye acele etmeyen, o nadir Balkanlar zihinleriyle bir buluşmaydı bizimkisi. Tarih, gelenek, insan doğası, mimarlık, şehirler ve hafıza üzerine, kendisiyle uzun ve tadımlık bir sohbet gerçekleştirdik. </strong></p><p><strong>( Devam )</strong></p><p><strong>- Geleceğin şehirlerinde en çirkin olan şey ne olabilir? </strong><br><br>- Modern şehirlerdeki en çirkin şey kimliksizliktir. Bu, inşaat, insan için yapılan bir iş olmaktan çıkıp salt yatırım aritmetiğine dönüştüğünde ortaya çıkar. Artık yaşamak için değil de sadece 'yatırım geri dönüşü' için inşa edildiğinde, şehir ruhunu kaybetmeye başlar. Dışarıdan parlayan cepheler elde ederiz; ama içleri boşlukla yankılanır, içinde insanlık barındırmayan parlak kabuklar gibi. Çirkinlik malzemede değil, niyetin yokluğundadır. Kat sayısında değil, onların neden var olduğuna dair fikrin eksikliğinde. Şehir sadece satmak için, değil de yaşamak için yapılmadığında bir topluluk değil, bir pazar tezghına dönüşür ve o zaman mahalleler değil, yönü olmayan, hafızası olmayan, onuru olmayan labirentler ortaya çıkar. Şehrin gerçek güzelliği onun insaniliğindedir. Bu kaybolduğunda ise cam ne kadar parlarsa parlasın manzara gri kalır.  <br><br><strong>- Önce neyi yeniden inşa etmeliyiz, eski binaları mı, yoksa eski ahlakı mı? </strong><br><br>- Önce ahlakı yeniden kurmamız gerekir. Eski yapılar kireçle, taşla ve sabırla canlandırılabilir, ancak içeri giren insanın ahlaki bir dayanağı yoksa, yapı sadece güzel bir kabuk olarak kalır. Ahlak, her <br>restorasyonun temel konstrüksiyonudur; onsuz yapılan her yenileme aldatıcı bir tazeleme olur, tıpkı bir sandığı cilalayıp ona 'ev' demek gibi. <br>Dünyaya bakışımız, nesiller boyunca sınanmış ve dayanıklılığı kanıtlanmış bir etik çerçeveye oturmuyorsa, en büyük rekonstrüksiyon bile canlı bir ortam değil, müzelik bir dekorasyona dönüşür. <br>Ahlaki bir sakini olmayan yapı sadece bir dekor, ahlaki temelden yoksun toplum ise her yeni ideolojinin rüzgrına açık geçici bir iskele görünümündedir. Ahlakı yeniden kurarsak, yapılar da gerçek anlamını bulur. Onsuz ise geriye kalan her şey unutulmaya <br>mahkûm bir inşaattan ibarettir. <br><br> <strong>- Bir mimarın işindeki en zor şey nedir? </strong><br><br>- Mimarın işindeki en zor olan şey ne çizimdir ne de malzeme. En zoru, doğanın, insanın ve zamanın farklı biçimlerde yorumladığı unsurları tek bir harekette buluşturma çabasıdır. Güzelle gereklinin, <br>fikrin coşkusuyla bütçenin soğuk hesabının, insan ruhuyla ne şefkat ne merhamet tanıyan katı yasanın arasında bir denge bulmaktır. Mimar, bu alanların sınırında duran görünmez bir bekçidir; iki <br>taraftan da gerçeği duymak zorundadır. Onun emeği çoğu zaman bir meslekten ziyade bir hizmeti andırır. Çünkü sanatın dilini kuralların diline çevirir, fakat bu çeviride anlamın kaybolmasına izin vermez. Bu aceleci insanların işi değildir. 'İstiyoruz' ile 'yapılabilir' arasındaki sessizliğe dayanabilecek bir karakter ve sorumluluğun <br>ağırlığından kaçmayan bir ruh gerekir. İşte o sessizlikte, kaosu yok etmeden düzenleyen gerçek zanaatkrlık doğar. <br>Mimar aslında zorla değil, anlayışla kurulan bir düzenin muhafızıdır ve bir yapı öyle doğar ki içinde hem ruh, hem dayanıklılık, hem güzellik hem de anlam varmış gibi hissedilir, o zaman bu yapı sadece bir nesne değil, bir tanık olur. <br><br><strong>- Deniz kıyısındaki yapılaşma hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong><br><br> - Deniz kıyısında inşaat yapmak yalnızca estetik değil, aynı zamanda vicdan meselesidir. Deniz beton hırslarının alanı değil, ölçünün, sessizliğin ve saygının meknıdır. İnsan kıyının bir sınır olduğunu, rastgele yapılaşma için boş bir tuval olmadığını unuttuğunda, doğa ona borçluymuş gibi davranmaya <br>başlar. O zaman deniz bir mucize olmaktan çıkar, açgözlülüğün fonuna dönüşür. Çizgiyi aştığımız anda kaybettiğimiz sadece manzara değildir; hafızadır, bizden önce yaşayanların nasıl yaşadığını ve bizden sonra yaşayacakların nasıl yaşaması gerektiğini anlatan hafıza.  Deniz, çok bir şey istemez, sadece saygı. <br><br><strong>- Mimarlığın geleceğini nasıl görüyorsunuz? </strong><br><br>- Mimarlığın geleceği ne sonsuz beton katmanlarında ne de ufku bastırmaya çalışan cam kulelerindedir. Gelecek, doğala geri dönüştedir, iklimle çatışmadan onunla uyum içinde çalışan <br>malzemelerde, insanı merkeze alan ve onu kentsel bir mekanizmanın vidasına dönüştürmeyen ölçekte gizlidir. <br>Yarının mimarlığı dürüst olmalıdır. Taşın anlamlı olduğu yerde taş kullanılmalı; ahşap akılcıysa ahşap tercih edilmeli; teknoloji ise yalnızca insanın hizmetine girdiğinde yerini bulmalıdır, yatırımcı <br>kaygılarının değil. Şehir, insanı yavaşça ve sessizce kimliksizleştiren asfalt ve beton matrisleri değil, yaşayan bir organizma olabilir. Aksi hlde insan bankaların, trafiğin ve kendi programının ebedi <br>borçlusuna dönüşür. Doğadan ne kadar uzaklaşırsak, özgürlüğümüzden de o kadar hızlı uzaklaşırız. Toprakla, iklimle ve insan ritmiyle bağımızı kopardığımızda, geriye sadece manzarası güzel konforlu hapishaneler inşa etmek kalır. Bu yüzden mimarlığın geleceği ölçüye dönüşte, dayanıklı malzemelerde, doğal çevrenin <br>huzurunda ve insanı amaç olarak gören şehir anlayışında saklıdır, yan üründe değil. <br><br><strong>- 'Akıllı binalar' hakkında ne düşünüyorsunuz? </strong><br><br>- Gerçekten akıllı bina, elektrik ve suya erişimin geçici olarak kesildiği durumlarda bile tamamen işlevsel kalabilen yapıdır, hatta gıda ve sağlık hizmetlerine erişimin sınırlı olduğu zamanlarda dahi. Bir binanın gerçek zeksı, sahip olduğu sensörlerin sayısında değil, kendi kendine yetebilme becerisindedir. <br><br><strong>- Yapay zek mimarın yerini alabilir mi?</strong><br><br> - Hayır. Yapay zek kopyalayabilir, birleştirebilir, simüle edebilir, hesap yapabilir ve tahminlerde bulunabilir, ama ruh yaratamaz. Kopyayla katedral kurulmaz, ne de insan anlamını taşıyabilecek bir <br>köprü. Algoritma güneşin açısını hesaplar, fakat insanın iç gölgesini değil — mimarlığın doğduğu o derin gölgeyi. Mimar çizim yapan biri değildir; meknla konuşan kişidir. Yapay zek duyabilir, ama <br>gölgeleri işitemez. <br> <br><strong>- Gelecekte yeni megapoller inşa edilecek mi sizce?</strong><br><br>- Evet, hem de hayalden değil, zorunluluktan. Devletler düzen duygusunu kaybettiğinde insanlar onu yeni şehirlerde aramaya başlar. Ama 21. yüzyılda hl kğıt bürokrasisinin altında ezilmemiz bir trajikomedi. İnternet her yerde, fakat bir PDF dosyası bazen insan umudundan daha ağır geliyor. Dijital gökdelenler, ama kğıt dosyalar, çağımızın paradoksu tam da budur. <br><br><strong>- Dijital çağın en korkutucu yanı nedir? </strong><br><br>- İnsanların dünyaya artık ekranlardan bakmayı alışkanlık hline getirip, pencerelerden bakmayı unutması. Dijital insan sürekli 'bağlı', ama nadiren 'mevcut'. Her şeyi görüyor, kendi hayatı hariç. <br>Ekran bilgi yanılsaması yaratır; gerçek ise camın arkasında durur, bir çift gözün yeniden fark etmesini bekler. <br><br><strong> - 'Balkan insanı' kavramı sizin için ne ifade ediyor? </strong><br><br>- Bu, krallıklardan darbelere, işgallerden ideolojilere, enflasyonlardan değişen paralara, büyük vaatlerden büyük hayal kırıklıklarına kadar her şeyi görmüş ve buna rağmen hl gülmeyi başarabilen insandır. Bir etnik kimlik değil, bir karakterdir. <br> <br><strong>- Bulgaristan&#39;dan ayrılan gençlere ne tavsiye edersiniz?</strong><br><br> - Gidin, dünya, yoklama almayan büyük bir öğretmendir. Ama kaçmayın. İnsan sınırı değiştirince özgür olmaz, sınırın ne anlama geldiğini anlayınca özgür olur. Ben kaçışa inanırım. Tecrübeye <br>inanırım, sana aldığından daha fazlasını geri veren tecrübeye. <br><br><strong>- Hayatın anlamı sizin için nedir? </strong><br><br>-  Ardında satın alınamayacak bir şey bırakmak. Bir yapı, bir fikir, bir çocuk, seni unutsalar bile izini taşıyan bir şey. Anlam, yıl sayısında değil, bıraktığın izin ağırlığındadır. Ben kendi izlerimin iyi betоn gibi olmasını isterim, zamanа, yağmura ve en çok da unutulmaya dayanıklı. <br> </p><p><strong>- Söyleşimizin sonunda, okurlarımıza ne söylemek istersiniz? </strong><br><br>- Dünyanın kötü olduğuna hemen inanmayın. O, tamamlanmamış bir projedir ve siz, onu tamamlaması gerekenlerden birisiniz. Onu sabırla, ne nefretle ne de kibirle inşa edin ve her şeyi yetkin kişilerden oluşan ekiplerin eline bırakın, bilgisiz işçilerin projenize yaklaşmasına izin vermeyin. <br>Sabırlı ve akıllı olun, ustanın tapınağın son taşını yerleştirirken gösterdiği özeni gösterin, bunu insanların görmesi için değil, yapıyı tamamlamak için yapın.</p><p><strong >Söyleşiyi derleyen: Jale Filibeli</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/mimarlik-zamanla-konusma-bicim_1763544394_I1HOtY.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Mimarlık, zamanla konuşma biçimidir ( 2.) ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/mimarlik-zamanla-konusma-bicim_1763544394_I1HOtY.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Mimarlık, zamanla konuşma biçimidir ( 1. )]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ahmed/2215/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ahmed/2215/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 18 Nov 2025 11:53:27 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Ahmed Cemil Ahmed, mimarlık eğitimini Varna Özgür Üniversitesi&#39;nde tamamladı.  Bulgaristan&#39;ın deniz başkenti Varna&#39;da doğup büyümüş ve hala orada yaşıyor; ancak ülkenin diğer büyük şehirleriyle de derin bağları var. Onun dünyası, oranların ve uyumun dünyasıdır, ölçülebilir olanla kutsal olanın ahenginde, geçmişin arınmasıyla yarının çağrısı arasında bir diyalogdur, kendisiyle sohbet ederken, yalnızca binalar tasarlayan biriyle değil, kuşaklar boyunca düşünen bir akılla konuştuğunuzu hissedersiniz, farklı dünyaların temas ettiği, gerçeği değiştirmeye acele etmeyen, o nadir Balkanlar zihinleriyle bir buluşmaydı bizimkisi. Tarih, gelenek, insan doğası, mimarlık, şehirler ve hafıza üzerine, kendisiyle uzun ve tadımlık bir sohbet gerçekleştirdik. <br><br><strong>- Sizce tarih, modern insan için gerçekten, bu kadar önemli mi? </strong><br><br>- Tarih, dünyanın hafızasının en özgün arşividir. Onu zamanında tanımayan ve doğru şekilde kullanmayan, kimliğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Aidiyet duygusu olmayan insan, sağlam temeli olmayan bir binaya benzer, ilk rüzgr onu sallar, güçlü bir depremse ise kolayca yıkar. <br><br><strong>- Sizce bildiğimiz tarihte 'en insancıl' dönem hangisiydi? </strong><br><br>- Bilginin ve onurun, günümüz internet dünyasındaki beğenilerden daha değerli olduğu zamandı. Sadece uygun değil, aynı zamanda dayanıklı ve yapıcı bir medeniyet çerçevesi yaratmak gereklidir, <br>insanı güçlendiren ve onu yozlaştırıcı etkilerden koruyan bir çerçeve. Bu sosyal doku çözülmeye başladığında, kaçınılmaz bir entropi ortaya çıkar, her şey gevşer, anlamını yitirir, biçimini kaybeder. Ancak tam o zaman, mimarın bir arabulucu olarak ne kadar belirleyici olduğu görülür, kaosu düzenleyebilen, dengeyi yeniden kurabilen ve geleceği akıl, ölçü ve vizyonun açıklığıyla daha iyiye yönlendirebilen kişi. </p><p>Bu düşünce bağlamında bizler her zaman imparatorlukların çevresinde yer aldık. Ancak biz bölünmeye değil, hafızaya mahkûmuz. Bizi yaşatan da odur. Tartışsak bile, aynı dili, bizim yerel dilimizi konuşuruz ve denizlerin, okyanusların ötesinden bağıran dış güçlerin, bizim farklılıklarımızı, kendi çıkarları için kullanmalarına asla izin vermemeliyiz, çünkü o çıkarların ardında yalnızca onların ekonomik menfaatleri vardır. <br><br><strong>- Osmanlı döneminin en az değer verilen mirası sizce nedir?</strong><br><br> - Şehir planlaması. Ne saraylar ne de camiler, asıl miras, insan ölçeğine dayanan mantıktır, gölgeler, su, iç avlu. Günümüzde birçok kişi ölçü duygusunu kaybetmiş durumda, yapı alanı ile toplam inşaat alanı arasındaki dengeyi yitirdiler. Ancak geçmiş mimari tarzlara da geri dönmemeliyiz, onlar kendi zamanları için doğruydu, fakat dördüncü sanayi çağında geçerliliklerini yitirdiler. <br><br><strong>- Geçmişe dönebilseydiniz, hangi uygarlığı en derin şekilde incelemek isterdiniz? </strong><br><br>- Roma uygarlığı, yalnız mimarisinin ölümsüzlüğü için değil, her taşına ve her fikrine işlenmiş disiplin ve devlet düzeni için incelenmeye değerdir, zamanı takvim olarak değil, nesillere karşı bir sorumluluk olarak ele alan bir medeniyettir. Betonları hl ayakta duruyor, yolları ise bir insan ömrünü çok aşan bir düşüncenin eseri olarak bugün bile konuşuyor. <br>Günümüzde ideolojiler 30 - 40 yıl içinde çökerken, asfalt kaplamalar bazen garanti süresi bitmeden işlevini yitiriyor, fark aslında basittir, Roma kalıcılık inşa ediyordu, oysa çağdaş projelerin bir kısmı 'in vitro' doğuyor ve kalıcı bir iz bırakmadan yok oluyor. Roma bize hatırlatıyor ki gerçek medeniyet sloganlarda değil, kalıcılıkta ve ölçüde, düzende ve bir eserin kendi yaratıcısını bile geride bırakacak bir ömre sahip olabilmesindedir.<br><br><strong>- 'Manevi restorasyon' sizin için ne ifade ediyor?</strong><br><br> - Taşları değil, onların ardındaki anlamı yeniden canlandırmaktır, çünkü yapı dediğimiz şey çok daha derin bir gerçekliğin sadece dış kabuğudur. Yenilenmiş bir kilisenin, caminin veya sinagogun ne <br>faydası olur, eğer içine giren insan dünyanın bir düzene, bir sorumluluğa ve yeryüzü ile onu aşan daha yüce hakikat arasındaki görünmez bağa inanmıyorsa. Gerçek dönüşüm cepheden değil, ruh dünyasından başlar, duvarları değil ritüelin yüceliğini, süslemeleri değil insanın iç lemini Yüce Anlam&#39;a göre düzenlemesini sağlayan yöntemi geri getirir. <br>Sadece duvarları yenilersen, fotoğraflara ve broşürlere yakışan güzel bir kabuk elde edersin. Ama ruhu onarırsan, gelenek ateşinin kuşakları birbirine bağlayan nabzını ve nefesini geri getirirsin, <br>zamanın o bağı koparmasına izin vermezsin. Yaşayan uygulamaları olmayan bir yapı, okuyucusu olmayan bir kitaba benzer, durur ama konuşmaz. Manevî koruma ise sesini, anlamını ve bir toplumu gerçekten medenileştiren o iç dayanıklılığını geri kazandırır.<br><br><strong>- Gelenek ile fanatizm arasında önceden çizilmiş bir sınır olabilir mi? </strong></p><p>- Evet, bu sınır ne tapınaklarda ne de kitaplarda değil, çağdaş laik eğitimin şekillendirdiği insan bilincinde bulunur. Cahilin geleneğe bir silah gibi sarılıp öfkeyle inanma tehlikesi her zaman vardır, <br>çünkü kökü sapmadan ayırt edecek bir zihinsel donanıma sahip değildir. Bilge insan ise geleneğin bir yol olduğunu, bir hapishane olmadığını bilir, bu yüzden başkalarına saygıyla bakar, çünkü kalıcı bir toplumun uçlarda değil, bilgide, ölçüde ve bilinçli bir süreklilikte yükseldiğini anlar. <br><br><strong> - Bulgaristan&#39;ın tarihindeki en büyük hata sizce nedir? </strong><br><br>-Tarihî bir hata olarak adlandırmam, ancak bu durum gelecek nesillerin bilincinde iz bırakmanın temel unsurlarından biridir. Günlük alışkanlıklarımızda sıkça hoşgörü sınırlarını aşmamız, kaçınılmaz olarak Balkan insanının ruhunun unutulmasına yol açıyor. Sanki giderek daha az insan oruç tutuyor, oysa bu, ruhu güçlendirmenin en iyi yoludur. Halk, devlet kurulmadan önce de bir ruha sahip olduğunu hatırlamalıdır. Devlet yıkılabilir ve yeniden inşa edilebilir, ancak ruh bir kez kaybolursa, onu bir daha hiç kimse diriltemez.<br> <strong>- Küreselleşme hakkında ne düşünüyorsunuz? </strong></p><p>- Küreselleşme fikri aslında kötü bir fikir değildir, o, insanlığı birbirine bağlama ve ortak bir gelişim sağlama arzusunu taşır. Ancak uygulamada insanın doyumsuzluğu ve ölçüsüzlüğü nedeniyle zarar görmüştür. İnsanlık dev bir hipermarket gibi yönetilemez, her şeyin ticarete ve tüketime indirgenmesi, doğasına aykırıdır. Onu yaşayan bir organizma, karmaşık bir ekosistem olarak anlamak gerekir, her milletin, her kültürün ve her geleneğin dengeyi korumada, kendine özgü bir rolü vardır. Kaktüslerle menekşeleri yan yana dikemezsin ve uyum bekleyemezsin, her şeyin kendi toprağı, kendi iklimi ve kendi ritmi vardır. Beklentilerle imknlar arasındaki denge çok hassastır, bu denge bozulduğunda çıkarlar birbirine karışır, hedefler sapar ve sonunda çıkmaz bir yola varılır. Gerçek küreselleşme, her şeyi tek tipleştirmek değil, farklılıklar arasında uyum yaratabilmektir.  <br><br><strong>- Mimarlık sizin için nedir?</strong><br><br> - Mimarlık, insanın tek bir kelime söylemeden zamanla konuşma biçimidir. Bir dönemin ruhunu taşa, seramiğe, çeliğe ve betona kaydetme sanatıdır; öyle ki yüzyıllar sonra bile biri mesajını tercümansız okuyabilsin. Mimar bir tarih yazarıdır, ancak mürekkebe değil, ölçüye, disipline ve iç düzenine dayanır. Onun dili mekndır. <br>Her yapı bir itiraftır, onu doğuran zamanın açıklığıdır. Sadece bir barınak değil, nasıl düşündüğümüzün, neye değer verdiğimizin, geleceği nasıl hayal ettiğimizin ve insana ne kadar saygı <br>duyduğumuzun tanıklığıdır. Bu yüzden mimar sadece bir sanatçı değil, nesiller arasında bir aracıdır. <br>Kendi zamanının nabzını yakalamalı, onu insanın ihtiyaçlarından geçirip gelecek kuşaklara bırakmalıdır, öyle ki onlar onda sadece bir form değil, bir anlam bulsunlar. <br>Mimarlık bir köprüdür; geçmişin geleceğe el uzattığı köprülerden biri. Ve mimar, o köprünün taşlarını öyle yerleştiren kişidir ki, köprü zamana, insan hafızasına ve en çok da Roma tanrıçası Fortuna&#39;nın kaprislerine dayanabilsin…</p><p>( Devamı yarın )</p><p><strong>Söyleşiyi derleyen: Jale Filibeli</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ahmed_1763468025_ptn5xO.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Mimarlık, zamanla konuşma biçimidir ( 1. ) ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ahmed_1763468025_ptn5xO.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Aramızdaki sevgi ve saygıyı koruyalım...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/aramizdaki-sevgi-ve-saygiyi-koruyalim/2196/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/aramizdaki-sevgi-ve-saygiyi-koruyalim/2196/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Thu, 09 Oct 2025 18:21:52 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Son büyük göçten hemen bir iki ay içinde geri dönenler oldu; çünkü bazı insanlarımız geldikleri yerlerdeki yaşam standardını yakalamaları için en az 30-40 yıl geçebilir düşüncesine kapıldılar... </p><p>Bu da şunun manasını taşıyordu, kendin çok iyi yaşayamayacaksın, var olacaksın ama ileride çocukların iyi yaşasınlar diye hiç durmadan çabalayıp didineceksin…</p><p>Bir sözle, kendi hayatını çocuklarının geleceği için feda edeceksin. </p><p>Bizlerde aynısını yaptık, bu uğurda içimizden bazıları, ortaya çıkan fırsatları çok iyi değerlendirmiş oldu; fakat diğer hiç önemsenmeyecek bir kısım ise halen fedakarlıklara ve taviz vermeye devam etmekte...</p><p>İlk kez gözümüzün açıldığı o ecdat mirası topraklarda mı yaşamak, yoksa milli duyguları takip edip, bulunduğumuz yerde mi kalmak?</p><p>İlk geldiğimiz dönemde, hepimizi, aynen bu iç gıcıklayıcı soru durmaksızın rahatsız etmiyordu mu?</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türklerin tümü ülkeyi terk etmedi ve şimdi de o topraklarda varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar, zaten büyük Atatürk de, o topraklarda kalmamızı önermemişti mi?</p><p>Artık hepimiz şunu idrak edebiliyoruz, memlekette resmi dil bizim için yabancıydı ve öyle kalacaktı. </p><p>Bu dili iyi bilmemiz gerekiyordu; çünkü toplum içindeki gelişim rekabeti, her an bizi ikinci sınıf vatandaş ilan edebiliyordu. Ana vatanımızda ise bu tür bir engelimiz yoktu ve önümüz açıktı…</p><p>Şimdilerde ise bir çoğumuz Avrupa&#39;ya çalışmaya veya eğitim görmeye gitmeyi uygun buluyor. </p><p>Sanırım, bu daha yüksek bir yaşam standardını yakalamak için yapılmakta. İnsan bir defa, bu dünyaya geliyor düşüncesine kapılanlar da var. Yine özetle, konu herkesin kendi tercihi ve saygı duyarız. </p><p>Dil konusu, çok önemli bence. İnsan, kendi ana dili ile var olmakta. Ana vatanımızda, Türkçe konuşulmasa, burası zaten Türkiye olmazdı… </p><p>Doğrudur, yaşlandık artık, emekli olup sakin bir yaşam sürdürmeyi arzuluyoruz. </p><p>Türkiye&#39;deki yaşantımız bayağı dinamik ve stresli, hele kosmopolit büyük şehirlerde daha çokça zorlanmaktayız. </p><p>Memlekette ise daha sakin ve kafa dinlendirici bir ortam hissedilmekte, zaten ülke nüfusu da oldukça azalmış vaziyette. En azından yaz aylarını orada geçirebiliriz. Herkesin görüşüne ve tercihine saygı duyuyoruz. </p><p>Nasıl olsa çifte vatandaşız. Bunu da yanlış, yada fazla görmesin kimse. </p><p>Önemli olan birbirimizi anlamak, aramızdaki sevgi ve saygıyı korumak, hatta artırmak… </p><p><strong>Turgay Paksoy,</strong></p><p><strong>Bursa</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/aramizdaki-sevgi-ve-saygiyi-ko_1760023488_O1jGvh.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Aramızdaki sevgi ve saygıyı koruyalım... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/aramizdaki-sevgi-ve-saygiyi-ko_1760023488_O1jGvh.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Türk gençleri çok kötü durumda, şehre gidip derdini bile anlatamıyorlar]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/turk-gencleri-cok-kotu-durumda-sehre-gidip-derdini-bile-anlatamiyorlar/2161/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/turk-gencleri-cok-kotu-durumda-sehre-gidip-derdini-bile-anlatamiyorlar/2161/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 11 Mar 2025 21:04:43 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Uzun yıllardır Sofya Radyosu&#39;nda çalışan ünlü gazeteci arkadaşımız Sevda Dükkancı&#39;ya verdiği bir röportajda, Razgradlı şair ve iş kadını Nurdan Çete, kadının farklı rolleri, toplumdaki yeri, yaşadığımız ortamda eğitimin önemi ve bazı güncel sorunlar üzerine görüşlerini aktarmakta: 'Kadınlar ikiye ayrılır. Birileri başarılı, kendini bilen kadındır, diğerleri ise bir şeyleri hep başkalarından bekleyen kadınlardır. Benim gözümde böyle. Bir kadının özgüveni, başarılı olması daha aileden başlayan, çocukluğundan başlayan bir meseledir. Anne- baba çocuğa özgüven verirse: 'sen iyisin, sen yapabilirsin, sen ayakların üzerinde durabilirsin, diyen bir aile ise, o çocuk o şekilde kavrayacaktır dünyayı ve hayatını o şekilde kuracaktı'. 'Sen kızsın, sen bunu yapma, bu kızlara yakışmaz' diyen bir anne- babası varsa, çocukluktan daha o psikolojik baskı altında olur ve çok büyük ufuklara açılabileceğine inanmaz. Küçük yerlerde yetişen kadınlarda: 'ben yukarılara ulaşamam' diye düşünüyorlar, yada 'Ben Türk&#39;üm bana izin verilmez, ben Gergana gibi güzel giyinemem, onun gibi belediyede çalışamam, ben devlet memuru olamam' düşüncesinde çok kızlarımız var. Eşitlikle etnik etken var, aile etkeni var, yerleşim yeri etkeni var, ama her şey yine de aileden başlar. Örneğin ben çok küçük köyden geldim, ama kendine güveniyorsan, bunlar etken olmuyor ve başarıyorsun. Son yıllarda gençler daha çok başarıya odaklı, daha hedefli, ayakları üzerinde durmaya çalışıyorlar, Türk kızları çok eğitimli olmaya başladılar. Nice başarılı doktorlarımız var, nice başarılı iş kadınlarımız var, kendi işini kuran, dünyaya ufuk açmış ne kadar Türk kadınlarımız var! Geçmiş zamana bakarak, şimdiki Türk kadınlarımız çok daha başarılı. Bizim jenerasyon için biraz daha zordu başarmak- aile baskısı, dini baskı, etnik baskı daha fazlaydı zamanında. Kitap çok önemli. Bir çocuk kitap okumuyorsa, derdini bile anlatamaz. Özellikle köylerde Türk gençleri çok kötü durumda, şehre gidip derdini bile anlatamıyorlar. Kitap okumamaktan, okulda kendini geliştirmemekten, biz daha ileri gideceğimize basitleştiriyoruz hayatımızı. Sorunun kendisi de hiçbir dili çok iyi bilmemekten kaynaklanıyor. Türkçe niye okuyalım- niye lazım, Türkçe radyo neden dinleyelim- niye lazım... Türk gençleri şu an kimliğini kaybetmiş vaziyette. Gençlerin yüzde doksanı kendini ifade etme sıkıntısı yaşıyorlar- ne Türkçe, ne de Bulgarca kendini ifade edemiyorlar. ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/turk-gencleri-cok-kotu-durumda_1741717676_VouHC6.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Türk gençleri çok kötü durumda, şehre gidip derdini bile anlatamıyorlar ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/turk-gencleri-cok-kotu-durumda_1741717676_VouHC6.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kaderleri benzer olan insanlar]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Kadriye/2142/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Kadriye/2142/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Fri, 03 Jan 2025 17:37:20 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><br><br>1971 yılı<br><br>Sarıkız ( Jıltuşa ) Köyü, Kırcaalı Sancağı.<br><br>Pomakların gönüllü isim değişikliği kampanyası başladı.<br><br>Zlatka Mitkova isminde bir kadın, köydeki okul müdürünün hanımı, bir grup parti aktivisti eşliğinde ev ev geziyordu ve insanları gönüllü bir biçimde isimlerini değiştirmeleri için ikna etmeye çalışıyordu. Kızıl montlu Zlatka Mıtkova, kendisini Sarıkız köyü sakinleri, bu şekilde hatırlıyorlar.<br><br>Akpınar ilçesinin ve bütün sancağın insanları tütün üretmekle meşgüldüler. Bu iş hele kadınların bir kaderi olmuştu. Erkeklerin çoğu Enövçe maden ocağında çalışıyorlardı. Mesai bitiminde onlar da tütün işlerinde yardımcı oluyorlardı, ya da köy meyhanesinde kafayı buluyorlardı...<br><br>O zamanları, ortaokuldan sonra, kızların daha fazla okumasına aileleri izin  vermiyorlardı, kendilerini alelacele evlendiriyorlardı ve onlarda annelerinin kaderini paylaşıyorlardı. Köyün nüfusu binden fazla olmasına rağmen, sadece üç kız Kırcaali&#39;deki pedagoji okuluna yazılmaya cesaret edebilmişti. Birincisi aynı Zlatka Mitkova&#39;nın yardımıyla gitti, diğerinin ise babası çağdaş görüşlü birisiydi ve başka bir akraba kızıyla beraber gönderildi.<br> <br> Bunlar isim değişiminde önce olmuştu. 'Kız çocuğu fazla okutulmamalı! ' Her ailede, bu katı anlayış hakimdi ve kızlar köyde kalıyorlardı... <br> </p><p>Sabriye ve Mümin&#39;in Kadriye isminde bir kızları vardı. O nenesinin sevimli torunuydu. Güçlü aile bağları vardı, tarla ve bahçeleri evlerine yakındı ve çok tütün üretiyorlardı. Kadriye, incecik boylu, beyaz yüzlü ve sarı renkte iki kalın beliği vardı. Okul birincisiydi, eğitimini devam etmek için, tam bir yıldır anne ve babasını ikna etmeye çalışıyordu; fakat onlar hiç yüz göstermiyorlardı. Ama en sonunda rıza gösterdiler, aynı yaz, başına başka bir felaket geldi, liseye devam etmesi için, önce ismini değiştirmeliydi…</p><p>Ailesi, bu asla olmaz deyip kestirip attı. Birinci biz isimlerimizi değiştirmeyiz, sonuçta soyadımız bile Hocaoğulları&#39;dır...</p><p><br>Böylece Kadriye köyünde kaldı, eğitimini tamamlayamadı. Belki de bir hemşire veya öğretmen olabilirdi ama kaderin kurbanı olmuştu. İsim değişikliği, kendi istikbalinin önüne geçmişti. Halbuki oğlan kardeşleri doktor çıkmışlardı, küçük kız kardeşi de okuyabilmişti. Ağabeyleri isim değişim sürecinde önce eğitim almışlardı, kız kardeşi ise daha sonraki yıllarda.<br><br> 1972 yılının başlarında, bizim bölgede bütün Pomakların zorunlu isim değişikliğine gidildi.<br><br>Sarı saçlı ve mavi gözlü Kadriye, artık şansını kaybetmişti. Erken yaşta bol tarlaları olan bir aileye gelin gitmeye mecbur kaldı ve ömür boyunca tarlalarda çapa salladı durdu. Üç kız evladı doğurdu, artık onları okutabiliyordu. Anneleri, çok zeki ve akıllı olmasına rağmen, köyüne ve köy işlerine mahkumdu. Şimdilerde, ömrünün sonunda, ağır kır işlerinin sonucunda, artık elinde bir bastunla geziyor ve evdeki iki erkeğe hizmet ediyor - eşi ve kayınpederi. <br><br>1972 yılı</p><p><br>Eğridere ( Ardino ), İklim Lisesi, 10.cu sınıf</p><p><br>Türk asıllı sınıf arkadaşımız Gülcan bir Filibeliydi ama bizim küçük kasabamıza okumak için gelmişti; çünkü ablası burada hemşire olarak çalışıyordu, ayrıca eniştesi de Sütkesiği&#39;nden olan ünlü Doktor Çavuşev oluyordu. Bu doktor benim tanıdığım en iyi cerrah uzmanıydı.<br><br>Gülcan&#39;a gelince, o bizim sınıfın adeta medar-ı iftiharı olmuştu. Bembeyaz bir yüz güzelliğine sahipti, geniş alnını uzun saçları süslüyordu. Her gece yatmadan önce yüzünü ve dişlerini yıkıyordu, bu tür bir davranış bizim gibi köylü çocukları için henüz yabancıydı.<br><br> Zeki ve mütevazi bir arkadaşımızdı. Güzel şiirler yazıyordu. Biyoloji öğretmenimiz  çok disiplinli birisiydi ve en yüksek notu genelde 4 oluyordu. Aramızda bir tek Gülcan&#39;a 5 vermişti. Liseyi başarıyla bitiren Gülcan , Filibe&#39;ye döndü. Gönlünde tıp okuyup doktor olmak vardı. <br><br>1974 yılı</p><p><br>O yaz Gülcan, üniversite imtihanlarına çok sıkı bir şekilde hazırlanmıştı ve sınavlarda 5.50 notunu kazanmıştı. İsmi, listenin başında olmasına rağmen, üniversiteye kabul edilmemişti; çünkü kabul listesinde bir tek Türk kendisiymiş ve yerine bir godomanın yavrusunu yazmışlar...<br><br>Yapılacak bir şey kalmadığına göre, Gülcan, bir yıl boyunca bir yerlerde çalışıp sonunda ebe okulunu kazanmıştı.</p><p>Böylece bizim çok başarılı sınıf arkadaşımız, sadece Türk asıllı olduğundan dolayı doktor olamadı, halbuki diğer Filibeli gençlerden entelekt ve kültür açısından hiç bir farkı bulunmuyordu.</p><p>Artık kutsal bir mesleğe sahipti ve bir ebe olarak küçük bebeklere hayat veriyordu ve onları yaşatıyordu.</p><p>1985 yılı </p><p>1985 yılında, kendisine  hiç sormadan ismini değiştiriyorlar. 1989 yılına kadar mesleğini icra ediyor, bu sefer herkesi başka bir gelişme adeta şoke ediyor. Ülkede yaşayan Türkler, Türkiye&#39;ye kovuluyorlar…<br><br>Bu zorunlu göç dalgasına onun ailesi de kapılıyor, henüz bekar olan Gülcan, yaşları ilerlemiş olan anne ve babasına eşlik ediyor. Başka bir çaresi kalmamıştır…</p><p>Göç yolları o kadar yoğunmuş ki, Cisr-i Mustafa Paşa&#39;da ( Svilengrad ) yaşayan Mariya isimli sınıf arkadaşımızda gecelemeye mecbur kalıyorlar. Bulgar hudut bekçileri, kendilerini epey azarlıyorlar…</p><p>Bin bir zorluklardan sonra ailesiyle beraber İstanbul&#39;a yerleşiyor. Burada onları çetin bir yaşam mücadelesi beklemekte, yıllar sonra, Gülcan, Samsunlu bir erkekle evleniyor.<br><br>Evet, 1989 yılında, yıkılmak üzere olan rejimin oluşturduğu bu zorunlu göç çok onur kırıcı ve vahşi bir eylemdi. Doğup büyüdükleri memleketlerini bırakarak, neredeyse bedavaya malını mülkünü satarak bir belirsizliğe doğru yol almak, af edilecek bir durum değildi. Zaten zorunlu isim değişimi, bu insanlarımızı yeterince üzmüştü, şimdi bir de göç onlara darbe indiriyordu.<br><br><br>Son yıllarda liseden sınıf arkadaşlarımızla toplanıp görüşüyoruz, göçmen kardeşlerimiz de geliyorlar. İki kere İklim Lisesi&#39;nin bitişiğindeki otelde buluştuk. Bazen Çorlu&#39;ya Fariş&#39;e misafir oluyoruz, ya da  Akçay&#39;daki Nurten&#39;in villasında toplanıyoruz.</p><p>Sevimli, çok sıcak buluşmalar bunlar. Biri birimize hayatlarımızı anlatıyoruz ve her birimizin acısını, kendi acımız olarak algılıyoruz…</p><p><strong>Svetla Uzunova  </strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/Kadriye_1735920475_mTI96k.jpeg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kaderleri benzer olan insanlar ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/Kadriye_1735920475_mTI96k.jpeg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Хора с близки съдби]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/svetla/2141/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/svetla/2141/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Fri, 03 Jan 2025 11:10:23 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><br>1971 година</p><p><br>Село Жълтуша, Кърджалийски окръг.</p><p><br>Започна кампанията за доброволна подмяна на нашите турско - арабски имена  с български имена. Една учителка на име Златка Миткова, жена на директора на училището, а по-късно партиен организатор към ОК на БКП, обикаляше домовете на хората с група активисти, за да ги агитира доброволно да си сменят имената. Златка Миткова с червеното яке.Така я запомниха хората от Жълтуша…<br> </p><p>Като всички хора от околните села на Бялизворска община, а и въобще от окръга се занимаваха единствено с тютюнопроизводство.Това беше тежката орисия на жените. Повечето мъже работеха в близкия рудник Еньовче. След работа помагаха вкъщи за тютюна или пък се напиваха в кръчмата.<br> </p><p>По това време не пускаха момичетата да учат след осми клас. Бързо ги омъжваха и те следваха съдбите на майките си. От над хиляда жители в селото тогава само три момичета бяха дръзнали да продължат образованието си в педагогическото училище в Кърджали. Първата избяга със съдействието на същата Златка Миткова, а бащата на втората беше прогресивен човек и сам я записа да учи заедно със нейна братовчедка. Но това беше преди смяната на имената. ''Женско дете не трябва да учи по нагоре!' Това беше мотото и момичетата оставаха на село…<br> </p><p>Кадрие беше дъщеря на Мюмюн и Сабрие. Любимата внучка на баба си. Семейството беше сплотено и задружно, имаха близки градини и ниви покрай селото и произвеждаха много тютюн. Кадрие беше стройно момиче с бяло лице и две дебели руси плитки. Беше отличничка в училище. Тя като всяко дете искаше да продължи да учи и от една година се опитваше да убеди родителите си, че трябва да отиде да учи. Те бяха непреклонни, но все пак в края на краищата се съгласиха. Но тук, точно това лято настъпи големия проблем. За да отиде да учи трябваше да си смени името. В никакъв случай, няма да бъдем първите – отсякоха нейните родители. Та тяхната фамилия беше Ходжови…</p><p><br>И така Кадрие си остана на село, без да може да продължи образованието си. Можеше да стане медицинска сестра, можеше да стане учителка, ама не. Тази смяна на имената пресече нейното бъдеще. Братята й станаха лекари, но единия по-голям от нея с четири години, беше завършил гимназия преди смяната на имената, а по-малкия от нея с пет години учи след смяната на имената. В началото на 1972 година стана насилствената смяна на имената на Помаците в нашия край.</p><p><br>Но Кадрие беше изпуснала вече своя шанс. Омъжиха я в семейство с много ниви и тя цял живот блъска по нивите. Роди три дъщери и да, те вече нямаха прегради и учиха. Едната дори стана фармацевтка. Но Кадрие, майката, колкото и да беше умна остана на село като всички жени да сее тютюн и да си гледа семейството. Сега, в края на живота, от тежката земеделска работа тя ходи с бастун и се грижи за двама мъже - съпруга си и свекъра.</p><p><br>1972 година.</p><p>Ардино, Климатична Гимназия, 10 клас.</p><p><br>Туркинята Гюлджан беше пловдивчанка, но беше дошла да учи в нашето градче, където сестра й беше медицинска сестра в местната болница, а калеко й доктор Чаушев, родом от Млечино, беше най- добрият хирург, когото съм познавала. Гюлджан беше лицето на нашия клас. Тя имаше бяло лице и високо чело. И две дълги светлокестеняви плитки, които носеше отпред. Всяка вечер си миеше лицето и зъбите – нещо непознато тогава за нас, селските деца. Беше умна и скромна. Пишеше стихове. Учителката ни по биология беше много взискателна и най-високата оценка, която пишеше, беше четворка. Но Гюлджан беше много старателна и получи петица. Гюлчето завърши с много добър успех и си замина за Пловдив. Мечтата й е била да учи медицина и да стане лекар…</p><p><br>1974 година.</p><p><br>Гюлджан се подготвила много старателно за кандидат студентските изпити и изкарала 5.50 на приемния изпит. Била сред първите в списъка. Но не била приета. Когато проверили защо, името й било задраскано в списъка – единственото Турско име, и на нейно място било поставено името на синчето на някакъв големец от Пловдив. Нищо не можело да се направи. И така тя работила една година и на следващата кандидатствала отново този път в медицинското училище. Била приета и си избрала специалността акушерство.</p><p><br>Така нашата много добра съученичка Гюлджан не станала лекар само заради Турското си име, макар по нищо да не се различавала от другите пловдивчани като интелект и култура. Отдала се на най-святата работа – да посреща живота и да държи бебета. През 1985 година сменят името й, без да я питат. До 1989 година работи по професията си, но идва другия голям шок. А именно прогонването на Турците от България. Родителите на Гюлджан тръгнали с вълната за Турция, тя е още неомъжена и не може да не<br>тръгне с тях, защото били вече възрастни и тя, най-малката дъщеря, трябвало непременно да бъде с тях. Нямала друг изход. По пътя било толкова претоварено,че се наложило да потърси съдействие от другата ни съученичка Мария от Свиленград и да преспят у нея. На границата претърпели много обиди от българските граничари. Установили се в Истанбул и им трябвало много време, докато стъпят на краката си. Гюлджан по-късно се омъжила за човек от Самсун и сега живее на 1500 км от Истанбул.</p><p><br>Да, това подгонване на на нашите турци към съседна Турция от българските власти през 1989 година, беше един унизителен акт. Да си оставят родните места, да си продадат на безценица домовете си и да се втурнат към неизвестното, това беше нещо непростимо. Както и насилствената смяна на имената им, която докара сърдечни болести у много от тези наши сънародници.</p><p><br>През последните години се срещаме с нашите съученички изселнички от Турция. Два пъти в България, в едно частно хотелче точно до нашата мила гимназия в Ардино, друг път в<br>Чорлу при Фариш или при Нуртен на вилата им в Акчай на Егейско море в Турция.</p><p><br>Мили, много сърдечни срещи, на които разказваме за живота си. И приемаме всяка болка на другия като своя болка.</p><p><br>Светла Узунова</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/svetla_1735920857_DTRL6M.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Хора с близки съдби ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/svetla_1735920857_DTRL6M.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Yüreğin atar senin de köklerinde...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/yuregin-atar-senin-de-koklerinde/2120/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/yuregin-atar-senin-de-koklerinde/2120/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Sun, 11 Aug 2024 20:00:10 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Babamın Adaköy&#39;ünden ( Kırcaali ) fotoğraf atmış birileri; eskiden 42 hanelik olan, Rodoplar&#39;ın tenha sırtlarında, ıssız ve kimsesiz kalmış köyümüzde, esen rüzg&acirc;rın hışırtısıyla h&acirc;l&acirc; oynaşıyor yemyeşil ağaç dalları, yıkılan evlerin hemen yanı başında. Eğer, bir göçmen kuşusan, konarsın elbette bir toprağa amma vel&acirc;kin, doğduğun ev var ya, hani kaderin derler, çocukluğun, anıların, ait olduğun değerlerin, köklerin yaşar hafızanda daima, nereye gitsen seninle... Suyu her yerde içersin ama o köy çeşmesinden avuçladığın her damla su, doyurur sanki ruhunu da kana kana... Yeşili her yerde görürsün ama o engebeli patikaların arasından, kekik kokularına karışır gider duyguların doğduğun topraklarda... Hani karşıdan karşıya geçtiğin o dere var ya, babaannemin kasabaya un almaya giderken eşek üstünden devrilip cesedinin Arda nehrinde bulunduğu, hiç duymadığın, bilmediğin acıyı çağrıştırır sana; dere kenarındaki mezar taşları başında ettiğin duada bulursun gene huzuru, çocukluğunda balık tuttuğun, atladığın dereye karışır gözyaşların senin de... Taaa Oğuzların Kayı Boyundan, Konya Karamanoğulları&#39;ndan beri gelen gelenekleri yaşatırsın, özüne, geçmişine dönersin yüzünü yaş aldıkça... Bulgaristan Türklerinin çetin bireyi harmanlanmış bedeninde, ruhuna saplanan her bir yanlış tavrı itaat eden köpek gibi onaylamazsın, o yüzden, sorgularsın, hakkaniyet ararsın; çünkü yüreğin atar senin de köklerinde... <strong>Nejla ALAGÖZ </strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yuregin-atar-senin-de-koklerin_1723396646_uN8yEJ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Yüreğin atar senin de köklerinde... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yuregin-atar-senin-de-koklerin_1723396646_uN8yEJ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Türkan bebeğin şehit kanını Belene'de gördüm]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/seydali/2086/</link>
            <description><![CDATA[Minik Türkan'ın kanını, Belene'de dedesinin üzerinde gördüm. Torununun kanı, gömleğine yapıştığı için, ara sıra Türkan'ını öpermiş gibi, kendi  omuzlarını öpüyordu ve torunumu omuzlarımda taşıyormuşum gibi bir hisse kapılıyorum diye hıçkırıklara boğuluyordu...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/seydali/2086/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Mon, 20 May 2024 18:31:21 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>***</p><p>Bir ulus, hukuk devletiyse, uluslararası anlaşmalara, hakka, hukuka, ve yasalara  riayet etmesi gerekiyor.</p><p>Ben bunun bilinciyle büyüdüm ve eğitildim.</p><p>Maalesef, dedelerimizin, babalarımızın ve bizim doğduğumuz topraklar, bir Avrupa ülkesinde bulunmalarına rağmen, özgürce yaşayamadık, yaşatılmadık, doğan güneşin ışınlarına yeterince sevinemedik, nefes aldığımız havayı, bastığımız toprağı çok gördüler bize...</p><p>***</p><p>Örneğin, Burgaz ve Sliven şehir merkezlerindeki camilerin yok edildiğinin canlı şahidim ben. Burgaz&#39;daki yıkılan cami, 1673 yılında inşa edilmişti. Diğer etnik gruplara ait olan Ermeni, Yunan ve Yahudi kilise ve sinagoglarına ise milyonlar harcanarak restore edilip koruma altına alınırken, bizim Osmanlı&#39;dan kalan mirasımız ise gözümüzün önünde yok edilmekte...</p><p>***</p><p>Elimizde bulunan kimlik ve doğum belgelerimizle, Türk olduğumuzu kanıtlamak için hak ve hukuk aradığımızda, devletin adaletsizliğini bulduk. Bizlere acımasız cezalar verdiler. Adımızı, dinimizi, benliğimizi, asıl kimliğimizi elimizden alıp, insanlığımızla, onurumuzla, gururumuzla oynadılar. Etnik gruplar arasında kötülükler yayarak birbirine düşman etiler...</p><p>***</p><p>3 Mayıs 1983 yılında, Burgaz ilinin Çenge köyünü, gece saatlerinde devlet güçleri bastılar. Birkaç aileye sizde Pomak kanı var diyerek isimlerini değiştirmeye kalkıştılar. Bütün köy halkı ayaklandı, köydeşlerine destek çıkınca devlet güçleri köyü terk etmek zorunda kaldı. Ertesi gün köye bütün giriş çıkışlar yasaklandı. Olağanüstü hal uygulandı. Köy ablukaya alındı. Zırhlı araçlar, polis arabaları, bordo bereliler, polisler köye giriş çıkışları yasakladı.</p><p>***</p><p>1984 yılı sonu, 24-25 Aralık tarihlerinde aşırı soğukları fırsat bilen devlet güçleri, asimilasyon sürecini hızlandırdı ve tüm gücüyle Kırcaali bölgesinde baskınlar düzenleyerek, polis ve askeri birliklerle Türklerin adlarını değiştirdiler. Bizler de olaylarda mağdur olan kardeşlerimize destek amaçlı, 3 Ocak 1985 tarihinde, Türkiye&#39;nin Burgaz Başkonsolosluğu&#39;nun önünde toplanıp Türk ve Müslümanlara yapılan adaletsizliklerden bahsetmek için, dünya kamuoyuna, kendi durumumuzu duyurmak amaçlı dava arkadaşlarımla beraber barışçıl bir miting düzenledik.                        4 Ocak 1985 tarihinde, evim talan edilip,  küçük yaştaki iki çocuğumun önünde, beni kelepçeleyip ve ziynet eşyalarımızı da alıp,  toplam 6 kişilik bir ekip tarafından tutuklandım. Evimde arama yaptılar, suç unsuru bulunmadı. Paralarımızı aldılar, onları hala bize iade etmediler.</p><p>***</p><p>Burgaz Emniyet Müdürlüğü&#39;ne götürülerek tek hücrede gözaltında tutuldum. Belene&#39;ye götürülmeden önce, burada 97 gün boyunca tek hücre bölümünde duyulmadık ve görülmedik işkencelere maruz kaldım.  Bir gün, 7 arkadaşımı da bir cezaevi aracına bindirdiler, hepimiz ayrı hücrelerden çıkartıldık, araçta buluştuğumuzda birbirimizi tanıyamadık, o kadar zayıflamış ve bitkindik ki, adeta  gözlerimiz bile görmez olmuştu; çünkü 3 ay boyunca gece gündüz kırmızı ışığa maruz bırakılmıştık.</p><p>***</p><p>Belene&#39;ye götürülürken cezaevi aracında iki defa şuurumu kaybettim, yol kenarında su kanalına başımı sokarak kendime getirdiler. Belene ölüm kampı, insanoğlunun korkulu rüyası, komünist rejimin tehdit aracı olarak kullanıldığı bir yerdi. Üç katlı elektrikli tel örgülerle çevrili kampa girdiğimizde, uğuldayan kurt köpeği sürüsüyle karşılaştık. Yıllarca aynı köyde çalıştığımız PTT müdürü Ramadan Mehmet, bizim köyden Dr. Alişev&#39;i gördünüz mü diye sordu bana. O kadar bitkin, zayıflamış ve kötü bir haldeydim ki beni tanıyamamıştı...</p><p>***</p><p>Gece gündüz ışıklar yanıyor, dışarısını göremiyorduk. Hava soğuk, sıfırın altı - 29 dereceye indiği dönemler oldu. Soba var; ama odun ve kömür verilmezdi. Lağım fareleri üzerimizde cirit atıyordu. Tuvalet ihtiyacımız için bir kova hücremizde duruyordu. Yiyecekleriz domuz kırıntılarından, kulak, kuyruk, tırnak, balık kafaları, piliç ayaklarından yapılmış çorbadan ibaretti. Bir arkadaşımın apandisiti patladı, hastaneye vaktinde götürülmediği için hayatını kaybetti.</p><p>***</p><p>Tek haber kaynağımız adaya peyderpey getirilen mahk&ucirc;mlardı. Kardeş gibi her şeyimizi paylaşırdık, yardımlaşırdık. Hatta bazen bir yerlerden bir soğan ekmek bulsak bile onları bile paylaşırdık. Birçok arkadaşım üzerindeki işkenceler sonucu geçmemiş kanayan yara izleri, kolu kırık, baş yarık mağdurlar vardı. Koşukavaklı Osman&#39;ın başı yarıktı, Stanımakalı Recep&#39;in dayaktan belinden yukarısı simsiyah morarmıştı.</p><p>Bir buçuk yaşında öldürülen Türkan Bebek&#39;i, Kayoloba&#39;da toprağa verdikten sonra, dedesi Abdullah kelepçelenip Belene&#39;ye getirilmişti. Torunu vurulunca, dedesi acılar içerisinde yavrusunu kucağına alıyor ve gömleğine bebeğin kanı akıyor. Minik Türkan&#39;ın kanını, Belene&#39;de dedesinin üzerinde gördüm. Torununun kanı, gömleğine yapıştığı için, ara sıra Türkan&#39;ını öpermiş gibi, kendi  omuzlarını öpüyordu ve torunumu omuzlarımda taşıyormuşum gibi bir hisse kapılıyorum diye hıçkırıklara boğuluyordu...</p><p>***</p><p>Ben hücredeyken eşim ve çocuklarım görüşmeye geldiler. Aytos&#39;tan Belene&#39;ye kadar 300 km mesafe var, gelirken kampta bulunan arkadaşım Ramis&#39;in ailesi kaza yapıyor, 21 yaşındaki oğlu ölüyor, eşi ve çocukları ağır yaralı kurtuluyor. Eşim geldiğinde, kamp yönetimi, burada Seydali diye birisi yok diyor. Arkadaşlarımdan, beni 20-25 gün öncesi bilinmeyen bir yere götürdüklerini öğreniyor, bunu duyunca fenalaşmış, beni öldürdüklerini ve sonra da Tuna nehrine attıklarını düşünmüş...</p><p>Seydali Aliş AKGÜN</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/seydali_1716222204_chaoMH.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Türkan bebeğin şehit kanını Belene'de gördüm ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/seydali_1716222204_chaoMH.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Öğretmenim, size büyük teşekkürüm var]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ogretmenim-size-buyuk-tesekkurum-var/2061/</link>
            <description><![CDATA[* Zaten çok duygusalım, gözyaşlarım sel olup aktı gitti. Öğretmenlik çok kutsal bir meslektir. Bugün bana "Öğretmen olmasaydınız hangi mesleği seçerdiniz" diye sorsalar, hiç tereddütsüz "Öğretmen" derdim.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ogretmenim-size-buyuk-tesekkurum-var/2061/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Wed, 06 Mar 2024 20:17:21 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Yıl 1978. Hayatımın dönüm noktası. Bulgaristan&#39;dan Türkiye&#39;ye göç ediyoruz. Büyük heyecan sarmıştı hepimizi.Daha önceleri bir kez bile gelip görmeden, doğduğun toprakları arkanda bırakmak büyük cesaret ister. Neyle karşılaşacağını bilmeden, bir meçhule gitmek, gözü yaşlı onca sevenlerinden ayrılmak kolay değil.Biz gibi, bu sınırların dışında yaşayan yüzlerce insan, bu topraklar için can atar. Buranın özlem ve hayaliyle yaşar.Pişmanlık duyduğumu düşünmeyin. Asla pişman olmadım. İyi ki de gelmişiz.Geldiğimizin ilk yılında yaşadığım zorluklardan söz etmek istiyorum.Evet, biz orada Bulgarca öğrenim gördük, ama Türkçe konuşmaktan asla vazgeçmedik.Ayrıca çok şanslıydık, çünkü haftada dört ders Türkçe derslerimiz olurdu.Okuduğumuz öykü ve şiirlerden Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Yaşar Kemalleri tanıdık.Ne kadar Türkçe konuşuyor olsak da, Türkiye&#39;ye gelince anlamını bilmediğimiz birçok kelimelerle karşılaştık.Burada öğretmenlik yapabilmek için ilk önce konuşma dilini geliştirmem gerekirdi. Derhal büyük bir sözlük alıp işe koyuldum. Televizyonda duyduğum her yeni kelimeyi sözlükten bakıp öğreniyordum. Eğer öğretmenlik yapacaksam, Türkçeyi çok iyi öğrenmem gerekirdi.Hızlı adımlarla ilerliyordum. Türkiye hakkında bilgi edinmek için sınıflarda bulunan büyük coğrafi haritadan eve almış; dağları, ovaları, yaylaları, akarsuları, gölleri, barajları, körfezleri çalışıyordum.Ders kitaplarında Osmanlı İmparatorluğu ünitesi vardı. Bununla ilgili bilgi sahibi olmak için de Osmanlı Padişahları adlı kitabı almıştım.Atanmam, ancak bir yıl sonra yapıldı. O zamana kadar oldukça yol katetmiştim. Kendime güveniyordum.İlk görev yerim uzak mı uzak. Bir buçuk saat gidiş, bir buçuk saat dönüş yolu.Önemli değil. Nasıl olsa akşam evime, ailemin yanına geliyordum.Göreve başladığım ilk günlerde, öğrencilerime yurt dışından geldiğimi söylemiştim.Oldukça meraklı, Ayhan adında bir öğrencim birçok soru soruyordu. Hatta, Bulgarlar hangi alfabeyi kullanıyorlar diye de sormuştu. Kiril alfabesi deyince, bu defa harfleri sormaya kalktı. &quot; Sen çok meraklısın, ver bakalım sana yazıyla göstereyim&quot;, demiştim.O gün eve geldiğimde, &quot; Ben niye böyle bir şey yaptım &quot; diye kafama taktım.Biz, beş yıl boyunca takipteyiz, ya yanlış anlaşılırsam?Ertesi gün okula gittiğimde ilk iş olarak çocuktan kağıdı istemek oldu. Çocuk da &quot;Öğretmenim, versem ne olacak, ben onları ezberledim ki&quot; demez mi?Adeta şok geçirmiştim. Dördüncü sınıf olduklarından, sosyal bilgiler dersinde mutlaka Atlas bulundurmalarını istiyordum.&quot;Çocuklar, ilerde belki yurt dışına çıkarsınız, ama şimdi en azından Atlas üzerinden ülkelere gidin, komşu ülkelerin başkentlerini ezberleyin&quot; demiştim.Ertesi gün, yine aynı öğrencim &quot; Öğretmenim, ben neredeyse bütün ülkelerin başkentlerini ezberledim&quot; demez mi?Ben bile birçoğunu bilmem. Helal olsun böyle çocuklara. Dört beş yıl kadar sonra, bir mektup alıyorum sözünü ettiğim öğrencim Ayhan&#39;ımdan.Işıklar Askeri Lise&#39;sinde öğrenci. &quot;Öğretmenim, size büyük teşekkürüm var. Hani bana Kiril alfabesini öğretmiştiniz ya, ben burada Rusça öğreniyorum ve bana çok faydası oldu&quot;. diye yazıyordu.Ne kadar mutlu oldum, hiç anlatamam. Zaten çok duygusalım, gözyaşlarım sel olup aktı gitti.Öğretmenlik çok kutsal bir meslektir. Bugün bana &quot;Öğretmen olmasaydınız hangi mesleği seçerdiniz&quot; diye sorsalar, hiç tereddütsüz &quot;Öğretmen&quot; derdim.Fatma IŞIK ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ogretmenim-size-buyuk-tesekkur_1709745913_1bvHaw.webp" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Öğretmenim, size büyük teşekkürüm var ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ogretmenim-size-buyuk-tesekkur_1709745913_1bvHaw.webp"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Zurnacının mutluluğu]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/zurnacinin-mutlulugu/2048/</link>
            <description><![CDATA[* Ramazan gelir, Osman, halkı süfüre kaldırır. Sünnet düğünü gelir, Osman, zurnayı şişirir. Nişan akşamı, Osman’sız olmaz. Misafir gelmiş, arkadaşlar toplanmış, “Osman’ı çağırın!”]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/zurnacinin-mutlulugu/2048/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Wed, 27 Dec 2023 07:20:44 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ &quot;Davul, dum, dedi! Kalkın süfüre*, kalkın süfüre, yeylim pilaffı, ey!&quot;Sabah saatlerinde, Zurnacı Osman&#39;ın sesi yankılandı ve yanında da, kardeşi Ali&#39;nin o kocaman davulu, eşlik eder tokmaklı &ldquo;dum&rdquo;a&hellip;Böyle, eskiden, köy uyanırdı Ramazan&#39;da süfüre.Bu ses çoktan kayboldu, gitti.İki kardeş de Hak&#39;ın rahmetine kavuştular&hellip;Her şeye rağmen, bu sevimli ikili herkesin sevgisini kazanmıştı, bütün komşulara sımsıcak yaklaşımları vardı, gönülleri şefkat ve insancılıkla dopdoluydu.Anneleri, Habibe abla, köyün adeta doktoru, ebe ninesi, can simidiydi.Böyle insanları unutmak mümkün mü?Osman aga, sakin, çalışkan, çocuk yüreği taşır idi. Evi de düzgün, temiz, kendisine benzerdi.Avluda da, bir inek, bir-iki keçi, tavuk ve sıra sıra gül fidanları...Koku saçan bir gül dalı, hemen yanında da üzüm. Köyde, bu tek denecek bir bağ üzümü. Avludan tarlaya sarkmış, oradan da, elma, armut, kiraz ve erik ağaçlarıyla sarmaş dolaş olmuş harikulade bir güzel manzara.Tabii ki, her Çingene&#39;ye yakışan, bir de beygiri vardı; ama Osman ağa ona hiç binmezdi.&quot; O, benim cancağızımdır, hiç kıyamam binmeye!&quot;Köylünün sataşmalarına bu şekilde cevap verirdi.Osman&#39;ın elinden hemen hemen her iş gelirdi. Evin alt katı adeta bir imalathaneye benzerdi. Bir köşede demirci ocağı, ateş körüğü, çekiçler. Nallar, baltalar, çapalar, kürekler. Bunları o yapardı. Öte yanda da değişik aletler.Her zaman onun yanında bir iki köylü çocuğu bulunurdu. &quot; Osman ağabey, biraz körüğü şişirebilir miyim?&quot; &quot; Osman aga, benim tekerleğim kırıldı, tamir eder misin? Çoğu zaman, kendisine böyle seslenirdi köyümüzün afacanları.O, kimseyi gönlünü yapmadan geri çevirmezdi.&quot; Al oğlum, bak oldu mu? Benden bir armut da üstüne, çok beklettim seni!&quot; Armudu uzatır ve yüzü gözü gülerdi. Neşeli bir adamdı, tam bir Çingene canı taşırdı.Ramazan gelir, Osman, halkı süfüre kaldırır.Sünnet düğünü gelir, Osman, zurnayı şişirir.Nişan akşamı, Osman&#39;sız olmaz.Misafir gelmiş, arkadaşlar toplanmış, &ldquo;Osman&#39;ı çağırın!&rdquo;O da bunun için yaşardı. Hayatı, köyle bağlı, olayları ile sürüp giderdi.Onun, tek bir eksiği vardı, kendi oğlu uşağı yoktu.Bu arada komşulardan bir teklif geldi.Bir ara, kendine bir üvey çocuk alsın diye komşulardan teklif geldi. Buna ne çok sevinmişti, garibim. O, minicik yavru, Osman&#39;ın ailesini mutluluklarla doldurup taşırdı.Sevgi içinde yetiştirdi, onu okuttu, everdi&hellip;Hayatın tekerleği öyle döndü ki, mucizeler doğdu.Yaşlı hanımı birden hamile kaldı. Osman&#39;ın gözleri mutluluk yaşları ile doldu.Ömür boyu, yeryüzünde ve zaman içinde arzular, dilekler bir can, bir varlık üstünde yoğunlaştılar.Osman ağanın canı ve varlığı üstünde&hellip;<p>Emel Balıkçı</p><p>( &quot;Yürük Laneti&quot; kitabımdan alıntıdır)</p><p>* &quot;süfür&quot; - genellikle Trakya bölgesinde yaşayan halk tarafından &ldquo;sahur&rdquo; yerine kullanılır. </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/zurnacinin-mutlulugu_1703651241_jUAvN3.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Zurnacının mutluluğu ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/zurnacinin-mutlulugu_1703651241_jUAvN3.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Davamız, siyasi değil, hukuki bir mücadeledir]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/davamiz-siyasi-degil-hukuki-bir-mucadeledir/2046/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/davamiz-siyasi-degil-hukuki-bir-mucadeledir/2046/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Mon, 18 Dec 2023 23:43:05 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bursa&#39;da BAHAD Derneği tarafından &quot;Belene toplama kampı anma paneli&quot; gerçekleştirildi.</p><p>Bu aslında 32 yıllık insan hakları ve adalet için verdiğimiz çetin bir mücadelenin özetiydi ve büyük bir ilgi gördü.</p><p>Gün boyunca süren etkinlikte, bir çok dava arkadaşımız söz aldı, onların duygu ve düşüncelerini özetlemiş olursak:</p><p>- Süren davamız, siyasi değil, hukuki bir mücadeledir.</p><p> - Yasalar ve hukukun üstünlüğüne inanan bizler, ne bir kin ve ne bir nefret, ne de rövanş alma peşindeyiz.</p><p>- Bulgaristan devleti ve Bulgar halkı ile herhangi bir sorunumuz yoktur.</p><p>- 1984 - 1989 yılları arasında meydana gelen asimilasyon uygulaması esnasında yaşananlar bir insan hakları suçu ve ihlalidir. Bu nedenle isteğimiz, bu süreçte sorumluluk taşıyan resmi görevliler ve suç işleyen yetkililer, yasalar önünde hesap vermeli ve yargılanmalı.</p><p>- Bizlerin amacı birilerinin cezalandırılması değil, sadece adaletin sağlanmasını arzuluyoruz.</p><p>- Insan hakları ihlalleri nerede olursa olsun karşı çıkılması gereken bir insanlık suçudur ve din, ırk ve millet ayrımı yapılmaksızın, bu tür suçlara karşı duruş sergilemeliyiz ve mağdurlara sahip çıkmalıyız.</p><p>- Dünyada, özellikle de Batı&#39;da sağ iktidarlarla birlikte faşizm ve ırkçılık yükseliyor.</p><p>İnsanların tekrar bizim yaşadığımız acıları yaşamaması için faşizme karşı mücadele etmek ve barışa destek vermek gerekmektedir.</p><p>Rıfat Yağcı</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/davamiz-siyasi-degil-hukuki-bi_1702932832_F6goMu.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Davamız, siyasi değil, hukuki bir mücadeledir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/davamiz-siyasi-degil-hukuki-bi_1702932832_F6goMu.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Vatan toprağı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/vatan-topragi/2037/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/vatan-topragi/2037/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Sat, 18 Nov 2023 19:01:06 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Istranca çobanının not defteri____________<p>Kırklareli, kapalı, hafif ıslak, 6 derece...</p><p>Tam bir çoban havası.</p><p>Düşersin koyunların peşine, bütün merayı dolaşmadan durmazlar.</p><p>Hiç bir yerde kuru ot olmadığını anlayınca otlamaya başlarlar.</p><p>Çoban da yorulmuştur, kepenek altında bir çalı üstüne oturur, kavalını çıkarır ve çalar.</p><p>Aklında kar vardır. Kasımın sonu, karın ucu görünmüştür.</p><p>Ayaz gecelerde düşen kırağıyı gören çoban mırıldanmakta:</p><p>&quot;Pencereden kar geliyor,</p><p>Aman gurbet bana zor geliyor.&quot;</p><p>Çoban, kesin Afganlıdır. Gurbetten bahsettiğine göre.</p><p>İnsan doğduğu yerleri özlemez mi ya.</p><p>Vaktinde Urumeli&#39;den göçe zorlanan Koca Macır, arabaya bir sandık toprak yüklemiş.</p><p>Hem de simsiyah ve verimli Deliorman toprağından.</p><p>Kapıkule hudut kapısında arama olur.</p><p>- Komşi, ne var sandıkta?</p><p> - Toprak var, komşu!</p><p>Sandığı yere atıp tekmeyle kırıyorlar...</p><p>- Ama toprak bu!  Ben size toprak dedim.</p><p>- Hayde, &quot;davay davay, komşi&quot;!</p><p> Sandığı ve toprağı toparlayacak vakit yok.</p><p>Mestan aga, avucunun aldığı kadarını alıyor ve bir yağlık içine koyuyor.</p><p>Kutsal emanet gibi, yıllarca bir avuç toprağı ana vatanda saklıyor ve son nefesini verirken:</p><p>- Kızım, benim toprağımı verir misin?</p><p> Toprağı alıp kokluyor ve ruhunu huzur içinde teslim ediyor.</p><p>(Gerçek bir hikayeden esinlenme)</p><p>Şaban Ali Aydın</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/vatan-topragi_1700324528_Sq2XjJ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Vatan toprağı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/vatan-topragi_1700324528_Sq2XjJ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Şimdi akbabalar uçmuyor tepemizde]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/simdi-akbabalar-ucmuyor-tepemizde/2009/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/simdi-akbabalar-ucmuyor-tepemizde/2009/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 04 Jul 2023 21:43:10 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Benim köyüm bitti. Sizin köyünüz duruyor mu?</p><p>Eğer duruyorsa yatıp kalkın ve yüce Tanrı&#39;ya durmadan dua edin.</p><p>Köyünüz yerinde dursun, köyünüzü yerinde dimdik tutun!</p><p>Benim köyüm yerinde durmuyor. Benim köyüm gitti...</p><p>Bir yıl önceydi. Köyüme uğradım. Köyümün yerinde yeller esmiş.</p><p>Dedelerimin, dedemin evinin yerinde taş üzerinde taş yok.</p><p>Bir kez baktım, bir kez daha bakacak oldum, bakamadım.</p><p>Beynim altüst oldu. &ldquo;Alın beni buradan, çok uzak bir yerlere götürün!&rdquo; dedim.</p><p>Dostlar, bir insanın çocukluk anıları yoksa, onun için yaşam, yaşam olmaktan çıkar, cehennem acılarına dönüşür.</p><p>Ben şimdi cehennem acıları içindeyim, çocukluğum aklıma gelince cehennem acıları çekiyorum. Allah bu acıları kimseye tattırmasın!</p><p>Oysa son derece bir renkli çocukluğum oldu.</p><p>Meşe ve gürgen ağaçları ile çevrili yirmi dönümlük bir çiftliğimiz vardı. Bu çiftliğin hemen altından, çok yakınından, iki yamaçları kartal kayaları ile örülü suyu en kurak aylarda bile azalmayan bir dere geçerdi.</p><p>Koylara başını sokmuş, dağ yamaçlarına konmuş ufak tefek tarlacıklarda mevsimine göre buğday, mercimek, mısır, karpuz gibi daha akla gelmeyen bir sürü şeyler ekilirdi.</p><p>Bizim insanımız, hiçbir Allah&#39;ın kuluna zararı dokunmayan köylümüz, bunları eker, bir taraftan da korumaya çalışırdı.</p><p>Olgunlaştığı zaman her mahsulatın müthiş düşmanları olurdu.</p><p>Mercimek mi ektin, aradan birkaç ay geçer geçmez, mercimek tarlasından insanı adeta sarhoş eden bir keklik sesi gelir. Mübarek kuş mercimeği yemekle yetinmez, bir de üstüne üstelik de konser verirdi.</p><p>Daha o zamanlar pek Hanya&#39;dan Konya&#39;dan anlamazdım.</p><p>Anneme bir defa soracak oldum:</p><p>&ldquo;Anne, bu kuşların işi ne böyle, gün boyu sürekli hep &rdquo;gakta gukta &ldquo; diye bağırıyorlar?&quot;</p><p>Annem, bana bu soru üstüne bir efsaneden söz etmişti.</p><p>Vaktiyle Hazreti Ali&#39;nin oğulları Hasan ve Hüseyin&#39;i düşmanlar yerde gökte arıyorlar.</p><p>Bunu fark eden keklik kuşları, &ldquo;Aramayın, onlar kavakta koğukta&rdquo; diye bir nevi muhbirlik ediyorlar.</p><p>Bunun üzerine din düşmanlarımız kavak ağaçlarını parça parça doğrayarak Hasan Hüseyin&#39;i de kılıçtan geçiriyorlar.</p><p>Buna ayrıca sevinen kuşlar, iki şehidin kanları ile ayaklarına ve gagalarına kına yakınıyorlar. O günden sonra da keklik avlamak en makbul geçiyor bir nevi...</p><p>Yalnız mercimek tarlalarının mı? Köylünün ekmiş olduğu her bitkinin azılı düşmanları olurdu.</p><p>Buğday tarlaları üzerinden sürü sürü kuşlar uçardı. Mısırın hasmı genelde yaban domuzlarıdır. Bu nasıl iştir bilmiyorum, bizim köylünün, bu yaratıktan pek fazlaca şikayeti olmazdı. Aralarında bir nevi anlaşma imzalamış olmalılar her halde...</p><p>Zaman zaman köyümüzün üzerinde kartallar, akbabalar uçuşurdu. Köyümüzün üzerinde o kartal ve akbabaların uçuşu hiçbir türlü gözümün önünden gitmiyor. Bu doğanın olağanüstü mağrur yaratıklarının öyle onun bunun mercimek ya da yulaf tarlası ile hiç işleri yoktu.</p><p>Onların gözleri bir şarkıda geçtiği gibi &ldquo;yükseklerde&rdquo; idi. Veya o yükseklerden sürüsünden ayrılmış koyunu kuzuyu dikizleyip bir baskın sonucu usulünce ziyafet çekiyorlardı.</p><p>Hele hasat zamanı köyün zevkine asla doyum olmazdı. Bir taraftan harman hazırlıkları yapılır, bir taraftan da meyveler toplanıp kurutulurdu.</p><p>Benim en çok ceviz silkmek hoşuma giderdi. Uzun sırıklarla daldan dala atlanır, budakların uçlarındaki küçük meyve tanelerine dahi ulaşılırdı. Nedense bizim oralarda cevizin meyvesine &ldquo;goz&rdquo; da derler. Bir Azeri tanıdığımdan öğrendim. Onların ülkesinde de cevize &ldquo;goz&rdquo; diyorlarmış...</p><p>Şimdi akbabalar uçmuyor tepemizde. Köydeki sürüler koyun kuzular çoktan tarihe karıştı.</p><p>Ancak akbabaların kondukları ve yuva yaptıkları kayalar öylece meydan okurcasına bize bakıyorlar.</p><p>Keklik sesleri de gelmiyor artık mercimek tarlalarından. Kimseler harman da döşemiyor gayrı.</p><p>Bizim tarlaların da ekmek doğurduğunu kime anlatabilirsin!</p><p>Karpuzlar Harmanlı ovasına kalmış...</p><p>Önce kooperatifleşme adı altında her şey ortaklaştırıldı. Her şey birleştirildi...</p><p>İnsanların çifti çubuğu bozuldu. Koyunu kuzusu elinden alındı. Keçilere düşman kesildi cümle cemaat.</p><p>Buğdayı, mısırı, çavdarı, arpayı, yulafı unutun bundan böyle, dendi millete.</p><p>Mercimeğiniz de dükkanlara gelecek vesselam...</p><p>Bundan böyle tarlalara sadece tütün ekilecek!</p><p>Bir yarım asır tarlalarımıza yalnız acı tütün ekildi...</p><p>Hatta, tek parti döneminde sürekli bir şiar süsledi duvarları:</p><p> &ldquo;Tütün, tütün gene tütün!&rdquo;</p><p>İşte o tütün yok etti benim köyümü.</p><p>Ve daha nice nice değerlerimizi...</p><p>Mehmet Alev</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/simdi-akbabalar-ucmuyor-tepemi_1688496560_6eHbvt.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Şimdi akbabalar uçmuyor tepemizde ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/simdi-akbabalar-ucmuyor-tepemi_1688496560_6eHbvt.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Acı tatlı nice günler geçirdik]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com//2007/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com//2007/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 13 Jun 2023 22:50:04 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>HÖRÜ GÜMÜŞDERE İLE SÖZLÜ TARİH GÖRÜŞMESİ</p><p>1922 yılında, Bulgaristan Eğridere&#39;de dünyaya geldim. Babam Şevket, ben annemin karnındayken 40 yaşında ölmüş. Kendisi Bulgaristan&#39;da belediye de çalışıyormuş. 16 yaşında, Bulgaristan&#39;da evlendim. Eşim İzzet Bulgaristan&#39;da ayakkabı imalatı yapardı.</p><p>Ben Türkiye&#39;ye geldiğimde 25 yaşındaydım, üç tane oğlum vardı. Niye gelmek istediniz derseniz: &quot;G&acirc;vurda duracağız da ne gelmeyeceğiz? G&acirc;vurlukta ne işimiz var.&quot; Bulgaristan&#39;da tütün ekerdik. Bankadan da tütünlerin yerine para alırdık, onunla idare ederdik. Sonra Alman Harbi&#39;nde bizim ineklerimizi, koyunlarımızı alıp Almanlara gönderdiler. Gelir, g&acirc;vur dikilir kapıya; iki tane inek var birini alacağız diye tuttururdu. Tarlaya tütün ekerdik, arkasından tütünleri alacağız diye dokuz kişi gelirdi. Biz de daha fazla dayanamadık. Orada çocuklarımıza gelecek göremedik.</p><p>Bulgaristan, Kırcaali&#39;den trenle geldik. İlk önce bizi Çanakkale&#39;ye gönderdiler. Evler topraktandı ve küçücük camları vardı. Biz Bulgaristan&#39;da öyle bir ev görmedik. Kayınvalidem: &ldquo;Ben buraya yaşamaya geldim, toprağın altına girmeye gelmedim. Bizi ya doğru düzgün eve gönderin ya da geri dönüyoruz&rdquo; dedi. Oradan bizi Karaağaç Köyü&#39;ne yolladılar. Orada biraz durduk, sonra bizi Bayramiç Köyü&#39;ne gönderdiler. Bayramiç de çok güzel bir yerdi. Devlet bize orada bir tarla verdi. Ancak çocuklar orada kalsalar ne iş yapacaklar? Çiftçilikten anlamıyorlardı. Bayramiç&#39;te biraz kaldıktan sonra Bursa&#39;dan eniştem bizi yanına çağırdı.</p><p>Bulgaristan&#39;dan çıktıktan beş ay sonra Bursa&#39;ya geldik. Tahminen 1951 yılıydı. Çocuklarla çok zorlu günlerdi. Bir oğlum Bulgaristan&#39;dan çıktıktan sonra dünyaya geldi. Yollarda çok hırpalandı. Günlerce kundağı açılmadı. Araba hareket ettikçe ağlardı. Bayramiç köyünde bir gelin &ldquo;Bebeğin neden ağlıyor?&rdquo; diye sordu. Bende; &ldquo;Günlerdir açılmadı ondan&rdquo; dedim. &ldquo;Gel bizim evde bebeğin kundağını açalım&rdquo; dedi. O zamanlar hep bizi çocuk hırsızları var diye korkutmuşlardı. Kayınvalidem benim o gelinle gitmeme pek razı olmadı; ama ben bebeğimin ağlamasına dayanamadım, gelinin evine gittim. Gelin bebeğimin kundağını açtı, onu yıkadı, birde güzel giydirdi. Bebek anında sustu ve uyudu. O gelin şimdi hayatta mıdır bilmiyorum ama onun cenneti öbür dünyada hazır. Çok sevaba girdi.</p><p>Bulgaristan&#39;dan çıkarken yanımızda çok az bir para vardı. Türkiye&#39;ye gelince devlet bize yemek verdi. Eşyalarımızı taşımamız için bize kamyon verdi. Bursa&#39;ya geldiğimizde ilk olarak Alacahırka&#39;ya yerleştik. O zamanlar iş güç nerde? Eşim ilk zamanlar halde hamallık yaptı. Sonra Hilmi Kuzaltı ona yardımcı oldu ve bir lokantada garsonluk yapmaya başladı. Ondan sonra bir otelde katiplik yaptı. Marmara Sineması&#39;nın sahiplerinin yanında çok çalıştı. Şu anki evimizi yaparken o insanlar bize çok yardımcı oldular. Bende ipek fabrikalarında çalıştım. Çocuklarıma kayınvalidem baktı, o olmasaydı ben nerden emekli olacaktım? O zamanlar böyle işçilik yoktu. Takunyalarla işe giderdik.</p><p>Kayınvalidemin ismi Hüsniye idi. Evi o idare ederdi. Aldığımız parayı onun eline verirdik. Kızanlarımın isimleri; Hikmet, İsmet, Fikret, Naci ve Gündüz. Hikmet, İsmet ve Fikret Bulgaristan&#39;da, Naci Çanakkale&#39;de, Gündüz&#39;de Bursa&#39;da Mollaarap&#39;ta dünyaya geldi. Çocuklarımın hepsini mümkün olduğunca okuttum. Oğlum Naci çok başarılı bir öğrenciydi. Setbaşı&#39;nda okuyordu; bir gün beni okula çağırdılar. O zamanlar Akın&#39;ın yanında çalışıyordum. İzin aldım gittim; ama bir kabahat yaptı diye de korka korka gittim. Öğretmeni bana &ldquo;Naci&#39;yi okutacak mısınız?&rdquo; diye sordu. Ben de &ldquo;Ben bilmem, babasına sorun&rdquo; dedim. Sonra babası gitti konuşmaya, babasına, &ldquo;Eğer yatılıyı kazanırsa parasız okuyacak&rdquo; demişler. Bir gün Naci elinde okul defterleriyle yanıma geldi: &ldquo;Anne, ben kazanmışım yatılıyı&rdquo; dedi. Kazandığı okula yazdırmak için 12.000 Lira para lazım dediler. Bizde ne arar o kadar para. Öğretmeni, bu çocuk okumalı, ileride devlete millete faydalı birisi olacak dedi ve 12.000 Liralık senede imza attı. Şimdi kim böyle bir şey yapar? Hiç kimse.</p><p>Mollaarap&#39;taki evimizi 1957 yılında yaptık. İlk geldiğimizde mahallede hiçbir şey yoktu. Evi kayaların içine yaptık. Gece gündüz eşimle çalışıp evin temelinden taş çıkardık. Gündüz işe gittik, gece bu evi yaptık. Evimiz, Mollaarap Sertan Sokak&#39;ta. Komşularımız Ali Bey ve karısı Zülfiye, öbür yanda da Fethiye Hanımlardı. Komşularımızla çok iyi anlaşırdık. Bu sokakta 12 haneydik. Bizim evi yaptığımız yıllarda henüz evlerde su yoktu. Sokak çeşmesinden su taşırdık. Elektriksiz hiç durmadık. Elektriğimiz hep vardı. Bir kış lodos evimizin çatısını uçurdu. Eskiden çok lodos olurdu. Evin çatısı uçunca ablamlarda kaldık. Şimdi eskisi gibi lodos olmuyor. Hatırlıyorum, lodos uçurmasın diye çatıdaki kiremitlerin üstüne taş koyarlardı. Kışa hazırlık olsun diye bahçelerde konserveler, yufkalar yapılırdı.</p><p>Hıdrellez&#39;de koca koca lastikler, eskimiş yorganlar, hasır yastıklar yakılırdı. Genci, ihtiyarı hepsi ateşten atlardı. Bir tane kazanın içine herkes yüzük veya toka bağladığı bir çiçek atar, bir mani söyleyip kazandan çiçek alırlar, o mani o çiçeğin sahibinin olur, ona göre yorumlanırdı... Acı tatlı nice günler geçirdik bu yaşa gelinceye kadar.</p><p>Sibel Gök tarafından 31 Mayıs 2013 tarihinde görüşülmüştür.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/soylesi_1686685804_ZU9JpI.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Acı tatlı nice günler geçirdik ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/soylesi_1686685804_ZU9JpI.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Vatan sevgisinin standardı mı olur, kardeşim]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/vatan-sevgisinin-standardi-mi-olur-kardesim/1972/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/vatan-sevgisinin-standardi-mi-olur-kardesim/1972/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Mon, 20 Feb 2023 21:26:01 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong>Uzun yıllar öncesi, yazılarımda çeşitli insan &quot;portreleri çizmeyi&quot; severdim; fakat yılların hızlı akışıyla beraber daha ziyade siyasi konulara eğilim gösterdim.</strong></p><p><strong>Bu sefer sizlere birazcık Ali Ayazmalı&#39;yı anlatmak isterim, kendisine Ali Aga olarak, hitap edilmesinden hoşnut olur.</strong></p><p><strong>Evet, halis muhlis bizim topraktır, Batı Trakya&#39;nın Gümülcine yakasındaki Ayazma köyünde doğmadır.</strong></p><p><strong>Çoktan sekseni devirmiş; uzun yıllar İngiltere ve Almanya&#39;da bulunduktan sonra, şimdilerde Bursa&#39;nın Eğerci sahil semtinde oturmakta.</strong></p><p><strong>Kafe köşelerinde oturmayı hiç sevmez, elindeki demode kalın çantası ile göçmen derneklerini dolaşır, eskiden tanıdığı ahbaplarını arayıp bulur ve onlarla memleket meseleleri üzerine derin sohbetlere dalar.</strong></p><p><strong>Her sabah uyandığında ise, bir lider ve akil adam edasıyla, mutlaka ekranına memleketi Batı Trakya ve Balkanlar&#39;a adanmış birkaç cümlecik düşer ve böylece her an, kendi insanıyla diyalog halindedir.</strong></p><p><strong>Belki de, bundan dolayı onun seveni ve sayanı imrenilecek kadar çoktur. Düşmanları da az değil, kendileri Ali Aganın heybetli cüssesinden değil de, onun açık ve dürüst beyanlarından adeta korkudan titrer. Hele, toplum adına ön plan çıkmış birisi bir yanlış yapmaya kalkışırsa, hinlik ve hainlik peşinde koşturuyorsa, asıl o zaman onun azabından ve küfründen kurtulamaz...</strong></p><p><strong>Ali Ayazmalı, ömrü boyu çalışmış, çok da para kazanmış; fakat sermayenin çoğu, dernekçilik ve sendikacılık serüvenleri esnasında toplum yararına erimiş. Hiç bir zaman toplum işlerini para kazanmak ve kendi refah düzeyini yükseltmek için kullanmamış. Bunu yapanlardan da ölümüne nefret etmekte.</strong></p><p><strong>Henüz 17 yaşını bile doldurmadan, Ayazma&#39;dan çıkıp gurbet yollarına düşüyor; çünkü köyünde kalırsa ömür boyunca Rodoplar&#39;ın ardıçlılkarında keçi çobanlığı yapacaktı.</strong></p><p><strong>Bu topraklardan Osmanlı geri çekildikten sonra, buradaki Türklerin yüzü hiç gülmemiş. Zaten bütün Balkanlar Türklüğünün akıbeti ve acı kaderi benzerliğini korur.</strong></p><p><strong>Türkler, önür boyu ya çobanlık yapacak, ya da toprak ağalarının çiftliklerinde ırgatlık...</strong></p><p><strong>Ali Ayazmalı&#39;nın ilk durağı İngiltere oluyor. Kıbrıslı bir Türk kardeşimiz, ona ilk önce sahip çıkıyor ve daha sonra çalışma şartlarının daha elverişli olduğu Batı Almanya&#39;ya gönderiyor.</strong></p><p><strong>Alman devletinde 48 yıl yaşıyor ve hiç aralıksız kendi toplumu için mücadele ediyor, çeşitli toplumsal direnişlerde bulunuyor.</strong></p><p><strong>Bu arada onu Yunanistan devleti ( 1984 ) vatandaşlıktan çıkarıyor ve uzun yıllar bir haymatlos, yani vatansız olarak yaşıyor.</strong></p><p><strong>1964 yılında, ailesini görmek için köyüne dönüyor ve bir gün babasının at arabasıyla Gümülcine&#39;ye gidip Türk Gençler Birliği&#39;ne üye oluyor.</strong></p><p><strong>O gün bu gün, dernekçilikten veya içindeki insan sevgisinden hiç vazgeçemiyor.</strong></p><p><strong>Batı Trakyalıların Batı Almanya&#39;daki derneğinin kurucuları arasında yer alıyor, sendikacı oluyor ve bütün gücünü Batı Trakyalı kardeşlerinin gasp edilmiş hak ve hukuklarının geri kazanılması için amansız bir şekilde harcıyor.</strong></p><p><strong>Komünist rejim çizmesi altında inim inin inleyen Bulgaristan&#39;daki Türkleri de hiç unutmuyor. Balkanlı Türklerinin durumunu ve akıbetini duyurmak için hiç aralıksız Batı Almanya ve Türkiye medyalarına yüzlerce yazılar kaleme alıyor.</strong></p><p><strong>Dava adamı Ali Ayazmalı&#39;nın mücadelesi çok çetin ve ağır geçiyor. Her zaman ön saflarda çatışmak, kendisini asla yormuyor ve umudunu söndürmüyor.</strong></p><p><strong>İsmi o kadar çok olaylara karışmış ki, onların tümünü küçük bir yazıda anlatmak adeta mümkün değil.</strong></p><p><strong>Aili Ayazmalı, bir çok devlet büyüğümüz ile şahsen tanışma ve çalışma fırsatı yakalamış. Bunların arasında Alpaslan Türkeş, Kenan Evren, Turgut Özal ve Mesut Yılmaz da yer alıyor. Bizim Balkanlılar&#39;dan Şükrü Şankaya, Mümin Gençoğlu, Sadık Ahmet ve Nuri Adalı gibi kahramanlarımız ile de yakın dostluklar kurmuş.</strong></p><p><strong>1986 yılında, bir grup Alman gazeteci ile beraber Bulgaristan&#39;ı ziyaret ediyor. 13 gün boyunca, Türklerin yaşadığı bazı bölgeleri geziyorlar, tabi ki, Bulgar istihbaratçılar da onların peşinden hiç ayrılmıyorlar.</strong></p><p><strong>Sofya, Varna, Filibe, Koşukavak, İridere ve Killi gibi yerlerde yaşayan Türklerle temaslar kurup, onların gasp edilmiş insanlık hak ve özgürlükleri üzerine bilgiler topluyorlar.</strong></p><p><strong>Almanya&#39;ya döndüklerinde, ülkenin en yüksek tirajlı gazete ve dergilerinde Bulgaristan&#39;daki Türklerin acıklı hikayesini bütün çıplaklığı ile anlatmaktan hiç çekinmiyorlar.</strong></p><p><strong>Ali Aga ile en son Batı Türkleri Derneği&#39;nin Bursa şubesinde bir görüşmem oldu. Şube binasında baş başa kaldık. &quot;Aga, en sonunda derneği ele geçirdin.&quot; diye şakalaştım kendisiyle. Yüzündeki acı tebessümü görmeliydiniz. Tam 17 yıl boyunca, Ali Ayazmalı ve 600&#39;den fazla dava arkadaşı, bu dernekten uzak tutulmuşlar, yani kısacası kovulmuşlar...</strong></p><p><strong>&quot;Bir derneğe siyaset bulaştığında, işte böyle oluyor, kardeşim. Bunca yıldır bizi derneğimizden mahrum edenlere şimdi ben ne diyeyim ki? İlla ki, mahkeme kararıyla mı geri dönmeliydik...&quot;</strong></p><p><strong>Buradaki Ali Ayazmalı&#39;nın bizlere mesajı çok açık ve net.</strong></p><p><strong>Hiç kuşkusuz Balkanlı Türkünün organik hamuru, temiz balkan suyu ile yoğurulmuştur.</strong></p><p><strong>Ali Ayazmalı, işte bunlardan birisidir. Dimdik yürüyüşlü, mağrur bakışlı, inançlı ve cesur...</strong></p><p><strong>Eğer, kendisi ile tanışıp bir kahvesini içmek istiyorsanız, hemen Eğerci&#39;nin yolunu tutunuz.</strong></p><p><strong>Evinin önündeki direkte uzun yıllardır dalgalanan standart dışı büyüklükteki Türk Bayrağı da biraz gönlünüzü okşar ve ısıtır.</strong></p><p><strong>Vatan sevgisinin standardı mı olur, kardeşim!</strong></p><p><strong>Mümin Topçu</strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/vatan-sevgisinin-standardi-mi-_1676917714_Bfphw6.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Vatan sevgisinin standardı mı olur, kardeşim ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/vatan-sevgisinin-standardi-mi-_1676917714_Bfphw6.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çift Beygirli Göçmen Mustafa'nın Oğuluyum Ben...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ates/1966/</link>
            <description><![CDATA[* Köye gelen babam ve ailesi bir müddet boşaltılan köyün ahırında ikamet etmiştir. Ağabeyim bu duruma isyan etmiştir. * Başlangıçta köylü babam ve ailesini Bulgar Gavuru olarak görmüş, gerek babam gerek babası Kuran-ı Kerimi ezbere ve çok güzel okuyabilen ve ailece beş vakit namazlı olduğuna şahit olunca şaşırmışlar.* Sonradan okuduğum Amerika Kaliforniya Eyaleti'nde elektronik mühendisliği ve mastır öğreniminde ve İstanbul Harp Akademisi kurmay subaylık mezuniyet törenlerinde akrabam yoktu.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ates/1966/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 10 Jan 2023 15:44:36 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Menkibe-001 (Hayal Ürünüdür) 1.</p><p>1. Balkan göçmeni bir ailenin çocuğuyum. Ailem Tuna Nehri&#39;nin güneyi, Bulgaristan&#39;ın kuzey doğusu olan Deliorman diye tanımlanan bölgede, Şumnu ilinin Tuşivitsa Köyündendir.</p><p>Nispeten varlıklı bir ailenin çocuğu olan babam, Bulgaristan&#39;ın İstanbul&#39;u diye tanımlanabilecek Varna&#39;da okumuştur. Karneleri bizimki gibi her yıl tek yaprak değil defter şeklinde, 6 üzerinden tüm notları 6&#39;dır. O defteri kaybettim.</p><p>Babam kendi köyüne, Türk okuluna öğretmen olmuştur. Eminoğlu sülalesindendir. Molla (okumuş) Mustafa olarak bölgede nam yapmış.</p><p>2. Bulgaristan&#39;a nereden geldiğimizi araştırdım, bulamadım. Büyük ihtimalle Karamanoğlulları Mehmet Beyliğinden Tuna boylarına gönderilmişiz. Sanırım benim adım da Karamanoğlu Mehmet Bey&#39;den gelmektedir.</p><p>3. Babam, annem, ağabeyim ve ablam, görmediğim babamın babası ve ninem ile birlikte parasız, 1951 senesinde Türkiye&#39;ye göç etmiş ve Türkiye onları Ankara ili Haymana ilçesi Saatli Köyüne isk&acirc;n etmiştir.</p><p>Bulgaristan, &ldquo;Ülke değerlerini başka ülkeye götüremezsiniz, götürürseniz geri döndürürüm&rdquo; talimatı üzerine maddi değerde hiçbir şeyi yanlarına alamamışlardır.</p><p>İsk&acirc;n edilen köy; tamamı bir birleriyle akraba olan çok önceleri Urfa&#39;dan getirilen Türk Aşiretidir. Komşu iki köy Tepeköy ve Kerpiç Köyü Güneydoğu&#39;dan önceden getirilen Kürtçe konuşan iki köydür.</p><p>4. Köye gelen babam ve ailesi bir müddet boşaltılan köyün ahırında ikamet etmiştir. Ağabeyim bu duruma isyan etmiştir. Çünkü Bulgaristan&#39;daki doğduğu büyüdüğü ev bahçeli ve iki katlı bir evdir (Gördüm hala sağlam).</p><p>5. Babam; köyün ağası olan şıh namındaki şahsın yanında ırgat olarak çalışmaya başlamıştır. Annem de ekmek pişirme, düğünü olanların haberini kapı kapı dolaşarak haber verme, karşılığında yumurta, ekmek, peynir, süt almış, çamaşır yıkama vs. işler yapmıştır.</p><p>6. Devlet; hane başı 25 dönüm, bugünkü fiyatı ile kişi başı 25 bin ederinde tarla vermiştir. Toplam 150 dönüm. Ancak, boş , taşlı ve sulak olmayan arazinin taşları nasıl toplanacak, sıfırdan nasıl ve neyle sürülecek, hangi parayla ne ekilecek belli değildir. Önceden getirilen kişilere sulak ve sulak olmayan köy arazileri yüzlerce dönüm verilmiştir.</p><p> 7. İlk iş olarak; babam; civar köylere (Toyçayır ve Güzelyayla) yerleştirilen iki ağabeyi ve babasının yardımıyla Bulgaristan&#39;da askerlik yaparken öğrendiği bilgileriyle babasına ve kendisine kerpiçten birer ev yapmıştır. Bulgaristan&#39;da Türklere silah verilmez, idari işlerde çalıştırılırmış. Babam da marangozluk işlerinde çalışmış. Babamın 1951 yılında yaptığı iki kerpiç ev 70 yıl geçmesine rağmen hala ayaktadır.</p><p>8. Başlangıçta köylü babam ve ailesini Bulgar Gavuru olarak görmüş, gerek babam gerek babası Kuran-ı Kerimi ezbere ve çok güzel okuyabilen ve ailece beş vakit namazlı olduğuna şahit olunca şaşırmışlar.</p><p>9. Köyde doğan ablam Ayşe 6 aylıkken hastalanmış, doktor yokluğundan ve doktora götürme imk&acirc;nları olmadığından ölmüştür. Halen; babamın annesi Feride TUNA ve ayak dibine gömülen kardeşim Ayşe ATEŞ&#39;in mezarları Saatli Köyündedir. Babamın iki taş diktiği isimsiz mezarları yıllar sonra buldum ve yaptırdım. Annem 4 yaşındayken ölen annesinin Bulgaristan&#39;daki, yaptırmak istediğim mezarını bulamadım.</p><p>10. Saatli Köyünde doğan ortanca ağabeyim Yusuf; sarışın ve çok güzel bir çocukmuş. Varlıklı aileler onu evlatlık istemiş, ailem vermemiştir.</p><p>11. İki yıl Saatli Köyünde yaşayan ailem bir hastalık nedeniyle takriben 100 km uzaklıktaki Polatlı&#39;ya at arabasıyla gittiklerinde, annem biriktirdiği çok cüzi parayla Polatlı Doktoru Hayati Beyin parsel parsel sattığı kasaba çevresindeki 300 m2&#39;lik arsanın ilk taksitini vermiştir.</p><p>12. Bu arsa sonradan Polatlı Fatih Mh. Saray Sk. No:51 olmuştur. Bitişiğini de Haymana ilçesi Güzelyayla Köyün&#39;de ikamet ettirilen amcam İbrahim YILMAZ almıştır.</p><p>13. Bu arada; Bulgaristan&#39;dan Türkiye&#39;ye göç ettiğimizde her aile farklı soyadı almıştır. Babam &ldquo;ATEŞ&rdquo;, babası &ldquo;TUNA&rdquo;, büyük ağabeyi &ldquo;KALE&rdquo;, küçük ağabeyi &ldquo;YILMAZ&rdquo;.</p><p>14. Babam; köydeki evini ve yıllar sonra 150 dönüm daha satın alarak 300 dönüme çıkardığı tarlalarını satmadan, ağabeyi İbrahim YILMAZ ve babası Mustafa ile birlikte doktordan satın aldıkları şehir dışındaki arsalara, yardımlaşa üçer odalı kerpiç ev inşa etmişlerdir.</p><p>15. Ankara Polatlı&#39;ya yerleşen babam; &ldquo;Çift Beygirli Göçmen Mustafa&rdquo; olarak at-arabacılık yapmıştır. Daha sonra taş duvar ustalığı yapmıştır. O zamanlar işçi eldivenleri yoktu. Parçalanan parmaklarını taşlardan korumak için her parmağına kalın kumaştan lastikli parmak kılıfı yapıp kullandığını hatırlıyorum.</p><p>16. Müteakiben Polatlı&#39;da ağabeyim Mustafa, 1959 yılında da ben doğmuşum.</p><p>17. Ağabeyimin adı Mustafa, babamın adı Mustafa, babamın babasının adı Mustafa&#39;dır. Öte tarafını bilmiyorum.</p><p>18. Babam; en büyük oğlunu Polatlı Atatürk Heykelinin yanında, bir zamanlar Gordion Oteli ve Baysal Turizmin yazıhanesinin bulunduğu binanın üst katında Terzi Ethem&#39;e çırak olarak vermiştir. Çok iyi bir terzi olan Terzi Ethem daha sonra Alman bir bayan ile evlenmiş, Almanya&#39;ya taşınmıştır. Ağabeyimin evinde eşiyle birlikte ziyarete geldiklerinde gördüm.</p><p>19. En büyük ağabeyim Halil ATEŞ&#39;den sonra diğer iki ağabeyim de terzi çırağı olmuştur.</p><p>20. Sonradan Ethem ustanın yanında yetişen, çıraklıktan ustalık seviyesine ulaşan Halil Ağabeyim, patronu Almanya&#39;ya gitmesi üzerine Çarşı Camisi İş Bankası&#39;nın karşı köşesinde, köşeni yanı başında dükk&acirc;nı olan Terzi Yılmaz GÜZEL&#39;in iki katlı dükk&acirc;nında terzi ustası olarak çalışmaya başlamış, iki kardeşini de çırak olarak yanına almıştır.</p><p>21. Terzi çırağı olmadığım halde anılan dükk&acirc;nın Pazar günleri temizliğine babam ile birlikte yardım ettiğimi hatırlıyorum.</p><p>22. Terzi ustası Halil ATEŞ kısa sürede iki kardeşini de yanına alarak Polatlı Çarşısı&#39;nda demir yolunun altında, ambarların olduğu kuytu bir sokakta kendine bir dükk&acirc;n açmış, bilahare biraz daha merkeze yakın İş Bankası&#39;nın bulunduğu sokağa, daha sonra Altay caddesinde çarşı merkezine çok yakın merkeze taşınmışlardı.</p><p>23. Ağabeylerim beni de terzi yapmak istemişlerdi. Bir yüzük ve astar şeritle sağ orta parmağım 7/24 40 gün bağlanmıştı. Bilahare benden terzi olamayacağını anlamışlar ki; beni başka dükk&acirc;nlara çırak olarak verdiler. Dükk&acirc;nımızın karşısında berber dükk&acirc;nında ve Atatürk Caddesi&#39;nde manifaturacı Mehmet AÇIK&#39;ın dükkanında çırak olarak çalıştım.</p><p>24. Berber dükk&acirc;nında huzur buldum. Ustura bilediğimi ve &ldquo;Çuk çuk&rdquo;u hatırlıyorum. Manifaturacıda diken üzerindeydim. Mehmet AÇIK, oğlu Ferruh ve gelini başka elit dünyalarda, ben başka dünyaların varlığıydım.</p><p>25. Çıraklıkları 3 aylık yaz tatillerinde yapıyordum. Normal zamanda okula gidiyor, bir taraftan da aile bütçesine katkı sağlayacak ilave bir şeyler yapıyordum.</p><p>26. İlk çalışmaya 10 yaşında başladım. Fatih mahallesi Zafer Fırını Tatar İsmet&#39;ten simit alıyor ve satıyordum. Sabah ezanını Tatar İsmet&#39;in fırın ocağının üst katında hamur yoğurma makinasının ve un çuvallarının bulunduğu yerde uyuklarken duyuyordum. Simitler çıkınca satabileceğimizi belirtiğimiz miktar kadar simit alıp mahallelere dağılıyorduk.</p><p>27. İlk para kazanmam 5 kuruş günlük kazancım 75 kuruştur.</p><p>28. Polatlı Devrim İlkokulu&#39;na başladığım sürede ilk kırmızı kurdeleyi takan Remzi GÜNGÖR, ikinci takan benim. Apo veya Pilli dediğim eşinden ayrılıp Romanya&#39;da yaşayan bilahare Türkiye&#39;ye dönen çok sevdiğim sınıf arkadaşım, 2020 yılında corona salgın hastalıktan ölmüştür. İlkokul mezuniyetinde okul birincisi, babası okul aile birliği başkanı olan menteşeli Al&acirc;eddin OVACIK&#39;tır. İkinci ben oldum. Alaeddin liseden sonra okumamıştır.</p><p>29. Ortaokulda okul müdürü aynı zamanda resim dersine girerdi. Resmim çok iyi idi. Yapı ve Kredi Bankası&#39;nın Türkiye çapında açmış olduğu bir resim yarışmasında öylesine yaptığım bir resmim mansiyon ödülü kazanmıştı. Okul Müdürü hem sanatsal hem de ders yönünden çok iyi olduğum için beni severdi. Ne olacaksın diye derste sordu. Kaldırım mühendisi dedim. Bir tokat yedim. Müdür odasında küçük çocuğuyla gelmiş köylü bir adamın, çocuğun iki koluyla müdür masasına dayanmışken sayın müdürümüzün çocuğa babasının yanında şiddetli tokat atması sonucunda müdürden soğumuştum.</p><p>30. Ortaokulda bir de efsane olduğunu düşünen müdür yardımcısı Seyhun SEVİNÇ vardı. Kardeşi yakın arkadaşımdı. Öğrencilerle basketbol oynardı. Çok ama pek çok sertti. Korku yayardı. Sosyal Bilgiler dersimize gelirdi. Nadiren dersi kendi anlatırdı. Şahsi görüşüm; ders anlatması beş para etmezdi demeyeyim. Meşhur Türkçe öğretmenimiz kafamızda anahtarla delik açardı. Kendisinden tek bir şey öğrenmedim. Korkudan başka. Diğeri insan evladıydı. Macitlerin apartmanında oturan ve beni çok seven Fen Bilgisi öğretmenim Esin TOMAÇ&#39;ı saygıyla anıyorum.</p><p>31. İlginç olan; ortaokulda müzik ve kompozisyon dersleri korkulu rüyamdı.</p><p>32. Fen Liseleri sınavı için öğretmenlerimin tuttuğu dolmuş ile Polatlı&#39;dan Ankara&#39;ya sınava gittim. Sonradan öğrendim. Bizi Ankara TED Koleji&#39;ne getirmişler. Hafta sonuydu. Ama kolej öğrencileri de vardı. Onlara baktım bir de kendime. Çok ama çok farklıydık (Yıllar sonra kızım bu okulda okudu). Sınava girdim; &ldquo;&hellip; nokta noktadan sonra ne gelir?&rdquo; Diyor. Bilmiyorum. Anlamıyorum. İlk kez böyle bir sınava girmiştim. Kaybettim. Polatlı&#39;dan subay çocuğu Ferda ERGİNOĞLU ve belediye kütüphanesini müdiresinin yeğeni Yaman YURTMAN Fen Lisesinin ilk sınavını kazanmış, okul birincisi olarak ben kazanamamıştım. İkinci sınavda her ikisi de maalesef kazanamamıştı. Fen lisesi sınavı zorlu bir sınavmış.</p><p>33. Ailem ilkokul, ortaokul ve lisede mezuniyet törenlerine, hatta okullara hiç gelemedi. İlk ve ortaokulda beni bazıları &ldquo;Kürt&rdquo; zannediyorlardı. İstanbul Kuleli Askeri Lisesi mezuniyetimde, dereceye girmiştim, rahmetli Yusuf ağabeyim Polatlı&#39;dan trene binmiş İstanbul&#39;a sabah uyumadan gelmişti. Tüm öğrenim hayatım boyunca annem ve babam sadece iki kez; yine dereceye girdiğim Ankara Kara Harp Okulu ve yine dereceye girdiğim Polatlı Topçu ve Füze Okulu mezuniyet törenine gelmişlerdir. Sonradan okuduğum Amerika Kaliforniya Eyaleti&#39;nde elektronik mühendisliği ve mastır öğreniminde ve İstanbul Harp Akademisi kurmay subaylık mezuniyet törenlerinde akrabam yoktu.</p><p>34. Annem beyin kanserinden, babam alzheimer hastalığından, Halil ağabeyim gırtlak kanserinden, Yusuf ağabeyim akciğer kanserinden ve annem gibi sevdiğim Halil ağabeyimin eşi Nazife yengem erken yaşlarda vefat etmiştir. Mek&acirc;nları cennet olsun, nur içinde yatsınlar.</p><p>Mehmet ATEŞ</p><p>Fotoğraflar: Mustafa AKMAN</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ates_1673357168_R1SbLQ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çift Beygirli Göçmen Mustafa'nın Oğuluyum Ben... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ates_1673357168_R1SbLQ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Burgaz köyleri de direnişe kalkıştı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/burgaz-koyleri-de-direnise-kalkisti/1963/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/burgaz-koyleri-de-direnise-kalkisti/1963/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Fri, 30 Dec 2022 00:41:14 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>1985 yılının ilk günlerinde, &quot;etnik temizleme&quot; sürecini, Kırcaali, Mestanlı, Cebel, Tosçalı ve Killi bölgelerinden kaçıp bizim Burgaz ilinin bazı Türk köylerine sığınan insanlardan öğrenmiş olduk.</p><p>Uygulanmaya başlatılan vahşeti, akan kan ve gözyaşlarını, acıların durdurulması ve direnenlere destek için, bütün dünya medyalarına sesimizi duyurmak için, 1500 - 2000&#39;e yakın direnişçinin katılımıyla barışçıl protesto düzenledik.</p><p>Ana vatanımız Türkiye Cumhuriyeti, Burgaz Başkonsolosluğu önünde, 400&#39;den fazla katılımcı, emniyet güçleri tarafından tutuklandı.</p><p>Tutuklananlar, emniyet müdürlüğüne, kapalı ve açık hapishanelere, okullara kapatıldı. Üç buçuk ay süren sorgulama ve işkenceden sonra, 6 dava arkadaşımla beraber, Belene adasında bulunan temerküz kampına sürgün edildik. </p><p>Seydali, Remzi, Şevket, Ramadan, İsmail, Bekir, Mehmet, Ramis ve Kadir ile beraber sürgün edildik ve  çeşitli işkencelere maruz kaldık.</p><p>O tarihlerde Burgaz ve Kuzey Bulgaristan Türk köylerinde yaşayanlara karşı henüz yoğun baskılar başlamamıştı.</p><p>Halbuki, bizler zannederdik ki, polis, asker ve devlet güvenlik güçleri, vatanı ve vatandaşları korumakla yükümlü.</p><p>Tutuklamalardan kurtulan Aytoslu arkadaşımız R.R. gizliden Sırbistan&#39;a kaçmayı başardı ve Belgrad&#39;taki ABD elçiliğine sığındı. Bu arkadaşımız, bu şekilde bizim haklı davamızı ve direnişimizi bütün dünya medyalarına duyurmuş oldu. </p><p>Birinci elden, bir mağdur olarak, Türklerin yaşadığı köy ve kasabalarda başlatılan bütün ağır baskıları ve yapılan işkenceleri, öldürülen bebekleri ve şehit edilen kardeşlerimizi, cezaevlerine ve temerküz kamplarına tıkananları anlatmış oldu.</p><p>Belene&#39;de 4 buçuk ay kaldıktan sonra, beni Sofya&#39;daki merkezi sorgu yönetmenliğinde 4 ay işkence yaparak sorguladılar ve sonrasında 5 yıl hapis cezasına mahkum edildim. Cezamı Eski Zağra siyasi mahkumler hapishanesindeki altıncı müfrezede tamamladım.</p><p>Bir çok dava arkadaşımız Kuzey Bulgaristan&#39;ın Bulgar köylerine sürgüne gönderildiler.</p><p>Artık büyük bölümümüz, siyasi mahkumların yüzde sekseni aramızdan ayrılarak rahmetli oldular.</p><p>Bütün kader, keder ve dava arkadaşlarıma, dinini, dilini, kültürünü  ve Türk kimliğini korumak için direnenlere, hapis zindanlarında, Belene&#39;de ve sürgünde kalanlara, vefat edenlere, yüce Allah&#39;tan rahmet diliyor, mekanları cennet olsun diyorum.</p><p>İnşallah, Rabbimiz bizim dualarımızı kabul eder.</p><p>İçimizdeki sönmeyen özlem, sevgi ve şükranla bütün şehitlerimizi ebediyen anacağız ve ruhlarını yaşatacağız.</p><p>Seydali Akgün,</p><p>Eski bir siyasi mahkum</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/burgaz-koyleri-de-direnise-kal_1672350408_LopwBf.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Burgaz köyleri de direnişe kalkıştı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/burgaz-koyleri-de-direnise-kal_1672350408_LopwBf.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Yaşar Kemal’in göçmenleri: Bulgaristan’dan Diyarbakır’a göçmenlerin hikâyesi]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/yasar-kemal-in-gocmenleri-bulgaristan-dan-diyarbakir-a-gocmenlerin-hikayesi/1955/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/yasar-kemal-in-gocmenleri-bulgaristan-dan-diyarbakir-a-gocmenlerin-hikayesi/1955/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Wed, 16 Nov 2022 13:14:59 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Türkiye&#39;nin farklı bölgelerine; Trakya&#39;ya, Edirne&#39;ye, Bursa&#39;ya, İzmir&#39;e, hatta Anadolu&#39;nun iç kısımlarına Balkan ülkelerinden, Bulgaristan&#39;dan gelip yerleşen göçmenlerle karşılaşırız. Ancak Balkan topraklarından Diyarbakır&#39;a göç eden Bulgaristan göçmenlerinin Türkler olduğunu kaç kişi bilir?</p><p>&ldquo;A be! Kapitan Aga, hep dalgalık tepelerden götürüp durursun gemiyi. Azcık da nadaslıktan, düzlük yerlerden, sürsene be ya! Kızancıklar, kusup dururlar, baksana bi!&rdquo;</p><p>Bu cümlelerin bir film sahnesinden alıntılanan kurgulanmış replikler olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bir gemi yolcusunun yıllar öncesinden günümüze ulaşan bu sözleri, yaşanmış gerçekliğin kendini ifadesidir.</p><p>Balkanlar&#39;daki toprakların kaybedilmesiyle, yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan Türklere etnik, kültürel ve siyasi baskılar uygulanmış, göçe zorlanmıştır. Türkiye&#39;ye göçler, Lozan Barış Antlaşması&#39;nın imzalanması ve Cumhuriyet&#39;in ilan edilmesiyle birlikte artış kaydetmiştir.</p><p>Türklerin en çok sıkıntı yaşadığı Bulgaristan&#39;la 1925 yılında &lsquo;Türk-Bulgar İkamet Sözleşmesi&#39; imzalanmış,1934 tarihli &lsquo;İsk&acirc;n Kanunu&#39;na göre de göçmenlerin kabul ve isk&acirc;n işlemleri yürütülmüştür. Gelen göçmenler Türkiye&#39;nin birçok iline ve Anadolu&#39;nun nüfus yoğunluğunun az olduğu, işlenmesi gerekli toprakların bulunduğu bölgelere isk&acirc;n edilmiştir.</p><p>Hem kara hem de deniz yolu ile gelen göçmenlerin bir bölümü de Diyarbakır&#39;a yerleştirilmiştir. Dalgalık tepelerden değil de nadaslık düz yerlerden sürülmesi istenen gemi; 1938 yılını 1939&#39;a bağlayan son ayda Bulgaristan&#39;ın Deliorman ve Şumnu yörelerinden Anadolu&#39;ya göçmek için Varna Limanı&#39;ndan ayrılan ve Diyarbakır köylerine yerleşecek olan göçmen yolcularını taşıyan gemidir.</p><p>Yaşar Kemal&#39;in, 3 Temmuz 1951 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer alan &ldquo;Diyarbakır&#39;daki göçmen köylerini gezerken neler gördüm?&rdquo; başlıklı yazısı yayımlanan ilk röportajı olmasının yanı sıra Varna Limanı&#39;ndan yola çıkan bu gemideki yolcuların, Diyarbakır köylerine isk&acirc;n edildikten sonraki durumunu anlatan yazısıdır.</p><p>Türk edebiyatının büyük ismi Yaşar Kemal, göçmenleri anlattığı yazısının bir bölümünde:</p><p>&ldquo;Tavuklu köyü mezarlığında 15 kadar yepyeni mezar saydım. Köprübaşında da o kadar var. Dediklerine bakılırsa, hepsi veremden gitmiş&hellip; Bu yıl bir, gelecek yıl iki, böyle giderse dikiş tutturamayacaklar buradaki göçmenler&hellip;&rdquo; diye yazar.</p><p>Neden öldüler? Neden uzun bir yaşam süremediler? Bunun nedenleri neydi? Göçmenlere ne oldu?</p><p>Yaşar Kemal&#39;in röportajından ilham alarak, 1951&#39;den günümüze altmış dokuz yıl sonra, yarım asrı geçen bir süreçte Diyarbakır&#39;daki göçmenlerin izini sürdük.</p><p>Göçmen köylerinin &lsquo;hatıralarına doğru&#39; bir yolculuk&hellip;</p><p>Diyarbakır şehir merkezinden çıkıyoruz. Biçilmiş, hasadı yapılmış, uçsuz bucaksız buğday tarlalarının arasında yol alıyoruz. Tam tepedeki güneşin ve sapsarı renge bürünmüş ovanın, kızgın bozkır sıcağını hissediyoruz. Buğday sarısından, saman sarısına dönüşmüş tarlalarda, yer yer büyükbaş hayvanlar otluyor. Tek tük araca rastlıyoruz, yol boyunca&hellip;</p><p>Tarlalarda insan hareketliliği yok. Hava sıcaklığının etkili olduğu kadar, tüm dünyada yaşanan koronavirüs pandemisinin köylerdeki yaşamı da etkilediği görülüyor. Kurban Bayramı&#39;nda ovada sessizlik, sakinlik ve son derece de sıcak bir hava hissediliyor. Diyarbakır&#39;ın büyükşehir olmasıyla birlikte; köyler, mahalle olarak geçiyor. Ama ağırlıklı olarak toprak damlı ve yer yer kerpiç duvarlı evleriyle hal&acirc; köyler&hellip;</p><p>İlk durağımız olan Diyarbakır&#39;ın 21 kilometre doğusunda, Ambar Çayı&#39;nın kenarındaki Köprübaşı&#39;na varıyoruz. 1939 yılında Bulgaristan&#39;dan ilk geldikleri zaman 94 haneye, 500 göçmenin yerleştirildiği bilgisini aktaran usta yazar Yaşar Kemal, Köyde son 60 hanede 205 nüfusun yaşadığını belirtir.</p><p>Acaba, 2020 yılında Diyarbakır&#39;ın Köprübaşı Köyünde, 60 haneden geriye ne kadarı kaldı? Kalan hanelerde yaşayan nüfus sayısı kaç kişi? Veya yaşayan kimse kaldı mı? Köprübaşı&#39;nın son göçmeni de göçmüş&hellip;</p><p>Köyün girişindeki bir benzinlikte duruyoruz. Benzinliğin sahibi olduğunu öğrendiğimiz, Hacı Seyithan Ercan&#39;la laflıyoruz biraz. Köprübaşı hakkında sohbet ediyoruz. Göçmenleri soruyoruz. Aldığımız cevap oldukça üzücü oluyor &ldquo;Yok&rdquo; diyor. &ldquo;Kimse kalmadı, göçmenlerden.&rdquo; Çoğunun ilk geldikleri zaman hayatını kaybettiğini söylüyor. Kalanlar da zamanla evlerini ve ellerinde kalan tarlalarını satmış, başka illere, en çok da Bursa&#39;ya yerleşmişler. Geçen yıl, köyde kalan tek yaşlı göçmen de ölünce artık Köprübaşı&#39;nda yaşayan göçmen kalmamış. Bu topraklarda bir ömür geçiren yaşlı göçmenin, köyde başlayan hayat yolculuğu mezarlıkta sona ermiş. Bursa&#39;da yaşayan yakınları, cenazesine yetişememiş, komşuları ve köylüler defnetmişler mezarlığa. Çocukları, çok kereler yanlarına çağırdıkları halde; bırakıp gidememiş, terk etmemiş Köprübaşı&#39;nı. Köyün mezarlığına defnedilen son göçmen olmuş&hellip;</p><p>Köprübaşı; Durmuş Dede (Özen) ve ailesinin, hayatlarının baharında yapmış olduğu göçü kucaklamakla kalmamış, aynı zamanda kendisinin ebedi göçüne de ev sahipliği yapmış. Köyde başka göçmenin kalmadığını öğrenince diğer göçmen köylerine doğru yola çıkıyoruz.</p><p>Köy kadınları kuyudan su çekmekten kurtulmuş Çevre köylerde ve Tavuklu&#39;da Sütçü Hamit olarak herkesin tanıdığı, Bulgaristan göçmeni, Hamit Langal&#39;a ulaşıyoruz. 1939 yılında Bulgaristan&#39;dan gelen göçmen ailenin bir ferdi olarak, 1962 yılında Diyarbakır&#39;ın Tavuklu köyünde doğmuş. Evli ve dört çocuğu olan Langal, ailesiyle birlikte köyde yaşamaya devam ediyor. Hamit Langal ve eşini, komşularıyla evlerinin önünde sohbet ederken buluyoruz. &ldquo;Ne yapalım? Bayramlaşmalar böyle kapı önünde oluyor, virüs var ortalıkta&rdquo; diyorlar. Koronavirüs köyde çok görülmemiş; ancak köylüler tedirgin ve temkinliler. Langal, bizi evinin bahçesine davet ediyor. Geniş, büyük tertemiz bir avlu. Evin oğlu her yeri tazyikli suyla yıkıyor. Evin bahçe avlusuna, suyun verdiği taze bir serinlik esiyor. Yaşar Kemal, Tavuklu köyüne de yer verdiği röportajında &ldquo;Köyün su kuyusunu gördüm, kadınlar yığılmışlar kuyunun başına. Sırasıyla su çekiyorlar.&rdquo; diye yazar. Yıllar öncesinde olduğu gibi köy kuyusundan kovalarla su çekilmiyor. Evin avlusundaki çeşmeden akıyor. Geniş bahçe avlusunun bir bölümüne sebze; saksılarda ve saksı olabilecek her şeye de çeşit çeşit sardunyalar, begonyalar dikilmiş, çiçekler mis gibi kokuyorlar&hellip;</p><p>Günümüzde Tavuklu&#39; da ve diğer köylerde, kimse suyu kuruyan kuyuların başında beklemiyor artık. Su da var, elektrik de&hellip; Peki ya göçmenler? Varna Limanı&#39;ndan, Diyarbakır&#39;a uzanan bir muhacirlik öyküsü&hellip; Hamit Langal&#39;a, &ldquo;Köyde göçmenlerden kaç hane kaldı? Kaç kişi yaşıyor?&rdquo; diye soruyoruz.</p><p>&ldquo;Tavuklu&#39; da ben, ağabeyim ve bir göçmen aile daha olmak üzere üç hane var. Üç hanede toplam yirmi iki muhacir nüfus kaldık. Alıştık artık buralara.&rdquo; diye yanıtlıyor.</p><p>İlk geldikleri yıllarda alışamamışlar kuru sıcağa, uyum sağlayamamışlar. Çoğu, yollarda hayatını kaybetmiş. Türkiye genelini etkileyen kuraklık, kıtlık döneminde yaşamını yitirenler çok olmuş. Sağ kalanların kimi Diyarbakır merkeze, kimileri de yurdun batısındaki başka şehirlere göçmüşler. Başta Bursa olmak üzere yurdun dört bir yanına dağılmışlar. Langal&#39;ın babası ve aile büyükleri, Deliorman bölgesi, Şumnu &lsquo;Yeni Pazar&#39;dan gelmiş. 50 dereceye varan sıcakları görmemişler hiç hayatlarında. Görenler de çok yaşamamış zaten. Kavrulmuşlar sıcaklardan. Anlatırken bir ara derinlere dalıyor Hamit Langal&#39;ın gözleri. Devam ediyor anlatmaya:</p><p>&ldquo;Babam Tavuklu köyüne göçmen olarak geldiğinde, on altı yaşındaymış. Annem ve ailesi de oradan göç edenlerden. Babam ve annem; geliş yolculuklarını, neler yaşadıklarını, nelerle karşılaştıklarını anlatırlardı hep.&rdquo;</p><p>Bulgaristan&#39;dan nasıl gelmişler? Neler yaşamışlar? Langal:</p><p>&ldquo;Bulgaristan, Osmanlı toprağı olmaktan çıkınca Türklere çok eziyetler etmişler, istememişler. Kurtuluş Savaşı&#39;ndan sonra; Atatürk, mübadele ile balkanlardaki Türkleri, yurdun birçok iline yerleştirmiş. Bize de buralar nasip olmuş. Dedemlerle birlikte babam, Varna Limanı&#39;ndan gemilere binmişler. Tuzla Limanı&#39;na gelmişler. Gemi yolculuğu desen, o da başka bir macera olmuş onlar için.&rdquo; Hatta, babasının her zaman anlattığı bir anıyı, hiç unutmamış. Bize de anlatıyor: &ldquo;Varna Limanı&#39;ndan başlamış bizimkilerin muhacirliği&hellip; Ne deniz bildikleri var ne de gemi yolculuğu. Ne bilsinler. Deniz dalgalı, gemi ha bire sallanıyor. Güvertedeki yaşlı göçmenlerden biri kaptana seslenmiş: &ldquo;A be! Kapitan Aga, hep dalgalık tepelerden götürüp durursun gemiyi. Azcık da nadaslıktan, düzlük yerlerden, sürsene be ya! Kızancıklar, kusup dururlar, baksana bi!&rdquo;</p><p>Burada duraksıyor Hamit Amca, çayından bir yudum alıyor&hellip; &ldquo;Böyle işte, aklıma geldikçe gülsem mi ağlasam mı? Bilemem&hellip;&rdquo; diyor.</p><p>Peki ya sonra? diyoruz, gözleri uzaklara, yıllar öncesine dalıyor. Langal:</p><p>&ldquo;İstanbul tren garından, Diyarbakır&#39;a, babamların tren yolculuğu başlıyor. Türkiye&#39;ye kışın gelmişler. Hava soğuk. Devletin göçmenlere yaptırdığı evler bitmemiş, yarım. İsk&acirc;n görevlileri göçmenleri; evlerin yapımı tamamlanana kadar, Elazığ&#39;ın Maden ilçesinde evlere yerleştiriyor. Devlet İaşelerini karşılıyor. Madenliler yer veriyor, ekmeklerini paylaşıyor. O kış, göçmenlerden bir kişi bile hayatını kaybetmiyor.&rdquo; diyerek devam ediyor kaldığı yerden. &ldquo;Sonra, bahara doğru isk&acirc;n edildikleri köylere geliyorlar. Otuz dönüm tarla, bir çift öküz, tohumluk buğday verilmiş. Tarlaları ekip biçene kadar, geçimlerini sağlayacak yeterli paraları da yok. Ne elde var ne avuçta. Babam, bir tandır ekmeği almak için bir yorgan verildiğini söylerdi. O zamanlar herkes yoksul. Türkiye genelinde kuraklık vurmuş memleketi, kıtlık baş göstermiş. İnsanlar açlıktan ölmüş. Hatta benim anne tarafımdan ninem de Şemami köyü, diye bir yer var, orada açlıktan ölmüş. O köyde kimse yaşayamamış, barınamamış. Boşaltmışlar köyü. Bir tek dedem, talandan korumak, köydeki evlerin güvenliğini sağlamak için Şemami köyünde bekçi olarak kalmış. Dedem de rahmete erince hiç kimse kalmamış.&rdquo;</p><p>Hamit Langal&#39;ın, Şemami köyünde bir tek bekçi olarak dedesinin kaldığını söylemesi ile büyük bir şaşkınlıkla, tarihe dokunduğumuz hissini yaşıyoruz. Edebiyatımızın büyük kalemi Yaşar Kemal&#39;in, röportajında yazdığı:</p><p>&ldquo;Bu göçmen köylerden bir Şemami köyü var. Onun macerası ayrı. Bu köye gelen göçmenler, burada bir ay, iki ay, bir yıl, iki yıl kalmışlar; sonra köyü terk etmişler; bir daha da dönmemişlerdir. Şimdi köy bomboş. Bir bekçisi var.&rdquo; cümleleri yerini buluyor.</p><p>Şemami köyünün &ldquo;Bir bekçisi var.&rdquo; diye yazan Yaşar Kemal&#39;in, bahsettiği bekçinin, yıllar sonra torunuyla, farkında olmadan röportaj yaptığımızı anlıyoruz. Şemami köyünde 1951 yılında kalan tek bekçinin torunu Hamit Langal, anlatıyor, biz notlarımızı alıyoruz. Göçmenler geldiklerinde çoğu hastalanmış. Hava değişimi yaramamış. Zatürreye, vereme yakalanmışlar. Veremden ölen çok olmuş. Langal&#39;ın dediğine göre; sıtma salgını kırıp geçirmiş göçmenleri. Babasının anlattıklarını bizimle paylaşıyor:</p><p>&ldquo;Hastalıktan, sıtmadan gözümüzü açamıyorduk, oğulcağızım. Herkes ölüyordu. Köyden bir günde dört cenaze çıktığı oluyordu. Artık ölenlere mezar kazacak, defnedecek ne halimiz ne de takatimiz kalmıştı. Biz de hastayız çünkü. Bacaklarımız tutmaz olmuştu hastalıktan. Dizlerimizde derman, kollarımızda hal kalmamıştı. Ayakta duramıyorduk, bacaklarımız titriyordu. Çoğu ölenleri de birkaç gün sonra, biz de ölmezsek eğer, sıtma nöbetlerimizi atlattıktan sonra gömebiliyorduk.&rdquo; diye aktarıyor.</p><p>Yaşar Kemal röportajında köyde herkesin hasta olduğunu, ölülerini bile kaldıramadıklarını, yazar. Yıllar öncesinde göçmenlerin yaşadıklarını, babasının ifadeleriyle dile getiren Langal, röportajda yazılanların canlı tanıklığını yapıyor. Gerçekleri doğrulukla dile getiren yazar, tarihçi ve gazetecilerin aradan uzun yıllar geçse bile, tarih hakkını teslim ediyor. Shakespeare&#39;in dediği gibi &ldquo;Hiçbir miras doğruluk kadar zengin değildir.&rdquo; Yazarlar, gazeteciler de tarihin canlı tanıklarıdırlar. Önemli olan bu tanıklığı, doğrulukla geleceğe miras bırakabilmektir.</p><p>Zamanla atlatmışlar zorlu günleri, hayata tutunmuşlar ama Tavuklu&#39; da çok az kişi kalmışlar. Açlık, yoksulluk, salgın hastalıklar bir yana o dönemlerde en ağırlarına giden şey kendilerinin Bulgar sanılması olmuş. Hamit Langal:</p><p>&ldquo;Bizler Fatih zamanında Anadolu&#39;dan balkanlara yerleştirilen Karamanoğulları Beyliği Türklerindeniz. Babam ve dedelerim &lsquo;aslınızın nerden geldiğini unutmayın&#39; derlerdi. Biz de hiç unutmadık.&rdquo; diye de sözlerine ekliyor.</p><p>Yerleştikleri bölgede, yöre insanlarıyla, köylüleriyle, komşularıyla uyum sorunu yaşamamışlar. Sıkıntılı, buhranlı yılları birlikte atlatmışlar. Kültürel iletişim ve gelişim sağlayarak sosyal hayatta sıcak dostluklar kurmuşlar. Ancak farklı coğrafyalarda yaşamanın getirdiği farklı gelenek ve göreneklerin olması (o yıllarda yörede yaygın görülen çok eşlilik ve yakın akraba evlilikleri) gibi nedenlerle, daha çok kendi içlerinde evlilik gerçekleştirmeyi tercih eden göçmenler; zamanla kız alıp kız vermişler. Güçlü akrabalık bağları kurmuşlar. Şimdi düğünleri, bayramları, hüznü ve sevinci birlikte yaşıyorlar. Siz gitmeyi düşünüyor musunuz? diye sorduğumuzda, &ldquo;Şimdilik düşünmüyoruz; ama zaman ne gösterir, bilinmez?&rdquo; diye yanıtlıyor.</p><p>Akşam oluyor. Ekşi hamur mayasıyla yapılmış göçmen ekmeği ile kurban etinden oluşan yemeklerle sofra hazırlıyorlar. &ldquo;Kalın, gitmeyin.&rdquo; diyorlar, içten sohbetlerine ve misafirperverliklerine çok teşekkür ederek ayrılıyoruz. Bozkırın ortasında bir fıstık bahçesi Ertesi gün, eskiden köy günümüzde ise Diyarbakır merkez Suriçi ilçesine bağlı mahalle olan Karabaş&#39;a geçiyoruz.</p><p>Büyük yazar Yaşar Kemal, Karabaş izlenimlerini ise göçmen köylerinde yeni dikilmiş bir ağaç bile olmadığının altını çizerek, &ldquo;Köyler çırılçıplak&rdquo; diye yazar. Ağaç dikseler iyi ederlerdi, şeklinde de düşüncesini belirtir. Karabaş, uzaktan göründüğünde, artık yemyeşil bir köy görünümünde. Sokaklarında ve evlerin bahçelerinde, belli ki kırk- elli yıl önce dikilmiş ağaçlar var. Gözlerimiz göçmenleri arıyor, soruyoruz. Göçmenlerden, son bir hanede yaşayan, tek kişi kalmış. Ona da ulaşamıyoruz. Göçmüşler. Çoluk çocuk büyüyünce, tarlalardan elde ettikleri gelir, yetmez olmuş. Geçim sıkıntıları, iş bulamama gibi sorunlar göçlerin devamını sağlamış. Artık sadece göçmenler değil, geçim sıkıntısı yaşayan her köylü göçüyor. Köyden kentlere göç meselesi. Mevsimlik işçi olarak fındık toplamaya, pamuk toplamaya gidenlerden, geri gelenler olmuyor. Yerleşiyorlar, gittikleri yerlere. Giden gidene&hellip; Herkes göçüyor&hellip;</p><p>Hep aynı dram: Geçim sıkıntısı, ekmek kavgası, yaşam savaşı&hellip; Aslında hep bir var olma mücadelesi, tüm yaşanılanlar&hellip; Karabaş&#39; da göçmenlerin ardında, harabe olmuş, yıkılmış evler kalmış. Kırmızı kiremit çatılı, dışı beyaz toprak sıvalı göçmen haneleri. Yıkılmamak için direniyorlar. Ağaçlar yemyeşil dallarıyla dimdik ayakta. Zamana ve mek&acirc;na, kafa tutuyorlar. Ama kol kanat gerecekleri, gölgelerinde serinleyecek göçmenleri yok artık. Bahçedeki ağaçlara baktığımı gören bir göçmen evinde oturan Karabaşlı; ceviz, fıstık ve boy boy meyve ağaçlarını gösteriyor: &ldquo;Kuyulardan kova kova çektikleri taşıma su ile sulamışlar bu ağaçları.&rdquo; diyor. Evini satın aldıkları yaşlı göçmenin gitmeden önce hüzünlü gözlerle: &ldquo;Bu ağaçları sakın kesmeyin! Onlara iyi bakın!&rdquo; diye tembihlediğini söylüyor.</p><p>Karabaşlı yaşlı göçmen, aynı zamanda Diyarbakır&#39;da &lsquo;fıstık yetişmez&#39; diyenlere inat, yıllar önce bozkırın ortasında yetiştirdiği ilk fıstık bahçesiyle tanınıyor. Bozkırda ilk fıstık bahçesini yeşertmeyi başarmış. Karabaş&#39; dan ayrılıyor, Ambar çayı kenarına kurulmuş olan Ambar Köyüne geçiyoruz.</p><p>Ambar Köyü kültürel anlamda bir hoşgörü beldesi olmuş Adını, Ambar çayından alan, muhacirlerin isk&acirc;nı için 1937 yılında önce 40 hane olarak kurulan, daha sonraki göçlerle 200 haneye ve yaklaşık bin beş yüz göçmen nüfusa ulaşan Ambar Köyü&#39;ne varıyoruz. Ambar merkezine vardığımızda, çift şeritli geniş bir cadde üzerine kurulu, planlı yapılı evler, cami ve kahvehanesi ile büyük bir meydan karşılıyor bizi. Bir zamanlar köy olan Ambar; şimdi, Bismil ilçesine bağlı iki bin nüfusu aşan bir mahalle&hellip;</p><p>Meydandaki kahvehaneye oturuyoruz. Göçmen Şaban Okta ile görüşüyoruz. Ailesi 1939 yılında, Bulgaristan&#39;ın, Eski Cuma Köyü&#39;nden göç ederek gelmiş. Genellikle Şumnu köylerinden gelen göçmenlerden Ambar&#39;da yedi-sekiz hanede yaşayan 50-60 göçmen kalmış. Ambarlı Okta:</p><p>&ldquo;Son kalanlar bizleriz. Diyarbakır il merkezine ve Türkiye&#39;nin dört bir yanına göçtüler. Şehirde yaşayan göçmenler hal&acirc; var. Unutmuyorlar, arayıp soruyorlar buraları.&rdquo; Ailesinin yıllar önce Muş-Malazgirt&#39;ten gelerek Ambar&#39;a yerleştiğini söyleyen Metin Barak, sohbete katılıyor: &ldquo;Muhacirler kalabalıklarmış eskiden. Bize de büyüklerimiz anlatırdı&rdquo;. O günlere dair siz neler hatırlıyorsunuz?</p><p>&ldquo;Çok güzel gelenekleri, görenekleri vardı. Genç kızlar, yaşlı kadınlar, çoluk çocuk, Hıdırellez&#39;i kutlarlardı. Tarlalarında ailece, kadın-erkek birlikte çalışırlardı. Biz el orağıyla, buğday biçerken, onlar uzun saplı tırpanla ekinleri biçerdi. Göçmen Saliha Teyzemiz, on erkeğin biçebileceği ekini tek başına biçerdi.&rdquo;</p><p>Sohbete katılanlar Muş, Bingöl, Erzurum, Bitlis, Kars, Varto ile çevre ilçe ve köylerden gelerek Ambar köyüne yerleştiklerini söylüyor. Göçmenlerle akrabalık bağları kurmuşlar. Dünür olmuşlar. Arada bir sohbet esnasında birbirlerine hatırlatmada bulunuyor, şaka yollu takılıyorlar. &ldquo;Buranın ilk yerlileri göçmenlerdir.&rdquo; diyor ve devam ediyor Metin Barak:</p><p>&ldquo;Bizler sonradan buraya gelip yerleştik. Muhacirler, her yeni gelene kucak açtılar. Sonradan gelip yerleşen bizler de bizden sonra gelenlere kucak açtık.&rdquo; diyor.</p><p>Yaşar Kemal, yazısının bir bölümünde Dicle Nehri&#39;nin bir uzantısı olan Ambar çayından: &ldquo;&hellip;Ambar çayının üstüne çeltik ekmişler. Çeltiğin ayakları çaya dökülüyor&hellip;&rdquo; diye bahseder. Zamanla, Ambar çayının üstüne çeltik değil, geleceğin nesillerine bırakacakları hoşgörü ve saygıya dayalı zengin bir kültürel miras ekmişler. Dostluğun, kardeşliğin, birlik ve beraberliğin sağlam temellerini atmışlar.</p><p>Göçmen köylerindeki ziyaretlerimizin sonuncusu olan Ambar&#39; dan ayrılıyor, şehre göçenlerin durumunu öğrenmek için il merkezine geçiyoruz. Diyarbakır&#39;da bir cadde: &ldquo;Göçmenler Caddesi&rdquo; Diyarbakır&#39;a yerleşen Karabaş köyü 1942 doğumlu Bulgaristan göçmeni Saadettin Ürey ile evinde görüşüyoruz. Babasının, Bulgaristan&#39;ın Şumnu kazasına bağlı Yeniköy, annesinin ise Karaman köyü doğumlu olduğunu anlatan Ürey&#39;e, &lsquo;Diyarbakır&#39;a nasıl geldiklerini ve neler yaşadıklarını&#39; soruyoruz.</p><p>&ldquo;Biz hep göçmüşüz. Bizim yolculuğumuz tarihle başlar&rdquo; diyor ve sözlerine devam ediyor: &ldquo;Osmanlı Devleti, Karamanoğulları Beyliğini kendi topraklarına katınca beyliğe bağlı Türkleri akıncılar olarak Balkanlara yerleştiriyor. Bizler de o dönem balkanlara yerleştirilen akıncı Türklerindeniz. Balkanlar, Osmanlı toprağı olmaktan çıkınca da mübadele ile Bulgaristan&#39;dan Diyarbakır&#39;a göç ederek yerleşmişiz.&rdquo; diyor.</p><p>Bulgaristan&#39;dan karayoluyla Edirne Kırkağaç&#39;a, oradan da trenle Karabaş köyüne göçmen olarak geldikleri bilgisini veriyor. Köyden, daha iyi yaşam koşullarında hayatlarına devam edebilmek için il merkezine yerleşmişler. Diyarbakır merkeze yerleşen göçmenler köylerle olan bağlarını koparmamışlar. Bu nedenle genellikle köylere kolay ulaşım sağladığından, tren istasyonu civarına yerleşmişler. Bağlar semtinde bulunan bu muhitte, göçmen mahalleleri oluştuğunu ve zamanla Diyarbakır&#39;da Göçmenler Mahallesi olarak bilinen yerdeki caddeye &ldquo;Göçmenler Caddesi&rdquo; ismi verilmiş.</p><p>Adlarını taşıyan cadde bugün onların anılarını yaşatıyor. Çocuklarını üniversitelerde okuttuklarını gençlerin genellikle tayinle veya atamayla şehirden ayrıldıklarını, memuriyetten emekli olanların da &ldquo;buralarda akrabalardan kimse kalmadı&rdquo; diyerek Bursa&#39;ya veya yurdun farklı illerindeki yakınlarının yanına göç ettiklerini söylüyor. &ldquo;Fazla kimse kalmadı, hep gittiler.&rdquo; diye de ekliyor.</p><p>Göçmenler gitmişler. Gitmişler; ama arkalarında sayfalara sığmayacak kadar acı tatlı hatıralarını, Diyarbakır&#39;a adlarını ve tarihe de derin izlerini bırakmışlar&hellip;</p><p>Yaşar Kemal&#39;in anısına saygıyla&hellip;</p><p>Resmiye Tokgöz</p><p>Fırat Haber</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/resmiye_1668594821_KaxbYA.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Yaşar Kemal’in göçmenleri: Bulgaristan’dan Diyarbakır’a göçmenlerin hikâyesi ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/resmiye_1668594821_KaxbYA.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[İsimler Kütüğü Ve Öfke Hezeyanları]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/isimler-kutugu-ve-ofke-hezeyanlari/1952/</link>
            <description><![CDATA[* “Hanımefendi, biri size gelse başka bir isminiz var mı? Diye sorsa, siz ne derseniz acaba? Ayrıca bütün dünyada her ülkenin kendi vatandaşlarının bir ismi ve soyadı var, bunu siz de biliyorsunuz. Türk vatandaşıyım, benim niye iki ismim olsun!?” diye çıkıştım.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/isimler-kutugu-ve-ofke-hezeyanlari/1952/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 18 Oct 2022 00:07:23 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Oldukça köklü ve kalabalık bir aile olmamıza rağmen, zorunlu göçle birlikte parçalanarak annem, babam ve beşkardeşim ile birlikte Türkiye&#39;ye göç ettik.</p><p>Bulgaristan&#39;da kalan dört kardeşimi zaman zaman ziyarete gidiyorum. Benim gidemediğim zamanlarda da onlar Türkiye&#39;ye geliyorlar.</p><p>Aradan yıllar geçmesinde rağmen, bu böyle devam edip gidiyor. Bir elmanın iki yarısı gibi kalmıştık. Bir yarımız Bulgaristan&#39;da diğer yarımız burada ana vatanda.</p><p>2000 yılında, kardeşlerimi görmek için Bulgaristan&#39;a gittim. Birkaç gün hasret giderip dinlendikten sonra, evrak işlemlerimin takibine başladım.</p><p>Bulgar hükümetinden birkaç evrak talebim oldu. Kız kardeşimle birlikte gittim ve gerekli müracaatları yaptım.</p><p>Görevli bir bayan, kocaman, kara kaplı bir deftere baktı ve:</p><p>&ldquo;İsminiz ne?&rdquo; diye sordu.</p><p>&ldquo;Hafize Beysimova Mustafova&rdquo; dedim.</p><p>&ldquo;Sizin Bulgar isminiz ne?&rdquo; diye sordu.</p><p>&ldquo;Benim Bulgar ismim yok!&rdquo; dedim.</p><p>Giderek ses tonu yükseliyordu ve kabalaşıyordu.</p><p>&ldquo;Nasıl olmaz. Bu defterde kayıtlı herkesin bir Bulgar ismi var, sizin niye yok?&rdquo;</p><p>&ldquo;Benim yok da, ondan&hellip;&rdquo;</p><p>&ldquo;Peki sizin ayrıcalığınız ne?&rdquo;</p><p>&ldquo;Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım!&rdquo;</p><p>&ldquo;Beni ilgilendirmez, annenizin, babanızın adı Bulgarca, sizin isminiz niye değişmemiş? Ya Bulgarca, isminizi söylersiniz ya da bu durumda ben size buradan evrak veremem. Buradaki anne baba adınız da tutmuyor, sizin söylediğiniz isimlerle.&rdquo;</p><p>&ldquo;Hanımefendi, biri size gelse başka bir isminiz var mı? Diye sorsa, siz ne derseniz acaba? Ayrıca bütün dünyada her ülkenin kendi vatandaşlarının bir ismi ve soyadı var, bunu siz de biliyorsunuz. Türk vatandaşıyım, benim niye iki ismim olsun?&rdquo; diye çıkıştım.</p><p>Görevli bayanın kafası iyiden iyiye karıştı, bir yandan da sinirlenmeye başladı. Olanlardan sonra benim de sinirlerim gerildi. Ama sabırdan başka yapacak bir şey yoktu&hellip;</p><p>Derin derin soluklandım sustum, sustum ve:</p><p>&ldquo; Maalesef, Bulgaristan&#39;da yapılan asimilasyon döneminde yüz kızartıcı insanlık dışı bu uygulamaları ben yaşayamadım,&rdquo; dedim.</p><p>Aman, Tanrım, demez olaydım, kadın kovandan çıkan arı grubu gibi saldırdı, deliye dönmüştü.</p><p>&ldquo;Konuşmalarınıza dikkat edin, burada soruları ben soruyorum, siz bana soru soramazsınız!&rdquo; demeye kalmadı, o koca kara kaplı defteri bir kenara fırlatıp attı.</p><p>Her taraf toz duman oldu. Biz tartışırken bir kenardan korkuyla bizi izleyen kız kardeşim&rdquo; Aman abla, sakin ol, önemli olan bizim buradan bu evrakları almamız&rdquo; diyordu.</p><p>Gözlerimde şimşekler çaktı. Sinirimden kimseyi görmüyordum. Nevrim döndü, derler ya, aynen öyle oldu.</p><p>Uygulanan yanlış ve son derece çirkin yüz kızartıcı politika döneminde, Bulgaristan&#39;da kalan dört kardeşimin de zorunlu olarak isimleri değiştirildi. Haliyle ana baba adları da değişti. Ne acıdır ki, annem ve babamın, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmalarına rağmen ve üstelik vefat etmelerine rağmen, Bulgaristan evraklarında isimleri zorbaca değiştirildi&hellip;</p><p>Biraz kendime gelip de&rdquo; Müdürünüzün odası nerede?&rdquo; diğer memurlara sorunca, bir ikisi gelip beni sakinleştirmeye çalıştırdılar. Az önce büyük bir gürültüyle ortalığa fırlatılan o koca kara kaplı defteri alıp hızlıca odadan çıktılar&hellip;</p><p>Aradan birkaç dakika geçtikten sonra, müdürle birlikte görevli biri gelip benden kibarca özür dilediler.</p><p>İstediğim evrakları, sessizce bana verdiler. Teşekkür edip oradan ayrıldım.</p><p>Yaşanan bu trajikomik olayı, bende derin bir iz bırakan tatsız ve son derece çirkin bir davranış olarak ömrüm boyunca hiç unutamayacağım.</p><p>Kendi yanlış politikaları nedeni ile yaptıkları hataları görüyorlar; ama hala daha bu kargaşanın içerisindeler.</p><p>Neyi nasıl yürüteceklerini dahi bilmiyorlar. Kendi kazdıkları çukurun içinde anlamsızca bocalamaktadırlar.</p><p>Bütün tavırlarından belli oluyor zaten.</p><p>Şu anda her ne kadar da iki devlet arasında yumuşak bir politika gidilse, bir ağızlarından tek bir kelime çıkıyor:</p><p>&ldquo;Yanlış, çok yanlış bir politikaymış!&rdquo; diyorlar.</p><p>Belki de, yanlış politika ve kargaşayı, kendi insanı vatandaşı görüyor; ama bu olanların bedelini göç etmek zorunda kalan Türkler çok acı ödüyor ve olanlar çocuklarımıza oluyor...</p><p>Hafize GÜN ( Beysimova)</p><p>ALEV Dergisi</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/isimler-kutugu-ve-ofke-hezeyan_1666041635_yFHWY7.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ İsimler Kütüğü Ve Öfke Hezeyanları ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/isimler-kutugu-ve-ofke-hezeyan_1666041635_yFHWY7.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Срещу бариерите. Необикновената история на обикновения Юсеин Машев  / 1. /]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ucmak-istiyordu/1949/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ucmak-istiyordu/1949/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Fri, 02 Sep 2022 13:43:18 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Зейнеп Зафер</p><p>_____________</p><p>&bdquo;За да докажа на цялото село! И на българето да докажа! Че може!&ldquo; [1] &bdquo;Той тогава излезе герой този човек за нас. Това е голяма работа!&ldquo; [2]</p><p>За спасение от комунистическите репресии и извоюване на свободата си, антикомунисти или защитници на личните си граждански права поемат големи рискове и успяват да пресекат силно охраняваните гръцка, турска и югославска граници на тоталитарна България. Много малко са обаче тези, които съумяват да избягат от лагери и затвори. Не ми е известна друга история на успешно спасение от II обект на концлагера &bdquo;Белене&ldquo;, а след това многократно преодоляване на граници, препятствия и разстояния, която би могла да се сравни с тази на Юсеин Сюлейманов Машев &ndash; Хюсеин Къран (1933[3]-2019) от с. Рибново, живял впоследствие в гр. Сарай (Турция).</p><p>Дори малка част от неговата не измислена или съчинена, а изстрадана одисея, решителността, всеотдайността и саможертвата му въздействат много по-силно от холивудските сценарии. Необхватната визия на този обикновен, с нищо незабележим човек, му помага да намери сили да се противопостави на комунистическата репресивна машина и да реализира своите мечти, приемани от обкръжението му като неосъществими блянове и смели съновидения.</p><p>През 1972 г. в районите с помашко население в южните и северни части на България държавни служители, ученици[4], студенти, военнослужещи и родители на новородени деца, много хора, дори непълнолетни, са подложени на репресии и физически изтезания, за да сменят имената си и имената на децата си. Всички те изпадат в изключително тежко положение, защото трябва да вземат важно решение за живота си. Да се съгласят да сменят името си, за да не загубят работата си, за да не бъдат изключени от училище или университет, означава да се самоизолират и да се отдалечат от общността си, която ги отблъсква в групата на страхливите, слабите или нагаждащите се. Противопоставянето на насилствената асимилация пък означава отказ от всякакви мечти за нормално човешко съществуване, образование и професионално развитие, готовността за пасивна или активна съпротива срещу репресиите изисква саможертва и дългогодишни изпитания и за близките им. Някои от съпротивляващите се помаци заплащат с живота или със свободата си, други месеци наред, дори години живеят нелегално, укривайки се по горите или в други райони на страната. Те са поставени пред дилемата да спрат да се противопоставят, което предполага задържане, физически изтезания и принудително отказване от името, или да потърсят спасение в опит за бягство, което означава да се изправят лице с лице срещу смъртта[5], да се разделят с близките си.</p><p>До трагичната за помаците 1972 година в биографията на Юсеин Машев няма нищо, което да предскаже последвалите събития: 39-годишен, учил до втори клас, като кръгъл сирак израсъл при леля си, без собствен дом, без братя и сестри. За да предостави нормални условия на живот за петте си деца, работи в мината (1962-1970) и години наред строи къща, за която мечтае от дете. Единствената му цел е да осигури нормален живот на децата си, да им построи собствен дом[6]. Но заболява от силикоза, поради което е трудоустроен II степен и назначен за прислужник в селското училище със заплата 62 лева. Местните власти и служители на ДС са сигурни, че обвиненият в подстрекателство на селото за изселване в Турция необразован служител, който не може да работи физически труд, лесно ще се огъне, ще смени името си и ще стане пример за другите в селото. Те не подозират, че този с нищо незабележим човек притежава дух и визия, за които трудно би могло да се предположи.</p><p>Още преди 1964 г., когато стават бунтовете в Рибново[7], започва да се самообразова политически, слуша западните радиопредавания и следи международното положение. Юсеин Машев не се уплашва от репресиите срещу него в началото на 70-те години на XX век, а започва да се противопоставя и да обмисля възможностите за бягство. Когато през 2010 г. в &bdquo;Горчиви разкази&ldquo; (Конедарева 2003: 107-111) прочетох краткия разказ на Юсеин Машев от с. Рибново, живеещ в гр. Сарай, Турция, бях смаяна от историята му, която в периода на комунистическа България няма равна на себе си и надминава най-смелите сценарии. Но в предадената съвсем лаконично житейска история липсваха доста подробности. Например, Юсеин Машев само в един параграф помества разказа си за това как след 5-годишно пребиваване в Турция е тръгнал от Истанбул за Италия. Оттам през Югославия е влязъл нелегално в България, взел е жена си и двете си деца от с. Рибново, прекарал ги е през границата и от Белград заедно са излетели за Истанбул. Нима това е възможно!? Как се е реализирало на практика? За тези, които познават добре комунистическа България, които знаят колко трудно беше да се преминат южните и западната граници нелегално, разказът изглежда невероятен. Този човек или е голям герой, или фантазьор! Защото, за да успее да премине нелегално три пъти българо-югославската границата, той би трябвало да си е осигурил поне помощта на някакво западно разузнаване&hellip;</p><p>Така, започвайки от родното му село Рибново, тръгнах по следите на Юсеин Машев. Най-напред интервюирах Али Киселов, който също има известна роля в тази история[8]. Когато през 2011 г. посетих героя на разказа в гр. Сарай, той беше вече на 77 години и говореше трудно след прекаран преди около 3 години мозъчен кръвоизлив, трудно намираше думите. Въпреки това изключителната му памет беше изцяло съхранена и той можа да възстанови доста подробности, които ме интересуваха, да цитира имена и дати. Изглеждаше много щастлив в новопостроената си къща в гр. Сарай, където живееше заедно със съпругата и някои от семействата на 5-те си деца. Айше Шерифова Машева (Айше Къран &ndash; 1937-2016), която, за щастие, присъстваше на интервюто, обогати разказа с необходимата чувствителност. Направи изключително важни допълнения за моменти и преживявания, които той пропускаше или на които само тя е била свидетелка.</p><p>Юсеин Машев беше наясно със силата на духа и проницателността си, благодарение на които успява да извоюва свободата на близките си и правото им на самоопределение, да уведоми демократичната световна общественост за репресиите срещу помаците. По много естествен начин разказваше за приноса си в противопоставянето срещу тоталитарните мерки за заличаване на помашката общност, защото го приемаше като естествено свое задължение. В Сарай се срещнах и разговарях с още трима души, свързани с плановете му за бягство още през 1972 г. и с други събития от историята му, за които също ще стане дума. През 2021 г. по телефона се свързах или интервюирах други свидетели на неговата одисея, близки, които разказаха неизвестни детайли за Юсеин Машев и ми помогнаха да възстановя някои важни моменти и дати от тази паметна история[9].</p><p>Изселването &bdquo;77 години съм, на айванин нож не съм турил да коля и на куче камък не съм фърлил.&ldquo; Когато през 1972 г. Юсеин Машев, обвиняван в подстрекателство на рибновци да подготвят документи и правят постъпки до турското дипломатическо представителство в София за изселване в Турция[10], е разпитван, унижаван и изтезаван в МВР &ndash; гр. Гоце Делчев, той взема едно от най-трудните решения в живота си. Въпреки непрекъснатия тормоз, с пълното съзнание за тежките последствия, не приема шантажите и заплахите на следователите от ДС и отказва да смени своето име и имената на цялото семейство. Намира смелост да се противопостави, отказва се от предоставената му служба на училищен прислужник и известно време работи в горското стопанство (снимка 1), но натискът и преследванията продължават.</p><p>След като се убеждава, че в България няма да му позволят да живее със собственото си име и да диша свободно, взема трудното решение да се спаси чрез бягство от страната, оставяйки 5-те си деца без баща. В навечерието на планираното бягство през българско-гръцката граница заедно с Рифат Мустафов Гурдалов[11] (Мустафа Улуташ, 1936) от с. Рибново и Ибраим Исмаилов Кисьов[12] (Ибрахим Шентюрк, 1937-2020) от с. Лъжница, Юсеин Машев е задържан (по всяка вероятност в края на юли или в началото на август), тормозен и разследван в Гоце Делчев. След ареста е изселен в с. Земен, Радомирско за три години, където работи в леярна[13].  Той не се уплашва, продължава съпротивата си, чрез познати турци[14] изпраща писма до съмишленика си Рифат Гурдалов, който успешно преминава границата и вече се намира в лагера за емигранти край Атина. Мисълта за спасяване на потъпканото човешко достойнство и запазване на самоличността си чрез бягство от тоталитарна България не го напуска. След 12 месеца му дават безсрочен отпуск, тъй като здравословното състояние на съпругата му сериозно се влошава. Намира се в родното си село, когато съдят (3-6 юли 1973 г.)[15] някои от участниците в масовите Корнишки протести[16], обвинени от ДС за организатори.</p><p>За да уведоми световната общественост за жестоката разправа и несправедливото осъждане на едни от най-смелите противници на смяната на имената, при посещенията на жена си в болницата в София Юсеин Машев изпраща писма на избягалия в Гърция Рифат Гурдалов. Същевременно от съседното село Осиково той му се обажда по телефона, информира го за процеса и за срока на присъдите[17] на подсъдимите от Корница. Кореспонденцията му и последвалите телефонни обаждания са засечени от ДС и той е задържан отново, разследван е 10 дни в МВР &ndash; Гоце Делчев, безмилостно е изтезаван (Конедарева 2003: 108). В &bdquo;Белене&ldquo; &bdquo;Не хвърляй на кучето камъни, ами му хвърли една ока хляб!&ldquo; В първото си интервю Юсеин Машев споменава, че е изпратен безсрочно на острова, където заварва 31 помаци (Конедарева 2003: 108), също като него неприели да сменят имената си. В интервюто си с мен той разказа, че въдворените в &bdquo;Белене&ldquo; помаци не се примиряват и на острова, успяват да се снабдят с транзистор и непрекъснато слушат радио &bdquo;Свободна Европа&ldquo; и другите предавания. От самото начало (17 септември 1973 г.) Юсеин Машев започва да планира и да се готви за бягство. Научава се да плува в Дунав от един българин, който е от Гърция. Същевременно се сприятелява с кучето на лагера, Роко, което в последствие му помага да реализира плана си. Заразата от екзема на няколко лагеристи, които се уговарят да бягат при евентуално настаняване в болницата на гр. Белене, е първата възникнала възможност за спасение. Обаче на лечение изпращат само двама &ndash; Коста от Петрич и Благой от София, и тази възможност за него пропада. Той не се отчайва и продължава да работи върху плановете си за бягство: не спира проучването на терена, снабдява се с помпа, която предварително открадва, чрез приятел си осигурява вътрешна гума на камион. Влага огромно въображение, за да не остави бъдещето си в ръцете на всевластната тоталитарна машина, през дългите дни и нощи на острова мисли как да спаси себе си и семейството си. Когато жена му идва на свиждане, той уверено ѝ казва: &bdquo;Аз ще стоя няколко месеца и ще ми щукне в главата, ти ме знаеш&hellip;&ldquo;[18]. Междувременно, нощем пуска вързаното на синджир куче, което се използва за преследване на бягащи затворници и лагеристи, храни го, сприятелява се с него, за да може да стигне успешно до брега. След 11 месеца престой на острова, на 6 август 1974 г., заедно с кучето Роко, което иначе е винаги вързано и готово да разкъса всеки, напуска II обект и пристига на брега на Дунав. По пътя към мястото случайно заварва 5-ма гладни криминални затворници, дошли тайно да ловят риба. Казва на единия от тях &ndash; Петьо Кучето, когото познава, че е решил да бяга и ако имат намерение да го издадат, ще се върне, за да го убият. Друг от тях, Георги Мишев от София, му предлага да го почака, за да си вземе дрехи и да тръгне с него. Оставя помпата на Петьо Кучето, докато чака Георги Мишев си бръсне дългата брада на водното отражение и се подготвя за тръгване. Бягството &bdquo;Ако стане нещо, ако умра, не ма жали, а ако съм жив, рано или късно ще дойда и ще ви закарам!&ldquo;[19] Юсеин Машев сяда в гумата, спътникът му се хваща за нея, пускат се по течението и управляват, гребейки с ръце. След около 2 часа и половина стигат на брега при Свищов, нарязват гумата на парчета, хвърлят ги във водата, преобличат се със сухите дрехи, които са съхранени завити в найлон. Преминават безпроблемно през портала на фабриката, където Юсеин Машев е изкарван на работа[20] и го познават. Юсеин Машев отива на гарата да види разписанието, за часа на влака нарочно пита служителя на милицията, но след това за по-сигурно решават да пътуват с автобус. Тъй като автобусът не пристига, изпускат и влака и се принуждават да се качат на параход за Русе. Оттам на 7 август тръгват с влак за София. Във влака Юсеин Машев се среща случайно с един човек от Корница[21], изселен. Разказва му, че ще бяга през границата и корничанинът му дава предварително написано писмо до австрийския канцлер[22], в което описва жестоката разправа с протестиращото население на с. Корница. След това двамата бегълци четири дни работят като бояджии в София, за да се снабдят с малко пари. Пътуването им през Станке Димитров (дн. Дупница) и Кюстендил, преминаването на българо-сръбската граница продължава около седмица, по време на което се срещат с много трудности, особено през студените нощи. Спасението &bdquo;И да знаеш, че ще те убият, ша живееш, докато умреш.&ldquo;</p><p>На 19 август вече са на югославска територия, в района на Крива паланка. Югославската пътна полиция спира и глобява шофьора затова, че е качил в кабината повече хора, искат и техните документи. Така са предадени на полицията. На първия разпит се опитват да укрият самоличността си. След като разбира, че не могат да убедят опитните служители на югославските сили по сигурността, Юсеин Машев предава писмото на корничанина от влака, разказва за насилията срещу помаците и бягството им от остров &bdquo;Белене&ldquo;, за условията на острова. Разказът му впечатлява и убеждава югославските служители, които при първоначалното им задържане се държат доста лошо с бегълците. Особено Юсеин Машев се оказва интересен и изключително подходящ емигрант, от който получават информация за II обект на лагера, за репресиите срещу помаците по време на насилствената асимилация в тоталитарна България, за въдворените привърженици на македонската кауза. Чрез него решават да запознаят югославската и световна общественост със събитията, които са малко известни. Журналисти от югославската държавна телевизия снимат разказа му, той говори и по радиото за условията в лагера[23]. Юсеин Машев поздравява близките си с песента &bdquo;Я подай ми мале тънка пушка&ldquo;[24], така уведомява и тях, и враговете си за успешното си бягство. Сръбските власти осигуряват на двамата мъже безпроблемно преминаване през италианската граница и така те се озовават в Триест. В Италия ги настаняват в бежански лагер (снимка 2), водят ги на екскурзии в други страни. Георги Мишев пожелава да отиде в западна страна[25], а Юсеин Машев &ndash; в Турция. Минават месеци, но от Турция така и не идва дългоочакваното разрешение за политическо убежище, въпреки постъпките му посредством турски дипломатически представители в Италия. Междувременно, докато е в лагера, той си пише с роднини в Турция и, разбира се, с Рифат Гурдалов, който вече се е установил и живее в Сарай. 2022 01 Mashev 02 Снимка 2. Юсеин Машев (отляво) с Георги Мишев в Италия. По всяка вероятност снимката е направена в първите дни, защото и двамата изглеждат много слаби. Личен архив В Турция &bdquo;Думам на консула: &ndash; Кораба е отвънка, аз са мятам и заминавам. &ndash; Как ша са мяташ? &ndash; А, лесна работа!&ldquo; Юсеин Машев няма търпение, защото само от Турция, като турски гражданин и с турски паспорт може да осъществи плана си за бъдещето на своето семейство. Вече 11 месеца е в лагера за бежанци в Италия, а очакваното разрешение за заминаването му в Турция се бави. Когато един ден на пристанището в Неапол[26] вижда акостиралия турски пътнически кораб &bdquo;Трува&ldquo; (&bdquo;Троя&ldquo;), заявява на турския консул, че ще замине нелегално и иска да му напише името на институцията, от която очакват потвърждение за приемането му като политически емигрант. Организира с приятелите си емигранти и италианци сбиване на входа на кораба и в суматохата се промушва. Три нощи се укрива в един мини бус, там спи и само при възможност пие вода или си купува нещо друго от барчето на кораба. Съсредоточава цялата си енергия и находчивост върху произтичащото наоколо и успешно се укрива до пристигането на кораба на пристанище &bdquo;Сиркеджи&ldquo; в Истанбул.</p><p>/ Продължава /</p><p>Либерален преглед</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ucmak-istiyordu_1662116119_BWfErm.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Срещу бариерите. Необикновената история на обикновения Юсеин Машев  / 1. / ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ucmak-istiyordu_1662116119_BWfErm.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kinocu Nazif Ağabey]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/kinocu-nazif/1916/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/kinocu-nazif/1916/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Thu, 26 May 2022 12:24:53 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yarım asırlık totaliter rejim esnasında, kendin olabilmek ve kendi yolunda yürümek çok güçtü. Partinin (BKP) her yerde gözü ve kulağı olduğu o yıllarda, partinin &quot;küçük adamlar&quot; dediği ve  yürütülen politikalar ile hiç alakası olmayan insanlar ( Komünist partisine aza olmayanlar), birçok trajediler yaşayarak hayatlarını kazanabilmek için mücadele veriyordu. Onlar için yüksek okullar, yüksek makamlar ve daha birçok &quot;nazik işlerin&quot; kapıları daima kapalıydı.</p><p>Bu yazımda sizlere Deliorman köylerinde ilk seyyar sinema operatörlüğü yapan Nazif Ağabeyi anlatacağım. Biz, bu işi yapanlara eskiden &quot;kinocu&quot; diyorduk.</p><p>Yıllardan 1962&#39;ler, Nazif  Bey, vatan borcunu ödemiş, artık köyündedir. Askerlik yıllarında, bazı hafta sonu günleri seyrettiği filmler, kendisine büyülü bir dünyanın kapılarını aralamıştır. Tam o yıllarda, sinema olayı artık bizim köylere kadar inmişti.</p><p>Nazif Bey, Şumnu Sinema Merkezi&#39;nin, köylerde sinema makinası oynatacak elemanlar aradığını duyar ve hemen müracaat eder. Bir ay boyunca, Varna şehrinde sinema operatörlüğü kursu bitirir ve kendi köyü olan Yusufhanlar&#39;a ( Pristoye ) döner.  Yerel tarım kooperatfi, kendisine bir beygir arabası sağlar ve çevrede bulunan 5-6 köyde  seyyar sinemacılık yapmaya başlar.</p><p>İlk seyyar sinema makinemin adı &quot;Ukrayna&quot; ile bizim köyleri dolaşmaya başladım. Bulgar malı &quot;Slavyanka&quot; makineleri de vardı; ama Ukraynalıların makineleri daha seyrek arıza veriyordu. O yıllarda sinema bileti fiyatları - talebeler için 8 stotinka, yaşılar için de 16 stotinkaydı. Benim aylık maaşım ise sadece 60 levaydı, yani o dönemin yarım maaşıydı.</p><p>İlk yıllarda kadınlar sinema seyretmiyorlardı. Daha çok gençler ve erkekler geliyordu. Bir akşam, sinema sona ermiş, arabaya makinayı yüklüyordum. Salondan dışarı çıkan gençler, seyrettikleri film üzerine ciddi ciddi tartışıyorlardı. O kadar ciddi idiler ki, kavga ediyorlar sanmıştım. Boşuna tartışmayın, seyrettiğiniz film bir hayal ürünü, her şey gerçek dışı ve rol yapma, diyerek kendilerini uyardım; ama onları pek ikna edememiştim...</p><p>Köylerde döndürdüğüm filmleri ilk yıllarda, köylerden geçen otobüslerden gönderiyordum. Daha sonra bunu posta vasıtasıyla yapmaya başladım.</p><p>Film oynatmama 2 saat kala, gramofondan Türkçe plaklar döndürüyordum ve kırda bayırda çalışmakta olan herkes, akşama sinema olacağının haberini alıyordu.</p><p>Aslında filmlerin çoğu propaganda amaçlıydı. Son senelerde insanlar bunlardan bıkmıştı. Sinemaya gelen seyirciler azaldığında, Şumnu&#39;daki müdürlerimiz, planı doldurmak için ara sıra bir Türk filmi gönderiyorlardı. Hint ve Yugoslav partizan filmleri de iyi iş yapıyordu...</p><p>Daha sonrakı yıllarda, her köyün okuma evi binasına geniş ekranlı sinema makineleri getirildi. Bir sözle, 1970&#39;li yıllara kadar sinema altın zamanını yaşadı.</p><p>Köylerimizde, Türk filmleri daima salonları hınca hınç dolduruyordu...</p><p>Hiç unutamam o siyah beyaz Türk filmlerini; &quot;Ağaçlar Ayakta Ölür,&quot;&quot;Keşanlı Ali,&quot;&quot;Kızıl Irmak&quot;...</p><p>Evet, unutulmaz filmlerdi.</p><p>1980 yıllarına doğru, renkli Türk filmleri yapılmaya başlamıştı; ama filmler artık sanattan öte, sadece propaganda amaçlı olduğunu herkes anlamaya başlamıştı. Bu olay &quot;Otobüs&quot; ve &quot;Duvar&quot;  isimli Türk filmleriyle başlamıştı. Daha sonra  çıkan &quot;Yol&quot; filmi de bu yöndeydi...</p><p>1985 yılında zorunlu isim değişikliğine gidilmişti.</p><p>Bir gün Şumnu&#39;da meslekdaşım Ahmed Necip&#39;le buluştuk. Oturduk &quot;peykeye&quot; sohbet ediyoruz. Tanımadığımız bir erkek yanımıza yaklaştı ve bizi uyardı: &quot;Neden Bulgarca olmayan bir dilde konuşuyorsunuz?&quot;  Ahmed Necip, kendisine baktı ve Bulgarca olarak: &quot;Ruslar olmasaydı, nerde sizde o cesaret, o &quot;zadnik&quot; dedi. Durun bakalım, sizler de Rustan daha neler göreceksiniz.&quot;</p><p>Adam hiç ses çıkarmadan aldı başını savuldu.</p><p>Hikmet EFRAHİM,</p><p>Enbeler / Şumnu</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kinocu-nazif_1653558618_aPco9x.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kinocu Nazif Ağabey ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kinocu-nazif_1653558618_aPco9x.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Rusçuklu tatlıcı Tahir Nuri]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ruscuklu-tatlici-tahir-nuri/1903/</link>
            <description><![CDATA[Elinde tüfeği, belinde iki tabancası ve tokalı kaması ile poz veren şahıs, aslında bir kabadayı veya külhanbeyi filan değil, hayta hiç değil.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ruscuklu-tatlici-tahir-nuri/1903/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Thu, 17 Mar 2022 15:39:22 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Bu ilginç fotoğraf, 1912 yılında Rusçuk şehrinde çekilmiş. </strong><strong>Elinde tüfeği, belinde iki tabancası ve tokalı kaması ile poz veren şahıs, aslında bir kabadayı veya külhanbeyi filan değil, hayta hiç değil. </strong><strong>Tamamen Osmanlı usulüne uygun giyinmiş ve kuşanmış olan bu beyefendi, namı değer Rusçuklu tatlıcı Tahir Nuri&#39;dir. </strong><strong>O dönemde şehrin en meşhur pastanesini çalıştıran Tahir Nuri&#39;nin 1920 yılındaki vefatından sonra, tatlıcı dükkanındaki işleri oğlu Naci Tahir devralıyor. </strong><strong>Geçen asrın 40. yıllarına doğru, çalıştırdıkları &quot;Teteven&quot; isimli pastane devrin en uğrak meskenlerinden bir tanesidir. </strong><strong>Ülkede komünist rejim hakim olunca, 1947 yılında tatlıcı Naci Tahir Nuri tutuklanıp İngiltere ve Türkiye lehine casusluk yaptığı suçlamasıyla kurşuna diziliyor. </strong><strong>Casusluk yapıp yapmadığı bilinmiyor, fakat &quot;Teteven&quot; pastanesi hemen hemen geçen asrın sonlarına kadar müşterilerine hizmet vermişti...</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ruscuklu-tatlici-tahir-nuri_1647520762_mZsK2W.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Rusçuklu tatlıcı Tahir Nuri ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ruscuklu-tatlici-tahir-nuri_1647520762_mZsK2W.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Hayrettin Köyün simgesi - Ters Lale]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/hayrettin-koyun-simgesi-ters-lale/1880/</link>
            <description><![CDATA[* Köylüler, göç ederken yanlarında getirdikleri ters lale soğanlarını, evlerinin önündeki avlulara dikerler. Bu dikim işi, kuşaklar boyu sürer gider. Bu ters lale aşkı sayesinde, geldikleri ata yurdu, gönüllerinden hiç gitmez.
O zamandan beri Hayrettin'de doğal olarak her evin bahçesinde ters lale yetişir durur...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/hayrettin-koyun-simgesi-ters-lale/1880/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Fri, 17 Dec 2021 11:41:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ 1878 yılında, Bulgaristan&#39;ın Deliorman bölgesinden bir Türk kafilesi uzun yola çıkar, son durakları Denizli&#39;nin Bozkurt ilçesi Hayretin Köyü olacaktır.Yıllarca doğup büyüdükleri, vatan bildikleri Deliorman&#39;dan, içleri sızlayarak, gözleri yaşlı, bin bir çile ile ana yurda gelen Türk muhacirler, arkalarında evlerini, arazilerini ve atalarının mezarlarını bırakarak gelirler; ama yanlarında getirdiklerinin arasında bir şey daha vardır ki, o şey, bu köyün ve bu göçün simgesi olacaktır yıllarca.Sözünü ettiğimiz göçmen kafilesi, beraberinde ters lale soğanları da getirmiştir.1878 yılında, Denizli&#39;ye gelen bu kafile, rakımı 1400 metre olan Beşparmak ve Maymun Dağları&#39;nın birleştiği bir yaylaya yerleşirler.İlk zamanlar, burada yaşamak zor gelir muhacirlere; ama özverili çalışmaları sayesinde, kısa zamanda bütün zorlukların üstesinden geleceklerdir. Artık yeni köylerinin sahibi olmanın vakti gelmiştir, göçmenliğin bıraktığı tortuları kısa sürede umuda dönüştürüverirler.Yaşama dört elle sarılan göçmenler, yepyeni Hayrettin Köyünü kurarlar.  Köylüler, göç ederken yanlarında getirdikleri ters lale soğanlarını, evlerinin önündeki avlulara dikerler. Bu dikim işi, kuşaklar boyu sürer gider. Bu ters lale aşkı sayesinde, geldikleri ata yurdu, gönüllerinden hiç gitmez.O zamandan beri Hayrettin&#39;de doğal olarak her evin bahçesinde ters lale yetişir durur... ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/hayrettin-koyun-simgesi-ters-l_1639731161_EQtc6F.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Hayrettin Köyün simgesi - Ters Lale ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/hayrettin-koyun-simgesi-ters-l_1639731161_EQtc6F.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bir elin nesi vardır, iki elin ise sesi vardır...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/bir-elin-nesi-vardir-iki-elin-ise-sesi-vardir/1859/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/bir-elin-nesi-vardir-iki-elin-ise-sesi-vardir/1859/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Wed, 27 Oct 2021 11:59:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Bizler Ankara / Pursaklar, Ayyıldız Mahallesi göçmen konutlarında yaşayan vatandaşlarımızın başta ulaşım, çevre düzenlemesi ve özellikle alt yapı / kanalizasyon; Kazım Karabekir sokakta bulunan ve bir yıldır sığınak ve kömürlükleri lağım suyu içinde olan 59,60,61,62 nolu blokların sorunları ile ilgili Ankara Büyükşehir Belediyesi&#39;ne yapmış olduğumuz başvuruya istinaden, ASKİ ve EGO Müdürlüklerinden aciliyete göre çözüm odaklı ilgi, alaka ve sonuç beklemekteyiz. </strong><strong>Şu ana kadar ilgili kurumlardan, ne yazık ki gereken hassasiyeti ve desteği tam anlamıyla göremediğimizi büyük bir üzüntüyle ifade etmek zorundayız. </strong><strong>Bu yüzden tüm vatandaşlardan talep ve beklentimiz, konuyla ilgili Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Sn. Mansur Yavaş&#39;a, sosyal medya dahil, tüm iletişim araçları vasıtasıyla mağduriyetlerin dile getirilmesi ve yardım talebinde bulunulması yönündedir, çünkü bir elin nesi vardır, iki elin ise sesi vardır. </strong><strong>Aksi takdirde vatandaşlarımızın bu mağduriyetleri daha uzun süre devam edebilir. </strong><strong>Lütfen, lütfen ve yeniden lütfen, sesimizi duyunuz! </strong> <strong>Gülşen Ahmetoğlu,</strong><strong>BTKYD Başkanı</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bir-elin-nesi-vardir-iki-elin-_1635325780_IaxeiZ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bir elin nesi vardır, iki elin ise sesi vardır... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bir-elin-nesi-vardir-iki-elin-_1635325780_IaxeiZ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Türk kimliğimiz, dinimiz ve dilimiz  sayılırken...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/turk-kimligimiz/1842/</link>
            <description><![CDATA[* Seçim sandığına hemen hemen uğramaz olduk, sayım memurundan ise kaçınıyoruz.*Bizim toplumda ne gibi yeni dinamikler olgunlaşmakta?* Kimleri dinleyelim, kimlere biat edelim ve kimlere akıl danışalım? * Anlaşıldığı gibi Türklük kimliğine ve payesine kimse para miktarı öngörmemiş, çünkü Türklüğe paha biçilmez...* Bir nevi dinimiz revaçta, etnik kimliğimiz ise önemsiz mi oluyor? Bu iki unsur asla ayrılmamalı ve yan yana yol almalı...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/turk-kimligimiz/1842/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Sun, 26 Sep 2021 13:27:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Şu günlerde sayılıyoruz; etnik kimliğimiz, dinimiz, dilimiz ve bütün varlığımız resmen sayılmakta. </strong><strong>Galiba, bu çok önemli eylemi biraz küçümsüyoruz ve ona soğuk bakıyoruz, sanki ilgi alanımıza hiç girmiyor. </strong><strong>Nede olsa şimdilerde salça ve şarap yapma zamanındayız. Bir de, bu aralar tümümüz uzman politikacı olduk ya... </strong><strong>Seçim sandığına hemen hemen uğramaz olduk, sayım memurundan ise kaçınıyoruz. </strong><strong>Bizim toplumda ne gibi yeni dinamikler olgunlaşmakta? Bazı alışı gelmiş durumlar, artık yepyeni formatlara bürünmekte, bizler adeta düşünce stereotipimizi yenilemeye mecbur kalıyoruz. </strong><strong>Topluma yol gösterecek ve önümüzü aydınlatacak, tam manasıyla aramızdan sivrilmiş ne bir siyasi liderimiz ne de başka bir büyüklerimiz bulunmakta. </strong><strong>Kimleri dinleyelim, kimlere biat edelim ve kimlere akıl danışalım?</strong><strong>Tamamen başıboş bırakılmış durumdayız ama şimdilik insanımız yine de doğru yolundan fazla sapmıyor, fakat endişe edilecek tehlikeli ve acayip durumlarla hiç karşılaşmıyor değiliz...</strong><strong>Başmüftülüğün yerel ve ulusal kadroları illaki din hanesinin doğru düzgün şekilde doldurulmasına ve mutlaka unutulmamasına vurgu yapmaktalar. </strong><strong>Alkışlanacak bir durum, fakat sayım esnasında bir de etnik aidat hanesi sorgulanacak. </strong><strong>Şimdilerde kimse çıkıp, bundan fazla söz etmiyor ve çok büyük önem taşıdığına vurgu yapmıyor.</strong><strong>Bazıları, yaklaşan seçimlerle aklını başını yemiş, diğer bir çoğunluktaki kesim ise artık bu tür konuları tamamen umursamaz olmuş ve başka alemlerde gününü gün ediyor. </strong><strong>Kendileri için yaşamak, sadece masa başında yiyip içmekten ibaret... </strong><strong>Her kimse, kendisini resmen Müslüman olarak ilan ederse, Başmüftülüğümüz bir miktar finansal kaynak sağlamış oluyor. </strong><strong>Anlaşıldığı gibi Türklük kimliğine ve payesine kimse para miktarı öngörmemiş, çünkü Türklüğe paha biçilmez... </strong><strong>Din görevlilerimiz, toplum içinde başarılı bir sayımın gerçekleşmesi için canla başla çalışırken, bu sefer siyasetçi cenahdan nedense pek de ses çıkmıyor. </strong><strong>Bir takım karanlık odaklarla anlaşma mı yapıldı, bunu bilmiyoruz ama şüphe ve tahminlerimizi göz ardı etmiyoruz.</strong><strong>Tamam, anladık, Müslüman olduğumuzu mutlaka yazdıracağız ama bizim Türklük kavramımıza neler olacak? </strong><strong>Bir nevi dinimiz revaçta, etnik kimliğimiz ise önemsiz mi oluyor? Bu iki unsur asla ayrılmamalı ve yan yana yol almalı...</strong><strong>Ya da bazı iç ve dış güçler, Bulgaristan&#39;daki Türk nüfusun sayısını olduğundan daha az göstermek için mi uğraşıyor? </strong><strong>Eski sayım esnasında yarım milyon kusur olarak belirlenmiştik. Şimdi ise çok daha az çıkabiliriz... </strong><strong>Nüfus sayımları, bir coğrafyada yaşayan insanların sayısını tespit etmek her zaman idareciler için faydalı bilgiler vermiştir. Aynısı Bulgaristan için de geçerli olmalı, çünkü bizler memleketimizi seviyor ve sayıyoruz. </strong><strong>Etnik ve din aidatlarımız asla küçümsenmemeli ve alay konusu edilmemeli. </strong><strong>Kalkmış gavatın teki, zoraki dayatılan Bulgar ismimin geri iadesini ben istemiyorum demekte. Anlaşılan böyleleri, kendilerini birer Türk olarak kaydettirmeyecekler. Gitsinler ne halleri varsa görsünler, fakat  ileride onların çoluğuna çocuğuna hiç yazık olmayacak mı sanıyorsunuz... </strong><strong>Modern devlet kavramının ortaya çıkması ile nüfus sayımlarına yüklenen misyon farklılaşmaya başladı, elde edilen bilgilerden hareketle devletler siyasi ve ekonomik politikalar geliştirmektedirler. </strong><strong>Ülkemizin ne kadar modernleştiğini ve demokratikleştiğini, bu seçimler gösterecektir.</strong><strong>Bundan dolayı, kim ne derse desin, sizler bildiğinizi okuyun ve mutlaka sayım memurunun sorularını doğru düzgün şekilde cevaplayınız...</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/turk-kimligimiz_1632653270_IG4oSL.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Türk kimliğimiz, dinimiz ve dilimiz  sayılırken... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/turk-kimligimiz_1632653270_IG4oSL.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[İnşallah, ne demektir? Nerede ve nasıl kullanılır?]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/insallah-ne-demektir/1808/</link>
            <description><![CDATA[* İnşallah, Arapça bir sözcüktür ve "Allah dilerse," "Allah izin verirse" anlamındadır. * Ben bu kelimenin doğru biçimde ve yerde kullanılışını daha görmedim. * Aceleye geldi de böyle oldu demekle bu iş olmaz! Akıllı telefonlarımızı suçlamakla hiç olmaz! Biraz ciddiyet, biraz dilimize saygı diyorum! ]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/insallah-ne-demektir/1808/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Sun, 13 Jun 2021 13:18:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Bu konuyu başka defa da yazıya döküp okuyucularıma sunmuştum.</strong><strong>İnşallah, ne demektir? Nerede ve nasıl kullanılır? Doğru kullanabiliyor muyuz? </strong><strong>İnşallah, Arapça bir sözcüktür ve &quot;Allah dilerse,&quot; &quot;Allah izin verirse&quot; anlamındadır. </strong><strong>Ama nedense ben bu kelimenin doğru biçimde ve yerde kullanılışını daha görmedim. </strong><strong>Kalın kitaplar okumuş bazı il&acirc;hiyat mezunlarının dahi yanlış kullandıklarını görüyorum.</strong><strong>Kelimenin köküne bakalım: inşa. </strong><strong>İnşa etmek, bir şeyi, örneğin binayı yapmak demektir. Allah sözü ile birleştirdiğimizde &quot;İnşallah&quot; şeklinde bütünleşir ve bu da yukarıda belirttiğimiz gibi &quot;Allah dilerse,&quot; Allah isterse&quot; anlamındadır.</strong><strong>&ldquo;Geçmiş olsun inşallah!&quot; &quot;Sağ ol inşallah!&quot; &quot;Nasılsın inşallah?&rdquo; Bunlar yanlış söylenişlerdir. </strong><strong>Kusuruma bakmasın, birkaç gün önce bizim ünlü bir siyasetçimiz Ankara&#39;da &quot;İnşallah, yeni neslin bunu çekmemesi için &hellip;&quot; şeklinde bir söz etti. </strong><strong>Yanlış! &quot;İnşallah, yeni neslimiz bunu çekmez demesi doğru olurdu.&quot; Yani, Allah&#39;ın izin vermesiyle veya Allah&#39;ın dilemesiyle neslimiz bunu (zorlukları, dertleri) çekmez demesi gerekirdi. </strong><strong>&ldquo;Ben yarın inşallah gideceğim&hellip;&quot; &quot;Ben inşallah bu işi yapacağım&hellip;&rdquo; şeklinde konuşmamız yanlış!</strong><strong>&quot;Ben yarın inşallah giderim&hellip;&quot; &quot;Ben inşallah bu işi yaparım&quot; demek doğrudur. Bu şekilde söylerseniz, &quot;Allah izin verirse yarın giderim&hellip;&quot; &quot;Allah izin verirse (dilerse) ben bu işi yaparım&quot; demiş olursunuz. </strong><strong>&quot;Gelsin inşallah!&quot; &quot;Gitsin inşallah!&quot; &quot;Doğum günün kutlu olsun inşallah!&quot; </strong><strong>Bu söylemler yanlış! </strong><strong>&quot;Gelir inşallah!&quot; &quot;Gider inşallah!&quot; &quot;Doğum günün kutlu olur inşallah&quot; demek doğrudur. &quot; </strong><strong>Geldim inşallah&hellip;&quot; &quot;Gördüm inşallah&hellip;&quot; &quot;Buldum inşallah&hellip;&quot; </strong><strong>Yanlış!</strong><strong>Burada kaide değişiyor ve inşallah yerine çok şükür dememiz doğrudur. &quot;Geldim çok şükür&hellip;&quot; &quot;Gördüm çok şükür gibi&hellip;&quot;</strong><strong>Lütfen, bu durumu ciddiye alalım ve doğru yazmayı öğrenelim! </strong><strong>Gerekirse bu yazıyı tekrar tekrar okuyalım! Öğrenene kadar okuyalım! Vurdumduymazlık yapmayalım! </strong><strong>Aceleye geldi de böyle oldu demekle bu iş olmaz! </strong><strong>Akıllı telefonlarımızı suçlamakla hiç olmaz!</strong><strong>Biraz ciddiyet, biraz dilimize saygı diyorum! </strong><strong>Sabri CON</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/insallah-ne-demektir_1623579713_lgCEnm.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ İnşallah, ne demektir? Nerede ve nasıl kullanılır? ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/insallah-ne-demektir_1623579713_lgCEnm.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Göçmenleri yasa boğan kanlı cinayet]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/gocmenleri-yasa-bogan-kanli-cinayet/1791/</link>
            <description><![CDATA[*** Bursa'da boşanma aşamasındaki eşi Mehmet Yıldız (38) tarafından Yunuseli Mahallesi'nde sokak ortasında tabancayla vurularak öldürülen, Kırcaali Kayabaşı köyü doğumlu Aygül Yıldız (35), son yolculuğuna uğurlandı. *** Hep tehdit vardı. Öldüreceğim diyordu. Gelinlikle girdin kefenle çıkarsın diyorlardı, sonunda da dediklerini yaptılar. *** Namuslu, dünya iyisi bir insandı. Tüm ailenin hayatlarını cehenneme çevirmişti. Zanlı daha önce de pompalı tüfekle evlerini basmıştı.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/gocmenleri-yasa-bogan-kanli-cinayet/1791/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Wed, 21 Apr 2021 18:23:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Bursa&#39;da boşanma aşamasındaki eşi Mehmet Yıldız (38) tarafından Yunuseli Mahallesi&#39;nde sokak ortasında tabancayla vurularak öldürülen, Kırcaali Kayabaşı köyü doğumlu Aygül Yıldız (35), son yolculuğuna uğurlandı. </strong><strong>Çiftin 8 yaşındaki oğlu Umut Alim&#39;in de saf tuttuğu cenazede Aygül Yıldız&#39;ın babası Rafet Kaya&#39;nın &ldquo;Kızım, evladım, yavrum&rdquo; diye feryat edip ağlaması yürek burktu. </strong><strong>Anne Rahime Kaya ise torunu Umut Alim&#39;i de yanına alarak kızının sürekli tehdit edildiğini söyleyerek, &quot;Hep tehdit vardı. Gelinlikle girdin kefenle çıkarsın diye. Ailesi tarafından da vardı. Sonunda dediklerini yaptılar.&quot; Kızının, damadı tarafından defalarca tehdit edildiği, damadının ailesinin de tehditler yağdırdığını ifade ederek, &ldquo;Babası kızanımı yalnız bıraktı. Anasını öteki dünyaya gönderdi. 8 yaşında yalnız bıraktı. Ben anneannesiyim ama hem anne olacağım hem baba olacağım hem de dede olacağım. Ben bakacağım kızanıma yeter ki baba tarafı bir şey demesin. Daha 2 ay oldu boşanmaya karar verdiler. 19 Şubat&#39;ta çıktı. Tam 2 ayda kızımı öldürdü. Hep tehdit vardı. Öldüreceğim diyordu. Gelinlikle girdin kefenle çıkarsın diyorlardı, sonunda da dediklerini yaptılar. Bu 2 ay içerisinde gidin bakın bütün karakollara, kızımın telefonlarını dinlesinler hepsini görecekler&rdquo; dedi. </strong><strong>Olay, dün saat 07.30 sıralarında merkez Osmangazi ilçesi Yunuseli Mahallesi 428. Sokak&#39;ta meydana geldi. Özel bir şirkette çalışan Aygül Yıldız, sabah işe giderken yolda boşanma aşamasındaki fabrika işçisi Mehmet Yıldız ile karşılaştı. Çift arasında tartışma çıktı. Tartışma sırasında Mehmet Yıldız, belinden çıkardığı tabanca ile eşine 3 el ateş etti. Aygül Yıldız kanlar içinde yere yığılırken, eşi ise aracıyla kaçtı. </strong><strong>Olayla ilgili çalışma başlatan polis ekipleri, Mehmet Yıldız&#39;ın merkez Yıldırım ilçesi Erikli Mahallesi Akpınar Caddesi&#39;nde bir evde saklandığını belirledi. Adrese giden ekipler, şüpheliye teslim olması yönünde çağrıda bulundu. Ancak Mehmet Yıldız, evin balkonuna çıkıp tabancayı başına dayayarak intihar edeceğini söyledi. Bunun üzerine bölgeye Özel Harekat ekipleri sevk edildi. Mehmet Yıldız, polisin yaklaşık 1,5 saatlik ikna çabasının ardından silahı bırakıp teslim oldu. </strong><strong>Mehmet Yıldız, emniyetteki ilk ifadesinde boşanma kararı aldıklarını söyledi. Yıldız, &quot;8 yaşındaki oğlumuz var. Bana onu göstermeyeceğini söyledi. Sabah karşılaşınca tekrar konuşmak istedim. Oğlunu göstermeyeceğim dedikten sonra nevrim döndü. Parkın orada tartıştık bende dayanamadım yanımda bulundurduğum silahla 3 el ateş ettim&quot; demişti. </strong><strong>Öldürülen Aygül Yıldız&#39;ın yakınları ise, &quot;Mehmet Yıldız istediği zaman çocuğunu görüyordu. Hatta daha önce çocuğunu kaçırdı. Ayın 20&#39;sinde &quot;seni öldüreceğim&quot; diye tehdit ediyordu. Namuslu, dünya iyisi bir insandı. Tüm ailenin hayatlarını cehenneme çevirmişti. Lütfen bilmeden yorum yapmayın. Zanlı daha önce de pompalı tüfekle evlerini basmıştı. Çok üzgünüz&quot; dediler.</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/gocmenleri-yasa-bogan-kanli-ci_1619018998_GCVYcH.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Göçmenleri yasa boğan kanlı cinayet ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/gocmenleri-yasa-bogan-kanli-ci_1619018998_GCVYcH.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Doğduğumuz yerin sevdası...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/dogdugumuz-yerin-sevdasi/1781/</link>
            <description><![CDATA[*** Yarım asır geçmesine rağmen, o doğduğunuz kasabanın veya köyün tozlu sokaklarında koşup oynadığınız geçmiş anılarınızı özlüyor musunuz...
*** Hangimiz hatırlamaz, sevdiği kız ile ilk buluşmasını. Sevdiği kişi tarafından uzatılan çiçeği veya mendili. Ben ayrılığımızı bile unutamıyorum.
*** Çekilen çile ve derin üzüntü, bir nebze olsun unutuluyor ama insan 
doğduğu yerin sevdası ve hasreti ile sonsuza kadar yaşıyor...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/dogdugumuz-yerin-sevdasi/1781/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Fri, 09 Apr 2021 15:01:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Değerli dostlarım, sizlerde benim gibi, yarım asır geçmesine rağmen, o doğduğunuz kasabanın veya köyün tozlu sokaklarında koşup oynadığınız, yazın sıcak günlerde çeşmelerden soğuk sular içip ellerinizi ve yüzünüzü yıkayıp serinlediğiniz, hayvanlarınızı suladığınız çeşme ve pınarları; tarla anızlıklarında, yol boylarında, meralarda kırmızı çiçek açmış gelincikler, beyaz papatyalar ve kekik otları arasında koşmayı ve hiç eskimeyen geçmiş anılarınızı özlüyor musunuz...Bu özlem neye bağlı? Geçmiş zamanlarda kasabamızda veya köyümüzde, kendi tarlamızda yetiştirdiğimiz buğday ve hububatın; meralarda otlattığımız koyun, keçi, sığır ve mandaların lezetli sütünün, afiyetle yediğimiz peynirlerin, yoksa bağlarda yetiştirdiğimiz üzüm, kiraz, şeftali, eriklerin ve armutların etkisi mi var bu özlemin üzerinde...Ormanlardan kesip ısındığımız mis kokulu odun dumanının üzerimizde bir kalıntısı mı var. Onca yıllar geçmesine rağmen, bazı geceler rüyalarımızda, o uzak diyarlarda kalmış olan memlektimizin sokaklarında, dostlarımız ile kendimizi sohbet ve dolaşırken görmekteyiz. Bazı sakin ve hüzünlü anlarımızda, o geçmiş günler aklımıza gelince, anında doğduğumuz yerin evleri, sokakları, bahçeleri ve oralarda   yaşadığımız bir çok olaylar, uzun yıllar geçmesine rağmen, gözümüzün önünde hemen canlanmakta. Allah, insana böyle bir kabiliyet vermiş. Hangimiz hatırlamaz, sevdiği kız ile ilk buluşmasını. Sevdiği kişi tarafından uzatılan çiçeği veya mendili. Ben ayrılığımızı bile unutamıyorum. 1951 yılı göçü, Şumnu tren istasyonunda, &quot;macur&quot; vagonunun platformu üzerinde yavuklumun bana son sarılmasını, trenin hareket ettiğinde, bana el sallayarak uzaklara doğru kaybolup gittiğini hiç unutamıyorum...Göçler, yüzlerce ve binlerce aşıkları, hiç bir daha karşılaşmayacak şekilde birbirlerinden kopardılar. O anılar, her birinin kalbinin bir köşesinde ölünceye kadar gizli kaldılar ve hiç unutulmadılar. Göçler, karı kocayı, ana kızı, baba oğlu, torunları dedelerinden, babaannelerinden ve anneannelerinden bir daha hiç görüşmemek süretiyle, aile bireylerini birbirlerinden ayırdılar. Yıllarca çalışıp ve biriktirip, büyük sefalet, çile ve azap içerisinde edindikleri bunca malı mülkü bırakıp gittiler... Gittikleri topraklarda yeniden sıfırdan başladılar ve başardılar. Çekilen çile ve derin üzüntü, bir nebze olsun unutuluyor ama insan doğduğu yerin sevdası ve hasreti ile sonsuza kadar yaşıyor...Tahsin HÜSEYİN, Şumnu ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/dogdugumuz-yerin-sevdasi_1617972233_SZK2pw.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Doğduğumuz yerin sevdası... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/dogdugumuz-yerin-sevdasi_1617972233_SZK2pw.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Yazılacak ve sorgulanacak daha bir çok şey var...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/yazilacak-ve-sorgulanacak-daha-bir-cok-sey-var/1729/</link>
            <description><![CDATA[*** Bulgaristan’daki Türklerin kara günlerini unutmayalım ve unutturmayalım! 
          *** Söylediğimiz ninnilerimize karışmıştı artık annelerimizin “Bir gün mutlaka Türkiye’ye gideceğiz!" sözleri.  *** Babam, elin memleketinde bundan sonra bir çivi bile çakmam derdi. Birdenbire memleketimiz bize yabancı olmuştu.          *** Evlerimizin kapılarını kapatıp, arkamıza hiç bakmadan çıkıp gidiyorduk. Gözümüz hiçbir şey görmüyordu. Ne gezisi? Hayallerimiz gerçek oluyordu! ]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/yazilacak-ve-sorgulanacak-daha-bir-cok-sey-var/1729/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Fri, 25 Dec 2020 21:22:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Bulgaristan&#39;daki Türklerin kara günlerini unutmayalım ve unutturmayalım! Utanç verici olayları yaşamış son nesillerdeniz bizler. Gençlerimiz mutlaka başımıza gelenleri bilmeli ve bu dönemde de sinsice devam eden asimilasyona karşı çok dikkatli olmalılar.Söylediğimiz ninnilerimize karışmıştı artık annelerimizin &ldquo;Bir gün mutlaka Türkiye&#39;ye gideceğiz!&quot; sözleri.Evde sadece pasaport, vize, Türkiye Başbakanı ziyaretleri ve hangi şehre göç edeceğimiz konuşuluyordu. Süleyman Demirel&#39;di sanki baş rolde olan, ziyaretleri beklenen kişiydi. Kesin Yeşil Bursa&#39;ya yerleşecektik...Pasaportumuz 1968 yılında çıkmış, fakat o dönem vize alamamıştık. Elimizde, babamın gözbebeği olarak onu 10 yıl boyunca saklamıştık. Geçen yılların bize oynayacağı oyundan habersizdik, tabii ki. Yine parçalanacağımız aklımıza bile gelmemişti.Seneler geçer, çocuklar büyür ve yeni aileler oluşur ya, bizim ailemiz de bunu yaşadı. Ben evlenmiştim ve eşimin ailesinin göç etme niyeti ise yoktu. Kişiselleştirmek için paylaşmıyorum özel hayatımı, sadece parçalanmalara, çekilen acılara dikkatleri çekmek için.1989 yılında biz de göç ettik. Elinde pasaportu olan aileler tamamen göçe kilitlenirdi. İnşaat ustası olan babam evimize bakmaz oldu. Elin memleketinde bundan sonra bir çivi bile çakmam derdi. Birdenbire memleketimiz bize yabancı olmuştu. Daha o dönemde özgüvenimiz bile yükselmiş, etrafa daha bir umursamaz şekilde bakıyorduk.Türkiye&#39;ye gidecektik artık bizler. Gittik de... Birlikte olmasak da, 12 yıl sonra ailelerimize kavuştuk. Tabi ki, o dönemde internet ve görüntülü aramalar yoktu. Mektuplar yazılırdı. Cevapları aylarca beklenen ve aile yadigarı gibi saklanan mektuplar. Sadece bizimkilerini değil, konu komşunun da mektuplarını okuyan ve cevapları yazan bendim. Başıma herkes merakla toplanmış, defalarca okuturlardı gelen kıymetli mektupları. Cevapları da hiç istisnasız &ldquo;En evvela deruni dilden ve cani gönülden, büyüklerimizin ellerinden, küçüklerimizin gözlerinden öperek sizlere selamlarımızı iletiyoruz!&ldquo; ile başlıyordu. Anlamını tam bilmiyordum ama klişeleşmiş bir ifadeydi. Heyecanla etrafımı sarmış ev halkı, tekrar tekrar yazdıklarımı okutuyor ve içlerine sindikten sonra devam ediyordum. Herkes bir şey söylüyor, geri dönüp düzeltmeler ve ilaveler yaptırılıyor ve sık sık &ldquo; Bacak gibi yazma şu harfleri, güzel yaz anlaşılsın!&rdquo; uyarıları yapılıyordu... Ah, bir de TRT&#39;nin yayınladığı bir program yok muydu, içlerimizi dalayan ve konu komşu bir arada ağlayarak dinlediğimiz o program. Türkiye&#39;ye göç etmiş olanlar, Bulgaristan&#39;daki yakınlarına selam gönderiyorlardı, kendi sesleri kayda alınmış, gözyaşlarına boğulmuş sesler bizlere ulaşıyordu. Onlar ağlar, bizler daha çok ağlarız&hellip;.Seneler geçiyordu ve Türk çocukları da eğitimini üniversitelerde devam ediyorlardı. Bir çok kriter uygulanıyordu, tabii ki. Anne baba komünist partisi üyesi olacak, aktif görev alacaklar. Bunların çocukları daha rahat ve öncelikli üniversitelere kabul ediliyor, diğer çocuklar da ön lisans programlarına yerleştiriliyordu. Meslek sahibi olunuyordu. Önemli olan da buydu. Mezun olduktan sonra, mecburi üç yıllık hizmet için devletin tayin ettiği yerlerde iş başı yapılıyordu. Eğitimimiz sürece başarılı olmaktı tek amacımız. Ancak bu şekilde fark edilecektik ve belki de daha iyi şartlarda iş başı yapma şansımız olacaktı. Türk çocuklarını yüksek okullara yerleştirmek için daha o dönemlerde rüşvetler veriliyordu. Sınava girilip başarılı olunsa da, sıralamada mutlaka bir &ldquo;sorun çıkıyordu &ldquo; ve onu düzeltmek için her hizmetin tarifesi belirlenmişti. Tavuklar, kazlar, kuzular, baklavalar, paralar. Kim ne verebilirse ama mutlaka vermeliydi. Çocukları gözden düşmesin diye herkes &quot;hediyelerini&quot; veriyordu...Türk&#39;ü Bulgarı hep bir aradaydık ama yine de çok meşhur bir söz yerleşmişti dillere; &ldquo;İyi oğlan ama Türk!&rdquo; - &quot; Hubovo momçe ama Turçe!&quot; 1984 yılına kadar, hayatımız bu şekilde devam ediyordu.Daha önce Pomak ve Çingenelerin Türk isimleri Bulgar isimleri ile değiştirilmişti. Bunu duyunca herkes endişe içinde, ya biz Türklerin akıbeti ne olacak diye bilgi almaya çalışıyorduk. Gelen cevaplar da hep bizi rahatlatan cevaplardı. Aslında Pomak ve Çingenelerin soylarının önceden Bulgar oldukları ve Osmanlı tarafından zorla İslam&#39;ı kabul ettikleri söyleniyordu. İnanmıştık bütün bunlara, ta ki bizlerin de isimlerini değiştirmeye başlayana kadar...Yıl 1985. Akşam saat 20.00. Ayı ve günü tam hatırlayamıyorum. Hatırımda kalan kararmış hava ve derin bir sessizlik. Köyde bu sessizlik insanı yorar bile, çünkü dünyadan kopmuş bir yer gibidir, ıssız ve karanlıktır köy yeri. Çok nadir, geç kalmış bir araba veya misafirlikten dönen birileri geçer, karanlıkta kaybolurlar ve sadece ev içindeki konuşmalar devam eder. Televizyona dalınca da evde herkes susup yayına dalar. Tam dalmışız, araba sesi duyduk. Uzaktan aldık sesi akşamın ıssızlığında. Bir araba yaklaşıyordu ve tam bizim evin önünde durdu. Tabi ki, hemen dışarıya fırladık.Muhtarlığın arabası gelmişti. Sürücüsü, benim ve eşimin hemen muhtarlığa gitmemizi tembihledi. Sebebini sorunca da, &quot;Ben bir şey bilmiyorum, emir kuluyum!&quot; dedi ve minibüsün arka kapısını açtı. Ürktük. Türklere yapılan isim değiştirme baskılarını duymuştuk. Belli ki, sıra bize gelmişti.&quot;Bu saatte gitmiyoruz! Sabahın suyu mu çıktı?&quot; deyip diklendi eşim. &quot;Kararı sen vermiyorsun!&quot; dedi aracın içinden gelen bir ses. İki bekçi, ellerinde silahlarla, arabanın içinde oturuyorlardı. Hep tanıdık konu komşuydular. Neler oluyor sorumuza da sadece omuzlarını kaldırıp gözleri ile oturun işareti yaptılar.25-26 yaşlarındayız. Evde uyumuş iki çocuk ve korkudan titreyen anne babamızı bırakmıştık. Neden alındığımızı tahmin ediyor ve bunu bekliyorduk zaten. Er ya da geç bu olacaktı, bizim de sıramız gelecekti. Gözümün önüne Alman Nazilerinin Yahudileri toplama sahneleri geldi. Nasıl da benziyordu. Aynı sahne, aynı korku ve aynı titreme. Sadece bizi alacaklardı. Sonradan anladık ki, ilk önce hep aydın kişiler alınmış; doktorlar, hemşireler, öğretmenler...Bizlerin önüne ilk önce Bulgar isimleri içeren defterler atılmış ve &ldquo;Birer isim seçin!&rdquo; denmişti. Dışarıda arabalar insan taşımaya devam ediyordu. Bekleme odası doldu ve komünist partisi sekreterinin ( En önemli adam) de bulunduğu odaya teker teker çağırılıyorduk.Kurtuluşu yoktu bu işin. İntikam düşüncesi ile insanlar saçma sapan, Bulgarların bile kullanmadığı isimleri yazdırıyorlardı; Huban, Belin, Demir&hellip;Bir kaç gün içinde herkesin ismi değiştirilmişti. Garip olanı da şuydu, kuzenler farklı dede isimleri seçmiş, kardeşlerin bile baba isimleri aynı değildi. Daha o zaman bu tuhaflıklar bizi şüpheye düşürmüş ve bu durumun geçici olacağı umudunu aşılamıştı. Arşivler saklanacaktı kesin, çünkü kimin kim olduğu belli değildi.Birbirimize kendi isimlerimizle hitap ediyorduk, çalıştığımız yerde bize nasıl hitap edileceğini bilemiyordu arkadaşlarımız. Kendi isimlerimizi kullanmak kesinlikle yasaktı. Sadece yeni verilen isimler geçerliydi. Her yerde bunu takip eden ajanlar ve ihbarcılar dolaşıyordu. Cezalar uygulanıyordu.Sağlık ocağına gelen yaşlı Türkler, bizimle Türkçe konuşamıyor, yanlarında torunlarını tercüman olarak getiriyorlardı. Hasta şikayetlerini Türkçe anlatıyor, çocuklar ise Türk olan bizlere Bulgarca tercüme etmeye çalışıyorlardı. Dilimizi konuşmanın yanında milli kıyafetler, ibadetlerimiz, sünnet ve folklorumuz da tamamen yasaklanmıştı.Defalarca gece yarıları gizli sünnet olmuş, hayati tehlike geçiren kanamalı çocuklar kurtarıyorduk. Hapis cezalarından dolayı, onları hastaneye götüremiyorduk ve başlarında sabahlıyorduk. Çocuklarımız perişan olmuşlardı. Neden okulda Türkçe, evde ise Bulgarca konuşmaları yasaktı? Kesinlikle Bulgarca konuşulmuyordu bizim evimizde, çünkü sözümüzün geçtiği tek kalemizdi yuvamız. Öyle bir yasak uygulamışız ki, çocuklarımız Bulgar dilinden nefret etmişti ve göç ettikten sonra da senelerce tek Bulgarca kelime kullanmak istememişlerdi...Seneler geçiyordu. Yeni doğan çocuklara doğrudan Bulgar isimleri konuyordu. Türkçe konuşmak kesinlikle yasaktı. Uyarı cezası almadığımız gün yoktu. Sadece uyarılıyorduk. Herkes hatanın farkındaydı. Bu şekilde sonuç alınamayacağını biliyorlardı, çünkü yönetimde olanlar da emir kuluydu.Bu süreç tam 5 yıl sürdü. 1989 yılında, önemli bir kararla Türkiye sınırlarını açtı ve böylece &quot;Büyük Gezi&quot; başladı. Her isteyen &quot;turist olarak&quot; Türkiye&#39;de 3 ay kalabilecekti. Turizm gezisi diyorlardı, fakat tren vagonlarına bazı ev eşyalarımızı doldurmaya izin veriliyordu...Emniyet müdürlükleri önlerinde sabahlıyorduk, pasaport alabilmek için. Rüşvet veriyorduk bir an önce tren biletine sahip olabilmek için. 9 aydan küçük, sahip olmak için 15 yıl sıra beklediğimiz arabalarımızı hurda durumunda olan araçlarla takas ediyorduk.Evlerimizin kapılarını kapatıp, arkamıza hiç bakmadan çıkıp gidiyorduk. Gözümüz hiçbir şey görmüyordu. Ne gezisi? Hayallerimiz gerçek oluyordu! Önceden göç etmiş ailelerimize kavuşacaktık. Annelerimiz bizi emzirirken fısıldadıkları &ldquo; Bir gün mutlaka Türkiye&#39;mize gideceğiz! &ldquo; sözleri gerçek oluyordu, fakat ailelerimiz yine parçalanıyordu. Çocukları askerde olan aileler gidemiyorlardı ama bir an önce çıkıp gitmemiz için bizi yüreklendiriyorlardı.Buruk sevinci ve üzüntüyü bir arada yaşıyorduk. Duygularımız paramparçaydı. Bir yandan daha önce göç eden akrabalarımıza kavuşma sevinci ve heyecanı, diğer yandan arkamızda bıraktıklarımızdan ayrılma üzüntüsü. Biz bunu ne ile hak etmiştik? Azınlıkların kaderi miydi yaşadıklarımız? Her göçte ayrılan aileler ve parçalanan yürekler...Benim ailem için, 6 Temmuz 1989 tarihi hayatımızın dönüm noktası olmuştu. İyi ki de oldu. Tabii ki, özetlediğim hikayemiz bununla bitmiyor. Herkes kendi hikayesini hatırlamıştır yazımı okurken. Ne hikayeler vardır kim bilir, bizimkisi yanlarında basit kalır.Önemli olan sorular şunlardır aslında;- Günümüzde gerçekten asimilasyon bitmiş midir, yoksa gizli bir faaliyet içinde devam mı etmektedir?- 30 yıllık zaman içinde anayasal azınlık haklarımızın ne kadarı iade edilmiştir?- Demokrasinin ilk yıllarında coşku ve umutla, daha sonraları her seçimde korkutulduğumuz asimilasyonun geri gelmesi ile oy verdiğimiz parti, bizim haklarımızın ne kadarını koruya bilmişti, korumak istemiş miydi?- Yapılmış olan yanlıştan dönülmesi, gerçekten Türklerin desteklediği partinin başarısı mıydı, yoksa diğer partilerin aldığı bir karar mıydı?- Seçim öncesi yapılan mitinglerde neden her defasında bizleri eski günlerin geri gelebileceği hikayesi ile korkutuyorlardı?- Hala, böyle bir tehlike mi var?- Desteklediğimiz parti yönetiminin bildiği ve bizimle paylaşamadığı tehlike nedir?- Çocuklarımız neden sağlıklı bir program ile anadilinde eğitim alamıyorlar?- Hangi amaçla, bu yıllar içinde okullarda Osmanlı Dönemi şimdiki Türk nesillere karşı kin ve düşmanlık aşılayacak şekilde aktarılmıştı?- Bilinçli uygulanan ve hala Türk azınlığını yavaş yavaş eritme politikası mı yürütülüyor?- Bulgaristan&#39;ın azınlıklar için imzaladığı ve uyması gereken AB Direktiflerini kim kontrol ediyor?Maalesef ki, yazılacak ve sorgulanacak daha bir çok şey var...Leyla ÖNER ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yazilacak-ve-sorgulanacak-daha_1608923329_LTbP9k.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Yazılacak ve sorgulanacak daha bir çok şey var... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yazilacak-ve-sorgulanacak-daha_1608923329_LTbP9k.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Politika yapmıyorum, kusura bakmayın, hakikatleri söylüyorum...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/politika-yapmiyorum-kusura-bakmayin-hakikatleri-soyluyorum/1725/</link>
            <description><![CDATA[*** Efendim, ben, Balkan Türkleri Federasyonu Başkanıyım, aynı zamanda milletvekiliyim. *** Gelin, dış konularda, dış Türkler konusunda beraberce bir fikir alışverişi yapalım. ***  "Mümin Ağabey, ben de seninle beraber yedi sene uğraştım; annemi babamı getiremiyorum, Filibe Konsolosluğu'na beni sokmuyorlar, Allah aşkına bana yardımcı ol" diyor.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/politika-yapmiyorum-kusura-bakmayin-hakikatleri-soyluyorum/1725/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Sat, 19 Dec 2020 12:19:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bal-Göç ve BGF Genel Başkanı ve 19. dönem Bursa Milletvekili Mümin Gençoğlu&#39;nun 15 Aralık 1992 tarihli TBMM konuşması. Tam Metni:</p><p>Bizler, Bulgaristan davasını 1985&#39;te nasıl başlattık, nasıl bitirdik; arkamızda, o günün bilinçli ve kararlı hükümeti; bunun ötesinde, oluşmuş bir kamuoyu, daha doğrusu Yüce Türk Milleti vardı.</p><p>O günleri bir hatırlayalım. Ne diyordu Yüce Türk Milleti, ne diyordu Mümin Gençoğlu Taksim Meydanında:</p><p>&quot;Ey Jivkov, aklını başına topla; gel, bu gaddarlıktan vazgeç. Gün gelecek sen de gideceksin, senin rejimin de gidecek.&quot;</p><p>Allah&#39;a çok şükür, işte şimdi Bulgaristan konusunda istediğimiz oldu.</p><p>Efendim, ben, Balkan Türkleri Federasyonu Başkanıyım, aynı zamanda milletvekiliyim.</p><p>Elbette ki, bu konular, oradan gelecek turistleri de ilgilendiriyor. Bulgaristan&#39;dan gelecekler için duvar konursa, Yugoslavya&#39;dan gelecek turistler de, korkudan gelemeyebilir. Müsaade edin de, bu konuları da arz edeyim... Bu konuları, katiyen politika yapmak için arz etmiyorum.</p><p>Demek istiyorum ki, gelin, dış konularda, dış Türkler konusunda beraberce bir fikir alışverişi yapalım. Bulgaristan&#39;daki soydaşlarımızdan Türkiye&#39;ye gelenlerle ilgili elimde dosyalar var. Kusura bakmayın, bunları da arz etmek zorundayım.</p><p>Şu dosyaya bakınız; </p><p>Dosyada adı geçen kişinin annesi, babası, evlendiği kişi burada; Karacabey&#39;de -Bursalı milletvekillerimiz burada- nikah kıydırmış &quot;Sen turist geldin, vatandaş olmadın, haydi bakalım Kapıkule&#39;ye&quot; denmiş... Tarih : 9.12... 1992 efendim. Buyurun, tetkik edin. Dosya burada. Bu tarihte nik&acirc;h kıydırmış; nik&acirc;hı ben kıymadım, Karacabey Kaymakamlığı kıymış, evlendirmiş. Evlendirmişsiniz; ama, o kişi turist geldi diye, karısından ayırıp gönderiyorsunuz!</p><p>Bir başka dosyada şunlar var;</p><p>Annesi, babası ve bir çocuğu Bulgaristan&#39;da kalmış Bursa&#39;da öğretmenlik yapan bir kişi &quot;Sayın Gençoğlu, annemi babamı getiremiyorum, ne olursun bana yardımcı ol&quot; diyor. Göç vizesi alamıyorlar, turist gelirse de &quot;turist geldin&quot; diye geri gönderiyorsunuz! Peki, ne yapsın bu garipler, ne yapsın bu zavallılar?</p><p> Üstelik, &quot;Sen Türkiye&#39;deki akrabanı ziyaret etme, anneni babanı görme&quot; diye, akraba ziyaretine gelenlere günde 30, turist olarak gelenlere de günde 70 dolarlık tahdit koyuyorsun. İnsaf edelim...</p><p>Politika yapmıyorum, kusura bakmayın, hakikatleri söylüyorum. (Alkışlar) O bakımdan beni lütfen mazur görün.</p><p>Şu dosyada adı geçen bir arkadaşım, Bal-Göç&#39;te benimle beraber gece gündüz çalışmıştı. Bulgaristan&#39;a, annesini babasını almaya gitmiş, bana Sofya&#39;dan mektup gönderiyor;</p><p> &quot;Mümin Ağabey, ben de seninle beraber yedi sene uğraştım; annemi babamı getiremiyorum, Filibe Konsolosluğu&#39;na beni sokmuyorlar, Allah aşkına bana yardımcı ol&quot; diyor. İşte mektup, yeni...</p><p>Tabi&icirc; konumuz, hem turizm hem de bunlar. Daha pek çok dosya var; fakat, vaktinizi almak istemiyorum.</p><p>Değerli milletvekilleri, soydaş ve göçmen sorunlarıyla ilgili bazı önerilerim oldu. Bunları, 11 Aralık 1991; 19 Mart 1992; 23 Mart 1992 tarihlerinde bu kürsüden siz değerli milletvekillerine söyledim.</p><p>Bunun dışında, gerek milletvekili, gerekse Federasyon başkanı olarak, Meclis içinde ve Meclis dışında, soydaş dernek yetkililerinin görüşlerini de alarak, basın toplantıları yaptım.</p><p>Bundan kısa bir müddet evvel, yani 12 Kasım 1992 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi basın salonunda, Türkiye genelindeki soydaş derneklerinin temsilcileriyle bir basın toplantısı yaptım.</p><p>Ancak, Bulgaristan&#39;dan gelen ve gelecek olanların sorunlarını, Allah ömür verdiği müddetçe, gerek bu kürsüden, gerek bu kürsü dışından -tüm vatandaşlarım için de aynıdır, geçerlidir- dile getirmeye devam edeceğim.</p><p>Sözlerimi bitirirken, bence, turizm, sadece turist ağırlama olmamalıdır; turizmin en önemli ve öncelikli gayesi, ekonomimize katkı sağlaması olmalıdır diyorum.</p><p>Bütçenin, Bakanlığa ve ülkemiz turizmine hayırlı ve uğurlu olmasını Cenabı Hak&#39;tan niyaz ediyorum, beni dinlediğiniz için hepinize tekrar saygılar sunuyorum. Teşekkür ederim. (Alkışlar)</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/politika-yapmiyorum-kusura-bak_1608370730_xzej1a.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Politika yapmıyorum, kusura bakmayın, hakikatleri söylüyorum... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/politika-yapmiyorum-kusura-bak_1608370730_xzej1a.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Panteondaki gözler sorguluyor...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/insan/1721/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/insan/1721/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 15 Dec 2020 08:57:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Kuzey ve Güney, Rodoplar ve Deliorman, Kırcaali ve Razgrad, Tozçalı ve Şeremet Köy, tütüncü ve rençber, sarık veya şapkanın albenisi siyah beyaz abide oluşturmuş. Panteondaki gözler sorguluyor... ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/insan_1608012027_o3HgeZ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Panteondaki gözler sorguluyor... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/insan_1608012027_o3HgeZ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Mekanın cennet olsun, sevgili Reşatski!]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/sevgili/1709/</link>
            <description><![CDATA[*** Reşat Aydın, gerçek anlamda bir beyefendiydi. Her zaman çok şık ve lüks giyimli, yüzünden hiç eksik etmediği o sımsıcak gülüşü ve sokakta karşılaştığı her sıradan insana bile dost eli uzatan, kimseden selamını esirgemeyen, eşine az rastlanan ve herkes tarafından çok sevilen büyük bir şahsiyetti. Soylu bir ailenin onurlu evladıydı. Doğduğu kasabanın has delikanlısıydı...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/sevgili/1709/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 08 Dec 2020 21:50:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bazı şahsiyetler vardır, kendileri yaşarken veya ölümlerinden sonra, daha nice uzun yıllar asla hafızalardan silinmezler.</p><p>Hele de bizim Eğridere gibi küçük bir kasabanın yetiştirdiği mümtaz şahıslardan birisi olursan ve vakitsiz bir zamanda aniden aramızdan ayrılırsan, işte o vakit senin acı haberin bütün hemşehri camiasını çok derin bir üzüntüye, hüzne ve yasa boğmuş olur.</p><p>Koronavirüs ileti, bugün aramızdan ünlü masa tenisi antrenörü ve büyüğümüz Reşat Aydın&#39;ı kopardı.</p><p>Reşat Aydın, gerçek anlamda bir beyefendiydi. Her zaman çok şık ve lüks giyimli, yüzünden hiç eksik etmediği o sımsıcak gülüşü ve sokakta karşılaştığı her sıradan insana bile dost eli uzatan, kimseden selamını esirgemeyen, eşine az rastlanan ve herkes tarafından çok sevilen büyük bir şahsiyetti. Soylu bir ailenin onurlu evladıydı. Doğduğu kasabanın has delikanlısıydı...</p><p>Bulgaristan&#39;da ve Türkiye&#39;de gelmiş geçmiş zamanların en iyi masa tenisi antrenörlerinden birisiydi. Bundan 60 yıl öncesi, bu spor dalını Eğridere&#39;ye getiren, geliştiren ve yaşatan ustaydı.</p><p>Bu sporda yüzlerce genç sporcu yetiştirdi, onlara küçük beyaz ping pong topunu sevdirdi. Bunların arasından onlarca ünlü şampiyon çıktı. Küçük kasabanın adı ülke çapında ve dünyada duyuldu. Eğridereli masa tenisçileri, yarıştıkları spor dalında bütün Türk Dünyasının en başarıları sporcuları oldular. Böylece, Bulgaristan&#39;da yaşayan Türk toplumunun gücünü, zekasını ve üstünlüğünü herkese kabul ettirdiler.</p><p>Reşat Aydın, bundan 40 yıl öncesi, İstanbul&#39;a yerleşti, fakat günümüzde bile Eğridereli masa tenisçileri ülkesinin en iyileri arasında yer almaya devam ediyorlar. Bütün bu başarılar, ilk meşaleyi yakan Reşat Beye aittir.</p><p>Yaşamının Türkiye bölümünün başarı grafiği yine zirvelerdeydi. Bir dönem Fenebahçe Spor Kulübü&#39;nde yöneticilik yaptı. Bakanlarla, iş, siyaset ve spor dünyasının en önde gelen şahıslarıyla dostane ilişkiler kurdu. İmkan bulduğunda her zaman küçük Eğridere&#39;sine döndü, hemşehrilerini, eşini ve dostunu hiç unutmadı...</p><p>Babacan ve her daim derli toplu fedakar insanı unutmamız mümkün değil.</p><p>Mekanın cennet olsun, sevgili Reşatski!</p><p>Mümin TOPÇU</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sevgili_1607454168_ICk4U7.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Mekanın cennet olsun, sevgili Reşatski! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sevgili_1607454168_ICk4U7.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Zeynep ve Rüstem vakası]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/zeynep-ve-rustem-vakasi/1703/</link>
            <description><![CDATA[*** Her gençlik çağında olduğu gibi, Rüstem, bu güzeller güzeli Zeynep'e aşık olur ve ona aşkını bildirir, fakat Zeynep'ten bir olumlu cevap alamaz, çünkü kızın gönlünde yatan başka biri vardır...
*** Ana ve kız, akşam üzeri tarladan eve dönerken, Yaykın deresine indiklerinde dört genç tarafından yolları kesilir. Zeynep ve anası ne yapacaklarını şaşırırlar ve yardım çığlıkları etrafa yayılır, fakat onların sesini duyan olmaz.
*** Zeynep, o anda tetiğe basar ve Rüstem'i göğsünden vurarak öldürür...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/zeynep-ve-rustem-vakasi/1703/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 24 Nov 2020 02:17:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Diğer köylerde olduğu gibi, köyümüzün sınırları içinde de çeşitli mera adları mevcuttur. Bunların arasında bir de Rüstem&#39;in öldürüldüğü yerin adını taşıyan bulunmaktadır... </strong><strong>Olay, 1900 yıllarında köyümüz Duvankaya&#39;da yaşanmıştır. O yıllarda Çakırlar sülalesinde, Rüstem adında yakışıklı bir delikanlı yetişir. Karalar sülalesinde de güzeller güzeli Zeynep adında, ceylan gibi bir kız büyümektedir. Bu iki genç artık evlilik çağındadır, Rüstem 20, Zeynep ise 18 yaşındadır. Her gençlik çağında olduğu gibi, Rüstem, bu güzeller güzeli Zeynep&#39;e aşık olur ve ona aşkını bildirir, fakat Zeynep&#39;ten bir olumlu cevap alamaz, çünkü kızın gönlünde yatan başka biri vardır...</strong><strong>Rüstem, ret cevabı almasına rağmen, Zeynep&#39;in peşini bırakmaz, bir balta vurmakla ağaç yıkılmaz der  ve peş peşe kız evine dünürcü göndererek Zeynep&#39;i anadan babadan istetir, fakat hiçbir  defasında olumlu bir cevap alamaz  ama yine de vazgeçmez.</strong><strong>En sonunda Zeynep&#39;i zorla kaçırmaya karar verir. Bizim Deli Kamçı yöresinde kız kaçırmaya o yıllarda kız kavramak denmektedir. Kız kavrama işleri çokçası yaz aylarında yapılıyormuş, kavranan kız ve delikanlı birkaç gün ormanda saklanıyorlarmış, kız tarafı biraz yatıştıktan sonra köye iniyorlarmış ama bu sefer öyle olmamış ve kan dökülerek can alınmıştır. </strong><strong>Şimdi, bu acı olaydan birkaç gün öncesine dönelim. Orak biçme zamanı gelmiş kapıya dayanmış, herkes biçim hazırlıklarını yapmış. Ne tesadüf ki, askerliğini yapmış olmasına rağmen, Zeynep&#39;in babası Kara Hasan&#39;ı yedek asker (zapas) olarak asker ocağına alırlar. </strong><strong>Hal böyle olunca, Rüstem&#39;e iyi bir fırsat doğmuş olur.  Kızın babası evden ayrılınca, bütün ev ve tarla işleri anası ile Zeynep&#39;e kalır. Artık köylüler tarlalarda buğdaylarını biçmeye başlamış, Kara Hasan&#39;ın tarlaları da biçilmeyi beklemektedir. </strong><strong>Ana kız bir gün ellik orakları hazırlarlar ve ertesi gün Yaykın denilen köyden hayli uzak olan buğday tarlasını biçmeye koyulurlar. Her zaman Zeynep&#39;in peşinde olan Rüstem, zaten böyle bir fırsat gözetmektedir ve hiç zaman kaybetmeden sevdiği kızı kavramak için harekete geçer. Bu arada kendisine yardım edecek üç genç daha bulur ve Zeynep&#39;lerin tarladan dönüş yoluna pusu kurulur. </strong><strong>Ana ve kız, akşam üzeri tarladan eve dönerken, Yaykın deresine indiklerinde dört genç tarafından yolları kesilir. Zeynep ve anası ne yapacaklarını şaşırırlar ve yardım çığlıkları etrafa yayılır, fakat onların sesini duyan olmaz.</strong><strong>Dört genç Zeynep&#39;i yaka paça sürüklercesine Yaykın deresinden yukarı doğru gözden kaybolup giderler. Çaresiz ana hiçbir şey yapamaz, göz yaşları dökerek köyde yakınlarına haber vermek için evinin yolunu tutar. Kendisini kaçıran delikanlılara büyük direniş gösteren Zeynep, onları  götürecekleri yere güçlükle ulaşırlar. </strong><strong>Akşam karanlığı çökmek üzereyken, Karabağlık denilen sık  ve gür olan kayınlık ormana ulaşırlar. Rüstem ile Zeynep&#39;i, bu kuş uçmaz kervan geçmez ıssız kayınlık ormanda bırakırlar ve diğer gençler köye dönerler. Kaçırılan Zeynep hala göz yaşı dökmekte ve Rüstem&#39;e onu bırakması için yalvarmaktadır. Rüstem ise, ben seni bırakmak için kaçırmadım, benim karım olacaksın der başka bir şey demez. Zeynep ise bir an bile onun yanında kalmak istemez ve bir sırasını bulup Rüstem&#39;in silahını kapıp  ondan kurtulmak istemektedir...</strong><strong>Gecenin ilerleyen saatlerinde, sabaha karşı Rüstem uykusuna yenik duşer ve uykuya dalar. Zeynep, bu fırsatı kullanır ve Rüstem&#39;in belinden tabancayı çekerken delikanlı uyanır ve ikisi arasında boğuşma başlar. Bu esnada kız tabancayı eline geçirir ve Rüstem&#39;e doğrultur şu sözlerle: &quot;Ya beni bırakacaksın ya öleceksin!&quot; Ama Rüstem kaçırdığı kızın sözlerini ciddiye almaz ve yeniden onu yakalayıp, elindeki tabancayı almak ister. Zeynep, o anda tetiğe basar ve Rüstem&#39;i göğsünden vurarak öldürür...</strong><strong>Daha sonra, kanlı tabancayı da yanına alarak evinin yolunu tutar, köye ulaşınca doğru Mustafa Kadiroğlu&#39;nun makam odasına gider ve başına gelenleri muhtar amcaya anlatır.  Namusumu kurtarmak için Rüstem&#39;i vurmak zorunda kaldım der ve siyah ferecesinin altından tabancayı çıkarıp muhtara teslim eder...</strong><strong>Bu acıklı ölüm vakasından sonra, Rüstemi&#39;in yakınları, genç yaşta katil olmuş Zeynep&#39;ten şikayetçi olurlar ve onu Slimni ( Sliven ) kadın ceza evine göderirler. Üç ay sonra mahkeme karşısına çıkarılır. O yıllarda köyümüz Aydos&#39;a bağlı olduğu için dava bu şehirde görülür.  Hakim karşısında Zeynep kendini savunur. Şahitler dinlenir ve en sonunda bölge müftüsü söz alır ve kızı suçlu ilan etmez. Mahkeme heyeti, kendi aralarında fikir alışverişinde bulunurlar ve Zeynep&#39;in tahliyesine karar verirler.</strong><strong>Böylece Zeynep hapis yatmaktan kurtulur, fakat bu ölüm vakasından sonra, kendisine köylüleri tarafından Kanlı Zeynep lakabı verilir ve ömrünün sonuna kadar bu adı taşımıştır...</strong><strong>Mehmet UZUN </strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/zeynep-ve-rustem-vakasi_1606178296_1Pe8ZU.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Zeynep ve Rüstem vakası ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/zeynep-ve-rustem-vakasi_1606178296_1Pe8ZU.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Dağların ve göllerin sonsuz aşkı...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/daglarin-ve-gollerin-sonsuz-aski/1663/</link>
            <description><![CDATA[*** Aslında, dünyayı gezip dolaşmak için fazla bir para pula gerek yok. ***  Roma'nın kuzeyi her türlü ve rengarenk çiçeklerle dolu. Pencerelerden dahi, adeta bize el salıyor saksı çiçekleri. *** Yüksek yol viyadüklerden geçmekteyiz. Birisinin üzerinden süzülürken, dağın derinliklerinden muhteşem Como gölü bana göz kırpmakta. ***Sahil yolunda yürürken Alp dağlarının yemyeşil ve dik duruşu, gölün masmavi ışıltısı, sanki birbirlerine ilanı aşk ediyorlardı...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/daglarin-ve-gollerin-sonsuz-aski/1663/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Thu, 06 Aug 2020 17:00:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ İnsan ömrü bir tanecik! Başka hayat yok diyorum, bana çok geziyorsun lafı atanlara. Yoksa gömü mü buldun sorusuna ise, tebessüm ederek, evet, dedem altın küpünü bana miras bıraktı deyip kestirip atıyorum. Aslında, dünyayı gezip dolaşmak için fazla bir para pula gerek yok. Ölümün eşiğinden dönmüş biri olarak, geçirdiğim ağır bir beyin ameliyatından sonra, hayatın bana ikinci bir şans tanıdığını idrak ettim, belki de, bu olay beni yaşadığım dünyayı daha yakından tanımam için teşvik etti. Bu yüzden artık gündelik yaşantıma bayağı farklı renkler katmış oluyorum. Ben çoktan bütün kaygılarımı üzerimden attım ve kendime imkan yaratıp bolca seyahat edebiliyorum. Şu virüs illeti bana yeniden İtalya ve İsviçre gezimi hatırlattı. Güzel izlenimlerimi sizlerle kısacık paylaşmak istedim. Tarihi, mimarisi, coğrafyası ve insanıyla capcanlı bir ülke. Yeni yapılar, neredeyse yok denecek kadar az. Eskiler ise günümüze kadar gayet iyi korunmuş. İtalya&#39;nın kuzeyine doğru ilerledikçe, Roma&#39;dan itibaren, sanki ellerimde bir buket çiçek demeti tutuyorum ve onu kokluyorum. Güney İtalya ise Akdeniz bitki örtüsü, narenciye ve üzüm bağları ile kaplı. Roma&#39;nın kuzeyi her türlü ve rengarenk çiçeklerle dolu. Pencerelerden dahi, adeta bize el salıyor saksı çiçekleri. İhtişamlı yapı ve katedralleri ile yüksek tepelerdeki kalelerin yüksek duvarları, daracık sokakları ile insanı adeta büyülemekte. İsviçre&#39;nin güneyinde bulunan Como ve Lugano göllerine doğru yol alıyoruz. Alp dağlarının yemyeşil doğası ve tertemiz atmosferi bayağı keyif verici. Yüksek yol viyadüklerden geçmekteyiz. Birisinin üzerinden süzülürken, dağın derinliklerinden muhteşem Como gölü bana göz kırpmakta. Rehberimiz bizi ilk önce Lugano gölüne götürüyor. Her iki göl iki ülke arasındaki sınıra çok yakın. İçimi ısıtan o güzel duygularla gölün seyrine dalıyorum. Sahil yolunda yürürken Alp dağlarının yemyeşil ve dik duruşu, gölün masmavi ışıltısı, sanki birbirlerine ilanı aşk ediyorlardı... İşte sonsuz aşk bu olsa gerek. Bu ender manzara seyri esnasında, neden insan oğlunun aşkı, dağın ve gölün aşkı kadar sonsuz değil diye hayıflanıyorum... Şimdi sırada Como&#39;yu görmek var. Kıvrımlı dağ yollarından göle doğru yumuşak iniş içindeyiz. Lugano&#39;daki hislerimiz, Como&#39;da yeniden depreşti. Bu muhteşem cennet görüntüleri karşısında en sonunda fena acıktığımızı anlıyoruz ve karşımıza çıkan ilk Türk restoranına dalıyoruz... Ömür dediğimiz şey eriyip giderken, zaman çalsa da bir şeyleri bizden, arzuladığınız ne varsa ömrünüzde sizlere nasip olsun. Sağlığınızı, mutluluğu ve huzuru boş bırakmayınız...Sabriye ÖZTÜRK, İstanbul ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/daglarin-ve-gollerin-sonsuz-as_1596723586_lRXWvZ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Dağların ve göllerin sonsuz aşkı... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/daglarin-ve-gollerin-sonsuz-as_1596723586_lRXWvZ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Erkeklerden ebe olur mu?]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/erkeklerden-ebe-olur-mu/1654/</link>
            <description><![CDATA[*** Bir dakika sonra, eşim ameliyat gömleklerini falan giymiş, içeri girdi. Aman Allah'ım, ben doğumda yanımda olmasını istemem ki. Avazım çıktığı kadar çık dışarı diye bağırdığımı hatırlıyorum. O bağırmayla zaten çocuk doğdu...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/erkeklerden-ebe-olur-mu/1654/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Sat, 25 Jul 2020 23:49:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ İyi geceler sevgili  Misyon okuyucuları!Arı kovanına her zaman başkaları mı çomak sokacak? Bu gece de ben sokmak istiyorum. Konuya 35-40 yıl kadar geriden başlamak istiyorum. Hatta, daha da geriden, 1975 yılından başlayalım.Yer İsviçre&#39;nin Solothurn şerindeki hastane. En küçük çocuğumu doğum yapıyorum. Eşim dışarıda bekliyor. Sancılarım iyice sıklaşmış. En geç 10 dakikaya kadar bebek doğacak. Kadınlar, bu doğum ağrılarının şiddetini çok iyi bilirler. İşte o aralarda doktor ısrarla bir şey soruyor. Ben anlayacak halde değilim. Ama o ısrarından vazgeçmiyor. En sonunda ne olursa olsun, &quot;ya&quot; evet diye cevap verdim.Bir dakika sonra, eşim ameliyat gömleklerini falan giymiş, içeri girdi. Aman Allah&#39;ım, ben doğumda yanımda olmasını istemem ki. Avazım çıktığı kadar çık dışarı diye bağırdığımı hatırlıyorum. O bağırmayla zaten çocuk doğdu... Yani, bundan 45 yıl önce, İsviçre&#39;de erkekler doğumda eşlerinin yanına alınıyorlarmış. Oysa bizlerde hala tabuydu. Hatta, doğum başlayınca evin erkekleri evden uzaklaştırılırlardı. İlerleyen yıllarda bu tabu yıkıldı ve şimdi isteyen erkekler ve kadınlar doğuma birlikte giriyorlar. Kadının ne kadar acı çektiğini gören erkek, hem çocuğunun hem de kadının kıymetini daha iyi biliyormuş. Empati yapıyormuş.80&#39;li yıllarda, Almanya&#39;da yeni bir tartışma konusu vardı. Aylarca ve yıllarca yazılı, sözlü medyada tartışıldı. Konu: &quot;Erkekler yuva öğretmeni, eğitmen olmalı mı?&quot;Uzun tartışmalardan sonra, babaların da anneler kadar şefkatli olabileceği ve en az onlar kadar iyi çocuk yetiştirebileceği kararına varıldı. Şimdi artık hiç kimse yadırgamıyor.Bu arada bir de erkek hemşirelerin durumu vardı. O da sessiz sedasız kabul edildi. Adına &quot;hasta bakıcı &quot; dendi. Bizde de başlatıldı bu uygulama ama nedense hiç bir anlamı olmayan &quot;hemşir&quot; kelimesi yakıştırıldı. Hemşire kız kardeş demektir. Neden erkek kardeş anlamına gelen ve ülkemizde de kullanılan birader kelimesi kullanılmadı? Hiç anlamadım.Erkek jinekologlar, yani kadın doktorları, ülkemizde hangi tarihten beri vardır, inanın bilmiyorum. Ama artık çok sıradan ve normal oldu. Hastanın da doktorun da kadını erkeği olmaz.Çok şükür, bunu milletçe anladık. Şimdi gelelim erkek ebe meselesine. İtiraz etmeden önce bir dakika soluklanıp düşünelim. Jinekolog doktor erkek olabildiğine göre, doğumlardaki en yakın yardımcısı neden gene bir erkek olmasın?Bence olmalı. Neden biliyor musunuz? Çünkü büyüklerimiz derdi ki:&quot;Doğum sancısı, kabir azabından zordur.&quot; Yani kadının en çaresiz kaldığı, hayatta çekebileceği en büyük acıları çekerken yanında olan erkek, ona saygılı olmayı öğrenecektir. Dünyaya gelen her çocuğun, bir annenin karnında dokuz ay çeşitli zorluklarla büyürken, onun her safhasına ve annenin çektiği zorluklara şahit olacaktır. Bunları yakından görüp bilen erkeklerin, özel hayatlarında kadınlara hakaret etmeyeceklerine, dövüp canlarını acıtmayacaklarına ve öldürmeyeceklerine inanıyorum.Tek başına doğum mucizesine şahit olmak, erkeklerin ruhunda olabilecek kaba dürtüleri temizlemeye yetecektir. Ve biz kadınlar, ihtiyacımız olduğunda, hasta olduğumuzda, doğum anlarımızda, canımızı gönül rahatlığı ile erkek ebelere teslim etmeyi öğreneceğiz.Bence kadına sevgi, erkeğe saygı falan bunlar kendiliğinden olmayacak. Toplumdaki kadının pozisyonunu erkelere yaklaştırmanın yolu, mesleklerden kadın mesleği, erkek mesleği ayrımını kaldırmaktan geçecektir. Tabii eşit işe, eşit ücret verilmesi şartı ile.Neyse,ben gene bir kuyuya bir taş attım. Bakalım sizler bu tartışma kuyusuna hangi taşları atacaksınız?Sabriye Cemboluk ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/erkeklerden-ebe-olur-mu_1595710944_JxFvL3.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Erkeklerden ebe olur mu? ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/erkeklerden-ebe-olur-mu_1595710944_JxFvL3.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Evini su basan yaşlı kadın 20 kedisi için ağladı evden çıkmak istemedi]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/evini-su-basan-yasli-kadin-20-kedisi-icin-agladi-evden-cikmak-istemedi/1607/</link>
            <description><![CDATA[İstanbul'da dün öğlen saatlerinde etkili olan şiddetli yağış su baskınlarına neden oldu. Başakşehir Şahintepe Mahallesi'nde bir gecekonduda yalnız yaşayan 70 yaşındaki Mukaddes Pehlivan'ın evini de su bastı. Evde 20 kedi ve 10 köpekle yaşayan Pehlivan'ın yıkık, dökük harabe bir evde 6 yıldır yaşadığı ortaya çıktı. Kimsesi olmayan ve 1 yıl önce de annesini kaybeden Pehlivan 'çocuklarım' dediği kedi ve köpeklerini bırakıp evden çıkmak istemedi.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/evini-su-basan-yasli-kadin-20-kedisi-icin-agladi-evden-cikmak-istemedi/1607/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Wed, 24 Jun 2020 11:43:37 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>İstanbul&#39;da dün öğlen saatlerinde etkili olan şiddetli yağış su baskınlarına neden oldu. Başakşehir Şahintepe Mahallesi&#39;nde bir gecekonduda yalnız yaşayan 70 yaşındaki Mukaddes Pehlivan&#39;ın evini de su bastı. Evde 20 kedi ve 10 köpekle yaşayan Pehlivan&#39;ın yıkık, dökük harabe bir evde 6 yıldır yaşadığı ortaya çıktı. Kimsesi olmayan ve 1 yıl önce de annesini kaybeden Pehlivan &#39;çocuklarım&#39; dediği kedi ve köpeklerini bırakıp evden çıkmak istemedi.</p><p><strong>POLİS UZUN UĞRAŞLAR SONUNDA İKNA ETTİ</strong></p><p>Suyu tahliye etmek için olay yerine giden itfaiye ekipleri, yaşlı kadını dışarı çıkarmakta başarılı olamayınca polis müdahale etti. Kedi ve köpeklerini bırakmak istemeyen kadını polisler uzun uğraşlar sonunda ikna ederek su dolu evden çıkardı. Eve gelen ambulanstaki sağlık ekipleri ise kadını sağlık kontrolünden geçirdi. Ardından Başakşehir Belediyesi&#39;nin veteriner ekipleri eve gelerek kedi ve köpekleri sağlık kontrolünden geçirmek için tek tek toplayıp, kliniğe götürdü. Evdeki saldırgan bir köpek ise bayıltılarak araca alındı.</p><p><strong>KÖPEKLER UYUZ HASTALIĞINA YAKALANMIŞ </strong></p><p><br />Yaşlı kadın sağlık kontrollerinden sonra geri getirilmek şartıyla kedi ve köpeklerin kliniğe götürülmesine ikna oldu. Hayvanların ekipler tarafından alındığı sırada gözyaşı döken yaşlı kadını polisler evden uzaklaştırdı. Veteriner hekim, evdeki köpeklerden birkaçının uyuz hastalığına yakalandığı söyledi.</p><p><br /><strong>YAŞLI KADIN 6 YILDIR O EVDE YAŞIYOR</strong></p><p><br />Harabe içindeki evde 6 yıldır yalnız yaşayan Pehlivan, hayvanlara çok düşkün olduğunu ve onları asla bırakmayacağını söyledi. Yıkık, dökük bir evde yaşayan yaşlı kadınlara komşularının yardım ettiği öğrenildi. Mahalleli, çok fazla kedi ve köpeği beslediği ve çoğunun hasta olduğu için rahatsız olduklarını dile getirdi.</p><p><br /><strong>'ONLAR BENİM ÇOCUKLARIM'</strong></p><p><br />Her yerin su içinde olduğunu pencereden anlatan Pehlivan, 'Kedi ve köpekleri bir kere alıp barınağa götürdüler, onun acısını hiç unutmuyorum, perişan oldum. Çocuklarım onlar beni istiyor. Onlara yardımlarla bakıyorum. Evin sadece bir odasında kalıyorum. Onlar olmadan yaşayamam, 1 yıl önce annemi kaybettim onun acısını hala yaşıyorum. Evin içine dere gibi su doldu. Yerden de su geldi. Kedilerim benden çare bekliyor, bakıyorlar. Korkudan çekyata kakalarını yapmışlar. 20 kedim, 10 köpeğim var. Hepsine bakarım ben, çocukluğumdan beri böyleyim' dedi.</p><p><br /><strong>YAŞLI KADIN YARDIM BEKLİYOR</strong></p><p><br />Belediyeden kedileriyle yaşayabileceği düzgün bir ev isteyen Pehlivan, 'Her yağışta su baskını oluyor ama bu sefer çok oldu. Korkudan ağzım, dilim kurudu. Evdeki suyu kovayla bahçeye döktüm. Su baskını sırasında kediler yüksek yerlere çıktı, düşenleri sudan ben çıkardım. Bu evden başka gidecek yerim yok, ailemden herkes öldü. Çocuğum yok, eşim 26 yıl önce öldü. Erkek kardeşlerim 1 yıl arayla vefat etti. Kız kardeşim var o da İzmir&#39;de. Bana bir şey olmaz hayvanlarla yaşamaktan bağışıklık sistemim güçlendi. Astımım var hiç şikayetim yok. Kedi ve köpeğin tüyünden rahatsız olmuyorum' diye konuştu.</p><p><br /><strong>'HAYVANLAR HASTA'</strong></p><p><br />Komşusu Abdullah Benli, 'Kadın gitmiyor, hayvanlara aşık. Biz ikna edemiyoruz. Hayvanlar hasta, hepsi uyuz olmuş.' ifadelerini kullandı.</p><p><br /><strong>'KOKUDAN EVE GİRMEK ÇOK ZOR'</strong></p><p><br />Ali Aytekin ise, 'Ben ufak tefek arızası veya ihtiyacı olduğundan yardım ediyorum ama eve girmek mümkün değil. Kedilerle aynı odada yaşıyor, aynı yatakta yatıyor. İçeride müthiş bir koku var, girilecek gibi bir koku değil. Biz kediler için bir odayı yapmayı önerdik ama kabul etmedi. Mahallede bir komşumuz var yemeği o getiriyor' dedi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/evini-su-basan-yasli-kadin--kedisi-icin-agladi-evden-cikmak-istemedi.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Evini su basan yaşlı kadın 20 kedisi için ağladı evden çıkmak istemedi ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/evini-su-basan-yasli-kadin--kedisi-icin-agladi-evden-cikmak-istemedi.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Müslümanlar Diyaneti Başmüftülüğü'ne Açık Mektup]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/muslumanlar-diyaneti-basmuftulugune-acik-mektup/1582/</link>
            <description><![CDATA[*** Bilindiği gibi, İslam Dinimiz, bir Müslümanın gayrimüslüm ismi taşımasını caiz saymamakta ve buna asla müsaade etmemekte. ***  Vefat eden Müslüman kardeşlerimizin cenaze merasimlerini ele alırsak, din görevlilerimiz göz yummaya devam ediyor ve merhumun resmi evrakta taşıdığı gayrimüslüm ismini anmaktan katiyen çekiniyorlar, fakat aynı zamanda zaten gayrimüslüm isimli bir rahmetlinin cenaze namazını kılmak dinen caiz değil. ***  Benim tek arzum, hiç bir Bulgaristanlı Türkün gayrimüslüm ismi taşımamasıdır.  Bizim hayatımızda bur tür sahtekarlıklar yer almamalı.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/muslumanlar-diyaneti-basmuftulugune-acik-mektup/1582/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Wed, 10 Jun 2020 12:01:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Sayın Başmüftü ve Müftülük Yöneticileri!  </strong><strong>Bunca yıl geçmesine rağmen, Bulgaristan&#39;da yaşayan bazı Türkler ve Türkiye&#39;deki bir çok göçmen, halen eski komünist rejim esnasında bizlere zoraki dayatılan Hristiyan ve gayrimüslüm isimlerden kurtulmuş değiller. </strong><strong>Bilindiği gibi, İslam Dinimiz, bir Müslümanın gayrimüslüm ismi taşımasını caiz saymamakta ve buna asla müsaade etmemekte. </strong><strong>Sadece Türk ve Müslüman ismi taşımak ise bir farz olarak öngörülmekte. </strong><strong>Osmanlı döneminde Müslüman olmayan vatandaşlara gayrimüslim denirdi. </strong><strong>Bundan dolayı, konunun tamamen ve kökten çözümü için Başmüftülüğünüz bir şekilde devreye girmeli ve din kardeşlerimizi aydınlatarak öncülük etmeli diye düşünmekteyim. </strong><strong>Bir nevi görev başa düşmekte... </strong><strong>Göçmen kitlesi için ise, ricanız üzere, Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı devreye girebilir. </strong><strong>Vefat eden Müslüman kardeşlerimizin cenaze merasimlerini ele alırsak, din görevlilerimiz göz yummaya devam ediyor ve merhumun resmi evrakta taşıdığı gayrimüslüm ismini anmaktan katiyen çekiniyorlar, fakat aynı zamanda zaten gayrimüslüm isimli bir rahmetlinin cenaze namazını kılmak dinen caiz değil. </strong><strong>Bu anlamda bizim imamlarımız günah işlemiyor mu? </strong><strong>Aslında yabancı bir isimle vefat etmek ise herhalde daha büyük bir günah oluyor... </strong><strong>Her ne kadar bu durum kimsenin hoşuna gitmese de, bence merhum kişinin resmi ismi telaffuz edilerek helallik istenmesine daha doğru olacaktır. </strong><strong>Belki de o zaman aramızda utananlar  ve mahçup olanlar olabilir...</strong><strong>Belirttiğim gibi, buna ise dinimiz müsaade etmemekte. </strong><strong>Benim tek arzum, hiç bir Bulgaristanlı Türkün gayrimüslüm ismi taşımamasıdır. </strong><strong>Bizim hayatımızda bur tür sahtekarlıklar yer almamalı.</strong><strong>Lütfen, Başmüftülüğünüz bir fetva versin ve bu isim kargaşası en sonunda tamamen çözüme kavuşsun!</strong><strong>Murat COMM, </strong><strong>Ergene Balkan Türkleri Derneği Kurucu Başkanı</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/muslumanlar-diyaneti-basmuftulugune-acik-mektup.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Müslümanlar Diyaneti Başmüftülüğü'ne Açık Mektup ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/muslumanlar-diyaneti-basmuftulugune-acik-mektup.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Analgin ve Ölüm]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/analgin-ve-olum/1579/</link>
            <description><![CDATA[*** Fabrika önünde sırada bekleyen bu isimsiz kadınlar için hangi ölüm daha korkunç? İşsiz kalmak gerçek ölüm demek, virüsün getirdiği ölüm ise daha az korkutucu. Kadınlar çalışmak istiyorlar. Sabahları analgin alıyorlar.Birbirinin avuçlarına 2-3'er hap salıyorlar. Böylece işini, ailelerini, geleceğini ve çocuklarını koruyorlar.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/analgin-ve-olum/1579/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 09 Jun 2020 23:07:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Dospat. Rodoplar&#39;da küçük bir dağ kasabası. Bir de küçük bir oyuncak fabrikası. Fabrikanın giriş kapısının önünde sıra var. Vardiyaya girecek olan Sırnitsalı (Şabanlı) kadınların ateşi ölçülüyor. Herkes kontrol ediliyor. Bazı kadınların yüksek ateşi var, fakat gereken tedbir alınmış. İşinde olmamak için ateş düşürücü analgin hapı yutuyorlar. Bu işe ve maaşa ihtiyaçları var. İşçi kadınları, sigortalarının ödenip ödenmediği, aldıkları maaşın yetersizliği veya iş koşulları asla ilgilendirmiyor. İşçi kadınlar sadece işinin başında olmak istiyorlar. Onlar için diğer bir seçenek ölüm... Pandemi var.Bazılarının ateşi yüksek.Bu pandemiden ölünüyor, en azından televizyonda böyle söyleniyor.Fabrika önünde sırada bekleyen bu isimsiz kadınlar için hangi ölüm daha korkunç? İşsiz kalmak gerçek ölüm demek, virüsün getirdiği ölüm ise daha az korkutucu.Kadınlar çalışmak istiyorlar. Sabahları analgin alıyorlar.Birbirinin avuçlarına 2-3&#39;er hap salıyorlar. Böylece işini, ailelerini, geleceğini ve çocuklarını koruyorlar. Pandemi de neymiş, ne hastalığı, ne korkusu? Bu kadınlar klasik seçimini yapmışlar. Analgin veya ölüm... ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/analgin-ve-olum.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Analgin ve Ölüm ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/analgin-ve-olum.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Cehennemden Dönüş]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/cehennemden-donus/1576/</link>
            <description><![CDATA[*** Benim sessizliğim cellatları yordu. Pes ettiler. Başka bir gün elime kazma, kürek ve iki asker eşliğinde tenha bir yerde mezar kazdırdılar. Herhalde gece çığlı kesilenin mezarını kazıyorum diye düşündüm. Subayın biri benim mezara yatmamı emretti. Yüzüm çamura dönük mezara yattım. Başımın iki yanına birer kurşun sıktılar, ama acı hissetmedim. Çamura, başımın hemen yanına birkaç kurşun daha saplandı. Kulaklarımdaki, beni sağır eden o tiz ses kayboldu. Onların iğrenç kahkahalarını duyabiliyordum, yaşıyordum.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/cehennemden-donus/1576/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 09 Jun 2020 00:14:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Sigaranın dumanını içine çekti. Sonra da uzun uzun üfledi. Sanki içindeki sıkıntıyı dumanla boğup, dışarıya üfleyip kurtuldu.Yarım saate yakın hoş geldin muhabbetleri, dereden sudan muhabbetler. Bay İvan köyde bizim komşumuz, yani babamların. Babamla ikisi arkadaş, çocuklukları hep birlikte geçmiş. Onun ev ile bizim evin arasında olsa olsa 150 metre kadar bir yer. Bir damacana süt getirmişti. Annem hemen damacanadaki sütü bir tencerenin içine boşalttı ve sobanın üstüne koydu. Sütün parası teklif edildi, ama Bay İvan el hareketi ile kesinlikle almayacağını:&ldquo;Allah aşkına yapmayın. Aramızda paranın lafı mı olur. İnek zaten iyi süt veriyor. Biz nineyle ne kadarını içeriz. Bize fazla geliyor arkadaşım. Mustafalara verdim, bunu da size getirdim. Para teklif etmeyin, lütfen. Afiyet olsun .&rdquo;Türkçe konuşuyordu. Bir Bulgar, Türklerin daha fazla oldukları bir ortamda bilirse Türkçe konuşmaya gayret gösteriyordu. Bu bizim köy için geçerliydi sadece, genelde herkes karşısındakini dikkate almaksızın kendi dilinde konuşuyordu. Ama nezaketten Bay İvan Türkçe, biz ise Bulgarca konuşuyorduk.Yanan sobanın sıcaklığında sohbette çok sıcak ve samimi akıp gidiyordu. Bay İvan bana döndü:&ldquo;Duyduk senin geldiğini, nineyle çok sevindik. O da gelmek istedi ama bacaklarından zoru var be, çocuğum. Babanlar burada yapayalnız kaldılar. Sen onları al yanına, sürünmesinler bu köyde. Kimseleri kalmadı. Ben ara sıra geliyorum ama bizim de yaşımız malum, yetersiz kalıyoruz. Yaşlandı baban da annen de, bakıma muhtaçlar.&rdquo;Benim yerime babam:&ldquo;Ben babamın, dedemin topraklarında öleceğim. Hiçbir yere gitmem, beni bu evden çıkarmayın.&rdquo; &ndash;diye cevapladı.Sessiz kaldım, sadece olur şeklinde başımı salladım. Halbuki hazırlıklara başlamıştım bile. Serbest göçmen olarak, parçalanmış ailelerin birleşmesi için kanunun çıkmasını bekliyordum. Babamlara söylememiştim, boşuna umut vermek istemedim. Ama sağ olursak, kesinlikle yanıma alacaktım.1989 yılında ailemle birlikte Türkiye&#39;ye zorunlu göç etmiştim, ama babamlar Bulgaristan da kaldılar. Bizim göçümüz aniden olmuştu, hemen ayaklanmalardan sonra yola çıktık, eşya almadan, bir nevi sınır dışı edilişti bizim göçümüz.Vedalaşmak için vakit bile bulamamıştım. Bir ay sonra ağabeyim de babamları bırakıp, o da göç etmişti. Ve iki yaşlı insan büyük bir evin küçük odasında buruk bir hüzünle baş başa kalmışlardı. Üç gün önce, beş yıl aradan sonra onları ziyarete gelmiştim. İlk gün bizimkilerden hiç ayrılmak istemedim, onları çok özlemiştim. Komşular akrabalar hoş geldin ve gözün aydına gelmişlerdi. Bazıların akrabaları Türkiye de oldukları için beni soru yağmuruna tutuyorlardı.Herkesin bir parçası Türkiye de yaşıyordu. 1878 Rus Harbi&#39;nden beri aileler hep parçalanıyordu. Göçler belirli aralıklarla hep oluyordu. Ateşten gömleği giyen yola çıkardı. Ve arkalarında hep hüzün, gözyaşı bırakıyorlardı. Sevdiklerinden ayrı düşmek çok zordu. Istırap, özlem dolu seneler hiç geçmiyordu. Nihayet beş sene sonra tekrar kavuşmanın sevincini paylaşıyorduk.Sıcak ıhlamur çayından ufak ufak yudumlarken sohbetimiz de koyulaşıyordu. Bay İvan&#39;la sadece komşu olarak bir iki defa kısa muhabbetlerimiz olmuştu. Genelde selamımızı verip geçerdik. Kendisi Varna da oturuyordu ve hafta sonları köyde görüşüyorduk. Muhabbeti çok hoştu, sıcaktı. Sanki babamla değil de benimle arkadaştı.&ldquo;Bu yürüyüşlerle, başkaldırmakla, isminizi, haklarınızı geri istemekle, bu bizim burada yaşayan Bulgar halkına örnek oldunuz. Koyun gibi yaşayanlara yol gösterdiniz. Demokrasiye giden yolu çizdiniz. O yolda nasıl yürüyeceklerini, nasıl ilerleyeceklerini söylediniz. Karanlık ormanın içinden açılan yolda kim yürümez ki. Şimdi bak bu ülkede artık herkes hür, o komünizminin dikenli boyunduruğunu çöpe attı bu halk. Sizin çok büyük emeğiniz var, evlat .&rdquo;- dedi Bay İvan.Çayını yudumladı. Sunduğum pişmaniyelere, kuru yemişlere dokunmadı.&ldquo; İyi ki başlarına bir şey gelmeden kurtulup göç ettiler ana vatana. Belene de yer kalmamıştı diyorlar. Allah hepimizi korudu. &ldquo; &ndash;dedi annem ve bana dönerek&ndash;&ldquo;Bay İvan bir zamanlar da Belene de yatmış. Nasıl bir yer olduğunu ondan daha iyi bilen yok .&rdquo;Masada duran sigara kutusundan bir sigara aldı. Derin bir nefes. Sigaranın dumanını içine çekti. Sonra da uzun uzun üfledi. Sanki içindeki sıkıntıyı dumanla boğup, dışarıya üfleyip kurtuldu. Bir elinde tuttuğu kalpağı istem dışı sıkıp bıraktı. Yara büyüktü, derindi.&ldquo;Eh, eh yıllar. Evlat, beni orada öldürdüler. Evet, evet öldürdüler. Yanlış duymadın. Oraya cıvıl cıvıl etrafına neşe saçan bir delikanlı olarak götürdüler ve benim hayatımı, geleceğimi yok ettiler. Okumayı çok severdim ve babamın da beni okutmaya gücü vardı. Senin deden gibi o da köy ağası idi. Varna&#39;da üniversitede okuyordum, ziraat mühendisi olacaktım ama olmadı. İkinci Dünya savaşından sonra Bulgaristan&#39;ı Sovyetler işgal etmiş ve buradaki komünistlerle birlikte Sovyet rejimli bir yeni hükümet kurulmuştu. Özgürlüğümü kısıtlayan rejimi sevememiştim, hatta karşı çıkıyordum. İsyank&acirc;r ruhumu kontrol edemiyordum. Benim gibi birkaç zengin çocuğunu, genelde sivri olanları bir gece yarısından sonra kelepçelenmiş ve gözlerimiz bağlı, kamyonla uzun bilinmeze doğru yola çıktık. Aramızda hiç konuşmadık, sadece egzozun yırtık sesi duyuluyordu. Tahminime göre kamyondan inmeden salla sudan geçtik. Gözlerimizdeki bağları çıkardıkları zaman hava yine karanlıktı.Biz neredeydik? Bir derme çatma, yarısı toprak altında olan koğuşa tıkıldık, hayvan gibi. Burası Belene ölüm kampı imiş. Daha doğrusu Belene kasabasına bağlı Persin adası. Tuna nehrinde gözlerden ırak büyükçe bir ada. Ölüm kampı için özenle seçilmiş yer. Gece boyunca çığlıklar kulaklarımızı sağır edecek kadar çoktu. Her yerden bağırma sesi duyuluyordu. Sonra aniden kesiliyordu ve başka bir çığlık göklere yükseliyordu. O da çok geçmeden kesiliyordu. Kim bu çığlık atanlar ve onlara çığlık attıranlar kimler. Neden? Şimdi çığlık atma sırası bize mi gelecek? Yanımda arkadaşlara baktım. Çoğu benim yaşta ama daha yaşlıları da vardı. Çekilmez basık, tiksindirici, ürpertirici, çaresiz bir hava vardı. Gözlerde korku vardı. Sabah dışarıya çıkardıklarında cıvık çamur ve soğuk sisli bir hava vardı.İçtima için sıralara dizildik ve isimlerimiz okunmaya başladılar. Ve alman kurt köpeklerini zor tutuyorlardı. Bıraksalar insanı anında parçalarlar. Etrafımızda silahlı askerler dolaşıyordu. Biri gelip beni seçti. Arkadaşlarıma bakamadım bile. Bir odada odunla acımasızca dövdüler, suçumu söylediler. Rejime karşı arkadaşlarımla birlikte bir organizasyon içindeymişiz, ayrıca babam da zenginmiş. Çiftçi partisinin bölge sorumlusuymuşum, alakası yoktu. Dayak için bir sebep bulacaklardı ya. Sopalar acımasızca inmeye devam etse de gıkımı çıkarmadım. Çığlık atsam belki daha az vururlar diye geçti bir an alkımdan, ama yine de dişlerim yerinde olduğu süre sıkmak zorundayım. Zayıf düşmeyeceğim, pes etmek yok, kararlıydım. Öleceksem sessiz öleyim. Buradan çığlımı kimse duymayacaktı ki. Benim çığlıklarım onları cesaretlendirecekti ve daha acımasızca döveceklerdi.Benim sessizliğim cellatları yordu. Pes ettiler. Başka bir gün elime kazma, kürek ve iki asker eşliğinde tenha bir yerde mezar kazdırdılar. Herhalde gece çığlı kesilenin mezarını kazıyorum diye düşündüm. Subayın biri benim mezara yatmamı emretti. Yüzüm çamura dönük mezara yattım. Başımın iki yanına birer kurşun sıktılar, ama acı hissetmedim. Çamura, başımın hemen yanına birkaç kurşun daha saplandı. Kulaklarımdaki, beni sağır eden o tiz ses kayboldu. Onların iğrenç kahkahalarını duyabiliyordum, yaşıyordum.Kurtulmanın sevincini tarif edemem sizlere. Ama kursağımda bıraktılar, evlat. Üzerimi killi toprakla kapatmaya başladılar. K&acirc;bus devam ediyordu. Toprağın ağırlığından ciğerlerimde nefesim yetmemeye, sanki kafamdaki nabzım değil de balyoz darbeleri. Beni diri diri gömeceklerdi. Çok korkmuştum. Üzerimdeki toprak çoğaldıkça nefesimi alamaz oldum. Kıpırdamaya, tepinmeye daracık mezarın içinde neredeyse imk&acirc;nsızdı. Ciğerlerim her an parçalanacakmış gibi ağrıyordu. Ağzım toprakla doluydu nefesimi alamıyor ve kısacık hayatım gözümün önünden film şeridi gibi geçiyordu. Üşüyordum. Evet, evet, evlat, film başladı ve bitti .&rdquo;Yaşlı adam ikinci sigarayı yaktı. Birincisinden sadece bir kere çekmişti, külü tablanın yanına, masanın üstüne düşmüştü zaten. Yine derin bir fırt çekti:&ldquo; Parlak ışıklar gözümün önünden geçiyordu. Beyaz huri gördüm, ama bana sadece bakıyordu. Benim geldiğime sevinmemişti. Acaba başka hurileri mi beklemem gerekiyordu. Bir şimşek, ardından bir şimşek daha ve bir şimşek daha gözlerimin önünde çakıyordu. Kendime geldim. Cennetin yolculuğuna, hurilerle buluşmama ramak kalmışken, tekrar cehennemin ateşine, zebanilerin eline düşmüştüm. Pala bıyıklı biri beni tokatlıyordu. Üzerime kovayla su attılar. Hayata ağzımdaki toprağı tükürmekle sarıldım. Yaşıyordum.Sevinemedim. Korkudan, sıkıntıdan altımı ıslatmıştım. İnce bir bardak kırar gibi, benim insan olarak gururumu, umudumu, yaşama isteğimi çizmelerinin altına alıp ezmişlerdi. Artık hiçbir şeyden korkmuyor, hiçbir şey de umurumda değildi. Ölüm kurtuluş olurdu. Keşke başımın yanına sıkılan mermilerden biri ıskalamasaydı, kurtarıcım olurdu. Diri gömülmekten daha korkunç bir şey yok. Lanet olsun, gerçekten de ölümün en korkunç yüzünü o toprağın altında gördüm. Yaşayan ölü gibi, ruh gibi olmuştum. İsyank&acirc;r ruhumu yumuşak oyun hamuruna dönüştürmüşlerdi. Bu saatten sonra daha ne kadar yaşayacağıma, beni nasıl öldüreceklerinden zerre kadar umurumda değildi. Hayatın baharını yaşamadan sönmüştüm.Gözlerimde o neşeli parıltı, pil gibi tükenmişti. Bir yaralı aslan gibi kükremek, ciğerlerimden soluğum boşalıncasıya kadar bağırmak, isyanımı bütün dünyaya duyurmak, dünyanın kulaklarını sonsuza kadar çınlatmak istiyordum ama sadece tırnaklarım avuçlarımın içine batana kadar yumruklarımı sessizce, nefretle sıkıyordum.&rdquo;Odanın içindeki sessizliği sadece sobanın içinde yanan odunun çıtırtısı ve çaydanlığın sesiydi. Bir yudum çay, bir fırt duman ve hikayesine devam etti:&ldquo;Başka bir gün ise bana darağacı yaptırdılar. Böyle işler elimden geliyordu ama o darağacı bana, benim içindi. Uzun ipin ucundaki ilmeği boynuma geçirdiler ve iki üç asker kuvvetlice çekmeye başladılar. Düşmanca boynuma sarılan ilmek sıktı ve beni yukarıya kaldırdı. Can havli ile tepinmeye, ellerimle ipi yakalamaya çabalıyordum ama nafile. Ellerimi ilmiğin altına sokmak, ayaklarımla bir yerlere sarılmak nefesimi daha uzun süre tutmak istiyordum ama olmuyordu.Film yine başlamıştı. Arkadaşlarımla meyhanelerde eğleniyorduk. Kemancı tango çalıyordu. Sevgilimin dalgalı siyah saçlarını parmaklarımın ucu ile okşuyordum ve kulağına aşk fısıldıyordum. Köyde kuzuların peşinden koşuyordum. Yeni doğmuş köpek yavrularını öpüyordum. Yeşil otlarda gözlerim yumuk sırt üstü yatıyordum ve güneş sevgi ile beni okşuyordu. Annem salçalı ekmeği bana uzatıyordu. Babam ellerine beni almış ve havaya, parlak bir ışığa doğru zıplatıyordu. Uçmaya başlamışken birden yere, çamura düştüm. Başıma bir kova su ile kendime geldim. Dilim ağzıma sığmıyordu, kulaklarım kesintisiz tiz bir sesten başka hiçbir şey duymuyordu.Bir süre çamurda yattıktan sonra, kalkmam için karnıma bir tekme yedim. Kalkmaya çalıştım  ama olmadı. Gözümün önünden gördüklerim birbirine karışıp, kayıp gidiyor. Dengemi kaybettim, yere yığıldım ve beni orada çamurun içinde yatarken bıraktılar. Darağacının sağlamlığını ispatlamıştım! Gelenler çok, giden yoktu. Gerçek ölüm kampıydı. Gökyüzünde sadece leş kargaları dolaşıyordu, başka kuş yoktu, sivrisinekler ise çok iri ve acımasızlardı. Ara sıra baykuşun acı feryadını duyuyorduk. Kuvvetli yağmur sonrası insan kemikleri çamurun üstüne çıkardı. Toprağın altında kim bilir daha ne kadar vardı. Bunlar benim de domuzlara yem olarak götürdüğüm ölen arkadaşlarımdan geri kalanlardı. Domuzlar insan eti ile besleniyordu. İnsanlık dışı işkenceler orada bulunanlara ve işkence sonucu ölenlere de saygı yoktu. Apar topar gömmeye, kendi ayıplarını örtmeye çalışıyorlardı. Cesetler yandaki adaya kıyıdan iki metre uzaklığa kuma kazılmış yarım metre var yok bir kuyu içine acele bir şekilde gömülüyorlardı. Cesetler sadece bulunduğumuz Persin adasından değil, başka kamplardan da geliyordu.&ldquo;Paketler&rdquo; Loveç teki &ldquo;Slınçev brag&ldquo;kampından da bu adaya gömülüyorlardı. İkinci Dünya savaşı başlamadan önce Hitler&#39;in Sovyetlerle arası çift taraflı barış ve yardımlaşma içindeydi. Voroşilov&#39;un Ribentrop&#39;a gösterdiği Sibirya&#39;daki toplama kamplarını örnek almış olan Hitler Auschwizt, Dachau gibi toplama ve ölüm kamplarını kurmuş, acımasızca Yahudileri öldürmüş ama bu bizim köpekler kadar olamamış.Bunlar, kendi halkını, ayni dine sahip olanları yok etmeye çalışıyorlar. Hitler bunların eline su dökemez, sınıfta kalmıştır. O Hitler, var ya, o Stalin&#39;in kötü öğrencisiydi. Evlat, ben daha neler gördüm, neler yaşadım bir ben, bir Tanrı bilir. Bizler, komünistlere karşı kötü bir şey yapmadık ki! Neden bize o kadar kötü davrandılar? Neden? Niçin insan insana böyle vahşet yaşatır ki? Bu güzel dünya o kadar büyük ki, hepimize yetecek kadar büyük.Peki, neden güzellikleri paylaşamıyoruz. Nefes aldığımız hava, bastığımız toprak, içtiğimiz su Tanrının bize bolca, hepimize yetecek kadar vermiş. Paylaşalım! Evlat, bu dünyada bir varız bir yokuz. Bizler barış içinde yaşarsak, çocuklarımızın yüreklerine sevgi aşılarsak, bu dünya çok, çok daha güzel ve yaşanır bir yer olacak. Bizim elimizde. Çıkamayacağımız dediğimiz cehennemden bir sonbahar günü çıktım. Çıktım çıkmasına da, asıl o zaman beni öldürdüler. Evet, evet kamptan serbest kalınca öldüm. Okuluma devam edemedim, yasak dediler. İş aradım, vermediler. Keseri elime alıp ötede beride ekmeğimi çıkardım, ama Ziraat Fakültesi&#39;nde okumak benim için sadece hayal olarak kaldı. Babamın tarlalarında bilinçli tarım yapacaktım, tarlalarını zorla elinden aldılar. Ayni senin dedenin tarlalarını aldıkları gibi ama senin dedenin ilk önce sağlını elinden aldılar, sonra malını mülkünü.Neyse, evlat. Benim çocuklarım çok zekiydi. Üniversite okuyamadılar, çünkü yasaktı, babaları damgalıydı. Torunlarıma da yüksekokulların kapıları kapalıydı. Benim gibi, onları da damgaladılar. Üç kuşağın geleceğini kararttılar. Hür olsan ne yazar. Belene&#39;de bana yapamadıklarını, çocuklarıma, torunlarıma yaptılar. Beni öldürselerdi daha iyi olurdu, çocuklarım olmayacaktı&hellip;Böyle hepimizin geleceğini yok ettiler. Yaşasan ne olur? Bizlerden geçti artık, evlat. Bundan sonraki nesiller demokrasiyi iyi değerlendirilmeli. Sizin de epey başınızı ağrıttım, zamanınızı aldım. Kusura bakmayın, çenem biraz düştü de. O günleri hatırlamak istemiyorum ama onlardan da kaçamıyorsun. Çocuklarıma ve torunlarıma bu kadar detaylı anlatmadım. Belki rejime kinlenirler diye söylemedim. Öfkeli insan çok hata yapar. Zarar görmesinler diye, söylemedim.&rdquo;Odada bir sessizlik çöktü. Çaydanlığın çıkardığı ses duyuluyordu sadece. Anlatılan anının etkisini bir süre üzerimden atamamıştım. Misafire sigara kutusunu uzattım.&ldquo;Ben sigara içmiyorum, sende içme evlat, zararlıdır .&rdquo; &ndash; dedi Bay İvan ve ayağa kalktı.Kalpağını başına taktı ve ağır adımlarla kapıya yöneldi. Küçük bir poşet eline sıkıştırdım:&rdquo;Nineye benim selamlarımı söylersin.&rdquo;-dedim.Bay İvan&#39;ı sokağa kadar uğurladım ve arkasından evine gidene dek baktım. Yerler buz tutmuştu. Yaşlı adam dikkatli, yavaş adımlarla evinin dış kapısına vardığında bana doğru baktı, elini kaldırdı &ldquo;tamam&rdquo; der gibi ve içeri girdi. Hava epey soğumuştu. Yıldızlar açık gökyüzünden yerdeki kara göz kırpıyordu.Dolunay:&ldquo;Evet, ihtiyar adamın söyledikleri doğru, ben gördüm, şahittim olan bitene&ldquo; der gibi başını salladı.Köy beyaz yorgan altında kış uykusuna yatmıştı. Karşı mahalleden kısa köpek havlaması duyuldu ve köy tekrar sessiz, derin uykuya geçti. Bacalardan çıkan duman düz bir şekilde gökyüzüne yükseliyordu. Sakin hava, buz gibi sessizlik vardı. Yarın hava güneşli olacağından emindim.Ercan ZAFER ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cehennemden-donus-uWyG.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Cehennemden Dönüş ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cehennemden-donus-uWyG.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Göç Öncesi]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/goc-oncesi/1539/</link>
            <description><![CDATA[*** Hele bir de bin bir uğraş sonrası, Türkiye'nin Sesi  Radyosu'nun frekansını yakalayınca, insanların gönlündeki umutları öyle bir kabarırdı ki... *** Bu arada, kulaktan kulağa, hala da anlamadığım nasıl yayıldığını, halk arasında sihirli bir cümle dolaşmaya başladı; "Kendini Türk bilen herkes, 25 Mayıs günü, sat 10'da çarşıdaki saat kulesinin orada olsun..."*** Sakin ve dingin akan bir suyu düşünün. Bir de şelaleye yaklaşınca çıkarttığı o büyük gümbürtüyü, ancak böyle tarif edebilirim birden kopan o gürültüyü. Hep bir ağızdan çıkan "İmenata" ve "Pravata" kelimeleri havada çalkalanıyordu.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/goc-oncesi/1539/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Mon, 25 May 2020 14:01:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Kendini bilen, onuru olan, milliyetçi ruh taşıyan herkes için unutulmayacak yakın bir tarihimiz var. Nasıl bir baskıdır bu, nasıl bir zulümdür, bir insanın takma ad ve soyadı ile geçmişini nasıl silebilirsin? Bu satırları okuyan her kimsen, lütfen, şimdi ecnebi bir isim seç ve birazcık düşün, sen artık kendin misin? Her ortamda, bütün Türklere zoraki dayatılan Bulgar isimler ile hitap ediliyor, itaat etmeyenlere ve karşı çıkanlara ise para cezası kesiliyordu. Sokakta, iş yerinde, her yerde anadilimizde konuşmak yasaklandı. Amaçları, bütün Müslümanlığımızı kökten silmekti... Özellikle Türklerin çoğunlukta olduğu bölgelerde ana okullarda erkek çocukların kontrolleri yapılıyordu, sünnetli midir diye. Bunu önlemek için bütün sünnetçileri hapse kapattılar. Bir Allah ve bir de babam bilir, o sıkıntılı günlerde nasıl yakın köyden, bin bir rica ile sünnetçinin birini eve gizlice getirip torununun sünnetini ettirdiğini. Camilerdeki hoca ve imamlara da yasak geldi, görevlerini yapamaz oldular, saygısızlığın da ötesine geçerek, ölülerimizi bile maşatlığa gömmeye mecbur ettiler. Atalarımızın mezar taşlarını söküp, yollara döşediler, barbarlığın böylesini bile yaptılar. Aççe&#39;ler oldu Anka, Hüseyin&lsquo;ler oldu Hristo&#39;lar... Türk halkı üzgün, kızgın, çaresizdi. Bir araya gelince, dillerde sadece Türkiye&#39;cilik vardı, çünkü biliyorlardı, tek çıkış yolu ana vatandan geçiyordu, çünkü herkes evinde gizlice BBC, Özgür Avrupa ve Almanya&#39;nın Sesi gibi radyolar dinliyordu. Hele bir de bin bir uğraş sonrası, Türkiye&#39;nin Sesi Radyosu&#39;nun frekansını yakalayınca, insanların gönlündeki umutları öyle bir kabarırdı ki... Ana vatanımız bizim için çabalıyordu, Türkiye&#39;de ve dünya çapında bizleri desteklemek için düzenlenen mitinglerden haberdar oluyorduk. Beş yıl boyunca çekmediğimiz ızdırap kalmadı, insanlarımız ahırdaki hayvanlarının sayısını çoğaltmak yerine, hepsini satışa çıkardı, tütün tarlalarının hasadı ile geçinenler, fideleri ekmez oldu, herkes bir ortak düşüncede birleşmişti; &lsquo;&#39;Ya yollar açılırsa, göç olursa...&lsquo;&#39; Şehirde de durum farklı değildi, iş yerinde olsun komşuluk ilişkilerinde olsun, artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Yıllardır samimi bir şekilde görüştüğümüz öğretmen Bulgar, kapı komşum ayağını bıçak gibi kesti ve bir daha da gelmedi bize, her halde yayılan söylentiye inanmıştı. Güya, Türkler intikam almak için Bulgarları zehirleyeceklermiş... İşte bu isim değişikliği bir sınavdı birlikte çalışan Bulgar ve Türkler için. Artık bunca yıl geçmesine rağmen, asla unutulmuyor iyi olan da, kötü olan da. Sınav bence insanlık sınavı idi. Minnettarlığım sonsuzdur bölüm şefime, 5 yıl boyunca beni incitmek istemediği için asla Bulgar ismim ile bana hitap etmedi. Bulmuştu yolunu, bana &quot;kolejke&quot; diye seslenirdi. Maalesef, onun gibileri çok azdı.&quot;Burası Doyçe Vele Radyosu...&quot; Hala yankılanır kulağımda, spikerin ses tonu dahi! Bu radyo adeta oksijen gibiydi babam ve ağabeyim için. Sık sık babama ziyarete gelen kasabamızın Türk aydınlarından, saygı değer ağabeyimiz Ali Osman Filiz ile saatlerce konuşulanlar, yine isim değişikliği ve olası bir göç durumuydu. Daha sonrası, yüzlerce aydın kişiyle beraber Ali Osman bey de tutuklanmış ve Belene&#39;ye sürgün edilmişti. Onlar bizim için çekiyorlar oradaki zulmü diyerek, babam vicdanen çok rahatsız oluyordu. Ağabeyim ise ne yapar eder, Türkçe video kasetler, film, şarkı ve yasak olanları temin eder, tüm sülaleyi evimize davet edip herkesin gönlünde bayram havası estirirdi. O senelerde &quot;Ben buraya, el toprağına, bir kazık çakmayacağım!&quot; diyen babam, şehir dışına bir yazlık ev yaptı. Meğer, evlat koruma uğruna, insan ne yeminler bozarmış... Fırtına öncesi sessizlik diye bir tabir var. Bu sözde sessizlik, bizim halkımız için, 25 Mayıs 1989 yılında fırtınaya dönüştü. Bir önceki gün ise Bulgarların alfabesini yazanların anma günüydü.Bu arada, kulaktan kulağa, hala da anlamadığım nasıl yayıldığını, halk arasında sihirli bir cümle dolaşmaya başladı; &quot;Kendini Türk bilen herkes, 25 Mayıs günü, sat 10&#39;da çarşıdaki saat kulesinin orada olsun...&quot; Şimdi bile ürpermekteyim. Neden hala o heyecan yüreğimde? O günkü kesin kararlılığımı, bir daha hiç hissetmedim. İnsan, doğru bulduğuna ve inandığına ancak, bu kadar kararlı olabilir. Sabah erkenden kalktık kızımla, çarşıdan epey uzakta olduğumuz için hemen yola koyulduk. Anne nereye gidiyoruz, diye sordu, o zaman henüz 9 yaşında olan kızım, isimlerimizi geri almak için annem, diyorum ben, kendimden öyle emin, kafam öyle dik ki... Çarşıya yaklaştıkça kalabalığı gördük, bir bir tanıdıklar çıktı karşımıza. İki kişiyken, bizlere başkaları katılıyor, beş kişi, on kişi oluyoruz ve gruplar halinde yürüyoruz merkeze doğru. İlk defa Dobriç çarşısı böyle bir gösteriye şahit oluyordu. Evet, ilk defa halk kendiliğinden, kendi iradesinde toplanıp, üstelik hükümeti protesto etmek için yürüyordu. Olacak şey değildi bu! Kenarda duran Bulgarların meraklı bakışlarını görüyorduk, aralarında konuşup neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Yürüye yürüye sinema binasına kadar ulaştık. Kendiliğinden halk sıra oluşturuyor, pankartlı olanlar öne alınıyordu. İşte o zaman gördüm ben canım ağabeyimin elindeki pankartı. &quot;Reşeniyata ot Viyenskata konferentsiya da vlyazat v sila.&quot; (Viyana konferansında alınan kararlar uygulansın.) Hissettiğim gururu bir anlatabilsem, o benim ağabeyimdi, sıkıca kavradım kızımın elini ve bak dayın orada dedim... Sakin ve dingin akan bir suyu düşünün. Bir de şelaleye yaklaşınca çıkarttığı o büyük gümbürtüyü, ancak böyle tarif edebilirim birden kopan o gürültüyü. Hep bir ağızdan çıkan &quot;İmenata&quot; ve &quot;Pravata&quot; kelimeleri havada çalkalanıyordu. Öyle spontane bir şekilde gelişiyordu ki her şey, bir toplumun birlik olduğunda nasıl da güç oluşturduğunu o zaman ilk defa gördüm. Böylece sloganlar atarak tam çarşının göbeğine geldik. Önceki günden kalan protokol tribünü de nasıl isabet olmuştu, ilk önde yürüyenler oraya çıktılar ve dizildiler. Tanımadığım biri konuşmaya başladı, o arada da MVR&#39;den olacak biri de sık sık onu uyarıp konuşmasını kesiyordu. Trajikomik anlar da yaşandı. Kameralı adamlar çok yakınımızda çekim yapıyordu, bizlerden biri de &lsquo;&#39;Bunlar dış ülkelerdendir, sesimizi dünyaya duyuracaklar.&#39;&#39; deyince, birçoğumuz kareye girmek için çabalamaya başladık. Nereden bilebilirdik ki, bunların polis olduğunu. Bu elde ettikleri görüntülere göre, yürüyüşe katılanları sonradan bir bir tutuklayacaklardı veya iş yerlerine bildirip işten kovacaklardı. O saatlerde vardiyada olan anacığım fabrikada çalışmaktaydı, fakat gözleri diktiği kumaşlarda değil, hep saatteydi, ana yüreği deli deli çarpıyor korkudan, oğlu için endişeli, çünkü geceden ağabeyimin arabaya koyduğu pankartları görmüştü. Ana olan bilir, evladı söz konusu olunca, hiçbir kuvvet duramaz onun önünde, aynı annemin önünde yükselmiş fabrikanın duvarı engel olmadığı gibi. Mitingten haberdar olan yönetim, işçilerin çıkmalarını önlemek için giriş kapısına vurmuş kilidi. Tek çıkış yolu o duvarı atlamak. Bir insanın hele de benim annem gibi ufak tefek olan birisi, normal şartlarda asla tırmanamaz o duvardan, anacığım bir çırpıda atlıyor dış tarafa ve can havliyle şehir merkezine oğlunu kurtarmak için koşuyor. Meydanda sloganlar devam ediyor, bu defa halk otogara doğru yöneldi, bir nehir selinin gücü gibi kalabalık adeta akıyordu insan kalabalığı. Otogarda Varna&lsquo;ya doğru giden yolu öyle sıkı kuşatmışlar polisler, kuş uçurtmuyorlar, zaten tüm köylere yollar kapatılmıştı. Dobruca&lsquo;da Türk halkının çoğu köylerde yaşıyordu ve onların katılımı da olsaydı, çok daha kapsamlı olurdu mitingimiz. Polisler havaya ateş açmaya başladılar, öte yandan da bronetransportörden üzerimize su püskürtmeye başladılar. Sloganların yerini korku çığlıkları aldı. Herkes kaçacak yer arıyordu. Biz de kızımla hızla koşarak, otogara yakın olan baba evine sığındık. Başarmıştı, dağıtmıştı kalabalığı polisler ama biz de sesimizi duyurmayı başarmıştık, tepkimizi göstermiştik, hakkımız olan isimlerimizi, inancımızı sömürüp Türklüğü yok edemeyeceklerini tek yürek olup onlara göstermiştik. Göstericilerin arasında o gün, kaynağı belli olmayan, sınır dışı edileceğimiz söylentisi ağızdan ağza yayılmıştı. Hayatımıza tamamen yeni bir yön verecek olan bu duyum nasıl da umutlandırmıştı hepimizi. Bunu duyan babam: &lsquo;&#39;Hadi toparlanın, vakit kaybetmeden gidip çektirelim şu resimleri, elimizde bulunsunlar.&#39;&#39; dedi. Cesaret isteyen bir davranıştı bu, hemen gösterinin ardından çarşıya çıkmak her tarafta polis varken. Allah&#39;tan olaysız bir şekilde ulaştık fotoğraf stüdyosuna ve çektirdik o ömrümün en anlamlı tarihi fotoğrafını. Sanırım kızımın ve yeğenimin, kendi çocuklarına bu resimle ilgili anlatacakları çok şeyler olacaktır. Sadece Türk halkı için değil, Bulgarlar için de devrim niteliğinde olan bu günden sonra, hakikaten artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı.Ertesi gün, mesaim başlar başlamaz, tüm mitinge katılanlarla birlikte, fabrika yönetimi tarafından sorguya çağrıldık. Teker teker alıyorlardı içeriye, kimse kimseyle de konuşturulmuyordu. Ben girdiğimde, içeride fabrika müdürü ve parti sekreteri vardı. Daha girer girmez, sekreter olan &quot;İtiraz etmeye kalkışma sakın, sen de oradaymışsın, kameralardaki görüntülerde varsın.&quot; dedi. Ben de &lsquo;&#39;Niye itiraz edeyim ki, evet, oradaydım, asıl katılmasaydım o zaman utanırdım, çünkü kendimin Türk olduğunu biliyorum, bizlere zorla verdiğiniz Bulgar isimlerini kabul etmiyoruz, anlamalısınız bunu artık, 5 sene geçti, görüyorsunuz kimse kabullenmedi.&quot; diye seslendim onlara. Böylece ben ve ağabeyim işten atıldık. Babamda ise korku hakimdi, korktuğumuz da başımıza geldi, polisler eve gelip ağabeyimi tutuklamışlardı. Anacığım kahroluyor, ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş vaziyette.Korku içinde, endişeli ve üzüntülü bekleyiş 3 gün sürdü. Sonunda karar aldık, gidip MVR&#39;ye soracağız durumunu, fakat sıkı bir denetim var, sokaklarda hala tutuklamalar devam ediyor, korkuyoruz, öte yandan sadece erkekleri tutukluyorlar diyerek, annem ve ben çıktık yola. Uzun uzun bekletiliyoruz karakolda, anacığımla bankta oturmuşuz, karşımızda da ağlayan başka çok üzüntülü bir hanım. Annem hemen tanıdı; &quot;Aaa, bu bizim doktorun eşi, demek o da tutuklu burada. Kadının simasını unuttum çoktan, ama o hıçkıra hıçkıra ağlayışını unutmadım, kendisinin bir Bulgar olması daha da bir etkiledi beni. Kocası Bulgar ismini reddedip tutuklanınca, Bulgar kadın yasa boğulmuştu... Neyse ki, görevli komiser gelip ağabeyimi yarınki gün bırakacaklarını söyledi. Ah, kader ah! O gün canım ağabeyimin kurtuluş haberinle sevinçten uçan bizler, nereden bilebilirdik ki, sadece iki buçuk ay sonra onu ebediyen kaybedeceğimizi...Ağabeyimin eve dönüşü ile hükümetin aldığı karar, aynı güne denk geldi.Evet, Türkiye&#39;mizin bizlere sahip çıkması ve rahmetli Turgut Özal&#39;ın kucak açması, Bulgarlar geri adım atmak için zorlamıştı. Göçü yaşayanlar bilir, birkaç bavula neyi nasıl sığdırırsın, ömründeki hangi anını, hangi hatıranı istiflersin, sen o bavullara. Önemini yitirmişti her şey, can kurtarma derdine düşmüştük,  artık hiç bir değeri yoktu gözümüzde, arkada  bırakılan evlerin ve bahçelerin. İşte bu duyguların hepsi yüreğimizde bir yumak oluşmuştu ama nihayetinde gidiyorduk işte ana vatana. İşte böyle, Dobriç&#39;in tanınmış Çıkıkçı Sülman agası, ailesiyle şehirden ilk göç eden lerden oldu ve 7 Haziran 1989 yılının sabahında, bizim için kutsal olan Türkiye&#39;mize ayak bastı, eğildi ve toprağı öptü. Hatice ZAFER, Çorlu Not; Müellifin, bu anı yazısı biraz kısaltılmış olarak dikkatinize sunulmuştur. ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/goc-oncesi-zr9A.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Göç Öncesi ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/goc-oncesi-zr9A.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA['Bayram geleneklerini ufak değişimlerle devam ettirmek önemli ']]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/-bayram-geleneklerini-ufak-degisimlerle-devam-ettirmek-onemli--/1535/</link>
            <description><![CDATA[Koronavirüs salgınından herkesin farklı şekil ve derecelerde etkilendiğini dile getiren Kadir Has Üniversitesi Psikoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Aslı Çarkoğlu, bayramı fiziksel olarak olmasa da duygusal olarak birlikte geçirmenin önemli olduğunu belirtti.  Bu bayramın normalimizin dışında şartlarda geçecek bir bayram olmasına rağmen yine de bir bayram havasında geçebilmesi için önerilerde bulundu.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/-bayram-geleneklerini-ufak-degisimlerle-devam-ettirmek-onemli--/1535/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Sat, 23 May 2020 13:16:06 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Koronavirüs salgınından herkesin farklı şekil ve derecelerde etkilendiğini dile getiren Kadir Has Üniversitesi Psikoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Aslı Çarkoğlu, bayramı fiziksel olarak olmasa da duygusal olarak birlikte geçirmenin önemli olduğunu belirtti.  Bu bayramın normalimizin dışında şartlarda geçecek bir bayram olmasına rağmen yine de bir bayram havasında geçebilmesi için önerilerde bulundu.</p><p>'NORMALİMİZİ SARSILDI AMA KALAN NORMALE SARILIP BU SÜRECİ ATLATACAĞIZ'</p><p>Koronavirüsün insanlar üzerindeki baskısının herkese için aynı olmadığını aktaran Doç. Dr. Çarkoğlu, 'Tabi en temelinde normalimiz sarsıldı. Günlük hayattaki rutinimizi yitirdik. Hiç alışık olmadığımız bir sürece girdik. İnsanlar rutin günlük alışkanlıklarını sever, onlarla daha rahat olur. Bu alışkanlıklar değişimi rahatsızlık yaratıyor. En önemli alışkanlıklarımızdan biri de bayramlar. Hepimizin hayatında önemli bir yeri var. Önemli bir gelenek ve hafıza oluşturma aracı, zorlayıcı bir süreç olacak. Ama insan dayanıklı bir varlık psikolojimiz kolay kolay bozulmuyor. Stresle baş etmeyi biliyoruz, bu süreci de atlatmayı becereceğiz' ifadelerini kullandı.</p><p> 'ALIŞKANLIKLARINIZA VE RUTİNİNİZE SADIK KALMAYA ÖZEN GÖSTERİN'</p><p>Doç. Dr. Çarkoğlu, 'Alışkanlıklarına ve rutinlerine olabildiğince sadık kalmalarını öneriyorum. Çevresel etkiler bazı alışkanlıkları değiştirecektir. Bu bayram aile büyükleriniz ziyaret edemeyeceğiz, el öpemeyeceğiz, sarılamayacağız. Ama bunların olmaması hiçbir şeyin olmaması anlamına gelmiyor. Bunların dışında kalan geleneğimizin tutabildiğimiz ne kadar parçası varsa sahip çıkıp, yaşamamız önemli' dedi.</p><p>'BAYRAMI BAYRAM GİBİ YAŞAMAYA ÇALIŞALIM'</p><p>Her ailenin bir bayram geleneği olduğunu söyleyen Doç. Dr. Aslı Çarkoğlu, 'Örneğin, bayram için sabah kalkıp özel giyinmek, evdeki aile üyelerinin bir araya gelerek bayramlaşması işte teknoloji bize bunları yapma imkanı tanıyor. Yapabilecek olan aileler bu alışkanlıklara devam etmeli, değerlidir. İnternet üzerine bütün aile belli bir saat için randevulaşıp, görüntülü veya sesli bayramlaşma töreni yapmalarını öneriyorum. Bayram kahvaltısı ve yemeği hala önemli, tarifler paylaşılıp, farklı ortamlarda dahi olsak beraberce yiyebiliriz. Hatıra oluşturalım, evdeki bayramlaşma törenini videosunu çekelim. Bu da böyle bir bayramdı diyerek aile hafızamıza kaydını düşelim' diye konuştu.</p><p>'KAYIPLARI OLANLARI UNUTMAYALIM'</p><p>Hatıra oluşturmayı, bayramlaşma töreninin videosunu çekip, &#39;bu da böyle bir bayramdı&#39; diyerek sosyal medyaya fotoğrafını koymayı tavsiye eden Doç. Dr. Çarkoğlu, 'Kayıpları olanlar yasını yaşayacaktır çünkü ilk bayramlar bu yas için önemlidir. Bunu atlamayalım ve kaybı olduğunu bildiğimiz aileleri arayarak, destek olmayı ihmal etmeyelim. Farklı, bir çoğumuz içinse zor bir bayram olacak.  Ama insan dayanıklı bir varlık. Fiziksel olarak mesafeli olsak da duygusal olarak birlikte olabilmeyi biliyoruz ve bu birliktelik bu süreci atlatmaktaki en önemli dayanağımız' ifadelerini kullandı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bayram-geleneklerini-ufak-degisimlerle-devam-ettirmek-onemli-.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ 'Bayram geleneklerini ufak değişimlerle devam ettirmek önemli ' ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bayram-geleneklerini-ufak-degisimlerle-devam-ettirmek-onemli-.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bir isyanı anmak ve idrak edebilmek]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/bir-isyani-anmak-ve-idrak-edebilmek/1523/</link>
            <description><![CDATA[*** İnsanlıktan nasibini almayan bir devlet anlayışı ve yönetici vahşeti karşısında herkes şaşkın ve çaresizdi. *** Komünist mezaliminin baş aktörleri hep aramızdan sivrilen Türklerdi, onların asılsız ihbarları sayesinde nice düzmece siyasi dava sayesinde zindanlara mahkum ve sürgün edildik.*** En ön sıraya, gıcır gıcır takım elbiseler içinde sırıtan, bizim eski cellatlarımız ve sözde yeni "özgürlük savaşçıları" adeta birer kızıl Çin askeri gibi sıra sıra dizilmişlerdi.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/bir-isyani-anmak-ve-idrak-edebilmek/1523/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 19 May 2020 01:12:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ 19 Mayıs Cebel isyanı kahramanlarını anarken - 2. Bir isyanı anmak ve idrak edebilmek Basit kelimelerle tarif edilmesi zor karanlık günler, Bulgaristan&#39;daki Türkler için, 1985 yılının başından itibaren tüm hızıyla devam etmişti. Akıl ucumuzdan bile geçirmediklerimiz bizim başımıza gelmişti. İnsanlıktan nasibini almayan bir devlet anlayışı ve yönetici vahşeti karşısında herkes şaşkın ve çaresizdi. Kulaktan dolma gerçeklerle ve efsanelerle, kendi kendimizi avutuyor ve moral buluyorduk. Biz bu devlete köle gibi hizmet etmekten ve sadık birer asker gibi ittihat etmekten başka ne yapmıştık? Tabii ki, hiç bir şey! Nasrettin Hoca&#39;nın dediği gibi; &ldquo;Biz bu devlete ve millete haddinden fazla iyilik yapmıştık ki, o da haklı olarak, bize gaddar bir şekilde davranıyordu.&rdquo; Yapılan hiçbir iyiliğin cezasız kalmadığı acımasız bir dönemde, Cebel olaylarını duyduk, fakat Eski Zağra cezaevinin karanlık hücrelerinin aşırı can sıkıcı ve boğucu atmosferinde bunların ne kadar doğru olup olmadığını ilk başta pek idrak edememiştik. Yıllar geçti ve başta Avni Veli olmak üzere, birçok siyasi mahkum arkadaşımla ve Cebel olaylarını tetikleyenlerin ağzından ayrıntılar dinleme fırsatım oldu.Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk&#39;ün, yüce Anavatan Türkiye&#39;mizin Kurtuluş Savaşı&#39;nın başlangıç tarihinde, Cebel&#39;de halk ayaklanmasının vuku bulması, Bulgaristan&#39;daki Türkler için bu günü çok değerli ve anlamlı kılmaktadır. Komünist mezaliminin baş aktörleri hep aramızdan sivrilen Türklerdi, onların asılsız ihbarları sayesinde nice düzmece siyasi dava sayesinde zindanlara mahkum ve sürgün edildik. Zorunlu göç esnasında yine kırmızı biletliler sahneye çıkmıştı. İşte bundan dolayı yıllar boyu, şahsen ben Cebel&#39;de her yıl düzenlenen 19 Mayıs anma törenlerine hiç katılmamıştım. Nihayet Enver Özkan, Muhammet Gölcüklü, Sabri Yılmaz ve Mehmet Yalçın gibi bazı Türk ülkücüleri ve sadık dava arkadaşlarımın ısrarı üzerine yıllar sonra ilk defa ben de Cebel&#39;in yolunu tuttum. Başta Türkiye&#39;den gelen göçmen kitle çoğunluğunun, bu günün anlamını gereken şekilde pek idrak etmedikleri her yerde aşıkardı. Sanki herkes, eski tarihlerde tertiplenen meşhur panayır eğlencelerine gelmiş gibi yeme ve içme derdindeydi. Sıra sıra dizilmiş köfte ızgaralarının, göz yaşartan dumanı ve kalabalığın içinden geçerek nihayet kutlama alanına ulaştık. Ortada protokol için hazırlanmış büyük bir sahne. En ön sıraya, gıcır gıcır takım elbiseler içinde sırıtan, bizim eski cellatlarımız ve sözde yeni &quot;özgürlük savaşçıları&quot; adeta birer kızıl Çin askeri gibi sıra sıra dizilmişlerdi. Büyükelçimiz ve diplomatlarımız da şen şakrak yanı başlarında yer almışlardı.Kısacası eskiden ve şimdilerde bizlere kimler zulüm ettiyse, tam kadro en ön sıralarda boy gösteriyorlardı.Bunlara ilave olarak da, bazı yalaka göçmen STK temsilcileri de yanlarında yeni yıl hindisi gibi böbürlenip duruyorlardı. Sahnenin karşısında ise bindirilmiş kıtaların yanında o gün Cebel ayaklanmasının özünü zerre kadar idrak etmemiş, bedava turistik geziye gelmiş beyaz şapkalı bir insan topluluğu da alkış tufanı estirmek için sabırsızlanıyordu. Nihayet program başladı ve muhtemelen liseli genç bir bacımız, eline tutuşturulan yalanlar dolu manzume metnini okumaya başladı.İlk önce duyduklarıma hiç inanamadım,adeta abondene olm uştum. Neymiş efendim, Bulgaristan istihbarat teşkilatının ( DS ) kadrolu elemanı Ahmet Doğan ismindeki Gayri Türk, güya 19 Mayıs Cebel olaylarını, görevi gereği bulunduğu Eski Zağra cezaevinden organize edip yönetmiş ve daha neler neler...Bunca yalan fırtınası ve alkış tufanı karşısında şaşkınlık içinde başım döndü ve adeta midem bulandı, gerçekten derin üzüntüden gözyaşlarım sel oldu diyebilirim.Olur olur da, bunca düzmece ve kuyruklu yalana ne gerek vardı? Bunca yalan dolana, nasıl olur da iki milyon vatandaşımız inanır ve sessiz kalabilirdi? Bu gerçek destanı yazan kahraman Cebel halkı adına üzüntüm katlandıkça katlandı. Bu gerçek isyana iştirak eden ve bundan dolayı Belene ve değişik cezaevlerine gönderilen siyasi mahk&ucirc;mlar benim kader ve can dostlarımdı. Sözüm ona o büyük protokol sahnesinin arka kısmındaki küçük demir merdivenin yanında şimdi sığıntı gibi durmaları ise beni tamamen perişan etti.Fakat herkes halinden çok memnun gözüküyordu... Bu acıklı tablo karşısında, büyük bir hüzün ve şaşkınlık içerisinde hemen oradan ayrıldım ve yol boyunca, kendi kendime şu soruyu sordum;&ldquo;Acaba, herkese gerçek bir lider diye yutturulan şu basit ihbarcı ve hain, o tarihlerde hayatında hiç Cebel&#39;i harita üzerinde bile görmüş müydü?&quot; Tabii ki, hayır! Zira ben bile, bir öz Kırcaali evladı olarak, daha önce bu güzide ve küçük kasabamıza hiç gitmemiştim.Uzun yıllar boyunca, bahsettiğim bu kuyruklu ve düzmece yalanların karşısında, birçok devlet kurumu ve yetkilisi, göçmen kuruluşu yöneticisi ve Bulgaristan Türk Topluluğunun fertleri boyun eğdiler, alkış tuttular ve böylece bir dikta rejiminin azılı cellatlarına ve katillerine cesaret vererek yaşatmış oldular.Hatta, kendilerini sırma köşklerde yaşamaya bile layık gördüler. Geçenlerde bir dostuma, 30 yıl sonra, Cebel&#39;de ne gibi değişiklik olduğunu sormuştum. Aldığım cevap beni hiç şaşırmadı; &quot;Aga, kasaba girişindeki &quot;Hoş geldiniz!&quot; tabelası ve muhtarın odasındaki Cebelli tütüncü kızların tablosunu indirildiler...&quot; Anadilimizdeki masumane bir yol tabelasından ve duvarda asılı ince belli Cebelli kızlarının resminden bile rahatsız olan, komünist Ali&#39;nin torunundan zaten başka ne beklenebilirdi... Sebahattin AHMETOĞLU,Ankara ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bir-isyani-anmak-ve-idrak-edebilmek-pxR4.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bir isyanı anmak ve idrak edebilmek ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bir-isyani-anmak-ve-idrak-edebilmek-pxR4.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kalpler kana boyanırken...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/kalpler-kana-boyanirken/1520/</link>
            <description><![CDATA[*** 19 Mayıs, Saatçi Ömer’in Sofya’da ölüm hücresinde devleştiği andır, Hüsniye ablanın Mestanlı’da tankı durdurduğu gündür, Cebelli Avni’nin bayrak oluşudur, Paniş'in sırtında taşıdığı büyük yaradır, Rasim’in Belene’de çizdiği karakalem portredir…]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/kalpler-kana-boyanirken/1520/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Mon, 18 May 2020 18:02:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ 19 Mayıs Cebel isyanı kahramanlarını anarken -1.Kalpler kana boyanırken...Bizim oralarda, yüksek Aladağ eteklerinde, Mayıs ayında beyaz ve mor zambaklar, çitlembikler ve kırmızı güller açar.19 Mayıs 1989&#39;da, bahar yağmurlarından sonra, yine bütün Cebel civarı yeşilliğe bürünmüştü, her yeri boğucu çiçek kokusu sarmıştı ama havada bir kurşun ağırlığı seziliyordu, insanların yüzleri gülmüyor, kan çanağı gözler, gam ve kasvet doluydu... Çiçekler özgürce ve alabildiğince açmışlardı, kuşlar özgürce ötüşüyordu, fakat çilekeş insanımızın derdi büyüktü. Dağlının özgürlüğü çoktan elden ve avuçtan uçmuştu, kimlik ve benliğine bile göz dikilmişti. Buna bir son verilmeliydi. Kemik bıçak iyice bilek kemiğine dayanmıştı. Dağdaki yeşilliğin ve çiçeklerin patlamasından sonra,19 Mayıs günü, ilk Cebel&#39;de, beklenen o volkanik gürleme gerçekleşti.Haber, tıpkı kıpkırmızı lav ateşinin yayılma hızıyla ülkeyi sardı, sınırları aştı ve bütün esir kalpleri tarifsiz büyük bir sevinç kapladı. Artık kimsede zalim despotun ne jandarmasından ne de milisinden zerre kadar korku kalmamıştı&hellip;Kalpler kana boyanırken, 1 000 370 özgürlük çiçeği yeniden açtı. Zalimin demir uçlu copları, delikanlıların kırılan kemikleri, ince belli kızların koparılan kalın belikleri, cop izlerinden akan oluk oluk sımsıcak kırmızı kan, alelacele kesilen kuzuların sıcak derisine sarılan yara bere içindeki bedenler birbirine karıştı&hellip;19 Mayıs, Saatçi Ömer&#39;in Sofya&#39;da ölüm hücresinde devleştiği andır, Hüsniye ablanın Mestanlı&#39;da tankı durdurduğu gündür,Cebelli Avni&#39;nin bayrak oluşudur, Paniş&#39;in sırtında taşıdığı büyük yaradır,Rasim&#39;in Belene&#39;de çizdiği karakalem portredir&hellip; Artık Cebel&#39;de çiçekler özgürce açıyor. Kuşlar, her zaman özgürce uçsun! Mümin TOPÇU ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kalpler-kana-boyanirken.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kalpler kana boyanırken... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kalpler-kana-boyanirken.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[- Rednik Şabanov, pişi, be! ]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/-haziir-ol-hizayaa-gel-/1515/</link>
            <description><![CDATA[*** Ve Türkler, Bulgaristan’ı ele geçirmeye başladılar adım adım.*** Eşit vatandaşız ama Bulgarlar daha eşit.
Gerçekler acıdır, yaşayarak öğrendik. *** - Rednik Şabanov pişi, be! ]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/-haziir-ol-hizayaa-gel-/1515/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Sun, 17 May 2020 19:06:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Istranca çobanının askerlik anıları...Aker kışlasındayız, bugün izin kağıtları dağıtılacakmış.Bir çavuşumuz vardı, Papazov. Okuması yazması yok kadar az.Aklı başında Bulgar gençleri, kendi aramızda dediğimiz gibi, silahlı askere alınıyordu. Yani onlar tam asker olarak tank, top, silahın her türlüsünü görüp kullanıyorlardı.Biz ise işçi karıncalar, yol aç, duvar yap, soba yap.Ama insan, yaparak usta oluyor.Askerlik sonrası silahlarla ilgili bilgileri askerlikte kalıyor, bizim ustalık becerilerimiz ise hala bizlere eşlik etmekte.Osmanlı&#39;nın gayri müslimleri asker almadığı veya geri hizmetlere aldığı gibi bir şeydi bu.Osmanlı&#39;da Türk ve İslam asıllı 7 yıl askerlik yapar ve hiçbir şey olamadan orta yaşa gelmiş oluyordu. Oysa gayrimüslimler ticareti ve sanat işlerinde köşeyi çoktan tutmuş oluyordu.Aynı şeyi Bulgarlar da yaşamaya başladı. Adamın evinde musluk değişecek, hemen bir Türk arkadaşını çağırıyordu. Buzdolabı tamir olacak - Türk, arabaya bakılacak - Türk.Ve Türkler, Bulgaristan&#39;ı ele geçirmeye başladılar adım adım. Ve asker öncesi bildiğimiz, törenlerde, bayramlarda yan yana rap rap uygun adım yürüdüğümüz ve eşitlik, kardeşlik marşları söylediğimiz komünizm, askerde mutasyona uğramış olduğunu gördük ve öğrendik.Eşit vatandaşız ama Bulgarlar daha eşit.Gerçekler acıdır, yaşayarak öğrendik.Bari düşman kabul edilip de, bir gecede Bulgar yapılmaya zorlanmasaydık...Ver elini, Türkiye! Ama Türkiye kesmedi... Yıkılan evlerden ve köylerden arı kovanından dağılan arılar gibi Türkler bütün dünyaya yayıldı.Çavuş Papazov&#39;dan ta buraya kadar gelmişim...- Rednik Şabanov, pişi, be! (Yaz be) Elinde kalem, cuma gününden itibaren çarşı iznine çıkacakları yazıyorum.O, kendi adamlarının adını veriyor, ben benimkileri kaleme alıyordum,  bizimkilere traş olun ve yakalılarınızı yıkayın, yarın çarşı iznine çıkıyorsunuz, diye önceden uyarıyordum...Evet, kot kumaşın komünist versiyonu olan dok kumaş ve mavi renk iş elbisesi giyiyorduk biz. Ancak bir de askeri kıyafetlerimiz vardı. İçtima ve kışla dışında giymek için. Onlara, ceketin içinde beyaz gömlek gibi duran beyaz yakalık takardık. Yakışıyordu bize ya...Dağ başında askeriz, çarşı izninde maden de çalışan işçilerin lojmanlarının bulunduğu Çayıra denilen yere gidip, buz gibi soğuk, &ldquo;ledena studena Byalo Vino Diamond&rdquo; beyaz şarap alırdık ve böylece Çavuş Papazov, kafayı bulur bir hafta nasıl eğlendiğimizi ve kebapçe yediğimizi anlatırdı.Bir hafta sonra listeyi yine ben yazıyordum kafama göre. Bu arada  Er Petko&#39;dan da bahsedeyim. Tam isim bulamıyorum onun akli kusuruna.- Seni neden asker aldılar ki? - Ben gönüllü geldim.- Neden? - Askerlik yapmazsam bana kız vermezler. Zaten benim askerlik bir sene sürecek. Kar yağarken evden çıktım. Bir daha kar yağarken eve döneceğim. Babam öyle dedi.Tesadüf bu ya, 24 Mayıs&#39;ta kar başladı.-Petko, haydi gidiyorsun. Git teskereni al diye takıldık. Biz işe gittik, Petko yok. Gitmiş komutanla kavga etmiş. Onu da disipline atmışlar. Öğle bıraktılar. O hala kavgaya devam ediyor.- Sen, komutan olmuşsun ama bir b.k bildiğin yok. Babamdan daha iyi mi bileceksin? Babam bana kar yağarken geri geleceksin dedi. Ver benim teskeremi. - A be, glupak! Hani kar? - Sabah sana geldiğimde yağıyordu, ben onu bilirim. Ve bizde dönerek.- Haksızmıyım?- Haklısın, Petko, konuş.Evet, bir çarşı izninin hatırlattıkları bunlar.Ben şimdi en iyisi traş olayım. İyi eğlenin, 70&#39; lik almadan gelmeyin. Önümüz bayram. Bu ayın maaşları da yatmış. Bankamatikten geçin de paralanın...Şaban Ali AYDIN ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/-haziir-ol-hizayaa-gel--90Gp.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ - Rednik Şabanov, pişi, be!  ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/-haziir-ol-hizayaa-gel--90Gp.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bahçe, balkon, terasa talep patladı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/bahce-balkon-terasa-talep-patladi/1513/</link>
            <description><![CDATA[Koronavirüs salgını insanların ev arayışındaki tercihlerini değiştirdi. Bu dönemde açık hava ile toprağa temas gibi ihtiyaçlar ön plana çıkarken, talep artışı ev fiyatlarının yükselmesine de neden oldu. Konut sektöründeki değişimleri değerlendiren Emlak Danışmanı Evrim Kırmızıtaş, bahçeli müstakil evlere olan talebin yüzde 100 arttığını dile getirdi. Kırmızıtaş, buna bağlı olarak ev fiyatlarındaki artışa da dikkat çekti.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/bahce-balkon-terasa-talep-patladi/1513/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Sat, 16 May 2020 13:40:10 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Koronavirüs salgını insanların ev arayışındaki tercihlerini değiştirdi. Bu dönemde açık hava ile toprağa temas gibi ihtiyaçlar ön plana çıkarken, talep artışı ev fiyatlarının yükselmesine de neden oldu. Konut sektöründeki değişimleri değerlendiren Emlak Danışmanı Evrim Kırmızıtaş, bahçeli müstakil evlere olan talebin yüzde 100 arttığını dile getirdi. Kırmızıtaş, buna bağlı olarak ev fiyatlarındaki artışa da dikkat çekti.</p>'WEB TAPU ÜZERİNDEN KONUT SATTIM'<p>Artık drone ile konut alıcılarına evleri gezdirdiklerini söyleyen Kırmızıtaş, son konutu web tapu üzerinden sattığını ve internet üzerinden her şeyin yapıldığını dile getirdi. Kırmızıtaş, 'Geniş balkonlu, teraslı evlere ciddi talep var. Bahçeli evlere talep yüzde 100 arttı. Herkes bütçesine göre bahçeli ev arayışında, memleketine dönen de oldu. Yazı da bu evlerde geçirmeyi planlıyorlar. Koronavirüs öncesinde kenara koydukları 200-300 bin lirayla bahçeli bir ev almayı düşünmezlerdi' ifadelerini kullandı.</p>REZİDANSTA YAŞAYANLAR DA MÜSTAKİL EV ARIYOR<p>Önümüzdeki 3 ay için insanların tatil anlayışının da değiştiğini belirten Kırmızıtaş, 'Oteller güvenlik önlemleri alınarak açılsa bile aileler daha izole sağlıklı bir alana ihtiyaç duyuyor. O yüzden evin kendine ait havuzu olmasını istiyorlar, site havuzundan bahsetmiyorum. Rezidans ve lüks apartmanlarda yaşayan aileler de ortak kullanım alanlarındaki riskten dolayı müstakil ev arayışına girdi. İstanbul&#39;da veya başka bir şehirde her bütçeye uygun bahçeli ev bulmak mümkün' dedi.</p>BAHÇELİ EV FİYATLARI YÜZDE 50 ARTTI<p>Bahçeli ev fiyatlarının arttığını söyleyen Evrim Kırmızıtaş, özellikle kiralık müstakil evlerin fiyatlarında artış olduğunu vurgulayarak, 'Martta yüzde 15-20&#39;lik bir artış vardı ama sonraları bu artış yüzde 50&#39;yi buldu' diye konuştu.</p>TATİL BÖLGELERİNDE DÖNEMSEL EV KİRALARI UÇTU<p>Bodrum gibi tatile beldelerinde dönemsel ev kiralama fiyatlarındaki artışın yüzde 100&#39;ün üzerine çıktığını aktaran Kırmızıtaş, 'Geçen yıl dönemsel kiralamada 100 bin lira olan bir yazlık için bu yıl görüştüm, sahibi 200 bin lira istediğini söyledi. O site için hatta 250 bin lira rakamını da duydum. Satılık ev fiyatları aynı oranda artmadı ama iç piyasa canlandı' ifadelerini kullandı.</p><p>Dairelerde geniş balkonların da önem kazandığını dile getiren Kırmızıtaş, 'Çok satış yaptığımız rezidanslarda camları açıp masa ve sandalyenizi atacağınız alanlar yoktu. İşte insanlar o yüzden bunaldı, toprağa basma ihtiyacı doğdu ve bahçeli evlere talep yüzde 100 arttı' dedi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bahce-balkon-terasa-talep-patladi.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bahçe, balkon, terasa talep patladı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bahce-balkon-terasa-talep-patladi.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bağışlarımızla Mercan Turan'ın hayatını  kurtaralım!]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/bagislarimizla-mercan-turani-kurtaralim/1502/</link>
            <description><![CDATA[*** Ağır bir hastalığa yakalanan Mercan Turan, şu an Bursa'daki Uludağ Üniversitesi'nin Tıp Fakültesi'nde tedavi görmekte. Şimdiye kadar çok ağır üç tane ameliyat geçirmiştir, fakat tedavisi devam etmekte ve tedavi masraflarını karşılamak için finansal desteğe ihtiyaç bulunmakta, kendisinin bir sosyal güvencesi yoktur.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/bagislarimizla-mercan-turani-kurtaralim/1502/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 12 May 2020 21:56:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Birkaç gündür sanal alem sayfalarında bir acil destek çağrısı dolaşmakta, aslında ciddi bir şekide yardıma muhtaç olmayan hiç bir kimse için böyle bir girişimde bulunulmaz. Mercan Turan isimli genç kardeşimiz, Bulgaristan&#39;nın Cebel ilçesine bağlı Havazlı köyünde yaşamaktaydı, annesi ise Eğridere ilçesine bağlı Menekşe köyündendir. Ağır bir hastalığa yakalanan Mercan Turan, şu an Bursa&#39;daki Uludağ Üniversitesi&#39;nin Tıp Fakültesi&#39;nde tedavi görmekte. Şimdiye kadar çok ağır üç tane ameliyat geçirmiştir, fakat tedavisi devam etmekte ve tedavi masraflarını karşılamak için finansal desteğe ihtiyaç bulunmakta, kendisinin bir sosyal güvencesi yoktur. Ramazan ayındayız, lütfen, bütün Cebelli ve Eğridereli hemşehrilerimiz fitre ve zekatlarını, bu gencecik kardeşimizin yeniden eski sağlığına kavuşması için ona bağışlasınlar. Aynı acil çağrımız Bursa&#39;daki göçmen konfederasyonu, federasyon, dernek ve sanayici kuruluşları için de geçerlidir. Bursa Büyükşehir, Cebel ve Eğridere Belediyeleri&#39;nin de destek vermesini bekliyoruz.Şimdi gencecik bir fidanın hayatını kurtarma zamanıdır! Garanti Bankası İban:TR73 0006 2000 7160 0006 6175 32Nejdet Mutlu Tel. +90533 365 46 06 Misyon Gazetesi ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bagislarimizla-mercan-turani-kurtaralim-4Hsu.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bağışlarımızla Mercan Turan'ın hayatını  kurtaralım! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bagislarimizla-mercan-turani-kurtaralim-4Hsu.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kız Kardeş]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/kiz-kardes/1499/</link>
            <description><![CDATA[*** Anlatırken ağlamışım, halbuki hiç ağlamazdım. Çocuklarımı çok özlediğimi, burada işim bitip de normal maaş ile bir başka yere başlayınca, çocuklarımı yanıma almak istediğimi anlattım. O sert adam birden sanki pamuk gibi oldu.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/kiz-kardes/1499/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 12 May 2020 15:30:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ İyi günler sevgili Misyon okurları! Gelsin bakalım küçük hikayemiz...Almanya göçünün ilk 10 yılından bir hikaye ile buluşalım. Nafiz abi halim selim bir adamdı. Geldikten iki yıl sonra karısını ve üç çocuğunu da yanına almış, ev tutup, aile kuran ilklerden biriydi. Karısı ve kendisi iki ayrı fabrikada çalışırlarken, çocuklarına yaşlı ev sahibi bakıyordu. Bu sayede çocuklar çabucak Almanca öğrenmişler ve okullara başlamışlardı. Uyumlu güzel bir aileydi onlar.Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmadan geçinip gidiyorlardı. İzin zamanı onlar için pek bir heyecan yaratmıyordu. Çünkü iki üç yılda bir giderlerdi izine. O da bağ bahçe, ev falan almak için. Nadir abi iş yerinde de çok uyumlu bir iş arkadaşıydı. Kimselerle bir sorunu, kavgası olmazdı. Ama son zamanlarda onu çok düşünceli görüyorduk. Bir derdi vardı Nadir abinin. Ağzını bıçak açmıyordu. Nihayet bir gün yemek arasında bizim Hasan konuşturmayı başarmış.- Kız kardeşim üç çocuğunu alıp, Almanya&#39;ya gelmek istiyor.- Allah allah o nasıl olacak? haydi bir başına olsa, gelsin senin yanına. Nasılsa bir iş bulunur ama üç çocukla kimse bir yere sığmaz.Nafiz abi derin bir of çekmiş. Bir sigara yakıp, bir süre susmuş.- Olmuyor Hasan. Tek başına da olsa, bizim eve sığmıyor işte.- Ne düşünüyorsun? Yani kardeşinin kocası yok mu?O diyor.- Kocası yok.- Yani iş sana düşüyor desene. Peki yenge hanım ne diyor bu işe?- Hiç konuyu açamadım bile. Onların yıldızı barışmadı.- Zor be, Nafiz abi.- Sen olsan ne yaparsın?Hasan başını kaşıyıp, biraz düşündükten sonra isteksizce bir şeyler söyledi.- Bizim Heim&#39;in &quot;lojman&quot; sokağında bir restoran var. Oranın sahibi duyduğuma göre her sene bir kaç tane turist getirip, onları işçi yapıyormuş ama çok az para verirmiş.- Kalacak yer de verir miymiş? Restoranın çatı katında erkek kadın bütün çalışanların kaldığı odalar varmış. Ama bilmem sana uyar mı? Sonra çocukları oraya getiremez o kadıncağız.- Neyse canım işçi olsun da gerisine bakarız. Bir sene dişini sıkar artık. İşten çıkınca seninle oraya bir uğrayalım. Hem senin Almancan daha iyi. Bana tercümanlık yaparsın. Valla bu iş olsun, kız kardeşimin iki maaşı kadar parayı sana ben vereceğim. Haydi göreyim seni aslanım. Bir kaç gün sonra Nafiz abi rahatlamış gibiydi. Kız kardeşinin işi olmuş, restoran sahibi gelsin bir sene yarım maaş ile bende çalışsın sonra işçi yaparım. İstediği yere gider demiş.Trenle gelmiş kız kardeşi. Nafiz abi birden hasta olmuş ve karşılamaya gitmemiş. Bizim Hasan almış onu istasyondan. Doğru restorana götürüp bırakmış. Aslında çatık kaşlı ve aksi görünüşlü olan patron gözünün ucu ile şöyle bir bakmış. Mutfağa götürüp, bulaşıkları göstermiş. Senin işin bu demiş. Durmadan dönen bulaşık makinesi, dolup dolup boşalıyor, başında çalışan genç adam, yüzünden süzülen terleri bile silmeye vakit bulamıyormuş. İlk anda genç kadının gözü korksa da geri dönüş olmayacağını bildiği için, anladım manasında başı ve elleri ile bir hareket yapmış. Serviste çalışan bir kadın kalacağı 20 metre karelik odayı göstermiş. Müşterek iki tuvalet ve iki duş varmış. Biri kadınlar biri erkekler içinmiş. Kız kardeş böylece işe başlamış. Nazif abi o günden sonra bir daha hiç ondan bahsetmiyormuş. Ama demek ki bir derdi daha olmalı ki, eski neşesinden de hiç eser kalmamış.BİR YIL SONRAHasan, bir yıl sonra kız kardeşle Türk Başkonsolosluğu&#39;nda karşılaşmış. Kadın sanki Almaya da 10 senedir yaşıyormuş gibi son derece modern ve güzel giyinmiş. Baş örtüsünden dışarı çıkan örgülü saçlarını kestirip, başını açmış. Güzel güzel gülümsüyormuş. Yanında da patronu varmış. Hasan&#39;ı görünce selam vermiş. Ayak üstü konuşmuşlar. Meğer patronu ile evleniyormuş. Nikah işlemleri için gelmişler.- Hem şaşırdım hem memnun oldum diyeyim. Keşke bir Türk ile evlenseydin. Malum bizde Alman ile evlenen kadınlar...- Anladım Hasan bey anladım. Çocuklarımın babası olan şerefsiz adam sözünü tutsaydı böyle olmazdı.- Kusura bakma , Ben tabii sizin durumunuzu bilemem.- Nasıl yani, Nafiz sana anlatmadı mı?- Yok sizin hakkınızda hiç bir şey söylemedi.- Karısından korkar söyleyemez.- Gelin görümce aranızın iyi olmadığını o nedenle kız kardeşine sahip çıkamadığı için üzüldüğünü söylemişti.- Hah hah haaa&hellip; Kız kardeş öyle mi? Ay sen bizim meseleyi hiç bilmiyorsun. Dur ben sana kısadan anlatıvereyim. Bu Nafiz ile karısı bir yıla yakın ayrı kalmışlardı. Kadın iki de bir babasının evine gidermiş. O zamanlar bir çocukları vardı. Nafiz boşanmaya karar vermiş. Ben de o zamanlar babamın evinde kızım. Seni alıcam, onu boşaycam diye beni kandırdı. Bizimkiler de eskiden hükümet nikahı mı vardı. Kıyalım hoca nikahınızı, kurulsun yuvanız dediler. Emanet gelinlikle biraz düğün dernek yapıldı. Ben gelin gittim. Zaten hemen hamile kalmışım. Çok geçmeden nikahlı karısı geldi oturdu. O beni istemez, ben onu istemem. Neyse bizim evlerimizi ayırdılar. Ben bir çocuk doğurdum, üç ay sonra bir çocuk da karısından oldu. Benim çocuk, benim nüfusuma yazıldı. Nafiz, hala bana bu çocuk da biraz büyüsün onu boşayacam, seni alıcam diyor.- Eeee sonra? Yani sen şimdi Nafiz abinin karısı mısın?- Üçüncü çocuktan sonra anladım ki, ben onun hiç bir şeyi değilmişim. Bu arada karısı da üçüncü çocuğu doğurdu. Nafiz, beni gene kandırdı. Almanya&#39;ya gideyim seni alıcam, karımdan boşanıp, sana nikah yapıcam dediydi. Ama beni değil, karısını aldı yanına. Üstelik de bize beş kuruş para göndermiyordu. Babamın yanına taşındık. Bir gün kafam kızdı ben buna bir mektup döşendim. Sen bizi arama sorma, beş kuruş para gönderme, ben pasaportumu çıkardım. Gelip oraya seni de karını da rezil edeceğim dedim. Sonrasını sen biliyorsun.Getirdi buraya, çok geçmeden gene başıma tebelleş olmaya başladı. İş yerime geliyor, kavga ediyorum. Kovuyorum. Ben artık ayağımı buraya atmışım. Yatacak yerim, yiyecek ekmeğim var. Kazandığımı da çocuklarıma gönderiyorum. Nafiz&#39;in canı cehenneme dedim. Aradan altı ay kadar zaman geçmişti ki, patronumun dikkatini çekmiş, onun gelmeleri, benim kovmalarım falan. Çat pat da Almanca öğrenmeye başlamıştım. Bir gün işten sonra oturttu beni karşısına sordu. Ben de ondan üç çocuğum olduğunu ama onun başka bir kadınla evli olduğunu falan anlattım. Anlatırken ağlamışım, halbuki hiç ağlamazdım. Çocuklarımı çok özlediğimi, burada işim bitip de normal maaş ile bir başka yere başlayınca, çocuklarımı yanıma almak istediğimi anlattım. O sert adam birden sanki pamuk gibi oldu.- Zamanında benim babam da annem ile evlenmemiş. Ama bu ne benim ne de annemin suçuydu. Yaşadıkların için kendini suçlamana gerek yok, dedi.Doğrusu patrondan bunu beklemezdim. O geceden sonra sırdaş ve arkadaş olduk. Aylıklarımı yarım değil tam vermeye başladı.- Bir gün, büyük bir evim var. İstersen benim yanıma taşın. Hem çocukların için de büyük yerimiz var. Bak baştan söyleyeyim. Benim karım Amerikalıydı. Uzun yıllar önce boşandık. O çocukları alıp memleketine döndü. Yani ben bekar bir erkeğim. Deneyelim bakalım. Sen de istersen evleniriz, dedi.Ne yalan söyleyeyim hiç fazla düşünmedim. Attım kendimi adamın villasına. Onun çocuklarından kalma çocuk odaları falan mis gibi duruyormuş. Bir temizlik yaptım, yepyeni oldular. İki ay önce çocuklarımı getirdim. Şimdi de evlenmek için müracaat etmeye geldik.- Vay, iyi aile babası Nafiz abi vay! Eh ne diyeyim bacım. Sizi allah mesut etsin! - Edecek inşallah, Hasan kardeş. Ne demişler, son gülen, iyi gülermiş...Sabriye CEMBOLUK ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kiz-kardes-IMFZ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kız Kardeş ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kiz-kardes-IMFZ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Meğer, ne güzel günlermiş]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/meger-ne-guzel-gunlermis/1482/</link>
            <description><![CDATA[*** Bir dilim ekmeğin üzerinde "şillan yağı" ve toz şeker.
*** Yeri geldi, tarlada çalıştık, tütün kırdık, iğneyle tütün dizdik ve "kındap ipine" sıyırdık, sonra "ramkalara" astık.
*** Yediğimiz kuru ekmek nasıl kazanılır, beleş geçim olmaz, büyüme çağında hamur gibi yoğrulduk biz.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/meger-ne-guzel-gunlermis/1482/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/insan/">İnsan</category>
            <pubDate>Tue, 05 May 2020 12:38:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Meğer, ne güzel günlermiş! İşte biz o devrin çocuklarıyız ve evet, çok da mutluyduk. Bir dilim ekmeğin üzerinde &quot;şillan yağı&quot; ve toz şeker. Sokakta oynarken, afiyetle bunu yerdik ve tadı hala damağımdadır... Bizler çok saf ve temiz bir çocukluk yaşadık. Yeri geldi, tarlada çalıştık, tütün kırdık, iğneyle tütün dizdik ve &quot;kındap ipine&quot; sıyırdık, sonra &quot;ramkalara&quot; astık. Kış geldi, buram buram katran kokusu eşliğinde, altın sarısı &quot;pastallar&quot; yaptık, &quot;meci&quot; yaptık... O yorgunluğumuz ile sabahları erken kalktık, lastik ayak kabılarla, yaz kış yokuş dağa patikalarını aşındırdık ve &quot;zil&quot; çalmadan okulumuza ulaştık. Hiç demedik, bu gün ben okula gitmek istemiyorum diye, şımarmadık, şımartılmadık, sorumluluk aldık o yaşlarda. Yediğimiz kuru ekmek nasıl kazanılır, beleş geçim olmaz, büyüme çağında hamur gibi yoğrulduk biz. İyi ki de yaşanmış o günler geçmişimizde! Güzel ve saf, tertemiz bir çocukluğumuz oldu bizim. Bir çok insanın bilmediği, tahmin bile edemeyeceği kadar anlamlı ve huzur dolu mazimiz. İyilikten ve saflıktan başka beyinlerine hiç bir zehirli tohum ekilmemiş ayrı bir dünyanın çocuklarıydık bizler... Ayser DEMİRKOL, Londra ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/meger-ne-guzel-gunlermis-ArD2.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Meğer, ne güzel günlermiş ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/meger-ne-guzel-gunlermis-ArD2.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
    </channel>
</rss>