<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
   <channel>
      <title>Misyon Gazetesi</title>
      <link>https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/</link>
      <language>tr</language>
      <description>Türkiye ve dünya gündeminden haberler ve son dakika gelişmeleri takip etmek, editör ve yazarların gündeme dair kaleme aldıkları güncel köşe yazılarını ve analizlerini okumak için, doğru adrestesin!</description>
      <category>Newspaper - Edebiyat</category>
      <lastBuildDate>Thu, 21 May 2026 20:13:23 +0300</lastBuildDate>
      <ttl>1</ttl>
      <sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	  <sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
      <atom:link href="https://www.misyongazetesi.com/rss/haberler/edebiyat/" rel="self" type="application/rss+xml"/>
      <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com"/><atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.superfeedr.com"/>
        <item>
            <title><![CDATA[BOYALI MARTI]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/boyali-marti/2256/</link>
            <description><![CDATA[“Kardeşim, şu martı kuşlarının ne kadar ilginç olduklarını bilemezsiniz,” dedi. “İnsanlar kadar onurludur onlar. Yanımdaki bu dostumla bir martı tuttuk, onu karaya boyadık. Diğer kuşların buna nasıl tepki göstereceklerini öğrenmek istedik. Apartmanların damlarında konaklayan martıların arasına bıraktık. Çok geçmedi, isyan mı desem, dövüş mü bir kargaşadır başladı.”]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/boyali-marti/2256/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sat, 25 Apr 2026 20:15:31 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yarın yirmi altı nisan; Bulgaristan Türkleri Edebiyatının unutulmaz şairi Recep Küpçü&#39;nün aramızdan ayrılışının ellinci yıldönümü. Aşağıda, onun Boyalı Martı öyküsünü yayımlayarak şairimizi sevgi ve özlemle anıyorum. ( Ahmet Türkay )</p> BOYALI MARTI Güneşin ışınları sulara yeni vurmuştu. Aydınlık içinde balkıyan deniz durgun, dingindi. En büyük emeline kavuşmuş gibi mutlu görünüyordu. Kıyı da denizin bu sabahki sakinliğine sanki seviniyordu. Körpe yeşil otların, daha tomurcukları patlamamış çiçeklerin üstüne düşen çiy tanecikleri, gelinlik bir kızın sevgi gülümsemeli gözleri gibi parlıyordu.Ardından koşsam yakalayamayacağım büyüleyici bir güzellik kendiliğinden gelip gönlüme oturdu, beni düşsel evrenine götürdü. Deniz de yalı da kurduğum o düşsel evrene aktarıldılar, anılarımla sarmaş dolaş oraya postu serdiler. Yarattığım bu imgeler dünyasına bir çocuk gibi seviniyordum. Yaşamımda görmediğim bir gönenci doymamacasına yaşarken, martıların sinir bozan yırtık sesleri gönül dünyamı enkaza döndürdü. Ne var ki onların çığlık gibi seslerine aldırmadan, imgelemimde yarattığım o düşsel evreni geri getirdim, onun gönülleri kavrayıveren çekici güzelliğinin dönüşünü kutladım. Kaldı ki martıların o sevimsiz, keskin sesleri sanki daha çirkinleşmiş gibiydi. Acaba ne olmuştu? Başımı kaldırıp karşımdaki apartmanın damı üzerine baktım; şaşırtıcı bir görünümle karşı karşıya kaldım. Bütün martı kuşları aynı çatıda, bir martının başına üşüşmüşler, gagalarıyla ona darbe üstüne darbe indiriyorlardı. Saldırıya uğrayan martı, bir sağa, bir sola kaçmak için çırpınıyor, bir türlü bunu başaramıyordu. Çünkü öteki martılar etrafını çevirmişlerdi. Bakışım yöremde dolaştı; az ötede kumsalda, olayı dikkatle izleyen, birbirleriyle heyecanla konuşan iki adam gördüm. İlgim ve merakım arttı, onların yanına vardım. İkisinin de yüzleri güneşten yanmıştı. Görünüşe bakılırsa balıkçıydılar.'Affedersiniz, martılara ne oldu böyle?' diye sordum.Gözleri deniz yeşili olanı heyecanla:'Kardeşim, şu martı kuşlarının ne kadar ilginç olduklarını bilemezsiniz,' dedi. 'İnsanlar kadar onurludur onlar. Yanımdaki bu dostumla bir martı tuttuk, onu karaya boyadık. Diğer kuşların buna nasıl tepki göstereceklerini öğrenmek istedik. Apartmanların damlarında konaklayan martıların arasına bıraktık. Çok geçmedi, isyan mı desem, dövüş mü bir kargaşadır başladı.'Diğer balıkçı:'Bakın, bakın,' dedi. 'Boyalı martı denize doğru uçmak, yeşil suların üstüne düşerek, orada can vermek istiyor. Ama diğer martılar, deniz babalarının çiftliğiymiş gibi buna engel oluyorlar.'Bu dövüşten bitkin üşen boyalı martı, ötekilerin bir anlık dalgınlığından yararlanarak, kendini çatının üstünden yere bırakıverdi. Martı sürüsü bir kbus gibi üzerine çullandı.İki balıkçıyla birlikte ben de o yöne koştum. Beraberce martı kalabalığını dağıtıp, soluğumuzu boyalı martının yanında aldık. Zavallıcık can çekişiyordu. Balıkçılarla birlikte ben de yazıklandım, üzüldüm. Az önce gördüklerim karşısında başımda kalan dökülmedik saçlarım diken diken oldu. Balıkçılar, ölen martıyı alıp yanımdan uzaklaştılar. Uzun süre olduğum yerden ayrılamadım. Nedense kendimi o boyalı martıya benzettim. Ne ki benim yüzüm, saçlarım yerine, duygularım, düşüncelerim boyalıydı. Martıların tüylerinin değişmeyen, sürgit beyaz kalan bir rengi vardı. Ne pahasına olursa olsun onu değiştirmeme kararlılığındaydılar. Benim duygularımın, düşüncelerimin rengi ise doğuştan kırmızıydı. O rengi değiştirmeyi aklımın ucundan geçirmeyi bırakın, kırmızı kalabilmesi için canımı ortaya koymuştum. Balıkçının dediği gibi gerçekten de onurlu kuşlarmış martılar, bunu bilmezdim.Martı sürüsü denize açılarak gözlerimin önünden kayboldu. Ben ise onların ardından bakarak, usavurmalarımla yüz yüze kaldım. Bu beni doyurmadı. Yeniden kurduğum o düşsel evrene geri dönmeyi denedim, olmadı. Hayallerim, martıların ardından uçmayı bırakarak, rotayı güneye çevirdi. ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/boyali-marti_1777137398_7ds0kF.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ BOYALI MARTI ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/boyali-marti_1777137398_7ds0kF.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Tozlu tavan arasına kim attı seni]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/Tozlu-tavan-arasina-kim-atti-seni/2236/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/Tozlu-tavan-arasina-kim-atti-seni/2236/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Fri, 02 Jan 2026 17:23:04 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong>İbrahim Kamberoğlu&#39;ndan </strong></p><p><strong>***</strong><br>eğer vuracaksanız <br>nişan alın tam, <br>bu yaşta<br>dost yarası kaldıramam…</p><p><strong>***</strong><br>sır<br>sırrı dökülmüş eski aynanın<br>sırrı çok olur <br>unutma...<br>                         eski ayna <br>tozlu tavan arasına kim attı seni <br>bu yapılan reva mı sana,<br>her gün tozunu  alacağım söz<br>gördüğün güzelleri bana anlatsana...<br>                       göç<br>sırları dökülmüş eski aynada<br>gülüşünü unutmuş<br>göç ederken anam...<br>                          ateş <br>umurumda değil ama biliyorum<br>ibrahim&#39;in ateşine<br>kimler odun taşıyor…</p><p><strong>***</strong><br>itiraflarım<br>                  <strong>   xxx</strong><br>hadi git, durma<br>dönmen için<br>gitmen lazım...<br>                 <strong>  xxx</strong><br>git karabaş, kuyruk sallama<br>sefer tasımda<br>üç öğün umut...<br>                <strong> xxx</strong><br>zavallı trenler<br>bir başkasının döşediği<br>raydan giderler...<br>            <strong>      xxx</strong><br>mutluyum<br>yarınlar için<br>biraz umut bozdurdum...<br>                <strong> xxx</strong><br>mazide hokkabazlar ateş yutardı<br>günümüzde<br>lafını yutanlar gözde...</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/Tozlu-tavan-arasina-kim-atti-s_1767364137_ESMc5e.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Tozlu tavan arasına kim attı seni ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/Tozlu-tavan-arasina-kim-atti-s_1767364137_ESMc5e.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[KARANFİLLİ PEŞKİR, AYNA ve KAR]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/karanfilli-peskir-ayna-ve-kar/2235/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/karanfilli-peskir-ayna-ve-kar/2235/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Fri, 02 Jan 2026 17:02:43 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Halime Yıldız&#39;dan</strong> KARANFİLLİ PEŞKİR, AYNA ve KAR bembeyaz yeryüzüne, delik açıldı saykötülükler içine cumbur cemaatçocukça bir sevinç, kar lapa lapasanki hiç sancımamış kalbim, hiç ihanet görmemişgöç tatmamış, yalnızlıktan yanmamışinsanlarım gitmemiş öbür gezegeneaşkım taze pakaynanın önünde peşkir, ip ip üstüneçarpım tablosunu ezber eder karanfilhayret nasıl sığmış aynaya onca kamilonca ehlidil onca mübadilsobada ıhlamur, ayna mağrurmutluluğu gevelesin komşu kedi oburserseri dünya, insan çarpma huyundan şu dakika muafkaranfilli peşkir, ayna ve kar... gerisi lafügüzaf ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cumbur cemaat_1767362561_vpeGUA.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ KARANFİLLİ PEŞKİR, AYNA ve KAR ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cumbur cemaat_1767362561_vpeGUA.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Gelincikler kırmızıya boyanırken öp beni]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/gelincikler-kirmiziya-boyanirken/2229/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/gelincikler-kirmiziya-boyanirken/2229/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Wed, 24 Dec 2025 20:52:33 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>***<br>içsel savaşlarım                                                                           <br>ufuk çizgime<br>mayınlar döşerken<br>serçe kalbim<br>garip karınca ordusunda<br>kesik parmaklı nişancı</p><p>*** <br>destari&#39;nin neyi eşliğinde gökyüzünden<br>deniz yıldızı yağdı er meydanına<br>sonra su taşkınları bastı nehri<br>kavak ağaçları üzerime düşerken<br>uğur böceği kanatlı özgürlüğümü<br>eylül sığınmacıları kaçırdı</p><p>***<br>koptuğu yere kadar<br>ilk ışık ereğine<br>tırman                                                                      <br>sonrası malum<br>erdemli düşmeye çalış<br><br>dizindeki yaralardan<br>kendini tanırsın</p><p>*** <br>bütün ufak tefek takıntılarımı <br>kaldırım taşları altına<br>gömdüm</p><p>antipod zaaflarımı <br>ezip geçerse kusursuzlar<br>dağ başı yolarım<br>çok üzülür</p><p>***<br>şefkatin <br>tükenmiş arzular teknesinde<br>nilüferin göz yaşında<br>bir veda…</p><p>***<br>iki değirmen taşı arasında <br>fast voot kalan ömrümün<br>ilavesi bütün hastalıklarım <br><br>onlar artık benim çocuklarım<br>kucağımda katillerimi büyütüyorum </p><p>***<br>gökyüzünde seksek oynayan<br>divanenin çıldırdığı gece<br>kınalı sakalım köprübaşında<br>kuyruklu yıldızlara merdiven oldu<br> </p><p>gelincikler kırmızıya boyanırken<br>beni öp</p><p>***<br>yaprak sarısı yüzün yorgun<br>saçların ıslak serçe kuşu<br><br>gözlerinde harikulade sevimli<br>süt dökmüş kedi tedirginliği<br><br>bereketli rüyalar özlemin<br>beyazına düşen kan damlası<br><br>*** <br>anadolu bozkırı <br>kurakçıl köklerimi <br>toz dumana etti <br><br>bizim dağların kızları<br>pınarbaşında beklemesinler<br>çoktan kınalı ellerinde <br>kırılacak su testisi kalmadı<br><br>*** <br>ak kireçli bacalar üzerime yıkılırken<br>tahta kurtları dimağımı kemiriyor<br>musandraya çivilenmiş çivide<br>dedemin takkesi  beni bekliyor<br><br>bin yıldır zaman aynasında <br>ellerine ceviz kınası yakıyor<br>ninem</p><p>***<br>bu gece ilham perim – muse<br>kanun teli ucunda suskun makam<br>siyah beyaz filmin ezgileri<br>arda&#39;nın su şırıltısı<br><br>bir elinde fosforlu kırmızı şemsiye<br>diğerinde yaz sandaletleri<br>yürüyordu yalın ayak<br>göçmen sokağının tenhasında<br>sırılsıklam olmuş yalnızlık</p><p>*** <br>bin yıl sonra içimdeki öksüz<br>aynı yerde kırbaçlıyor<br>elma ağcının günahını<br>erken uğradı metaformoza<br>benim böcek günlüm <br>yakında dörtayak<br>düşecek toprağa<br><br>***<br>çaresiz insan yığını istasyonlarından<br>geçmiyor artık umuda yolculuk trenleri<br>karşı dağların karanlığı büyüdükçe<br>öksüz gözler tutunamıyor<br>ufalan horizonlara </p><p><strong>Mümin TOPÇU</strong><br><br> </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/gelincikler-kirmiziya-boyanirk_1766601040_FZQtGd.webp" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Gelincikler kırmızıya boyanırken öp beni ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/gelincikler-kirmiziya-boyanirk_1766601040_FZQtGd.webp"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA["Ben Zeybeklerin oğluyum,  Mestanlı’dan geliyorum"]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/vatan-neresi/2219/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/vatan-neresi/2219/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Tue, 16 Dec 2025 20:15:35 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p >Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk&#39;e göre, 'Edebiyat denildiği zaman şu anlaşılır: Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı.' </p><p >Ne kadar da doğru,  değil mi? Katılmamak mümkün mü? Elbette değil.  Edebiyat denilince, bir hayal dünyasının tam ortasında kendini bulmak demektir. Bir de en güzel ve en nadide yerinde. </p><p >Okumaktır edebiyat. Hayatı yansıtmaktır. Anlamak,  anlatmak, yaşamak, sevmektir, yazmaktır edebiyat. Ama  zor zanaattır yazmak. Hem de çok. Bilgi ister yazmak,  okumak ister, disiplin ister. Bir de en önemlisi, içindeki duyguları,  okuyucuya aktarmak. Hele de edebiyatın en 'nazlı çiçeği' olan  şiirler yazmak! Ne zordur, bilir misiniz,  en iyi şekilde,  en masum şekilde, hatta, fazla kuralı olmayan, fakat belli anlatım ve yazım biçimi olan, aynı zamanda kalpten geçen bir hadisenin lisan halinde tecelli edişi olan, şiirler yazmak.    </p><p >İşte,  elinizde tuttuğunuz 'Vatan Neresi' adlı 'şiir demeti', Rodoplu şair Haşim Semerci&#39;nin zorların da zorunu başarmış olmanın canlı bir örneğidir. Kendisi, tertemiz  Türkçeyle, usta bir şekilde, okuyucunun içsel dünyasına birer kapı açıp, imgeleriyle içini ısıtacaktır, şüphesiz.    </p><p >Haşim Semerci, 1959 yılında, Kırcaali İli Mestanlı ( Momçilgrad ) İlçesi&#39;ne bağlı Saranlı / Saruhanlı ( Sedefçe ) köyünde doğmuştur.  Yıllarca Türkçe öğretmenliği yaptıktan sonra,  emekliliğe ayrılmıştır, kendisini, Türkçe dergilerinde ve Kırcaali Haber gazetesinde çıkan yazılarından da mutlaka tanıyorsunuzdur. Kosova&#39;da yayımlanan, Osman Baymak&#39;ın hazırladığı 'Yüz Yılın Yüz Şairi' Bulgaristan Türk Şiiri Antolojisi&#39;nde yer aldı Haşim Semerci. Aynı zamanda Türkçe kitaplar editörlüğünü başarıyla yapmaktadır. Türkçe<br>ders kitaplarında da şiirlerine yer verilmiştir. 2014 yılında,  55 şiirden oluşan 'Bizim Buralar' adlı ilk şiir kitabını takdim etmişti edebiyatseverlere.<br>Haşim Semerci, 'Vatan Neresi' adlı ikinci şiir kitabında da, vatan ve memleket sevgisini çokça dile getirmiş ve bu sevgiyi ilmek ilmek işlemiş mısralarına; çünkü insan nereye giderse gitsin, içinde  bir tutam memleket taşır. Yüreğinin en gizli köşelerinde memleketinden bir parça yer alır, her daim. Bu bazen 'bir martının gemiyi izleyişi olur, bazen de 'Çanakkale&#39;deki evinde çay içerek. Ama en çok da:</p><p > </p><p ><strong>'Aklım hiç başka yerde</strong></p><p ><strong>Olmadı ki, diyorum</strong></p><p ><strong>Bir karaçalılıkta.</strong></p><p ><strong>Toprağı zor görünen</strong></p><p ><strong>Taşlı tarlalarda;</strong></p><p ><strong>Dizlerimi yaralayan</strong></p><p ><strong>O tozlu yollarda;</strong></p><p ><strong>Yıllara inat eden</strong></p><p ><strong>Yıkılmak istemeyen</strong></p><p ><strong>Bir taş duvar evde;</strong></p><p ><strong>Küçük pencereli</strong></p><p ><strong>O sıcak odalarda.</strong></p><p ><strong>Mevsime bakmadan</strong></p><p ><strong>Güneşsiz kalmayan</strong></p><p ><strong>O dağlarda,</strong></p><p ><strong>Rodoplar&#39;da.'</strong><br><br>Haşim Semerci&#39;nin şiirlerinde, rahmetli yazar Ömer Osman Erendoruk&#39;un Koşukavak&#39;taki huzuru ve hoşgörüyü tadacak,  insanları doyuran,  geçim sağlayan 'altıntepe&#39;yle' tanışacaksınız, mesel. Mestanlı&#39;daki 'Zeybekler' ile selm vereceksiniz şu sözlerle:</p><p > </p><p ><strong>'Ben Zeybeklerin oğluyum</strong></p><p ><strong>Mestanlı&#39;dan geliyorum</strong></p><p ><strong>Balkanlar&#39;dan, Rodoplar&#39;dan</strong></p><p ><strong>Selmlar getiriyorum.'</strong></p><p > </p><p >Ve devam edeceksiniz,  gururla,  Mestanlı&#39;yı sevmeye; çünkü, o, 'şehitlerin şehridir', 'tanklara göğüs gerendir', 'ad uğruna can verendir' ve 'haksızlığa dur diyendir',  milli gururumuz olan, dünyaca ünlü halterci, Naim Süleymanoğlu&#39;nun memleketidir.</p><p > </p><p ><strong>'Abacı&#39;nın öğrencisi</strong></p><p ><strong>Rekorların efendisi</strong></p><p ><strong>Tüm zamanın haltercisi</strong></p><p ><strong>Sekiz kere dünya fethi</strong></p><p ><strong>Olimpiyat üç kez geldi</strong></p><p ><strong>Cep Herkülü budur dendi'</strong></p><p > </p><p >Güney Bulgaristan&#39;ın incisi, güzel şehir Kırcaali&#39;ye aşık olup gidemeyeceksiniz mesel Haşim Semerci&#39;nin şiirlerinde.  Arda boylarında martılarla dans edecek yüreğiniz; çünkü:</p><p > </p><p ><strong>'Civan Yusuf gelir aklına</strong></p><p ><strong>Kız Feride&#39;yi anımsarsın</strong></p><p ><strong>Dalar gidersin anılara</strong></p><p ><strong>Üzülürsün, kaybolursun.'</strong></p><p >  </p><p >Haşim Semerci&#39;nin şiirlerini okurken, bazen 'İnkılapcı Nuri', bazen de 'Kurban Türkn bebek' olacaksınız,  her birinin mertliğine şahit ederek.</p><p ><br>Rodoplu şair, Haşim Semerci&#39;nin 'Vatan Neresi' adlı ikinci 'şiir demetinde' çocuklara verilen değeri,  özlemi,  sevgiyi hissedeceksiniz ve 'çocuk gülüşlerinde' derman bulacaksınız kan ağlayan kalbinize. Bazen 'üç  yaşındaki Aylan&#39;ın denizde  boğulan hayalleri ve umutları' olacaksınız şu mısralarla:</p><p ><br><strong>'Denizler, dağlar geçemedim</strong></p><p ><strong>Uzak ülkelere gidemedim</strong></p><p ><strong>Savaş olmasın diyemedim</strong></p><p ><strong>Denizde boğuldu hayallerim.'</strong></p><p > </p><p >Bazen de 'iki mezar arasında' isyan eden bir babanın çaresizliğine şahit olacaksınız,  gözü yaşlı halde.  Aşık Veysel&#39;in de dediği gibi: 'Taş olsam yandım idi. Toprak oldum da dayandım', diyeceksiniz. Ve haykıracaksınız avaz avaz:</p><p ><br><strong>'İki mezar arasında</strong></p><p ><strong>ağladığın oldu mu?</strong></p><p ><strong>Öyle 'yaşamış, görmüş, ölmüş'</strong></p><p ><strong>mezarı değil;</strong></p><p ><strong>'Zavallı, acılardan kurtulmuş'</strong></p><p ><strong>mezarı değil.</strong></p><p ><strong>Yedişer ay yaşayan,</strong></p><p ><strong>Tam gülümsemeye başlayan,</strong></p><p ><strong>Yüreğini haşlayan</strong></p><p ><strong>İki oğul mezarı.', diye...</strong></p><p > </p><p >Tabii ki, bundan ibaret değildir Haşim Semerci&#39;nin şiirleri. 'İmkansız'  olan aşk ile 'keşkeler' bir ok gibi saplanacak kalbinize ve 'imkansıza' boyun eğeceksiniz istemeyerek. Ve hayatın  tam da bittiğini düşündüğünüz bir anda 'hoş geldin, torun', diyerek yeniden tutunacaksınız 'yaşamın dallarına'. 'Dedeler geçmiş,  torunlar - gelecek' mısraları dökülecek dudaklarınızdan.  Mutluluk saracak dört bir yanınızı, 'sevgilere sınır olmaz' diyeceksiniz ve en nihayetinde:</p><p ><br><strong>'Bir miras</strong></p><p ><strong>bırakmak istiyorum sana</strong></p><p ><strong>Çok büyük üstünlük</strong></p><p ><strong>Bitmek tükenmek</strong></p><p ><strong>bilmeyen bir zenginlik</strong></p><p ><strong>Adı dürüstlük,</strong></p><p ><strong>Unutma,   </strong></p><p ><strong>adı dürüstlük.'</strong></p><p > </p><p >'Bir Köy Hikayesi' okuyacaksınız  mesel Haşim Semerci&#39;nin kitabında, çocukluğunuza dönerek:</p><p > </p><p ><strong>'Sessizlik hükümdar olmuş</strong></p><p ><strong>Sokaklar dar mı dar kalmış</strong></p><p ><strong>Kalanlara hüzün yar olmuş</strong></p><p ><strong>Umarım, sonun değildir, köyüm.'</strong></p><p > </p><p >Bir de 'Çanakkale&#39;de olağanüstü Haller', şiirinde Bayram namazı kılmak nasip olacak Mehmetçiğimize:</p><p > </p><p ><strong>'Bayram sabahı Türk askeri</strong></p><p ><strong>Allah sevgisinde birleşir</strong></p><p ><strong>Aynı göle dökülen sular gibi.</strong></p><p ><strong>Secdeye varacaklar Hak katında</strong></p><p ><strong>Başlarını göğe kaldırıp da.</strong></p><p ><strong>Beyaz bulutlar görünür o anda</strong></p><p ><strong>Ve bulutlar yere çöker</strong></p><p ><strong>Herkes Allahu Ekber der</strong></p><p ><strong>Yüzlerini toprağa sürer.</strong></p><p ><strong>İnce bir huzur çöreklenir içlerinde</strong></p><p ><strong>Görünmez hale gelirler...</strong></p><p ><strong>Bayram namazı bitiminde</strong></p><p ><strong>Yüzlerce asker hep birden</strong></p><p ><strong>La İlahe İllallah –</strong></p><p ><strong>Muhammedün – Rasulullah</strong></p><p ><strong>Sözlerini devamlı tekrarlar.'</strong></p> <p >Ve daha birçok şiirler içinizi ısıtacak 'Vatan Neresi' adlı kitapta, hayata, dosta, türkülere dair. Türkülere bırakacaksınız kendinizi , 'aşkı, sevgiyi, mutluluğu anlatsınlar ve 'efkarları bir bir dağıtsınlar', diye...<br><br>Haşim Semerci&#39;nin 'Vatan Neresi' adlı ikinci şiir kitabıyla, Rodoplar&#39;dan Çanakkale&#39;ye, Koca Balkan&#39;dan İzmir&#39;e uzanan eşi benzeri olmayan bir yolculuk  sizleri bekliyor.</p><p > </p><p >Değerli şairimizi kutluyor, başarılarının daim olmasını diliyorum...<br><br><br>    <strong>Şefika REFİK</strong>,</p><p >    Şubat,  2025 </p>       <p><br> </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/vatan-neresi_1765907721_6Leo9O.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ "Ben Zeybeklerin oğluyum,  Mestanlı’dan geliyorum" ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/vatan-neresi_1765907721_6Leo9O.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA["Balkan Rüzgarları" - Bir Göçün Hikayesi]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/balkan-ruzgarlari-bir-gocun-hikayesi/2218/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/balkan-ruzgarlari-bir-gocun-hikayesi/2218/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Fri, 21 Nov 2025 15:42:50 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><br>Sonbahar ne zaman gelse, burnuma önce kuruyan yaprakların kokusu, sonra   tekerlekli bir sandalyenin hışırtısı gelir.<br><br>1995 ile 2001 yılları arasıydı… </p><p>Hayatıma giren, bana okumayı, şiiri, türkü dinlemeyi ve kelimelerin gücünü sevdiren o özel insanla, Bahri abimle dolu dolu geçen yıllar. Kas erimesi teşhisi konulmuştu; ama ruhu o kadar sağlam, o kadar dimdikti ki; bedeni eridikçe kalemi keskinleşiyordu. Sürekli denemeler, şiirler yazardı. Bursa Kültürpark&#39;a aşıktı. 'Hadi' derdi, 'Götür beni oraya.' Onu tekerlekli sandalyesiyle o koca ağaçların altında gezdirirken, özellikle yerlerin sarı yapraklarla kaplandığı o mevsimde, dünyalar onun olurdu.<br><br>Genelde her akşam evine giderdim, annesi Zekiye abla ve ablası Şaduman abla bize güler yüzlerini ve ikramlarını eksik etmez, özellikle orada Uludağ gazoz içmeye bayılırdım. O günden bugüne; birlikte şiirler okuyup kaydettiğimiz amatör bir kaset, yazdığı o eşsiz şiirler ve kalbime ektiği edebiyat tohumları kaldı yadigar. </p><p>Geçenlerde evi toparlarken o şiir kaseti geçti elime, çok hüzünlendim. Bugün, bu cümleleri bir araya getirebiliyorsam, Bahri abimin etkisi büyüktür. Bir gün o amansız hastalık onu aramızdan aldı ama hikayesi benimle yaşamaya devam etti.<br><br>Hayat aktı, yıl 2006 oldu. Yolum, bu sefer İzmir&#39;e, Mudo Concept mağaza yöneticisi olarak atandığım o güzel şehre düştü. Bornova Küçükpark&#39;ta yeni bir hayat kurmaya, taşınma telaşlarıyla boğuşmaya çalışırken karşıma yine Bahri abinin bir emaneti çıktı: Dayısı, Mehmet Güngörmüş.<br><br>O dönem Mehmet abi ve ailesi bana sadece bir ev sahibi değil, gerçek bir komşu, gerçek bir yoldaş oldular. İzmir&#39;in o sıcak akşamlarında oturur, Bahri abiden, onun edebi yönünden, şiirlerinden konuşurduk. İzmir maceram kısa sürdü, Ankara&#39;ya döndüm, ama o dostluk ve anılar hep baki kaldı.<br><br>Ve yıllar sonra…<br><br>Geçtiğimiz günlerde Mehmet abi ile tekrar yollarımız kesişti. Güzel bir haber verdi bana; o edebi genlerin ailede nasıl dolaştığını kanıtlarcasına bir kitap çıkarmıştı: 'Balkan Rüzgarları'.<br><br>Bir Balkan göçmeni olarak kitabı elime aldığımda hissettiğim heyecanı tarif edemem. Mehmet Güngörmüş, bu eserinde sadece bir ailenin değil, bir coğrafyanın kaderini anlatıyor.<br><br>Kitap, 1951 yılında Bulgaristan&#39;ın Koşukavak bölgesinden başlayıp, Bursa&#39;nın Karacabey ilçesine uzanan o meşakkatli 'Büyük Göçü' konu alıyor. Sayfaları çevirdikçe, o yıllarda insanların neler yaşadığını, neleri geride bırakmak zorunda kaldıklarını ve neleri yaşayamadıklarını iliklerinize kadar hissediyorsunuz.<br><br>Mehmet abi; o zorlu yolculuğu, yolda filizlenen sevdaları, toprağından koparılan insanların yeni bir vatanda kök salma çabasını o kadar samimi bir dille anlatmış ki… Okurken, kendi aile büyüklerimin özellikle ananemin anlattığı o yarım kalmış hikayeler tamamlandı zihnimde. Balkanlar&#39;dan esen o rüzgar, sayfaların arasından çıkıp yüzüme çarptı sanki.<br><br>Eğer siz de benim gibi göç hikayelerine meraklıysanız, bir ailenin tarihle olan imtihanını ve her şeye rağmen yaşama tutunma azmini okumak isterseniz, Balkan Rüzgarları kütüphanenizde mutlaka bulunmalı.<br><br>Biterken; bu vesileyle, bana yazı yazmayı sevdiren Bahri abimi rahmetle anıyor, bu kıymetli eseri bizlere kazandıran dayısı Mehmet Güngörmüş&#39;e de teşekkürlerimi sunuyorum.<br><br>Rüzgarınız bol, kitabınız çok okunsun…<br><br>Sevgiyle! <br><br>Serdar Sezer<br><br> </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/balkan-ruzgarlari-bir-gocun-hi_1763728968_RpUh8w.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ "Balkan Rüzgarları" - Bir Göçün Hikayesi ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/balkan-ruzgarlari-bir-gocun-hi_1763728968_RpUh8w.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Son Talika]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/rumeli-ye-son-veda/2213/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/rumeli-ye-son-veda/2213/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Tue, 28 Oct 2025 18:42:31 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Yine bir Rumeli kitabı ile okumaya devam .Bitmesini istemediğim bir kitap daha bitti.Güzel kurgulanmış bir aile hikayesi. Mübadil bir kuşak olarak kitap oldukça ilgimi çekti. Balkan Savaşları sırasında ağırlıklı olarak Edirne, Trakya ve Meriç&#39;in hemen karşı kıyısında  meydana gelen olaylar ve insanların maruz kaldığı dram...Muhasaralar, göçler, sürgünler, genç cumhuriyetin ilk yılları, ikinci dünya savaşı, 60 ihtilli ve öncesi yaşanan siyasi/toplumsal karışıklıklar, hepsi etkileyici bir dille yazılmış..Başta göçmen ve mübadil kuşaklar olmak üzere, özellikle Trakya&#39;da yaşayanların okumasını şiddetle tavsiye ediyorum...Kaleminizin mürekkebi hiç bitmesin, S<strong>ayın </strong><strong>Sabriye </strong><strong>Cemboluk!</strong>  <strong>Çağlar Figen Gül</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/rumeli-ye-son-veda_1761666151_mQrMGi.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Son Talika ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/rumeli-ye-son-veda_1761666151_mQrMGi.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Efsaneleşmiş bir şairimizi anarken...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/bir-efsane-sairi-anarken/2195/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/bir-efsane-sairi-anarken/2195/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Fri, 26 Sep 2025 11:16:21 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Bugün, Bulgaristan Türklerinin efsane şairi Recep Küpçü&#39;nün doğum günü. Aşağıda, hiç yayımlanmamış, Biz Beyaz Zenciler öyküler ve denemeler dosyasına yazdığı önsözden alıntıyla bir dostu olarak şairi sevgi, özlem ve rahmetle anıyorum. '...Temizlik ürünleri üreten fabrikadan ayrılalı üç ay oldu. Yani üç aydır yine işsizim. Doğduğum memlekette işsizlik ayrıca benim alınyazım. İşsizliğin getirisi belli; parasızlık, tinsel gerilim, bulantı ve bunalımlar. Oysa yapmak istediğim birçok tasarladıklarım var. Ne ki talih bana bir kez bile yar olmadı. Elde ettiğimi hep tırnakla, dişle, söke söke elde ettim. Bütün olumsuzluklara karşın, bu toplumsal düzende aşağılanan, adam yerine konulmayan, robotmuş gözüyle bakılan işçilerin yaşamını yansıtan yapıtlar yazmaya, insanlığa yararlı olmaya, mutluluğumu kendim yaratmaya çalıştım. İnsanlara yararlı olmanın verdiği mutluluktan daha büyüğü yok. Geçenlerde geçimimi kazanmak için fabrikadakinden daha ağır bir işe başlamak zorunda kaldım, sondajcı oldum. Böylece bir insanın yarınından emin olmayınca her şeye katlanması gerekir söyleminin bir boş sözden başka bir şey olmadığını anlamış oldum. Yaşamın o karmaşık labirentlerinde dolaşmak da sanırım ikici mesleğim bundan böyle...'<strong>***</strong><strong>Neye bel bağlayabilirim? </strong><strong>– Bir tek kendi dayancıma.</strong><strong>Neyle avunabilirim? </strong><strong>– Yalnız kendi gücümle.</strong><strong>Kime açabilirim derdimi? </strong><strong>– Kendimden başka kimseye.</strong><strong>Kiminle dostluk edebilirim? </strong><strong>– İkinci benle.</strong><strong>Neden böyle? </strong><strong>- 'Bütün insanlar şeytan soyundan da ondan.'</strong> (Şair bir şiirinde insanların şeytan soyundan olduklarını vurgulamış, başına gelmedik kalmamıştı.) <strong>Ahmet Türkay</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bir-efsane-sairi-anarken_1758874580_SCzpKZ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Efsaneleşmiş bir şairimizi anarken... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bir-efsane-sairi-anarken_1758874580_SCzpKZ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Azman Tarlası]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/azman-tarlasi/2188/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/azman-tarlasi/2188/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sun, 24 Aug 2025 12:35:01 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ NAİM BAKAOĞLU  (Değerli dostlar, gecenin bu saatinde gerçek sevgi üstüne bir eser kaydetmeyi kendime borç bildim. Bu benim &#39;&#39;Azman&#39;&#39; başlıklı romanımın şiirsel bir özetidir. 10.02.2006) AZMAN TARLASI Oradan, mağrur Stana Bayırı&#39;nın zirvesindenHüzünlü bir tarla çağlardır boş yollara bakar.Sevdaya nağmeler dökülür kuşların sesindenOrtadaki ağaçtan hal gözyaşları akar. Burada can vermiş sevda ateşlerinde AzmanSon defa haykırarak sevgilisinin adını.Orda öylesine donup kalmış acılı bir anCemile Ahirette olmuş Azman&#39;ın kadını. Rivayetler derler ki, görülmemiş böyle sevgi,Bu kadim topraklarda asırlarca önce bile.İki genç olmuşlar da birbirinin dengi,Krları kalmış bu dünyada dayanılmaz çile. Levent delikanlı, kimdir, nerelidir, bilinmez,Talih atmış onu dağlar içindeki bu köye.Bazen öyle yazgılar vardır ki, silinmez,Olaylar konu olur dillerden düşmez öyküye. Böyledir sevdası ağa kızı ile ırgatın,Girer araya kara çalı gibi kız babası.Faydası olmaz ne yalvarmanın, ne de feryadın,Boşunadır Melek Gülsüm ananın da çabası. Gururludur Deli İsmail, gelir mi imana,Ağanın kızı çobana varmış dedirtmez asla.Döver Azman&#39;ı, atar aç kurtlar gibi yabana,Kapar kızını da kafese kalbindeki yasla. Gidememiş Azman, karşı dağları mekn tutmuş,Oradan gözetmiş sevgilisini ah vahlar ile.Özlemiş, günlerce hasretinden yanmış, tutuşmuş,Yanık kaval ağlarken, kuşlar bile gelmiş dile. Dertli Azman savurmuş bıçağını sağa sola,Çalıları devirmiş, olmuş kocaman bir tarla.Cemile gelir diye boşuna bakmış hep yolaAşkı volkan olmuş, kalbine süzülmüş lavlarla. Yitirmiş aklını, fazla dayanamamış AzmanArmut ağacına yürümüş çıldırmış bir anda,Davul, zurna sesleri gelirken aşağılardan,Yıpranmış bedeni yaprak gibi sallanmış dalda. Oradan, mağrur Stana Bayırı&#39;nın zirvesinden,Hüzünlü bir tarla çağlardır boş yollara bakar,Sevdaya nağmeler dökülür kuşların sesinden,Ortadaki ağaçtan hal gözyaşları akar ! ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/azman-tarlasi_1756028651_nWJ26c.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Azman Tarlası ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/azman-tarlasi_1756028651_nWJ26c.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Hayalet Nota: Görünmez kader ipliklerini simgeleyen bir roman]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/hayalet-nota/2182/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/hayalet-nota/2182/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sun, 01 Jun 2025 21:05:33 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p ><strong>TÜRK YAZAR </strong><strong>EDA ŞAH</strong><strong>İ</strong><strong>N</strong><strong>&#39;İN </strong><strong>„HAYALET NOTA</strong><strong>' ADLI  ROMANI BULGARCA YAYINLANDI</strong></p><p >yazar ile söyleşi</p><p > </p><p ></p><p ><strong>- </strong><strong>'Hayalet Nota' başlığı zaten başlı başına merak uyandırıcı. Bu kavram müzikten geliyor – neden romanınız için tam da bu ismi seçtiniz ve hikyede</strong><strong> neyi sembolize etmekte? </strong></p><p ><strong>-</strong> Müzikte 'hayalet nota' varlığı sezilen ama gerçekte işitilmeyen bir tondur. Ben bu imgeyi, karakterimin yaşamında fark edilmeden varlığını sürdüren, ifadesini bulamamış olasılıklar ve gerçekleşmemiş hayallerin metaforu olarak kullandım. Kahramanım Devrim&#39;in kaçırdığı fırsatlar ve bastırdığı arzular, tıpkı duyulmayan bir nota gibi, görünmez bir şekilde ruhunda tınlıyor. 'Hayalet Nota' tam da bu görünmez kader ipliklerini simgeliyor; bazen hayatımızı, söylenenlerden çok söylenmeyenler ve gerçekleşemeyenler yönlendirir. Romanın başlığında bu lirik, içsel tınıyı vurgulamak istedim – çünkü bizi bazen en çok etkileyen hususlar, sesli bir şekilde dile getirilen değil, tam aksine, dile getirilemeyendir.</p><p ><strong>- </strong><strong>Ana kahramanınız Devrim, hem müzisyen hem avukat olarak hayatında bir yol ayrımına geliyor ve bu iki mesleğin yarattığı çatışma içinde sıkışıp kalıyor. Romanda kendisini fantastik bir zaman yolculuğunda ve çeşitli alternatif gerçekliklerde buluyor. Gerçekçi bir yaşam krizini, paralel evrenler ve bilimkurgu ögeleriyle harmanlama fikri sizi nasıl etkiledi?</strong></p><p ><strong>-</strong> Hayatımızdaki o 'Ya öyle olsaydı?' sorusu, her zaman beni büyülemiştir. Devrim karakteri, orta yaş bunalımının tam ortasında, hayatının raydan çıktığını hissediyor; verdiği kararların onu hayallerinden uzaklaştırdığını görüyor. Bilimkurgu ve zaman yolculuğu ögesini katmak, bana onun pişmanlıklarını ve özlemlerini en uç noktada inceleme imknı verdi. Böylece pek çok farklı yaşam senaryosunu, 'Acaba başka türlü olsaydı?' düşüncesini somutlaştırabilirim. Devrim hem akıl (avukatlık) hem de tutku (müzik) arasında bölünmüş biri. Bu çatışma da onun zaten gerçekçi olan dramını daha da belirginleştiriyor. Bilimkurgu dokusu sayesinde günlük hayatın sıradanlığı içinde saklı sihire dikkat çekmek istedim – hepimizin hayatında, gözle görülmeyen ama orada olduğunu hissettiğimiz alternatifler var. Bence kinatın sunduğu muhtemel yollar, günlük yaşamımızdan çok daha renkli ve şaşırtıcı.</p><p ><strong>- </strong><strong>Romanda özgür irade ve kader teması ön plana çıkıyor. Devrim, zamanda yolculuk yaparak hayatını değiştirmeye çabalıyor; peki sizce insan gerçekten mukadder olandan ne kadar kaçabilir? Özgür iradenin bittiği ve kaderin başladığı o sınır nerede?</strong></p><p >Bu beni de çok ilgilendiren bir soru bu ve aslında tüm roman, ona edebî bir yanıt arama çabasından ibaret. İnsan hayatının özgür irade ile kader arasında süregelen bir dans olduğuna inanıyorum – biri adım atar, diğeri karşılık verir. Devrim ve onun zamansal yolculukları, tam da bu dansı anlatıyor. Bir yandan verdiği her karar, yaşamının gidişatını yeniden şekillendirebilecek muazzam bir güce sahip. Öte yandan, bazı olaylar ve karşılaşmalar var ki sanki kaçınılmaz, sanki önceden belirlenmiş düğümler gibi duruyor – zaman sıçramaları bile onları çözemiyor. Romanı yazarken kesin sonuçlara varmadım tabi. 'Evet, kadere boyun eğmeliyiz' veya 'Her şey özgür iradeyle şekillenebilir.'  gibi çıkarımlarım yok. Daha ziyade, kişisel seçimle önceden belirlenmişlik arasındaki çizginin ne kadar bulanık olduğunu göstermeyi istedim. Belki kader dediğimiz şey bir çerçeve, biz de o çerçevenin içini istediğimiz gibi renklendiriyoruz. Ya da belki biz ördükçe kader kendini dokuyor. Bu konudaki kesin yargıyı okura bırakmak istedim; Devrim&#39;in yerinde olsaydınız, hayatınızı hangi noktaya kadar değiştirmeye çalışırdınız, ne zaman kabullenirdiniz?</p><p >-<strong>  </strong><strong>'Hayalet Nota' oldukça karmaşık bir yapıya sahip – zaman sıçramaları, alternatif gerçeklikler ve farklı anlatı katmanları iç içe. Böyle çok katmanlı bir romanı yazarken nasıl zorluklarla karşılaştınız? Bu kadar farklı zamanları ve muhtemel senaryoları iç içe geçirirken hikyenin bütünlüğünü korumayı nasıl başardınız? </strong></p><p ><strong>-</strong> Bu romanı yazmak hem büyük bir macera hem de yorucu bir sınavdı. En başından itibaren, yapının alışılmışın dışında olacağını biliyordum – romanda zaman tekdüze bir akış izlemiyor; daha çok kollara ayrılan ve kıvrılan bir nehir gibi. En zor yanı, bu zamansal atlamalar içinde duygusal bütünlüğü ve okurun ilgisini canlı tutmaktı. Kabul ediyorum, çok detaylı notlar aldım ve hikyedeki farklı olay örgülerini ve karakterlerin paralel versiyonlarını takip etmek için şemalar çizdim. Sanki bir müzik eseri besteler gibiydim – ana temaları dikkatlice dokuyup tekrar ederken, yeni motifler ekleyerek eser bütünlüğünü korumaya çalıştım. Zaman zaman kendi hayal gücümde kaybolduğumu hissetsem de, o anlarda tekrar hikyenin özüne dönüp ne anlatmak istediğimi kendime hatırlattım: insanların kaderi ve seçimleri hakkında bir masal anlatmak istiyordum. Romanın lirik havası, tüm bu parçaları bir arada tutan duygu bağı oldu. Okuru bu zamansal labirentte yolunu buldurmak, hem karmakarışık hem de duygusal bakımdan tatmin edici bir anlatı oluşturmak en büyük hedefimdi. Umarım başarmışımdır.</p><p ><strong>- </strong><strong>Son olarak, 'Hayalet Nota'nın okurda nasıl bir iz bırakmasını istiyorsunuz? </strong> </p><p >- En çok istediğim şey, okurların kendi 'hayalet notaları' hakkında düşünmeleri. Hepimizin içinde, asla tam olarak dile gelememiş melodiler, hiç deneyimlenmemiş ama varlığı sezilen ihtimaller var. Devrim&#39;in öyküsü, belki de okurların şu anki hayatlarını ve hl önlerinde duran seçimleri değerli görmesine önayak olur. Bundan güzel bir sonuç düşünemiyorum. Aynı zamanda, roman şunu da söylüyor: Geçmişi geriye dönük olarak değiştiremeyiz, ama geçmişe dair bakış açımızı değiştirebilir ve bundan sonrası için yeni bir beste yapmaya başlayabiliriz. </p><p > </p><p >                                                                           Soruları yöneten: <strong>Yordanka Bibina</strong></p><p > </p><p > </p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/hayalet-nota_1748801730_frNbFs.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Hayalet Nota: Görünmez kader ipliklerini simgeleyen bir roman ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/hayalet-nota_1748801730_frNbFs.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Şakiroğlu'nun ineği / Faik İsmail Arda]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/sakiroglu-nun-inegi-faik-ismail-arda/2162/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/sakiroglu-nun-inegi-faik-ismail-arda/2162/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Tue, 01 Apr 2025 13:07:55 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Benim bir dayım var. Herkesin vardır dayısı tabii. Ama benimkisi dayıların dayısı. Boyu alçacık, ufacık - tefeciktir ama başardığı işler boyundan defalarca büyüktür. O olmasaydı ben sıra beklemeden ne apartmana yerleşebilir, ne de araba alabilirdim. Sağ olsun, var oldun dayım! </p><p>Ama geçen gün ikimiz de topu atacaktık Şakiroğulları&#39;nda. Canımızı zor kurtardık bir sözle. Aba dolabından geçirdiler ikimize de. Ağrılar, sızılar içinde hep hastanelere düştük. Kıvranıyoruz. Doktorlar, hemşireler dört yanımızda beş dönüyor. Hastaneye düştüğümüzün üçüncü günü sargı bezleri arasından sağ gözümün kapağını güç bel kaldırarak dayıma baktım. Zavallı, yüzü gözü sargılar içinde, tıpkı bir hokey kalecisini andırıyordu. Ben de öyleyimdir kuşkusuz.</p><p> Neyse, canımız gövdemizde ya, şükürler olsun! Bütün bu belları başımıza sardıran Şakiroğlu oldu. Dövüldüğümüzün bir gün öncesi dayıma uğradım. Hayli zamandan beri görüşmemiştik zaten. Neyse, 'Selamünaleyküm, aleyküm selm,' dayandım dayımın kapısına. İçeri girince dayım hemen kurdu çilingir sofrasını. Rakılar, mezeler dayandı masaya. Asılmaya başladık erik suyundan dayımla. Bir ara mutfaktan yengem seslendi. </p><p>- Bre, adam, işittin mi? </p><p>- Neyi işitelim, yani? </p><p>- Göklemezlerli Şakiroğlu ineğini satarmış. Ve hem de ikinci buzağısındaymış, ve hem de çok sütlüymüş, ve hem de çok cinsmiş. . .</p><p> - Eee? </p><p>- Eeesi, mesi, gidip bir pazarlık yapsan! İneksiz köy evi, susuz değirmene benzermiş, biliyorsun.</p><p>Dayım biraz düşündükten sonra sordu. </p><p>- Canım, hatun, sen gözünle gördün mü?</p><p> - Görmedim. Ama sen gidip görür, orasını burasını yoklarsın hayvanın ve ona göre pazarlık yaparsın.</p><p> Üç beş dakika bir suskunluktan sonra, yengem mutfaktan yanımıza gelerek mezeyi yenilerken yavaşça mırıldandı:</p><p> - Hem biliyor musun ki, bize olduktan sonra Şakiroğlu belki daha ucuza verir. </p><p>- Niçin ucuza verecekmiş? Biz Şakiroğlu&#39;nun nesi oluyoruz ki? O Şakiroğlu, biz Seferoğlu. . . </p><p>- Holan adam, senin haberin yok mu? Etraf çalkalanıyor. Şakiroğlu&#39;nun kızıyla bizim oğlan gezerlermiş. . . </p><p>Yedik içtik ve ertesi gün akşamüstü Şakiroğulları&#39;na inek pazarlığına gitme şartıyla ayrıldım dayımlardan. Bizim geleceğimizi nereden bilirlermiş bilmem, Şakiroğlu denilen adamla karısı bizi daha avlu kapısında karşıladılar. İkisinin de yüzleri güleç, gözleri pırıl pırıl yanıyordu. </p><p>Şakiroğlu dedikleri, orta boylu, üç kanatlı gardırop gibi geniş ve kalınca bir adam. Hani şöyle diklemesine birkaç kısma yarsan herifi, dayım gibi üç dört adam çıkarırsın. Karısı ise, sanki inadına, çamaşır gibi bir şey. . . </p><p>Neyse selm-sabahtan sonra genişçe bir odaya davet edildik. Biraz sonra kahveler dayandı önümüze. Höpürdete höpürdete içiyoruz. Dayımla Şakiroğlu havadan-sudan atıp tutuyorlar. Konuşma arasında ev sahibi manalı manalı dayımın gözlerine bakıyor. Dayımın bakışları ilgisiz gibi. Bir ara Şakiroğlu dışarı çıkıyor. Dayım, fırsattan istifade, bana akıl danışıyor. </p><p>- Gülüm, nasıl girelim konuya şimdi? Çok iyi karşılandık. İneği bedava verecekler gibime geliyor.</p><p> - Canım dayı, dersin ki böyle böyle. . . Biz bunun için geldik. Şöyle böyle, dersin. . . </p><p>Ev sahibi döndü geldi. Elinde bir şişe üzüm suyu. Bıyık altından gülümseyerek: </p><p>- Herhalde kullanırsınız, dedi. Dayım bana, ben dayıma bakıştık. </p><p>Nezaket icabı 'Yahu, lüzum değildi, canım, zahmet etmeyin' gibilerden. Söylensek te, küçük dilimizden berisi konuşuyordu. Kadehler doldu. Biraz sonra bir tabak da ciğer kavurması dayandı. Biraz da fındık fıstık kondu ortaya. </p><p>Nasıl içmezsin be! Birer ikişer asılıyoruz. Şakiroğlu&#39;nun üç kardeşi daha varmış. Biraz sonra onların da geleceğini söyledi. Bir ara dayım yapmacıktan bir öksürük atarak, konuya girmeye çalıştı.</p><p> - Yani, Şakiroğlu, şey. . . biz, yani. . . bir sözle, müşteriyiz. </p><p>Ev sahibi gülümseyerek tamamladı. </p><p>- Anladım, canım, niye geldiğinizi! Allah&#39;ın izni, peygamberin kavliyle olur, inşallah. Bir diyeceğimiz yok. Yeter ki, sevgi olsun arada. İki gönül bir olunca samanlık saray olurmuş. . . </p><p>Şakiroğlu, tuttu kafayı galiba! Ne sayıklıyor böyle? Sonu sonunda bir inek bu! Allah&#39;ın iznine, peygamberin kavline ne lüzum varmış? Dayım da hep dibi kuru içiyor. Yengemin son nasihati aklından çoktan fırlamış galiba. Aklı Şakiroğlu&#39;nun son dediğine, yani: 'Samanlık saray olur' a takılmış olacak ki: </p><p>- Canım, Şakiroğlu, dedi, samanlık da var, saman da var, ot da var. Aç koymayız biz onu!</p><p> Dayımın bu sözleri karşısında ev sahibi biraz sersemledi gibi oldu. Sonra kadehini kaldırarak: </p><p>- Hadi şerefe, dedi. Her şey bol şimdiki zamanda. . . </p><p>Bir iki dakika suskunluk çöktü ortaya. Dayım bozdu sessizliği: </p><p>- Yahu, Şakiroğlu, pazarlığa girişmezden önce malı bir görsek!</p><p> Ev sahibinin gözleri şaşkın şaşkın bakmaya başladı dayıma. Parça buçuk kelimeler çıkıyordu ağzından. </p><p>- Yahu, şey. . . nasıl şeymiş o? Yani. . . </p><p>Dayım dayattı: </p><p>- Şeyi meyi bırak, Şakiroğlu! Ben alacağım malın orasını burasını yoklamadan pazarlığa girişmem! </p><p>Şakiroğlu&#39;nun yüzü kızıl-bozul oldu. Nereye baktığı belli değildi gayrı. Kalktı, dışarı çıktı. Dayımla ikimiz bakıştık kaldık birbirimize. Ben: </p><p>- Dayım, dedim, ne oluyor? Bu herif aklını oynattı galiba. Dayım bana bir şeyler söyleyecekti ki, herif döndü, oturdu yerine.</p><p> - Beri bak, Şakiroğlu, dedi dayım, eğri oturalım doğru konuşalım. Madem öyle, ortaya bir fiyat koy bakalım! </p><p>Şakiroğlu kadehini dibi kuru ettikten sonra: </p><p>- Yahu, dedi, bende ileri geri yok! İki kağıt isterim, ne fazla ne eksik! </p><p>Bu sefer dayımın gözleri şaşkın şaşkın bakmaya başladı: </p><p>- Ne kağıdı, be Şakiroğlu, iskambil kağıdı mı?</p><p> Alaylı alaylı gülerek cevap verdi ev sahibi:</p><p> - Ne iskambil kağıdı sayıklıyorsun, be Seferoğlu? Yani iki bin leva, anladın mı? </p><p>Sıkıntılı olacak ki, gene çıktı dışarı. Söz bende. Dayım dut yutmuş bülbül gibi susuyor.</p><p> - Dayı be, bu herif bize fil mi satıyor? Etsin etsin beş yüz; bilemedin, altı yüz; daha bilemedin, yedi yüz ve en nihayet sekiz yüz. . .</p><p> Gene döndü Şakiroğlu ve oturdu yerine. </p><p>Dayım bastı soruyu: </p><p>- A be, Şakiroğlu, kaç doğum yaptı şimdiye dek seninkisi? Sütlü mü yani, çok mu sütlü? Ben iki sene öncesi büyük çocuğa alıverdim bir tane. İrice, etli butlu bir şey, bütün köyü idare ediyor, maşallah!</p><p> Şakiroğlu şaş-beş oldu gayrı. Dişlerinin arasından belli belirsiz bir şeyler mırıldadıktan sonra öfkeli öfkeli: </p><p>- Beri bak Seferoğlu, dedi, beni dinden imandan çıkarma! Namusum üstüne kan dökerim. Hiç misafirsin demem, bak ha? Yahu, bu herif ne biçim tip be?</p><p> Şakiroğlu pencereye baktı. Kardeşleri geliyordu aşağıdan. Çakır keyifliydiler. Yüzleri güleçti. Ev sahibi karşılamaya çıktı kardeşlerini. Dış kapıda bir-iki dakika konuştular. Şakiroğlu kardeşlerine ne dedi dedi, içeri girdiklerinde gözlerinde şimşekler çakıyor, suratlarında simsiyah dolu bulutlar gelip geçiyordu. Küfreder gibi bizimle hoş-beş ettiler. Anladım ki, iş sarpa sarıyordu. Dayımın kabasına bir çimdik attıktan sonra göz ucuyla 'gidelim' işareti verdim. Dayım da gözleriyle bana 'rahat ol' işareti verdi. Neyse, kadehler doldu boşaldı. Odaya bir mezar sessizliği çöktü. Ev sahibi bozdu sükuneti. Bize dönerek:</p><p> - Bir şey diyeceğiniz var mı, diye bir nara attı ortaya. Dayım kelleyi tutmuş olacak ki, ayağa kalktı ve göğüslerini avuçlarına alarak: </p><p>- Yani müşteri gibi sorayım, dedi. Siz buna iki kağıt isteyince, kaç memesi var şunun be? </p><p>Bu soru karşısında Şakiroğulları&#39;nda bir kıpırdama, bir gerilme oldu. Bir ara dayım bir soru daha savurdu ortaya: </p><p>- Boğaya mı tutuyorsunuz, yoksa suni dölleme mi yapıyorsunuz?</p><p> Derken ortalık karıştı. Şakiroğulları&#39;yla Seferoğulları birbirimize girdik. Biri, cop gibi bir şeyle yedi delikli tokmağımın dik ortasına bir vurdu ki, beni boydan boya iki eşit kısma böldü sandım. Ne yaparsın, kendi evinde duvarlar bile yardım edermiş adama. Zaten de bizden kalaba ve de güçlü herifler. Biz fazla saldıramıyoruz. Yabani köpeğin kuyruğu apış arasında dururmuş. Bizi yere yatırıp harman dövdüler üstümüzde. </p><p>Dayımla yirmi dört saat komada kaldıktan sonra geldik kendimize. Bir neden sonra Şakiroğulları&#39;nın ayakları suya ermiş olacak ki, hastaneye bizi görmeye geldiler. Özür üstüne özür diliyorlar herifler. </p><p>- 'Aman biz ettik, siz etmeyin, hata bizde. İsterseniz ineği bedava alın götürün, sadece mahkemeye varmasın iş'. . . </p><p>Faik İsmail Arda</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sakiroglu-nun-inegi-faik-ismai_1743503930_JZnvaD.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Şakiroğlu'nun ineği / Faik İsmail Arda ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sakiroglu-nun-inegi-faik-ismai_1743503930_JZnvaD.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[İnkar Aşaması]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/inkar-asamasi/2156/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/inkar-asamasi/2156/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Wed, 19 Feb 2025 18:16:12 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p> <br><br>        Gülçinar, evine giderken sürekli ardına ve ellerindeki mavili poşetlere bakıyordu. Bir şey eksikti; ama, ne? Ekmek ve yoğurt almıştı.  Peynir de,  kaşar da ve daha bir sürü şey. Hatta ve hatta bir sürü gereksiz şey. Yaşadığı apartmanın asansörüne bindiğinde, uzun eteğinin cebindeki alışveriş listesini kontrol etti. Yazılan her malzeme alınmıştı, hatta fazlası bile. 'Eksik olan ne acaba ya?', diye kendi kendine mırıldandı. Asansör son katta durdu. Gülçinar, çantasından çıkardığı anahtarla dairesinin kapısını açtı. Eşi Turhan, bu akşam biraz daha erken gelmişti işten, haberleri izliyordu mutfakta. „Hoş geldiniz, hayatım. Yine çok şeyler almışsınız marketten. Niye zahmet ettiniz. Ben alırdım. Ağır bak bunlar. Belin ağaracak; ama senin ağır kaldırmaman gerek. 'deyip,   hızlıca kapıya kadar yardıma geldi. Gülçinar, 'Merak etme sen! Her şey yolunda, hayatım. Fazla bir şeyler almadım, her zamanki aldığım şeyler işte.' diyerek pembe sandaletlerini ayaklarından çıkarmaya başladı. „E, oğlan nerede? Parkta mı kaldı? Yoksa birine mi emanet ettin sen beş yaşındaki çocuğu? Kime? Hep konuşuyoruz ya seninle, kimseye çocuğu emanet etme diye. Unuttun mu yoksa? Nerede kaldı oğlan?' diye sordu Turhan eşine. Gülçinar, birkaç saniyeliğine duraksadı. Zeytin karası gözlerini eşine çevirerek, 'Sana emanet ettim ya marketin önünde. Hatırlamıyor musun yoksa? Ben bakarım oğlana, sen rahat rahat alışverişini yap.' dedin ya bana. 'E, hani, nerede oğlan?' diye odaları hızlı ve telaşlı bir şekilde aramaya başladı. 'Ben yeni geldim işten,  hayatım. Marketin yanından dahi geçmedim. Biliyorsun, oradan geçmiyorum ki ben. Şurada, ana yolda indim fabrikanın servisinden. Nerede oğlan? Şaka mı bu? Şaka mı? Dalga mı geçiyorsun sen? Sen iyi misin? İyi misin sen, Gülçinar? Hayatım, nerede oğlan, söyle? Nerede Eren?' diye var gücüyle bağırmaya başladı Turhan. Panik içerisindeydi her ikisi de.  Korkuları gözlerinden okunabilecek kadar, paniklediler. Gülçinar, banyonun yanındaki dar duvara yaşlanmış, bir eliyle kafasını tutmuş halde, tir tir titriyordu. Tıpkı bir yavru kedinin yağmur altında kaldığı gibi, titriyordu. Kapıya vurulduğunu duymadılar bile.  Ardından uzunca zile basıldığını da.  Kapıyı açacak mecal kalmamıştı her ikisinde de. „Anne! Baba! Evde misiniz?' diye bağırıyordu Eren alt kattaki Yağmur&#39;un babasıyla birlikte. „Turhan abi,  Eren&#39;i getireyim dedim  ben. Yenge bana emanet etti de az önce marketin önünde. Biz de şimdi annemlere gideceğiz, misafirliğe, yoksa bakardım az daha ona. Bilirsin, benim kızla çok iyi arkadaşlar ikisi.&#39;&#39; Turhan, bozuntuya vermeden,  „Çok teşekkür ederim,  Hasan kardeş. Ben de gelecektim zaten şimdi dışarıya, çocuğu almaya. Sana zahmet oldu, sağ olasın.&#39;&#39; dedi.<br><br>     Gözlerini açtığında şehir hastanesinin acil servisindeydi. Kolundaki tansiyon aletini görünce çok korktu. Büyük bir odaydı. Büyük, bembeyaz ve türlü türlü aletlerle dolu bir oda. Başka hiç kimse yoktu. Bir tek Gülçinar. Yavaşça yataktan kalkmaya yeltendi ki, odaya genç, ufak - tefek, kıvırcık saçlı bir doktor girdi. „Geçmiş olsun,  Gülçinar hanım! Nasıl hissediyorsunuz kendinizi? Bayılmışsınız evde. O yüzden buradasınız. Tansiyonunuz hayli yüksekti buraya getirildiğinizde. İğne yaptık size ve şu an gördüğüm kadarıyla her şey yolunda. Eşiniz ve oğlunuz kapıdalar. Haber vereyim de gelsinler.' diyerek çıktı odadan.<br>Gülçinar çok şaşkındı. Ne tansiyonu? Ne hastanesi? Neler oluyordu? Bir türlü anlayamıyordu. Eşi ve oğlu geldiğinde ağlamak üzereydi. Onlara, „Hayatım,  oğlum, ben çok korktum. Sizi de korkuttum, değil mi? Çok, çok özür dilerim sizden! Neler oldu bana? Ne yapıyorum burada ben? Nasıl geldim buraya? Hiç hatırlamıyorum ki.  Annem nerede peki? Kapıda mı? Orada değil mi? Çağır gelsin o da, lütfen,  bir sarılayım ona. Ona çok ihtiyacım var şu an.' diyerek gözlerini kapıya dikti. Turhan bir doktora baktı,  bir de eşine. Gülçinar&#39;ın yanına yaklaştı,  yavaşça ellerini avucuna alarak, 'Canım benim,  annen yok. Gelmedi. Gelemez ki. Unuttun mu yine? Annen iki ay önce kalp krizinden dolayı vefat etti ya.' dedi. Gülçinar, dondu sanki. Bir heykel gibi, hiç kıpırdamadan öylece durdu kaldı. Ne bir gözyaşı,  ne de bir çığlık. Ne de herhangi başka bir tepki.  Sadece donup, kaldı. Elinden oyuncağı alınmış masum bir çocuk gibiydi adeta. „Annesinin ölüm haberini aldığında da böyle olmuştu, doktor hanım. Ondan sonra da hiç konuşmadı annesi hakkında. Hiç ağlamadı. Hiç aramadı onu. Ta ki bugüne dek. Oğlanı bana emanet ediyorum diye,  alt kattaki komşuya emanet etmiş. Sonra eve gelince farkına vardı neler yaptığını. Sonrası da malumunuz. Bayıldı. Pat diye düşüverdi banyonun yanına ve ilk defa şu an annesini aradı. Ben de çok şaşkınım bu olanlardan. Gülçinar gitti ve sanki yerine bir başkası geldi. İnanılır gibi değil. Sanırım  suç bende. Hata bende, doktor hanım. Bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ettiğim an, onu bir psikologa götürmeliydim.  Ah, şu aptal kafam, ah! Eşim, cenazeden bir - iki  gün sonra sürekli ellerini yıkamaya başladı, doktor hanım. 'Pis bu ellerim. Yıkıyorum, yıkıyorum ama, hala pis bu ellerim benim.'diyordu hep. Daha önce öyle şeyler yapmıyordu hiç.  Sürekli evde temizlik yapmaya başladı sonrasında. Bal dök,  yala oldu evimiz.  Bir de sık sık unutmaya başladı çoğu şeyi. Yemeği ocakta unutuyordu mesela, ya da musluğu kapatmayı. Evden çıkarken kapıyı kilitlemeyi, banyodaki lambanın ışığını kapatmayı,  konuşma esnasında neler konuştuğumuzu, benim doğum günümü,  ki hiç unutmazdı böyle önemli tarihleri,  en son da işte oğlanı kime emanet ettiğini unuttu. Keşke daha o ilk fark ettiğim zamanlarda  götürseydim onu psikologa ben. Belki bu kötü gün yaşanmazdı. Belki bu duruma düşmezdi eşim. Düşünebiliyor musunuz, doktor hanım,  annesinin cenazesine gitmedi. O gün Eren&#39;le birlikte merkez parkındaydı. Bütün gün hem de. Karanlık olunca eve geldi ve hiç bir şey olmamış gibi davrandı hep. Gülçinar, annesinin  mezarı nerede, onu bile bilmiyor, doktor hanım. Götürmek istiyorum, ama duymuyor beni. Hemen konuyu değiştiriyor, başka başka şeyler konuşmaya başlıyor. Ben ne yapacağımı, kime danışacağımı bilmiyorum, doktor hanım. Şaşırdım, kaldım. Bana bir yol gösterin, lütfen&#39;&#39;, diye uzunca anlatıyor ve gözyaşlarını siliyordu Turhan. <br><br>    Eren, anneciğine sarılmış halde,  kısık sesiyle bir şeyler anlatıyor ve  incecik parmaklarıyla da yanaklarını okşuyordu. Gülçinar ise kapıdan gözlerini ayırmıyordu,  ayıramıyordu. Annesinin bir an önce gelmesini ve  ona sımsıkı sarılmasını dört gözle bekliyordu. Acildeki kıvırcık saçlı doktor, Gülçinar&#39;ın bu halde eve gitmesine gönlü razı olmadığından dolayı,  onu hastanenin  altıncı katındaki psikolog Prof. Ayşegül Tekin&#39;e gönderdi. Saat hayli geç olduğundan olsa gerek, başka kimse yoktu. Profesör Ayşegül hanım,  Gülçinar ile yalnız konuşmak istediğini söyleyince, Turhan ve Eren kapı önünde beklemek zorunda kaldılar. Dakikalar geçmek bilmiyordu bir türlü o uzun koridorun sandalyelerinde. Eren&#39;in uykusu bile gelmeye başladı ki, profesör ve Gülçinar gülümseyerek odadan çıktılar. 'Oğlum,  uykun mu geldi senin bakayım? Gidiyoruz,  gidiyoruz.  Ben iyiyim, merak etme, annem! Bir beş dakika daha buradayız. Profesör Ayşegül hanım babanla konuşmak istiyor.' deyip oğluna sıkı sıkı sarıldı Gülçinar. Psikolog, 'Turhan ben, korkulacak bir durum yok.  Eşiniz, nasıl diyeyim size, kara bir kuyu içinde  gibi hissediyor kendini şu an ve  bu ölümü bir türlü kabullenmek istemiyor. Yani kısacası,  inkr aşamasında.  Adı tam da bu: 'inkr aşaması,' bizim dilimizde.  Ve   annesinin ölümünü düşünmemek için kendini başka şeylerle avutmayı seçmiş. Susmak gibi. Ağlayamamak gibi.  Temizlik gibi. Unutmak gibi. Unutunca rahatlıyor çünkü kendince. Benim tavsiyem, kendisine de söyledim zaten,  bir an önce annesinin mezarını ziyaret etmesi. Kabul etti. Hatta yarın sabah ilk iş gideceğini söyledi bana. Birlikte gidin. Ailecek. Bırakın orada ağlasın,  çığlıklar atsın, bağırsın. Pazartesi,  saat dokuza yine randevu verdim kendisine. Birkaç defa daha çağıracağım onu seanslara. Öyle konuştuk, anlaştık. Her şey yoluna girecek,  göreceksiniz. Sizden ricam, kendinizi suçlamayın sakın ve eşinizi yalnız bırakmayın.' deyince, Turhan kendini ağlamamak için zor tutuyordu.<br><br>    Ertesi sabah erkenden ailecek mezarlığa gittiler. Gülçinar titriyordu. Annesinin mezarı başında öylesine ağladı,  öylesine bağırdı ki, yer gök inledi sanki. Defalarca mezar taşına sarıldı. Tıpkı annesine sarılırmış gibi, defalarca mezar  taşına sarıldı. Öptü, kokladı, konuştu, rahatladı...<br><br>    Psikolog Ayşegül Tekin haklı çıktı. Her şey daha da  yoluna girdi birkaç seanstan sonra. Gülçinar,  zor da olsa annesinin ölümünü kabul etti ve o günden sonra ne aşırı derecede temizlik yaptı, ne sustu, ne de bir başkasına oğlunu emanet edip, unuttu. <br><br><strong>Şefika REFİK </strong></p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/inkar-asamasi_1739980054_HDC9fl.webp" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ İnkar Aşaması ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/inkar-asamasi_1739980054_HDC9fl.webp"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA["Kırık mezar taşlarına nasıl üzüldün..." / Resmiye Mümün]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/medine-gulu/2129/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/medine-gulu/2129/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Fri, 13 Dec 2024 21:35:31 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong>RESMİYE MÜMÜN </strong></p><p><strong>                  Tarihin Kurbanı</strong></p><p><strong>                                 Ozan Ömer Osman Erendoruk&#39;a ithaf</strong></p><p><strong> </strong></p><p><strong>Tek günahın dünyaya Türk olarak geldin </strong></p><p><strong>Tarihin hesaplarına sen cevap verdin </strong></p><p><strong>Devrilen politikaya kurban seçildin</strong></p><p><strong> 'Soya Dönüş' süreciyle bittin tükendin. </strong></p><p><strong>Yıllar yılı aşağılandın, hor görüldün</strong></p><p><strong> Talihe yenik düşmedin dimdik yürüdün</strong></p><p><strong> Beş kuruş uğruna Türklüğünü satmadın </strong></p><p><strong>Sahtekr soydaşlarını mertçe kınadın.</strong></p><p><strong> Türk adının yerine Bulgar adı 'aldın' </strong></p><p><strong>İnsan önüne çıkmaya haklı utandın </strong></p><p><strong>Türkçen yasaklandı, para cezası aldın </strong></p><p><strong>Ana dilinin kıymetini iyi anladın.</strong></p><p><strong>Örf ve adetlerini gizlice gözettin </strong></p><p><strong>Caminin yolunu uzun uzun gözlettin </strong></p><p><strong>Kırık mezar taşlarına nasıl üzüldün </strong></p><p><strong>Atalarının yanına canlı gömüldün. </strong></p><p><strong>'Tehlikeli' nitelendin, zindana girdin </strong></p><p><strong>Ölüm kamplarında çok mücadele verdin </strong></p><p><strong>Evinden uzak yerlere sürgün edildin </strong></p><p><strong>Eşini dostunu düşünerek güçlendin. </strong></p><p><strong>Bu kötü zamanda ana vatana koştun</strong></p><p><strong> Nice umutlarla yaban ellere düştün </strong></p><p><strong>Bu yeri yurt etmeye gerçekten uğraştın</strong></p><p><strong> Ancak sıla özlemine yenilip düştün.</strong><strong> </strong></p><p><strong>                 Medine Gülü </strong></p><p>Nasıl anlatayım ben senin güzelliğini</p><p>Kainatı kıskandıran müthiş heybetini </p><p>Bülbülleri mest eden tatlı muhabbetini </p><p>Aşkların en güzeli sensin Medine Gülü!</p><p> Mevsimsiz çiçek açan yedi cennet kokunla </p><p>Yeşiliyle taçlanan sır dolu yaprağınla </p><p>Ruhu sarıp sarmalayan Yaradan nurunla </p><p>Aşkların en güzeli sensin Medine Gülü! </p><p>Sevmesini bilmeyen ne bilsin kıymetini </p><p>Gönül gözü görmeyen ne bilsin rahmetini </p><p>Allah&#39;ı bulamayan ne bilsin Habibini </p><p>Aşkların en güzeli sensin Medine Gülü!</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/medine-gulu_1734117242_57iVTQ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ "Kırık mezar taşlarına nasıl üzüldün..." / Resmiye Mümün ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/medine-gulu_1734117242_57iVTQ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[DEDEMİN HARFLERİ]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/dedemin-harfleri/2123/</link>
            <description><![CDATA[Cezayir mavisi gözleri, cezalı iki mavi göl gibi tavana bakıyordu. Erciyes Dağı nedense hep öfkeliydi. Öfkesinden bütün ağaçlarını yemiş olmalıydı. Çıplaktı. Taş kadar, su kadar çıplaktı. Özlemenin ne demek olduğunu artık iyice öğrendim. Masaldan masala sallandığım kış gecelerini düşünüyorum ya da hayal ediyorum. Düşünmekle hayal etmek aynı şey mi bilmiyorum, keşke bunu dedeme sorabilseydim.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/dedemin-harfleri/2123/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Tue, 27 Aug 2024 16:49:36 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong>Gerçek bir göç öyküsü olan Dedemin Harfleri&#39;ni, uzun olduğu için çoğu kişi okumayacak biliyorum. Ama merakla bekleyenlerin olduğunu da biliyorum. Kahramanlarının gerçek fotoğrafıyla birlikte Dedemin Harfleri...</strong></p><p>___________________________________________________________________________</p><strong>DEDEMİN HARFLERİ</strong> Ben doğduğumda dedem yetmiş yaşındaymış. Ak sakalı, kara kalpaklı dedem, doğrusu masalların anlattığı dedelere çok benzerdi. Bu nedenle dedemi hiç yadırgamadım. Şalvarının beline doladığı kuşağı, h&acirc;kim yaka gömleği ve örme yeleği ile kaydettim onu aklımın arşivine. &Acirc;h benim canımın canı dedem, deyiverdim durup dururken. Gözümün önünden geçti Cezayir mavisi kocaman gözleriyle. Bizim oralarda her evin önünde peyka dediğimiz banklar vardır. Peykanın hemen yanında evin kocaman tahta giriş kapısı olur, ona da tokat deriz. Bizim yeşile boyalı tokatlarımızdaki yuvarlak demir halka, sağa çevrilince avılçi başlar. Avul içidir aslı ama Deliorman ağzının konuşulduğu bir köydür bizim Karabaşlı Köyü. Şumnu&#39;nun bütün köyleri gibi koca çeşmesi, çukur mahallesi, kütüphanesi, okulu, delisi, akıllısı vardır. Ama en çok ağaçları, mantarı, akbaadak dediğimiz kardeleni, bir de ormanın kokusudur beni mest eden. Bütün Balkan çocuklarının defterlerine çiçek diye çizdiği muhakkak ki akbaadaktır. Onun boynu bükük duruşu, beyaz çiçeğinin üstündeki yuvarlak yeşil topuzu ve zarifçe sapına tutunuşu, bizi derinden etkiler. &ldquo;Tıkır tıkır tıkır&hellip;&rdquo; orman yolunda dedemin eşek arabasıyla giderken tekerleklerin ormanda yankılanışının çıkardığı sesin bana verdiği his, deniz çocuklarının dalga sesiyle yaşadığı hisse mi benzer diye çok düşünmüşümdür. Dedem birden &ldquo;Ppprrrüüü!&rdquo; diye bir komutla eşek arabasını durdurdu. Arabadan inip fotoğraflı mezar taşlarıyla dolu Bulgar mezarlığından yeni açmış pembe bir gül kopardı ve kulağıma taktı. Annem &ldquo;Mezarlıktan eve bir şey getirilmez&rdquo; dediği için biraz çekindim doğrusu ama dedem &ldquo;Alme,&rdquo; dedi, &ldquo;ölüler dirilerden daha cömert&rdquo;. Ben, Bulgar mezarlığına girmeye korkardım o zamanlar. Dedem, insanları ölümün eşitlediğini söyledi. Ne garip! Bunca kural, yaşarken eşitlenmek içindi oysa. Madem ölünce eşitlenecektik, niye ırkımız ve dinimiz farklı diye kavga ediyorduk ki? Yahya Dedemle, pardon Yaaya Dedemle (h harfini yutarız biz, çok oburuz bu konuda) bağlık yolunda yaptığımız konuşmalar, ben kiraz ağaçlarını görüp araban uçarcasına atlayıncaya kadar devam ederdi. Sonrası beyaz kiraz, kırmızı kiraz, pembe kiraz, dal dal kiraz, sepet sepet kiraz. Ara ki bulasın beni ağaç tepelerinde. Şimdiki çocukların ağaca çıkmayı becerememesi gerçekten çok üzücü. Elbisemdeki kiraz lekeleri için akşam eve gidince annemden duyacağım azar kimin umurunda. Hem dedem var! O korur beni! Çok sonraları öğrendim, dedemin Türkiye&#39;de uzun süredir görmediğim bir kızı varmış. Adı Halime&#39;ymiş. Buraların ağzıyla Alme. Halime Halam, evlenince Bulgaristan&#39;dan Türkiye&#39;ye göçmüş. Hesabım doğruysa yirmi altı yıl, baba kız hiç görüşmemişler. O zamanlar özlemek nedir pek bilmezdim. Bizim köye beş kilometre uzaklıkta bir çiftlik evi olan anneanneme gitmeyi çok severdim çünkü harika cevizli kek yapardı. Benim için özlemek oydu. Sanmayın ki dedemin başka torunu yok. Ama en çok beni severdi. Çünkü dedemin sırlı harflerini taşıyordum adımda. Bana seslenirken kızına da sesleniyor olmak dedemin özlemine iyi geliyordu belki. Şekerli sakız gibi bir tat bırakıyordum belki onun ağzında. &ldquo;Göçmencilik ateşten gömlek!&rdquo; diyordu dedem. Anlamıyordum tabi. Çünkü tüm sevdiklerim yanımdaydı. Annem, babam, ablam, dedem, babaannem, anneannem, amcam, dayım&hellip; Herkes tastamamdı işte! Savaşa da gitmiş dedem, yokluk görmüş, babasını çok küçük yaşta kaybetmiş, Çanakkale savaşına giden abisi şehit olmuş. Dedemde hik&acirc;ye çok, savaşta kaplumbağa yemişler mesela, hatta deri kemerini yiyen olmuş. Benim gibi hik&acirc;ye seven bir çocuk için dedem ooo! Okyanus, okyanus! &ldquo;Sen hiç korktun mu kocaba?&rdquo; Haa, söylemeyi unuttum, kocaba yani kocababa deriz biz dedeye. &ldquo;Neden korktum mu Alme?&rdquo; &ldquo;Ne bileyim işte, bir şeyden korktun mu hiç?&rdquo;   &ldquo;Ben karanlıktan korkuyorum, bi de yılandan, ııyyy en çok yılandan.&rdquo; &ldquo;Herkes korkar. Ama bir düşünelim bakalım, korktuğun şey senden güçlü mü?&rdquo; &ldquo;Karanlık çok korkunç kocaba?&rdquo; &ldquo;Karanlık yenilmez değil, Alme. Karanlığı yenmek için bir kibrit çöpü yeter. Hem insanın aklı var, akıl yol göstericidir.&rdquo; Dedem bana neden korktuğunu söylemedi. Sanırım o, yılandan, karanlıktan falan korkmuyordu. Bizim inatçı kara mandadan ve her gördüğüne toslayan kıvrık boynuzlu koçtan da korkmuyordu. 1978 yılının ocak ayında bizim evde bir telaş başladı. Dedem artık seksen yaşındaydı. Yoğunluğu yüksek duyguları kaldıramayacak kadar yaşlı ve hastaydı. Yine de ara ara evin önündeki peykada bastonuna dayanarak oturur, en sevdiğim lukçeta şekerlerini (naneli şeker), taşla ezerek bana şeker tozu yapardı. Ben hapur hupur şeker tozunu yalayıp yutarken önde üç beş tane kalmış sarı dişleriyle gülümserdi. Keyfi yerinde görünüyordu son günlerde. Yirmi altı yıldır görmediği kızı, iki ülke arasında yapılan anlaşma kapsamında bize bir k&acirc;ğıt göndermiş ve Türkiye&#39;ye göç etmemize olanak sağlamıştı. Parçalanmış aileler içinmiş bu anlaşma. Geçen hafta kırdığım vazonun dağılan parçalarını yapıştırarak birleştirdiğim gibi ülkeler de bizi birleştirecekmiş. Gerçi o vazo yapıştırdıktan sonra eskisi gibi olmamış, yamuk yumuk bir hal almıştı ama koskoca ülkeler birleştirme konusunda benden daha tecrübelidir herhalde. Annem sevinçle &ldquo;Göç kapıları açılıyor!&rdquo; dedi. Bu kapılar da bir açılıyor bir kapanıyor. Dedemin harfleri kol kola girmiş horo tepiyordu sohbetlerde. Alme, Alime, Halme, Halime! Tahta sandıkları çivilemeye başladılar. En gerekli olanlar yani giyecekler, yiyecekler, döşekler, yorganlar &ldquo;tak tak tak&rdquo; sandıklara çivileniyordu. Neyi bırakacağımıza karar vermek en zoruydu. Annemle babam dikiş makinesini götürüp götürmeme konusunda fikir birliğine varamadıkları için yüksek sesle tartışıyordu. Dedem bu olanları sessizce izliyordu... Lapa lapa kar yağarken bir kamyon yanaştı evimizin önüne. Sandıklar kamyona yüklendi. Ertesi gün kamyondaki sandıklar kara trene nakledilmiş. Mutlu sona ulaşmışız gibi bir uğurlama hatırlıyorum. Oysa annemin tüm akrabaları Bulgaristan&#39;da kalıyordu. Babam tamamlanırken annem eksiliyordu. Göç hik&acirc;yelerindeki hesabın hiç denkleşmediğini öğrenmeye başlamıştım. Anneannem, dayım, teyzem olmadan parçalar nasıl tamamlanacaktı anlamıyordum. Neyse ki artık göç kapıları açılacak diye tetikte beklemeyecektik. Kapıların açılma ihtimali yüzünden evimizi yenilemeyen babama annem kızmayacaktı. Bu arada dedemin sessizliği, kahverengi karton kapaklı Mushaf&#39;ından okuduğu Arapça dualar ile bozuluyordu bazen. Onun Tanrı&#39;yla iletişim kurduğu bu harfleri ben tanımıyordum. Ama annemin ezberlettiği kısa duaları bir şeyler dilemek için ezbere okuduğum oluyordu. Acaba dedem de Tanrı&#39;dan bir şey mi istiyordu? Kara trene bindiğimizde dedem koca bir ömür bırakmıştı Bulgaristan&#39;da. Ama ömrünün sonunda bile olsa, bir tek gün bile olsa kızını görebilecekti. Ve dedem tamamlanacaktı. Bütün çocukları ve torunları bir arada olacaktı. Babasını pek hatırlamayan dedem, onun adı olan Ali&#39;yi oğlunda yaşatıyordu. Bayramlık mendiline leva sarmalar gibi kalbiyle sarmalamıştı bu üç harfi. Ali benim babamdı. Dedemin harfleri kara trene binmiş bilmediğimiz bir renge doğru yol alıyordu. Göç, bilinmeze doğru akan bir nehirdi ve birdenbire uçan bir nehir olup çağlayana dönüşebilirdi. Sınırdan geçerken sorun yaşamayalım diye annemin okuduğu Ayetel Kürsi&#39;lerin haddi hesabı yoktu. Bulgar sınır görevlisinin üstüne püf püf dua üflüyordu. Güya çaktırmıyordu ama görevli polis bir ara dönüp anneme ters ters baktı. Duruma pek anlam veremediğinden olsa gerek eşyalarımızı kontrol etmeye devam etti. &ldquo;Bir soyadı seçmemiz lazımmış&rdquo; dedi babam. Bulgaristan&#39;da soyadı yoktu. Herkes, baba ve dede adıyla anılıyordu. Türkiye&#39;de durum farklıymış. İstediğimiz kelimeyi adımızın yanına soyadı diye alabilirmişiz. Bir görseniz, etrafımızda &ldquo;Öztürk, Türkoğlu, Vatansever, Şentürk, Mutlu&hellip;&rdquo; soyadları uçuşuyordu. Bense &ldquo;Baba, soyadımızı ben koyabilir miyiiiim?&rdquo; diye zıp zıp zıplıyordum. Kahraman babam, &ldquo;Kızım ne isterse soyadımız o olsun&rdquo; dedi. Ömrümün en şahane, ömrümün en onurlu kararını vermiştim. Hayran olduğum o pırıltılı kelimeyi h&acirc;l&acirc; adımın sağında bir madalya gibi taşıyorum. Dedem benimle gurur duymuş olmalıydı. Harfler ve kelimeler, tılsım doluydu. Bunu ondan öğrenmiştim. Artık Türkiye&#39;deydik. Edirne misafirhanesinde kaldığımız ilk gün, çok kötü bir haber, kıvrıla kıvrıla dolaşan kara bir yılan gibi dolaştı aramızda. Dedemin kızı Halime, henüz ellili yaşlarda olmasına rağmen babasını görecek olmanın heyecanıyla şeker hastalığına yenik düşüp on gün önce vefat etmiş. On gün önce! Yirmi altı yıl beklemiş, on gün önce&hellip; Büyükler bu haberi dedemden saklamaya karar verdi ama yaşı henüz çok küçük olan diğer torunu halamın vefat haberini söyleyince dedem felç geçirdi. İki gün sonra kızının yaşadığı Kayseri&#39;ye gittik gitmesine de dedem artık konuşamıyordu. Geçirdiği felç, hem bedenini hem de dilini etkilemişti. Dedem bütün harflerini yitirmişti. Bense yeni ülkemi ve yeni şehrimi şaşkınlıkla keşfetmeye çalışıyordum. Çocuklar bizim için &ldquo;Bulgarlar geldi&rdquo; diyordu, bazı yetişkinlerse &ldquo;Bulgar göçmenleri&rdquo;. Vatan diye geldiğimiz ülkede yaşadığımız kimlik sorunu beni çok kızdırıyordu. Yeni ülkemde bazı şeyler tuhaftı gerçekten. Mesela iki buçuk lira diye bir para vardı. Buçuklu para olur mu hiç? Sağcı solcu ağabeyler ablalar birbirini kovalıyor ve öldürüyorlardı. Silahları bile vardı. Ya arkadaşlarıma ne demeli? Türkçe okuma yazma bilmediğim için hepsi beni aptal, kendilerini d&acirc;hi sanıyorlardı. Benim de harflerim vardı onların harflerine benzemeyen. Ben de onların bilmediği bir dilde (hatta Rusçayı da sayarsak iki dilde) okuyup yazabiliyordum. Deliorman ağzıyla konuşan bizler, onların yeni eğlencesi olmuştuk. &ldquo;Ha hahaa, otobüse reis diyor! Ha hahaa annesine nine diyor!&rdquo; Gıcıklar! Bu arada gıcık kelimesini onlardan öğrendim. Hepsi çok gıcık! Gıcııııııık! Çocuklar bazen kendilerine benzemeyene karşı çok acımasız olabiliyorlar. Onları dedeme şik&acirc;yet etmek için koşa koşa yanına gidiyordum. Canım dedem! Benim için kuşağında meyve, şeker, kabak çekirdeği taşıyan tonton dedem, akıllım dedem, artık konuşamuyor tek kelime bile söyleyemiyordu. Hatta Türkiye&#39;ye geldikten sonra hiç gülmedi. Ne gülmesi, gülümsemedi bile. Acaba korktuğu şey mi gelmişti başına? Hani bir vakitler ben sorduğumda sustuğu, kızını göremeden ölmek korkusu muydu? Cezayir mavisi gözleri, cezalı iki mavi göl gibi tavana bakıyordu. Erciyes Dağı nedense hep öfkeliydi. Öfkesinden bütün ağaçlarını yemiş olmalıydı. Çıplaktı. Taş kadar, su kadar çıplaktı. Özlemenin ne demek olduğunu artık iyice öğrendim. Masaldan masala sallandığım kış gecelerini düşünüyorum ya da hayal ediyorum. Düşünmekle hayal etmek aynı şey mi bilmiyorum, keşke bunu dedeme sorabilseydim. Kitaptan gemilerle kaçıyorum bazen bu şehirden. Naneli şeker tozlarını, bahçedeki armut ağacına kurulu salıncağımı ve bizim olan evi ve bizim olan bahçeyi ve bizim olan sokağımızdaki ateş böceklerini çok özlüyorum. Dedem tavana bakmasın, bana baksın istiyorum. Bana &ldquo;Alme!&rdquo; desin istiyorum. Galiba artık dedemi daha iyi anlıyorum. O ise yatağında upuzun yatıyor ve yok numarası yapıyor. Dedem yok mu gerçekten? Bazen şüpheye düşüyorum. Uzun sürmedi bu durum, Türkiye&#39;ye geldikten tam on üç gün sonra dedem aldı kendini gitti. Giderken kimseye bir şey söylemedi. Sanki dünyadan çıkmak için gelmişti buraya, sanki başka çıkış kapısı yoktu dünyanın... Sessizce gitti dedem, hiç harfi yokmuş gibi. Erciyes&#39;in gölgesine ektiler dedemi, kızının yanına. Koskoca bir imparatorluğun bu iki göç mağduru, yan yana yatıyorlar şimdi aynı mezarlıkta. &ldquo;Göçmenler niye hep ev yapma, ev alma telaşında?&rdquo; Bu soruyu çok duydum. Genlerine işlenen ait olamama duygusundan bence. Kayseri&#39;ye geleli henüz beş altı ay olmuştu ki göç çanları çaldı yine. Çünkü babam, yerleşmek için bizim tokatlarımıza benzeyen bir renk arıyordu.&ldquo;Gitme zamanı!&rdquo; dedi babam.&ldquo;Nereye?&rdquo; dedi annem.&ldquo;Dağımızı bulmaya!&rdquo; <strong>Halime YILDIZ,</strong><strong>Nöbettepe Dergisi</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/dedemin-harfleri_1724766576_CU2eI0.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ DEDEMİN HARFLERİ ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/dedemin-harfleri_1724766576_CU2eI0.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bulgaristan’daki Türklerin Romanı (1912-2021)]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/edebiyat/2122/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/edebiyat/2122/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Wed, 14 Aug 2024 10:13:18 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bulgaristan&#39;daki Türklerin Romanı (1912-2021)</p><p>Atıf AKGÜN*</p><p>Öz Modern zamanların yaygın edeb&icirc; türü roman, birçok hususiyeti yanında mill&icirc; edebiyatların teşekkülünden itibaren herhangi bir dildeki edeb&icirc; üretimin niteliğini de belirleyen önemli bir ölçüt olur. Edebiyatta ileri toplumlarda roman türünün nitelikli seviyeyi az veya çok takip ettiği görülür.</p><p>Bu husus Türk dilinin ve edebiyatının azınlık durumunda kaldığı bölgelerde de aynı perspektife sahip olur. Balkanlar&#39;daki ve daha özelinde Bulgaristan&#39;daki Türklerin dil ve edebiyat faaliyetlerine benzer yaklaşımla bakıldığında ise roman diğer edeb&icirc; türlerin gölgesinde kalarak varlık gösterir.</p><p>Bulgaristan Türkleri tarafından yaratılan roman türündeki eserler, bölge Türklüğünün duygu ve düşünce dünyasının önemli bir yansıma alanı olduğu gibi kuşkusuz bölgede gelişen Türk dilli edebiyat faaliyetlerinin niteliği noktasında da fikir verir.</p><p>Bu çalışma öncelikle bibliyografik bir temele ve sonrasında genel bir durum tespitine dayanır.</p><p>Bulgaristan&#39;da Türkçe yayımlanan ilk romandan günümüze, söz konusu eserlerin künyeleri, yazarları ve içerikleri hakkında kronolojik ve kuşatıcı bir bilgilendirme yapılmıştır. Bu bağlamda tarihselci ve bütüncül bir yaklaşımla Bulgaristan&#39;daki Türk romanına dair genel bir çerçeve sunulmuştur.</p><p>Bulgaristan Türklerinin özellikle Türkiye&#39;de yoğunlaşan roman yayınları ise çalışmanın kapsamı dışında tutulmuştur.</p><p>Anahtar Kelimeler: Türk edebiyatı, Bulgaristan Türkleri, ana dili, roman, Balkan Türkleri edebiyatı.</p><p>Abstract</p><p>The novel, which is the common literary genre of modern times, has been an important criterion that determines the quality of literary production in any language since the formation of national literatures. In advanced societies in literature, it was seen that the novel genre more or less followed the qualified level. This issue had the same perspective in the regions where Turkish language and literature lived as a minority language. The novels created by the Turks of Bulgaria are an important reflection area of the feeling and thought world of the Turkishness of the region, as well as giving an idea about the quality of the Turkish-speaking literature activity developing in the region. This study is based primarily on a bibliographic basis and then on a general due diligence. From the first novel published in Turkish in Bulgaria to the present day, a chronological and comprehensive information has been given about the tags, authors and contents of the works in question. In this context, a general framework of the Turkish novel in Bulgaria has been presented with a historicist and holistic approach. Keywords: Turkish literature, Turks of Bulgaria, native language, novel, literature of Balkan Turks.</p><p>* Doç. Dr., Ege Üniversitesi, Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü, Türk Dünyası Edebiyatları Anabilim Dalı, İzmir/TÜRKİYE, atifakgun@gmail.com, ORCID: 0000-0002-3893-4912</p><p>Gönderilme Tarihi  Date Applied: 29/06/2021 Araştırma Makalesi  Research Article Kabul Tarihi  Date Accepted: 27/07/2021</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türklerin Romanı (1912-2021) 246</p><p>Giriş</p><p>&ldquo;Bulgaristan Türkleri&rdquo; tanımlaması, bölgede tarih&icirc; unsur olan Türklerin, Bulgarların devletleşmesi sürecinde tedricen azınlık2 h&acirc;line gelmeleri ile teşekkül etmiştir. Bugün Bulgaristan sınırları d&acirc;hilindeki Türkler 19. yüzyılın sonlarından itibaren kademeli olarak bulundukları coğrafyada azınlık h&acirc;line geldiler. Savaşlar ve göçler temelinde gerçekleşen söz konusu demografik gerileyiş, sonuçları itibariyle bölgedeki Türklerin yazılı edebiyat tarihlerinin ana çizgilerini belirlemiştir.</p><p>Aynı zamanda savaş ve göçlerin Balkan Türk toplumu üzerinde yarattığı trajedi ise yerel edebiyatların beslendiği en büyük kaynaklardan da biri olmuştur. Günümüzde Bulgaristan olarak anılan bölgede Türklerin &ldquo;ana vatan&rdquo; olarak gördükleri Türk varlığından ayrılarak (Bu merkez önceleri Osmanlı İmparatorluğu, sonrasında Türkiye olmuştur) Bulgaristan Türkleri adlandırmasıyla özel bir topluluğa dönüşmesinin başlangıcında, bölgede Bulgar Prensliğinin kurulduğu 1878 tarihi esas alınır (Turan, 1998, s. 307). 1908&#39;de Osmanlı&#39;da meşrutiyetin ilanı ile bağımsız Bulgar devletinin teşekkülü ve 1944&#39;te Bulgaristan&#39;da sosyalizme geçiş bu tarih&icirc; süreçte bölge Türklerinin &ldquo;Bulgaristan Türkleri&rdquo; h&acirc;line gelişinin tarih&icirc; hafızadaki önemli aşamalarını ifade eder.</p><p>Bu tarih&icirc; süreçten bağımsız hareket etmek söz konusu Türk topluluğunun edebiyat faaliyetlerine odaklanılan herhangi bir çalışmada ciddi sınırlılıklar oluşturacaktır. Bulgaristan Türkleri tarafından meydana getirilen edeb&icirc; üretimde ve hususen roman türünün teşekkül ve tek&acirc;mülünde bu zaman sırasının dikkate alınması edebiyat tarihi bakımından olduğu kadar, romanların sosyolojik zeminlerinin tespiti açısından da önemli bir gerekliliktir.</p><p>Günümüzde Bulgaristan vatandaşı Türkler bu ülkede en büyük etnik gurubu oluşturmaya devam etmektedir. Ülkede Bulgarcadan sonra en fazla konuşanı olan dilin Türkçe olduğu da genel bir bilgidir.</p><p>Din ve dil temelli bir ayrışma içindeki medeniyetlerin bir arada olduğu coğrafyalarda birbirine komşu milletler daha keskin ve belirgin çizgilerle birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Bu noktada en başta ana dili olmak üzere kültürel kimliği yansıtan birçok unsurun, &ldquo;edebiyat&rdquo;ı bir temsil alanı olarak görmesi de kaçınılmazdır.</p><p>Nitekim Balkan ülkelerindeki Türkler de Türkiye Türkçesi ile kendi ülke sınırları d&acirc;hilinde bir yazılı edeb&icirc; üretim içerisinde olmuşlardır.</p><p>Devlet dili resmiyeti altında genel ve ulusal bir çağdaş edebiyat meydana getirilen bir ülkenin azınlık edebiyatlarından birisi olma durumu, Balkanlar&#39;da bugün Bulgaristan Türkleri olarak anılan topluluk gibi diğer Türk topluluklarının meydana getirdiği edeb&icirc; üretim için de söz konusudur. Zira Balkan Türklerinin yazılı çağdaş edebiyatları, iki dillilik kıskacında birer azınlık edebiyatıdır.</p><p>Buradaki &lsquo;azınlık&#39; kavramı hukuk terimi olarak değil; nüfus olarak Türklerin bölgedeki durumları nazarda tutularak kullanılmıştır. Türklerin tarihen bölgenin asli unsurları olduğunu hususen belirtmek isteriz.</p><p>Meseleye Türkiye Türkçesi ile meydana getirilen çağdaş edebiyatın merkezi olan Türkiye&#39;den bakıldığında söz konusu edebiyatları birer azınlık edebiyatı olmaları yanında Türk Dünyası edebiyatlarının birer şubeleri olarak konumlandırmak da mümkündür. Bu bağlamda muhtelif Balkan Türk edebiyatlarında görülen roman türünün de tıpkı içine doğduğu edeb&icirc; ortam gibi mahall&icirc; çizgiler d&acirc;hilinde gelişmesi kaçınılmaz olmuştur.</p><p>Sadece Bulgaristan Türkleri arasında değil genel anlamda Balkan Türklerinin diğer yerel edebiyatlarında da çağdaş edeb&icirc; tür olarak &ldquo;şiir&rdquo; baskın ve yaygındır. Bu noktada çağdaş edebiyat türleri arasında yer alan &ldquo;roman&rdquo;ın varlığı herhangi bir azınlık edebiyatındaki seviyeyi ve niteliği yansıtmaktadır.</p><p>Roman; şiir ve hik&acirc;ye gibi çağdaş ve yaygın diğer edeb&icirc; türlere nazaran daha uzun soluklu olması ve derinlikli bir kurgu gerektirmesi ile bu vasfı kazanır. Bu özel yapısı daha nitelikli ve yüksek seviyeli okur kitlesini de gerektirir. Okur kitlesini belirleyen en önemli etken ise ana diline h&acirc;kimiyet olduğu için, roman türünün beklediği &lsquo;okur&#39;u hazırlayan alan, ana dilinde eğitim ya da romanın yazıldığı dilde olan h&acirc;kimiyet/yetkinliktir.</p><p>Bu bağlamda düşünüldüğünde 1950-1970 yıllarında yayımlanan ve bazı kaynaklarda Bulgaristan Türklerinin ilk yerli roman örnekleri olduğu belirtilen Gün Doğarken, Saçılan Kıvılcımlar ve İki Arada romanları elverişli bir toplumsal zemine sahiptiler.</p><p>Zira Bulgaristan&#39;da Türkçe eğitimin imk&acirc;nlarının (Osmanlı Devleti&#39;ndeki yarı özerk dönem hariç tutulursa) yıllar sonra tekrar artış gösterdiği ve kısa süreli olabilen bir dönemde yayımlanabilmeleri onların şansıydı. Ülkede sosyalizm uygulamalarının kısmen azınlıklar lehine gerçekleştiği 1947-1959 yılları arasında Türkçe eğitim hatırı sayılır bir serbestliğe kavuşmuş ve belli bir kuşak içerik olarak sosyalist ancak biçim olarak Türk dilinde gerçekleşen bir eğitim ile yetişmiştir (Memişoğlu, 2002, s. 235,243). Bu kuşak bir bakıma söz konusu ilk romanların okur kitlesini ve günümüzde dahi varlığını sürdürecek olan yazar kadrosunu işaret etmektedir.</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türkler tarafından yayımlanan romanlardan önce bölgede Türkçe roman, Türkiye merkezli temsilcilerin eserleri ile varlık gösterir. Bunu özellikle 1878-1908 arası özerk statüye sahip Türk eğitim kurumlarının müfredatında ve bölgede yetişen Osmanlı aydınlarının eğitim altyapısında görmek mümkündür (Ahmet, 2011, s. 135).</p><p>Sosyalist dönemde ise Türkiyeli toplumcu gerçekçi yazarların roman türünde bazı eserleri Türk dilinde Bulgaristanlı Türk okurlara sunulmuştur (Hafız, 1992, s. 311-365). Bu etkileşime bir de sınır komşusu olan ülkelerdeki Türklerin (Türkiye ve Bulgaristan) göçlerle güçlenen iç içeliği de eklendiğinde Bulgaristan&#39;daki Türk romanının beslendiği en temel kaynaklardan birinin Türkiye merkezli roman türü olduğu açıktır.</p><p>Bu bağlamda yerel temsilcilerin Türk edebiyatının önemli romanlarından habersiz olduklarını söylemek mümkün değildir. Ülkede 1944&#39;e kadar kullanılan ve birçoğu yerli Türkler tarafından hazırlanan ders materyallerindeki edeb&icirc; türlerin ağırlıklı olarak Türkiyeli şair ve Bulgaristan&#39;daki Türklerin Romanı (1912-2021) 248 yazarlardan alınmış olması özerkleşmeyi etkileyen husus olarak düşünülebilir.</p><p>***</p><p>Bu çalışmada doğrudan odaklandığımız alan Bulgaristan&#39;daki Türkler tarafından yayımlanan romanlar ve bu edeb&icirc; üretim içerisinde romanın kendine özgü yönleri olduğu için meseleyi tarih&icirc; perspektifle incelemek, bugün bu ülkede yayımlanan roman türündeki son esere gelinceye kadar ki edeb&icirc; görünümü anlamak; meseleye bibliyografik yaklaşmayı gerektirmektedir.</p><p>Bulgaristan&#39;dan Türkiye&#39;ye gerçekleşen sistematik ve sürekli göçler vesilesiyle Bulgaristan kökenli Türk yazarların Türkiye&#39;de roman türünde meydana getirdikleri edeb&icirc; üretim de çok önemli bir birikime ulaşmıştır. Söz konusu edeb&icirc; üretimi Bulgaristan Türklerinin romanlarını ele alan herhangi bir çalışmada göz ardı etmek, konuyu kuşatıcı bir yaklaşımla ele almaktan uzaktır.</p><p>Bu çalışmada, Bulgaristan kökenli Türk yazarların Türkiye&#39;de yayımladıkları romanlar konumuza temas eden noktalarıyla ele alınmıştır. Söz konusu edeb&icirc; üretimi kendi özelinde inceleyen bir yüksek lisans çalışması ise danışmanlığımızda sürdürülmektedir.</p><p>1. Bulgaristan Türkleri Edebiyatında Roman Türünün Hazırlayıcı Adımları</p><p>Balkan Türklerinin modern anlamda ilk edeb&icirc; eser örnekleri 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın ilk çeyreğini kapsayan dönemde görülmeye başlanır. Bu dönem, Balkanlar&#39;ın en büyük siyasal gücü olan Osmanlı Devleti&#39;nin bölgeden çekilmek zorunda kaldığı süreci kapsamaktadır.</p><p>Balkan Türklerinin, kendi yaşadıklarını, kendi muhitlerinde, aralarından çıkardıkları temsilcilerle ve çağdaş edebiyat ürünleri ile ortaya koymaya başlamaları da Osmanlı Devleti&#39;nin bölgeden çekildiği bu süreçte gerçekleşir.</p><p>Balkanlar&#39;da Türklüğün siyasal anlamda devam eden gerileyişinin aksine Türk yayıncılık faaliyetlerinin bu dönemde gelişmiş olması bölgedeki Türk dili ve edebiyatı açısından olumlu sonuçlar doğurur.</p><p>Bir devlet dili olarak Türkçe, bölgedeki siyasi gücünü kaybediyor olsa da bu dönemde büyük hareketlilik içerisinde olan Balkan Türk matbaalarında ciddi bir yayın faaliyeti gerçekleşmiştir. Bu nedenle Balkan Türklerinin ilk çağdaş edeb&icirc; eserlerinin varlığının, bu dönemdeki söz konusu Balkan matbaalarına ve buna bağlı olarak gerçekleşen süreli Türkçe yayıncılığa bağlı olduğu söylenebilir (Akgün, 2020b, s. 8).</p><p>Bulgaristan Türklerinin ilk roman denemeleri imparatorluk bünyesinden ulus devlete uzanan ve 1878-1926 yıllarını içine alan zaman diliminde görülür. Bölge Türklerinin azınlık olma durumuyla yeni karşılaştıkları bu evrede güçlü Osmanlı Türk matbuat faaliyetleri kapsamında Balkan Türkleri tarafından verilen ilk Bulgaristan&#39;da Türk okullarında okutulan Türkçe ders kitapları 1910 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu&#39;nun başkenti İstanbul&#39;da basılır. 1910 yılında Bulgaristan Mill&icirc; Eğitim Bakanlığı Bulgaristan dışında basılan okul kitaplarının okutulmasını yasak kapsamına alır. 1910 tarihinden sonra Bulgaristan&#39;daki Türk okulları için Türkçe ders kitapları, Filibe&#39;de &ldquo;Tefeyyüz&rdquo; ve Şumnu&#39;da &ldquo;Terakki&rdquo; gibi basımevlerinde basılmaya başlanır.</p><p>Edebiyat ürünleri arasında &ldquo;roman&rdquo; olduğu belirtilen ya da roman türüne zemin hazırlayan uzun hik&acirc;ye türünde bazı eserler yer alır. Ancak bu dönem ilk çağdaş düzyazı türündeki eserler arasında romanın &ldquo;tür&rdquo; hüviyeti kısmen tartışmalı bir husustur. Zira söz konusu eserlerin bir kısmı yazarları ve birçok araştırmacı tarafından &ldquo;roman&rdquo; olarak zikredilse de yapı ve içerik hususiyetleri itibariyle &ldquo;hik&acirc;ye&rdquo; sınıfına dahildirler.</p><p>Bu doğrultuda ele alınabilecek eser sayısı oldukça sınırlı olduğu için mevcut eserleri edeb&icirc; nitelikleri ile değerlendirip &ldquo;roman&rdquo; hüviyetlerini tartışmak mümkündür. Ne var ki bu durum onların roman türünün hazırlayıcı adımları olmalarına engel değildir.</p><p>İlk denemeler hususunda sırasıyla Mehmet İrfan&#39;ın &ldquo;Kız mı Çiçek mi Yahut Mini Mini Nadire&rdquo;, Mehmed Mahir&#39;in &ldquo;Bir Türk Kızı yahut Refia&rdquo;, Ethem Ruhi&#39;nin &ldquo;Şehit Evlatları&rdquo;, Halil Zeki&#39;nin &ldquo;Felaket Günlerim&rdquo;, Kırkkiliseli Ali Rıza&#39;nın &ldquo;Muhacir Muallimin Hik&acirc;yeleri&rdquo;, Dükakinzade Basri&#39;nin &ldquo;Muhacir Mehmedoğlu&rdquo; ve Ali Kemal&#39;in &ldquo;Alev ve Kül&rdquo; adlı eserlerini ilk çağdaş edeb&icirc; düzyazı eserleri arasında görmekteyiz.</p><p>Bu eserler, Bulgaristan&#39;daki Türkler tarafından yayımlanan ve romana giden yolda ilk adımları teşkil eden düzyazı örnekleri arasında tespit edebildiklerimizdir. Söz konusu eserler Bulgaristan Türklerinin çağdaş edebiyat tarihlerinde henüz yeterince bilinmeyen bir merhaleye tarihlenmektedir.</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türk romanı konusunda hazırlayıcı adımlar olarak nitelendirilebilecek eserlerden tespit ettiğimiz ilk örnek 1912&#39;de yayımlanan ve giriş kısmında &ldquo;roman&rdquo; olduğu belirtilen &ldquo;Kız mı Çiçek mi? yahut Mini Mini Nadire&rdquo; adlı eserdir. Mill&icirc; hassasiyet yüklü eser Mehmet İrfan&#39;ın &ldquo;Muktatafatımdan mütevellid bir hakikat&rdquo; açıklaması ve &ldquo;mill&icirc;, ahlaki bir roman&rdquo; ifadesiyle Filibe Hurşit Matbaası&#39;nda yayımlanır. Bir yabancı okulunda okuyan Nadire&#39;ye odaklanılan eserde mill&icirc; kimliğin önemi ve kültürel yozlaşmanın acı sonuçları ahlakçı bir eğitimcinin kaleminden işlenir.</p><p>Kendisini &ldquo;Deliorman Türklüğünün kalbi olan Şumnu&#39;da 3 Nisan 1885&#39;te doğdum. Türk oğlu Türküm&rdquo; sözleriyle tanıtan Dükakinzade Basri&#39;nin Bulgaristan&#39;ın Şumnu şehrindeki yaşantısından önemli kesitler sunan &ldquo;Muhacir Mehmedoğlu&rdquo; romanı ise yayımlandığı tarih itibariyle (1922) Bulgaristan Türklerinin Türkiye&#39;de gelişen roman hareketinin tespit ettiğimiz ilk örneğidir. İstanbul&#39;da yayımlanan eserde başkahraman &ldquo;Mehmedoğlu&rdquo; ile kendisini eserin merkezine yerleştiren yazar-anlatıcı, romanın ana bölümlerinde sırasıyla Şumnu&#39;da geçen çocukluk dönemini, Balkanlar&#39;daki öğrenim hayatını, ilk aşkı Fatmaların Türkiye&#39;ye göç etmeleri ile başlayan göç macerasını ve bu sırada yaşadıklarını anlatır. Anlatım sırasında Bulgaristan&#39;daki Türk yerleşim yerleri ve Bulgaristan Türklüğünün o günkü göç gerçeğine bakış açısı yazarın dilinden ayrıntılarıyla verilir.</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türk romanının gelişiminde başta uzun hik&acirc;ye olmak üzere edeb&icirc; düzyazı örnekleri her dönemde hazırlayıcı ve öncü adımlar olmuştur.</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türklerin Romanı (1912-2021) 250 Sosyalist dönemde görülen povest ve novella&#39;yı da bu kapsamda değerlendirmek mümkündür. Kısmen uzun soluklu olan ve kurgularıyla hik&acirc;ye ile roman arasında bir yerde duran ilk dönem eserleri bu hususiyetleri ile bazı antolojik kaynaklarda &ldquo;roman&rdquo; olarak kaydedilmiştir.</p><p>1912&#39;de yayımlanan &ldquo;Bir Türk Kızı yahut Refia&rdquo; adlı eser de bu bağlamda değerlendirilebilecek türde bir hik&acirc;yedir. Hik&acirc;yenin kahramanları Koca Balkan&#39;da bulunan Yumru Çalı&#39;da aynı köyden olup, aynı hocadan eğitim alan Muhtar Mehmet&#39;in kızı Refia ile çiftçi Ahmet Ağa&#39;nın oğlu Nuri&#39;dir. Zaman olarak Rusların Balkan ilerleyişi evresinde geçen olayların yer aldığı hik&acirc;yenin kahramanları Nuri ve Refia Türklük ve Müslümanlık bilincine sahip, vatan ve millet sevdalısı olarak yetişmişlerdir ve hayalleri Viyana&#39;ya dikilecek Türk bayrağını görmektir.</p><p>1913&#39;te Filibe&#39;de yayımlanan &ldquo;Şehit Evl&acirc;tları&rdquo; da yine ilk dönemin romana kapı aralayan uzun hik&acirc;ye örnekleri arasında yer alır. Eser, dil hususiyetleri itibariyle Osmanlı Türkçesinin günümüzde unutulmuş ya da sık kullanılmayan kelime ve tamlamaları bakımından oldukça zengindir. Eserde, şehit Yüzbaşı Hayri Bey&#39;in vefatından sonra geride kalan eşini ve iki yetim yavrusunu bekleyen hadiselerin küçük bir kısmı oldukça duygusal bir anlatımla dile getirilir. Babaları Balkan Savaşları sırasında şehit düşen iki küçük kardeşin acılarını anlatan eser konuya yüzeysel bir şekilde temas eden antoloji nitelikli birçok çalışmada roman olarak zikredilir. Eser gerek hacmi gerekse diğer edeb&icirc; nitelikleri itibariyle hik&acirc;yeye yakındır. Ancak yazarının giriş kısmında romancılık sanatına dair ortaya koyduğu görüşler ve romanın mill&icirc; işlevleri olduğuna dikkat çekmesi, eserine roman gözüyle de bakılabileceği düşüncesini uyandırmaktadır.</p><p>Gerek Mehmet Mahir&#39;in gerekse Ethem Ruhi&#39;nin söz konusu eserlerinin hik&acirc;ye türüne d&acirc;hil olduğu tespitlerimiz arasındadır. 1913&#39;te yine bir eğitimci tarafından kaleme alınan anıhik&acirc;ye &ldquo;Felaket Günlerim&rdquo; de bünyesindeki tahkiye ve zengin kurgu ile düzyazının önünü açan örnekler arasında yer alır. Eserde Üsküp&#39;te başlayan olaylar Sofya&#39;da sona erer. Hik&acirc;yedeki olaylar Balkan şehirlerinde geçiyor olsa da eserin merkez&icirc; konusunu Abdülhamit dönemindeki çeşitli sıkıntılar teşkil eder. İlk dönemin diğer eserlerinde olduğu gibi anı türündeki bu eserin türü noktasında da antoloji türündeki eserlerde farklı görüşler paylaşılmıştır.</p><p>Ali Kemal&#39;in Alev ve Kül adlı romanı ise Bulgaristan Türklüğü kavramının belirginleştiği ve Osmanlı&#39;dan ayrılışın tamamlandığı bir dönemde 1926 yılında Bulgaristan Türkleri tarafından ve bu ülke Türklerinin meselelerine yer veren Dostluk gazetesinde yayımlanan bir tefrika romandır. Eser, Bulgaristan Türklerinin ilk aşk romanı sıfatını hak eden bir hüviyete sahiptir. Bu eser de müellifi tarafından roman olma iddiasını taşımaktadır. Öncelikle gazetede tefrikasına başlanan eserin 3 Bkz.: Erdi, 1999, s. 66; Yenisoy, 2004, s. 7 ve Mert, 2007, s. 13&#39;te &ldquo;roman&rdquo; olarak belirtilmektedir. 4 Keskioğlu, 1985, s. 135&#39;te &ldquo; &lsquo;Halil Zeki, Fel&acirc;ket Günlerim 1292 senesi&#39; diye başlayan bu uzun hik&acirc;yede bir Türk kızının 93 Harbi&#39;ndeki m&acirc;cerası dile getirilir&rdquo; açıklamasına yer verilmiş; Yenisoy, 1997, s. 48&#39;de aynı bilgi tekrar edilmiştir. Gazetenin 1927 yılı 75. sayısında Filibe Tefeyyüz Matbaası&#39;nda kitap olarak yayımlanacağı bilgisi verilir. Aynı zamanda eser ilk dönem düzyazı türlerindeki eserlerde egemen olan sosyal konuların dışında yazılmış olması ile farklı bir niteliğe sahiptir. Hatta daha sonraki dönemlerde h&acirc;kim olan sosyolojik yön dikkate alındığında ilk edeb&icirc; roman denilebilecek eserin yoğun bir aşk temasına sahip olduğu görülmektedir. Nihat ve Ulvi iki yakın arkadaştır. Ulvi&#39;nin yakalandığı kara sevda Nihat&#39;ın dikkatini çeker ve hik&acirc;ye Ulvi&#39;nin kendisinden yaşça küçük olan sevgilisi ile başlayan gönül macerasını anlatmasıyla şekillenir.</p><p>Bugünkü tespitlerimiz, Bulgaristan Türkleri edebiyatında roman türünün teşekkül evresinde Latin Harfleri ile yayımlanan ilk eserin 1937 yılında Doğru Yol gazetesinde tefrika halinde yayımlanan Aranılan Sevgili adlı roman olduğunu göstermektedir. &ldquo;Hissi Roman&rdquo; alt başlığı ile gazetenin 143.-251. sayıları arasında 61 kısım tefrika halinde yayımlanan roman klasik aşk romanı özelliklerine sahiptir. Yazar adı olarak ilk sayfada Hüsniye O. Nuri ismi verilmiştir. Hakkında ayrıntılı bilgi bulunmayan yazarın Bulgaristan Türk romanının ilk kadın yazarı olduğunu bugünkü bilgiler ışığında söyleyebiliriz.</p><p>Balkanlarda &lsquo;yerel&#39; Türk edebiyatlarının gelişimi noktasında mevcut kaynaklar genel bir kabul ile 1940&#39;lı yıllardan sonra Balkan coğrafyasında h&acirc;kim olmaya başlayan Sosyalist dönemi işaret eder. Bu belirlemede en temel gerekçe, sosyalist dönemde söz konusu ülkelerdeki Türklerin dış dünya ve özellikle Türkiye ile irtibatlarının azalması ve kendi sınırları d&acirc;hilinde Türk diliyle edeb&icirc; faaliyet içerisine girebilmiş olmalarıdır.</p><p>Bu bağlamda çeşitli edebiyat tarihlerinde Balkan Türklerinin çağdaş edebiyat ürünlerinin başlangıcı noktasındaki ilk eserler de sosyalist dönemde tamamen yerel bir nitelik kazanmış olan Balkan Türkleri edebiyatlarından gösterilmiştir (Jorma, 2013, s. 101-137). Bu tarz yaklaşımlar, Balkan Türklerinin çağdaş edebiyatlarını kronolojik bir bütünlükte görmekten uzak olsa da söz konusu dönem şartları göz önünde bulundurulduğunda tutarlıdır.</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türkçe romanın ilk adımları olarak nitelendirdiğimiz bu eserler ile Osmanlı eğitim sisteminde yetişmiş yazarlarının edeb&icirc; faaliyetleri, arafta kalınan bir dönemi işaret etse de kanaatimizce Bulgaristan&#39;daki Türk romanının birinci ya da hazırlık evresidir. Bu dönemin söz konusu edebiyat temsilcilerinin resm&icirc; aidiyetleri önceleri Osmanlılık ve sonrasında ise tabiiyetine girdikleri muhtelif Balkan ülkeleri ile ilgilidir. Ancak sosyokültürel aidiyetleri onları kuşkusuz Balkan Türklüğüne d&acirc;hil etmektedir. Balkanlarda Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya, Arnavutluk gibi devletlerin teşekkülü sonrasında eli kalem tutan ve sözünü ettiğimiz sahada faaliyet gösteren temsilcilerin önemli bir kısmı geleceğini Türkiye&#39;de aramış ve göç etmiş; bir kısmı da &lsquo;yeni&#39; ülkelerinde sessiz kalmıştır.</p><p>Doğru Yol (Bulgaristan Türkünün ilerleme ve yükselmesine çalışır Türk gazetesidir. Müdür ve başyazıcı: Mehmet Celil. İdare müdürü ve yazıcı: Ş. Kalgay)</p><p>Nitekim gerek yeni kurulan devletlerin bazı siyasi uygulamaları gerekse sosyalist dönem anlayışı söz konusu bölgede Osmanlı&#39;dan tevarüs eden -ve bizce çağdaş edebiyatın kuruluş evresi olan ve ilk roman denemelerinin verildiği- edeb&icirc; geleneği kesintiye uğratmıştır. Osmanlı sonrası Balkanlarda kurulan idari yapıların ret ve ink&acirc;r anlayışının da tesiriyle söz konusu döneme ait edeb&icirc; eserlere ulaşmanın zorluğu da bu dönemin yeterince bilinmemesi veya göz ardı edilmesinde etkilidir. Bu noktada kapsamlı arşiv çalışmaları, muhtelif süreli yayınların taranması ile yeni eserlere ulaşmak da mümkündür.</p><p>19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başlarında Balkanların ve İstanbul&#39;un muhtelif matbaalarında yayımlanan eserler arasında Balkan kökenli Türk edipler tarafından kaleme alınmış ve Balkan Türklerini mevzu eden roman türünde yeni eserlerin tespit edilebileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. (Akgün, 2020a, s. 9-11)</p><p>Osmanlı sonrası bölgedeki ulus devletler bünyesinde varlık gösterecek olan yerel Türk edebiyatı ilk hareketlenmeyi 1940&#39;lar sonrasında bölgeye yerleşen sosyalizm doktrini ile gerçekleştirecektir. Nitekim Bulgaristan&#39;daki Türklerin Osmanlı Türk yönetiminden ve kısmi özerklik imk&acirc;nından mahrum olarak varlıklarını korudukları yaklaşık 50 yıllık aradan (1912-1962) sonra mahall&icirc; özellikleri ile Bulgaristan Türklerinin ilk romanı 1962 yılında Sabri Tata&#39;nın &ldquo;Gün Doğarken&rdquo; romanı ile gün yüzü görmüştür.</p><p>Bulgaristan Türklerinin Roman Yazarları Hakkında Bazı Tespitler</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türk roman yazarlarının genel profili tarih&icirc; dönemlere göre mukayese edildiğinde birtakım farklılıklara sahiptir. 20. yüzyılın başlarında görülen ilk adımların yazarları Jöntürk ve İttihatçı çizgiye sahip kimseler olarak edebiyat tarihinde yer almışlardır. Bulgaristan Türklerinin çağdaş edebiyatlarında ilk hik&acirc;ye ve roman denemelerinin yazarları, haklarında ayrıntılı bilgi bulunmayan ve yeterince araştırılmamış şahsiyetlerdir. Bölge ahalisi olan bu yazarlar genellikle eğitimcilik ve yayıncılıkla meşgul olmuşlardır. Örneğin &ldquo;Bir Türk Kızı yahut Refia&rdquo; yazarı Mehmet Mahir&#39;e eserinde yer alan birkaç bilgi dışında Sebilürreşat&#39;ın 25 Ekim 1912 tarihli sayısındaki &ldquo;Balkan Savaşında Bulgar Zulüm ve Vahşeti&rdquo; başlıklı bir haberin içeriğinde şu ifadelerle rastlanır: &ldquo;Vidin Mekteb-i İslamiyesi&#39;nden Mehmet Mahir Bey kardeşimiz şüphe üzerine tevkif edildi. Huzur-u hakta İslam olmaktan başka cürüm ve cinayeti olmadığı halde kurşuna dizileceği söyleniyor. Bu cihan değer gencin tevkif ve felaketi umum Bulgaristan Müslümanlarının kalplerini parçalıyor.&rdquo;(Sebilürreşad, 25 Ekim, 1912)</p><p>Mehmet Mahir gibi Mehmet İrfan&#39;ın da bir eğitimci olduğu eserinin girişindeki &ldquo;Hasköy Rüştiye mektebi eski öğretmenlerindendir&rdquo; ifadesi ile bilinir. Bulgaristan doğumlu yazar Halil Zeki ise Üsküp ve Filibe&#39;deki Türk okullarında idarecilik ve öğretmenlik vazifesi yanında dönemin bazı gazetelerinde yazarlık da yapmış biridir.</p><p>İlk aşk romanı Alev ve Kül&#39;ün yazarı Ali Kemal 1900 İstanbul doğumludur ve 1922&#39;de Bulgaristan&#39;a gelir. Güney Bulgaristan&#39;ın Peştere, Hasköy, Harmanlı ve Kırcaali Türk okullarında öğretmenlik ve müdürlük yapmış, Filibe&#39;ye yerleşmiştir. Sofya&#39;da çıkan Dostluk ve Çiftçi Kurtuluşu gazetesinin başyazarı ve idare müdürü olarak çalışan yazar Bulgaristan&#39;da yaşadığı dönemde Bulgaristan Türklerinin sesi olmaya çalışır.</p><p>İlk dönemin Türkiye merkezli bir diğer etkili ismi Ethem Ruhi 1873 yılında İstanbul&#39;da doğmuştur. 1934-1936 yıllarında Balkan Postası gazetesinin yöneticiliğini ve başyazarlığını üstlenir (Bahtiyar, 1999, s. 45, 58). Şehit Evlatları&#39;nın müellifi Ethem Ruhi&#39;nin hayatında genel olarak mücadeleci bir gazetecilik ve siyaset adamı kimliği öne çıkar. Yaşadığı dönemin sosyolojik yapısı göz önünde bulundurulduğunda Jöntürklere yakın isimlerdendir. Oldukça etkili memuriyet ve yayıncılık hayatları olan Ethem R&ucirc;hi ve Ali Kemal&#39;in Balkanlarla olan münasebetleri hayatlarının en belirgin çizgisini ifade eder ve göçle geldikleri Türkiye&#39;de de Bulgaristan&#39;daki Türkleri ele alan çalışmalarına devam etmişlerdir. 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın başlarında Bulgaristan&#39;da çağdaş Türk Edebiyatının ilk numunelerini neşreden edip zümresinin önemli bir bölümünü tasvir eden taraf &ldquo;Jöntürk&rdquo; kimlikleridir. Bu nedenle söz konusu dönemi ve ilk temsilcilerin genel karakteristiğini belirlerken &ldquo;Jöntürk&rdquo;lük konusunu meseleden ayrı düşünmemek gerekir.</p><p>Avrupa&#39;da tahsil görmüş Osmanlı gençleri için ilk defa 1828 yılından itibaren kullanılmaya başlandığı bilinen Jöntürk (&ldquo;Jön&rdquo;, Fransızca; yeni, genç anlamında) ifadesi zamanla batılılaşma yanlısı Tanzimat bürokrasisini tanımlamak, anayasal düzeni ve meşruti idareyi savunan kimseler için de literatürde yer almaya başlamıştır. 20. yüzyılın başından itibaren söz konusu kavram II. Abdülhamid&#39;in Müslüman muhaliflerine atıfta bulunmak için kullanılmaya başlanmıştır. 2. kez meşruti düzene geçildikten sonra bu düşünceyi benimseyen aydınların siyasal olarak İttihat ve Terakki yapısı altında toplandıkları görülmüştür (Hanioğlu, 2001, s. 584-587).</p><p>En temelde hürriyet ve modernleşme taraftarı olan bu aydın tipinin anayasal yönetime geçişi ve basın-yayın hürriyetini savunmaları en karakteristik özellikleridir. Eğitime ve yayıncılığa önem veren bu hareketin Balkanlar özelinde, Balkan Jöntürkleri&#39;nce ve mahall&icirc; Jöntürklük fikirlerini işleyen Balkan Türk süreli yayıncılığının &ldquo;Ah&acirc;li&rdquo;, &ldquo;Balkan&rdquo;, &ldquo;Efk&acirc;r-ı Um&ucirc;miye&rdquo;, &ldquo;Islah&rdquo;, &ldquo;Muv&acirc;zene&rdquo;, &ldquo;Rumeli&rdquo;, &ldquo;Tuna&rdquo;, &ldquo;Sad&acirc;-yı Millet&rdquo; ve &ldquo;Uhuvvet&rdquo; gibi önemli yayınlarını çıkardıklarını bu noktada belirtmek konumuz açısından da önemlidir (Akgün, 2020b, s. 11).</p><p>Sosyokültürel açıdan bakıldığında Bulgaristan Türk toplumunun ilk edebiyat temsilcileri kısmi özerklik ya da &ldquo;azınlık&rdquo; olma h&acirc;li ile yeni tanışılan bir dönemin insanlarıdır. Osmanlı Devleti&#39;nde doğan ve eğitim alan bu temsilciler daha sonra yeni kurulan ülkelerin sınırları d&acirc;hilinde kaldıkları için geçiş dönemi temsilcileridir. Ancak yeni düzene intibakta ciddi sıkıntılar yaşayan bu zümre genellikle sessiz kalmayı ya da göç etmeyi tercih ettiği için edeb&icirc; faaliyetleri de önemli ölçüde Bulgaristan&#39;daki Türklerin Romanı (1912-2021) kesintiye uğramıştır.</p><p>Bu bağlamda ilk dönem temsilcilerinin siyasal anlamda Jöntürklük ve İttihat-Terakki çizgisine yakın olmaları anlam kazanmaktadır. Milletler üzerinden &acirc;deta yeniden şekillenen bir coğrafyada Balkan Türk aydınlarının söz konusu çizgide yer alması olağandır ve bu ideolojik duruşları, çok uluslu Balkan beşer&icirc; coğrafyasının doğal bir sonucudur (Akgün, 2020b, s. 12).</p><p>İlk roman denemelerini ortaya koyan gazeteci ve eğitimci yazar profilinden sonra &ldquo;romancı&rdquo; kimliği ile tanınan ve öne çıkan edebiyat temsilcileri kendilerini ülkede sosyalist dönemden itibaren göstermeye başlar. Bu isimler arasında öncü olan iki yazar Sabri Tata (1926-2010) ve Halit Aliosman Dağlı olur. Bu şahsiyetlerin hususen roman türüne yönelmeleri Bulgaristan&#39;da roman türünün gelişmesine önemli katkı sunmuş, &ldquo;Bulgaristanlı Türk romancı kimliğinin&rdquo; gelişmesine hizmet etmiştir.</p><p>Tata, sosyalist dönemin ilk yıllarında Türkçe eğitime ve yayıncılığa tanınan imk&acirc;nlarla romana başlamıştır. Ülkede rejimin azınlıklara karşı totaliter bir h&acirc;l almaya başlaması ile Sabri Tata&#39;nın Bulgaristan&#39;daki edeb&icirc; faaliyetleri inkıtaya uğramış ancak göçle geldiği Türkiye&#39;de roman türünde yeni eserler yayımlamıştır. Sabri Tata, Bulgaristan Türkleri Edebiyatında romancı kimliği ile akla gelen ilk isimdir. Birçok kaynakta Bulgaristan Türklerinin ilk roman yazarı olarak geçen Tata bu vasfını, Bulgaristan ve Türkiye&#39;de yayımlanan romanlarının nitelik ve nicelik zenginliği ile perçinlemiştir. Sabri Tata&#39;nın sahip olduğu imk&acirc;nlar, edeb&icirc; şahsiyetinin roman yazarlığına doğru evrilmesinde kendisine elverişli şartlar sunmuştur. Bütün eğitim hayatını 1944 sonrası Türkçe eğitimin devlet tarafından yürütüldüğü 1944-1973 arasında geçirmiş ve Türk dilinde öğrenim görmüştür. Tata&#39;nın, Bulgaristan&#39;da yazılı edebiyatın merkezi durumunda olan devlet yayınevindeki faal çalışma hayatı, çevirmenliği ve bu suretle Türk klasiklerine olan h&acirc;kimiyeti, Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümündeki öğrenciliği, Rıza Mollov&#39;a öğrenci olması, Türkiye&#39;den göç eden Fahri Erdinç ile uzun süren yakın mesai arkadaşlığı (Hafız, 2010, s. 11-27); roman yazarlığının güçlenmesinde önemli imk&acirc;nlar olmuştur. Sözünü ettiğimiz mevcut sosyal çevre ve imk&acirc;nlar adeta roman türünde Sabri Tata&#39;yı yetiştirmiş ve Bulgaristan Türklerinin edebiyat tarihine güçlü bir roman yazarı olarak sunmuştur.</p><p>Ancak ülkede 1970&#39;lerden itibaren söz konusu ortamın yitirilmesi, o günlerden günümüze dek aynı evsafta roman yazarlarının yetişemiyor olmasında da en büyük nedenler arasındadır. Sabri Tata&#39;dan sonra Bulgaristan Türkleri edebiyatında roman yazarı vasfı ile akla gelen ikinci isim Halit Aliosman Dağlı&#39;dır. İstikrarlı olarak düzyazı sahasında faaliyet gösteren yazarın ilk romanı &ldquo;Saçılan Kıvılcımlar&rdquo; adıyla sosyalist dönemde; ikinci romanı da &ldquo;Aydınlığın Öksüzleri&rdquo; adıyla 1990 sonrası dönemde yayımlanır. Sabri Tata da d&acirc;hil olmak üzere birçok temsilcinin göçle ülkeden ayrıldığı dönemlere tanıklık eden Dağlı, halihazırda edeb&icirc; üreticiliğini tüm olumsuz şartlara rağmen Bulgaristan&#39;da sürdüren bir temsilci olarak farklı bir yerde durmaktadır.</p><p>Dağlı, &ldquo;göç&rdquo; gerçeğini farklı bir bakışla işleyen ve &ldquo;Bulgaristanlı Türk&rdquo; kimliğini önceleyen bir roman yazarıdır. Sabri Tata gibi Dağlı da Bulgaristan Türklerinin yetkin dil ve edebiyat bilgini Rıza Mollov&#39;un öğrencisi olmuştur. Mollov 1965 yılında Dağlı&#39;nın edeb&icirc; şahsiyetinden şu sözlerle bahseder: &ldquo;Halit&#39;in asıl özelliği dildedir. Yazar klişeleşen edebi sözleri sevmez, anlatışının kendine göre bir özelliği vardır. Her şeyden önce Halit sıcaktır. İçli, tatlı tatlı insanların kendisiyle ve emelleriyle sızılayarak ve yaşantıyle anlatır.&rdquo; (Dağlı, 2019, s. 6).</p><p>Edeb&icirc; üretimlerine Sabri Tata ve Halit Aliosman Dağlı ile aynı dönemde başlayıp roman türüne yeni dönemde yönelen İsmail A. Çavuşev ve Naim Ömer Bakoğlu (Naim Bakov) gibi temsilciler 1970&#39;lerden sonra durgunluk yaşayan roman türüne demokratik dönemde bireysel katkılar sunan isimlerdir. Çavuşev&#39;in baskın gazeteci kimliği ve Naim Ömer Bakoğlu&#39;nun ise güçlü şair yönü romanlarının ana çizgilerini belirleyen hususlar olmuştur.</p><p>1990 sonrası gelişen yeni dönemde Bulgaristan&#39;da yaşayan ve &ldquo;roman yazarı&rdquo; olarak nitelendirilebilecek yeg&acirc;ne temsilci İsmail Yakup&#39;tur. Bazı kaynaklarda Bulgaristan Türklerinin ilk çocuk romanı olarak zikredilen &ldquo;Gece İmtihanı&rdquo; (Eserde türü povest olarak belirtilmiştir) İsmail Yakup tarafından 1966 yılında yayımlanır. Yakup&#39;un edeb&icirc; yaratıcılığında sosyalist dönem bir bakıma romancılığının da çocukluk evresi olmuş ve yazarlığının olgunluk ürünlerini 2011 ve 2016 yıllarında yayımlanan romanları ile vermiştir. Yeni dönemde roman türünde en fazla eser veren İsmail Yakup, bu eserlerini Türkiye&#39;de yayımlatmıştır. Türkiye&#39;ye göç etmemiş olan yazar yaşamını Bulgaristan&#39;da sürdürüyor olması ile Türkiye&#39;de romanları yayımlanan diğer Bulgaristanlı Türk yazarlardan ayrılmaktadır. Düzyazıda yoğunlaşan temsilcinin &ldquo;Hayatımızın Kışı&rdquo; (İrevanlı, 2019) adını verdiği yayına hazır bir romanının daha olduğu bilgisi bulunmaktadır.</p><p>Bulgaristan Türk Edebiyatının roman yazarı kadrosuna demokratik dönemde Emel Balıkçı yeg&acirc;ne kadın yazar olarak d&acirc;hil olur. Şair ve folklor araştırmacısı Balıkçı&#39;nın, &ldquo;Rodopların Kader Yolları&rdquo; adlı romanına kaynaklık eden malzeme, uzun yıllara dayalı halkbilim derleme çalışmalarıdır.</p><p>Özellikle sosyalist dönemde oldukça zengin bir görünüm arz eden novella/povest türünün temsilcileri de romanı hazırlayan, tahkim eden isimler olarak işlev görmüşlerdir. Birçoğu sosyalist dönemin sonuna doğru da ya da göçle geldikleri Türkiye&#39;de roman türünde eserler de veren bu povest, novella yazarları arasında öne çıkan temsilciler Ahmet Tımış, Muharrem Tahsin, Ahmet Şerif ve İshak Raşit&#39;tir. Söz konusu povest yazarlarının bir kısmı roman da kaleme almış ancak dönemin devlet yayınevindeki redaksiyonda elenmiş ya da ön inceleme aşamasında kasıtlı olarak bırakılmışlardır.</p><p>Bulgaristan Türkü şair ve yazarlar göçlerle farklı tarihlerde Türkiye&#39;ye gelmişler ve yakın dönemlere gelindiğinde edebiyat eserlerini daha yoğun bir şekilde  Türkiye&#39;de yayımlama yolunu tercih etmişlerdir. Bu durum Bulgaristan Türkleri edebiyatının Türkiye&#39;de gelişen kolunun 1989 yılındaki büyük göç sonrasında daha belirgin bir hal almasına sebep olmuştur.</p><p>Edebiyat faaliyetlerine sosyalist dönemde başlayan ve Bulgaristan Türklerinin ilk romancısı olarak tanınan Sabri Tata da d&acirc;hil olmak üzere Bulgaristan Türkleri arasında roman yazarı vasfı ile tanınacak yeni temsilciler bu türde eserlerini 1989 sonrası demokratik dönemde ve çoğunlukla Türkiye&#39;de yayımlamış kimselerdir. İlk göç edenlerden günümüze Mehmet Behçet Perim, Ziya Yamaç, Sabri Tata, Recep Küpçü, Ahmet Şerif gibi Bulgaristan&#39;da edeb&icirc; eserleri yayımlanan temsilcilerin Türkiye&#39;de roman türünde eserleri yayımlandığı gibi Ömer Osman Erendoruk, Mehmet Türker, Yusuf Ahmet Taşkın, Rahmiye Altınok, Nihat Altınok, Hüsniye Balkanlı, Ahmet Türkay, İslam Beytullah Erdi, Osman Tunaboylu, Ramis Çınar gibi temsilcilerin ise Bulgaristan Türkü kimlikleri ile gerçekleştirdikleri edeb&icirc; üretimleri tamamen Türkiye&#39;de şekillenmiştir.</p><p>Bu hareket içerisinde özellikle iki isim &ldquo;romancı&rdquo; kimliği ile öne çıkmıştır. Ömer Osman Erendoruk ve Mehmet Türker roman türünde çok sayıda eser vererek, Bulgaristan&#39;da suskunluk dönemine giren roman türüne Türkiye&#39;de can suyu olmaya çalışmışlar ve yılların Bulgaristan&#39;da biriktirdiği konuları ana vatanda romanlaştırmışlardır.</p><p>Ömer Osman Erendoruk romanlarını büyük oranda Türkiye&#39;de yayımlatmış olsa da romanlarının bir kısmının yazımını Bulgaristan&#39;da gerçekleştirmesi ve ilk romanını da yine demokratik dönemde Bulgaristan&#39;da yayımlanmış olması ile yeni dönemin diğer temsilcilerinden ayrılır. Bulgaristan Türkleri edebiyatında altın devrin sonuna doğru romancı vasfı giderek gelişir ama ilk romanını bu döneme yetiştiremez. Şiir türünde de eserleri olan yazar romanda kararlı bir şekilde durmuş ve Türkiye&#39;de roman türünde birçok eser ortaya koymuştur. Yazarın 70&#39;li yıllarda Bulgaristan&#39;da başladığı gizli yazma faaliyetlerinin dört roman, bir piyes, bir öykü kitabı ve yüzlerce şiir ile sonuçlandığı bilinmektedir. Bunlar arasında yer alan romanlarının adları ise &ldquo;Garip Milyon&rdquo;, &ldquo;Uçurum&rdquo; ve &ldquo;Buruk Acı&rdquo;&#39;dır (Atasoy, 2010, s. 29).</p><p>Bulgaristan Türkleri roman yazar kadrosunun meslek gruplarına dağılımı da yazar profilini ve genel karakteristiğini yansıtan bir husustur. Bu bağlamda söz konusu roman yazarlarının ilk temsilcilerden günümüze dek öğretmenlik ve gazetecilik vasıfları baskın olmuştur. Her iki meslek grubunun toplumu doğal gözlem yoluyla yakından tanımaya müsait çalışma alanı, romanların dökümentalist yapısını besleyen ana etken olmuştur. Almış oldukları eğitim altyapısı itibariyle Türkçe eğitim imk&acirc;nına sahip dönemin temsilcileri olmaları Bulgaristan romancılarının en tipik özelliği olarak ortadadır. Yaşı itibariyle Türkçe eğitim imk&acirc;nından yararlanamamış yaş grubunda yazarın yok denecek seviyede olması söz konusu roman hareketinin geleceğine dair karamsar bir tablo ortaya koymaktadır. Bu noktada çizgi dışı tek örnek Emel Balıkçı&#39;dır. Yazar, yaşı itibariyle Türkçe eğitim imk&acirc;nından yoksun yetişmiş olmasına rağmen roman türünü deneyen yeg&acirc;ne temsilcidir.</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türk Romanlarında Ele Alınan Mevzular Üzerine</p><p>Bulgaristan&#39;daki Türklerin romanlarında en özgün hususiyet eserlerin içerik evrenidir. Roman yazarlarının çoğunluğunca benimsenen az kurgu, çok gerçek anlayışıyla, roman kurgularının temelini yaşanmış hik&acirc;yeler teşkil eder. Yazarlar bildikleri kişileri, gördükleri olayları, yaşadıkları mek&acirc;nları romanlarının dünyasına taşımışlar, &ldquo;gerçek&rdquo;i kısmen dönüştürmüşlerdir. Bu bağlamda romanlardaki tarih&icirc; arka plan ve içerikte işlenen konular Bulgaristan Türklerinin sosyokültürel hayatının bir yansıması haline gelmiştir. Netice itibariyle Bulgaristan Türk romanının konu alanında sahip olduğu mahall&icirc; çizgiler, söz konusu roman hareketinin özgün yönünü tesis eden en önemli husus olmuştur. Bulgaristan&#39;daki Türklerin dokümantalist yönleri baskın romanlarında kuşkusuz evrensel konulara da yer verilmiştir. Söz gelimi &ldquo;aşk&rdquo;, çoğu eserde merkez&icirc; konular arasındaki yerini almıştır. Ne var ki bu ferd&icirc; konu birçok örnekte, romanların yoğun sosyal gerçekliğinin gölgesinde kalmıştır. İlk örnekten son yayımlanan örneğe gelinceye kadar Bulgaristan&#39;da yayımlanmış romanlar konu dağılımı itibariyle benzerliğe sahip olsa da her biri aynı konuları biricik kurgularıyla işlemiştir. Bulgaristan&#39;daki Türkler tarafından yayımlanan az sayıdaki romanın ana konusunu ilk örneklerden günümüze kronolojik sırayla taradığımızda romanların içerik dünyasına ve konu dağılımına dair şu genel değerlendirmelerde bulunulabilir:</p><p>(1912) Kız mı Çiçek mi yahut Mini Mini Nadire romanının başkahramanı Nadire, eğitim almak için Avrupa&#39;ya gönderilen bir Türk kızıdır. Bu küçük kızın bir yabancı okulunda eğitim alması nedeniyle mill&icirc; ve ahlaki değerlerini yitirmesinin işlendiği eserde mill&icirc; eğitim ve muhafazak&acirc;r yaşam tarzı yüceltilir. On altı yaşında, ailesinden uzakta eğitim alan Nadire, gayrimeşru ilişkiler yaşamakta ve yaşadığı bu ahlaki çöküntü ayrıntılı şekilde romanın konusunu teşkil etmektedir. Devamı olacağı belirtilen eserin sonu ve diğer baskıları hakkında bilgi bulunamamıştır.</p><p>Balkan savaşları sırasında yayımlanan ve birçok kaynakta roman olduğu belirtilen bir diğer eser (1913) Şehit Evlatları, Edirne savunmasında şehit düşen Yüzbaşı Hayri Bey&#39;in geride kalan eşi Sabiha Hanım ile Atıf ve Enver adlı çocuklarının duygusal hik&acirc;yesini 5 Merkezi Türk romanında da aynı dönemde bu konu benzer bir yaklaşımla gündemdedir. Türk romanında aynı dönemlerde yabancı okullarda ya da Batıda okuyarak kimlik problemi yaşayan kahramanların olduğu örnekler görülür. Bu yaklaşımda yabancı okullar, Müslüman Türklerin mill&icirc; kimliklerini kaybetmelerine neden olur. Söz konusu romanlar yabancı okullarda okuyan karakterlerin ahlaki çöküşüne yer verirken bu durumu romanlarının temel meselesi h&acirc;line getirirler.</p><p>Mill&icirc; kimliğin inşa edilmesinde kanonlaştırılan söz konusu romanların bir örneğinin Bulgaristan sahasından bir yazar tarafından ve o bölgede yayımlanmış olması kuruluş evresindeki paralelliği yansıtması bakımından önemlidir. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bk: Oktay Erkoç, G. (2021). &ldquo;Mill&icirc; / erkek&rdquo;, &ldquo;gayr-ı mill&icirc; / kadın&rdquo;: Türk romanında yabancı okullar ve cinsiyetler üzerine etkileri. Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 22(40), 421-460. Bulgaristan&#39;daki Türklerin Romanı (1912-2021)  merkeze alır. Çok kısa bir süre sonra anne Sabiha Hanım da vefat etmiş, bunun üzerine anasız ve babasız kalan çocuklar Kuleli Asker&icirc; Yatılı Okulu&#39;nda devlet himayesi altına alınmıştır. Eserin bütün olay örgüsü bu kadardır ancak yazar, sınırlı olay zincirinin hemen her sahnesinde son derece başarılı betimlemelerle trajik dramatizasyonlara yer verir. Hadise başlı başına bir trajediyi bünyesinde taşımaktayken, annenin yetim çocuklarla olan diyalogları, annenin vefatı karşısında mahallelinin hissiyatı, Sabiha Hanım&#39;ın cenaze merasimi gibi kısımlar, yazarın duygu yüklü ifadeleri ile daha da acıklı h&acirc;le getirilir. Şehit Evlatları&#39;nın İfade-i Tab adını taşıyan giriş bölümünde yazarın roman sanatına dair paylaştığı şu görüşlerin, eserin birçok kaynakta roman olarak ele alınmasına zemin hazırladığı söylenebilir: &ldquo;İf&acirc;de-i T&acirc;b&#39; Romancılık, sanat-ı edebiyenin n&acirc;fi&#39; ve müfid sınıfıdır. Müterekk&icirc; ve meden&icirc; milletlerin terbiye-i ruhiye ve fikriyesini izhar eyleyen esbab ve müessir&acirc;t-ı marifetinin en muall&acirc; kısmı mill&icirc; romanlarıdır. Millet duygularının sebeb-i inşirah ve intibahı bunlardır...&rdquo;</p><p>(1922) Muhacir Mehmedoğlu, Bulgaristanlı bir Türk&#39;ün Bulgaristan&#39;da yaşadıklarını anı-roman tarzında İstanbul&#39;da yayımladığı bir romandır. Eser, Bulgaristan Türklerinin göçle geldikleri Türkiye&#39;de gelişen roman hareketinde tespit ettiğimiz ilk örnektir. Romanda olaylar başkahraman Mehmedoğlu&#39;nun Şumnu&#39;daki sünnet merasimi ile başlar. Sırasıyla Şumnu ve Manastır&#39;da devam eden eğitim hayatı sırasındaki anılar ve çocukluk aşkı Fatma ve ailesinin Balkan coğrafyasındaki göçleri, eseri bir göç romanı haline getirir. Eserin merkez&icirc; kişisi &ldquo;Mehmedoğlu&rdquo;, iyi eğitimli biri olarak Bulgaristan Türkleri arasındaki yanlış din anlayışına ve göçü kurtuluş olarak gören zihniyete yönelik eleştirilerini eserin iletileri arasında öne çıkarır.</p><p>(1926) Alev ve Kül tefrika romanının yayın haberi, Sofya&#39;da çıkarılan &ldquo;Dostluk&rdquo; gazetesinin 66. sayısı 3. sayfasında yer alan şu ifadelerle duyurulur: &ldquo;Alev ve Kül isimli edeb&icirc; romanın tefrikasına başlayacağız.&rdquo; Gazetenin 1927 yılı 75. sayısında ise roman ile ilgili verilen bilgiler eserin içeriğine dair fikir de vermektedir: &ldquo;Alev ve Kül, başmuharririmizin edeb&icirc; ve aşk&icirc; romanı pek yakında Tefeyyüz Kütüphanesi tarafından neşredilecektir. Şık ve zarif bir şekilde tab edilmektedir. Alev ve Kül, edebiyatın en cazip ve en c&acirc;lip şaheserlerindendir&rdquo;. Dostluk gazetesinde tefrika olarak neşredilen Alev ve Kül de müellifi tarafından roman olarak takdim edilen bir eserdir. Ancak araştırmalarımız sırasında tefrika romanın ilgili gazetede ilk üç kısmı dışındaki kısımlarına ulaşılamamıştır. Aynı zamanda kitap olarak basılacağı Ethem Ruhi&#39;nin &lsquo;romanı bir faydayla ilişkilendiren&#39; bu tarz yaklaşımı Türk Edebiyatında birçok Tanzimat dönemi sanatçısı ile benzerlik teşkil eder. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz.: DİNO, Güzin ((2008). Türk Romanının Doğuşu. İstanbul: Agora Kitaplığı, s.24 ve FİNN, Robert P. (2003) Türk Romanı İlk Dönem (1872-1900). İstanbul: Agora Kitaplığı, s.14,17,23 söylenen eserin matbu örneği de herhangi bir kütüphanede tespit edilememiştir. Dolayısıyla ilk üç kısmından ve tanıtımlarında vurgulanan &ldquo;aşk&icirc;&rdquo; yönünden hareketle romanın dönemin diğer benzer eserlerinden farklı olarak sosyal konulara temas etmeyen nadir bir örnek olduğu anlaşılmaktadır. Roman kahramanları arasında yer alan Nihat ve Ulvi iki yakın arkadaştır. Ulvi&#39;nin yaşadığı kara sevda Nihat&#39;ın dikkatini çeker. Ulvi&#39;nin kendisinden küçük yaşta olan sevgilisi ile başlayan gönül macerasını arkadaşına anlatmasıyla romandaki olay örgüsü şekillenmeye başlamıştır. Alev ve Kül metaforundan hareketle bu iki &acirc;şık arasındaki maceranın zamanla olumsuz bir gidişat almış olabileceği ihtimal d&acirc;hilindedir.</p><p>(1937) Aranılan Sevgili tefrika romanı &ldquo;Doğru Yol&rdquo; gazetesinin 23 Ocak 1937 tarihli 143. sayısının ilk sayfasında &ldquo;Romanımız Aranılan Sevgili&rdquo; başlığı ile duyurulmuş ve ilk tefrikası aynı sayının ikinci sayfasında yer almıştır. 61 bölümden oluşan tefrika romanın merkezinde Ferruh ve Nesrin adlı iki kahramanın aşkı yer alır. Varlıklı bir aileye mensup Ferruh Bulgaristan&#39;da gençliğini çapkınlık ve hovardalıkla geçirir. Sefa &acirc;lemlerindeki yol arkadaşı kendisi gibi zevk düşkünü Ziya&#39;dır. Ferruh zamanla bu sefahat &acirc;leminden ve kısa süreli gönül ilişkilerinden uzaklaşır; gerçek aşkı küçüklüğünden beridir tanıdığı Nesrin&#39;de bulur. Ferruh&#39;un Nesrin&#39;e duyduğu sevginin aşka dönüşmesinde yakın arkadaşı Ziya&#39;nın Nesrin&#39;den hoşlanmaya başlaması etkili olur. Fakat Ferruh&#39;un Nesrin&#39;e duygularını açabilmesi önceleri mutsuz bir şekilde evlendiği ve boşandığı karısı Mualla, sonraları da yakın çevresindeki entrikalar ve Nesrin&#39;in yanlış anlamaları nedeniyle kolay olmamıştır. İki sevgilinin aşk macerası mutlu son ile tamamlanır.</p><p>(1962) Gün Doğarken, Bulgaristan&#39;da uzun bir aradan sonra yayımlanan ilk roman olur ve ülkeye yerleşen sosyalist havayı her yönüyle yansıtır. Traktör şoförlüğünden ziraat mühendisliğine giden yolda Ziya&#39;yı merkeze alır. Bulgaristan Türklerinin kooperatifleşme sürecinde yaşadıkları sosyal meseleler yansıtılırken, Ziya&#39;nın önceleri köylüsü Emine ve sonrasında ise köylerine hekim olarak gelen Fatme ile yaşadığı aşka odaklanılır. Romanda hadiseler Deliorman bölgesinde geçer. Bulgaristanlı Türklerin okuyup meslek sahibi olmaları ve topluma kazanılmaları; toprakların varlıklı kişilerde toplandığı ağalık düzenin sona erdirilmesi, kahramanlarla özdeşim kuran okurlarda heyecan uyandırır. Ardından sosyalist dönemin ikinci romanı benzer toplumcu gerçekçi çizgide,</p><p>(1965) Saçılan Kıvılcımlar adıyla yayımlanır. Saçılan Kıvılcımlar&#39;da mek&acirc;n bu kez Deliorman değil Rodoplar&#39;dır. Romanın konusunu Kırcaali&#39;nin Balıklıbayır köyü sakinlerinin Komünizm ile değişen hayatları teşkil eder. Genellikle dağ köylerinde yaşam kavgası veren Türk insanının, ahalinin adlandırmasıyla &ldquo;dağlı&rdquo; Türklerin iç dünyası zengin şahıs kadrosu ile yansıtılırken Ali Rıza, kızı Azize, Azize&#39;nin sevgilisi Murat ve komünizme ümit besleyen aydın kesimi temsil eden Halil anlatıda merkeze çekilir. Eski düzen taraftarı toprak ağalarının ve din hocalarının yaptıkları bir tür sömürü olarak tasvir edilir. Neticede mescit mektebe dönüşür, topraklar hakça paylaşılır vevköy gelişmeye başlar.</p><p>Tata&#39;nın Bulgaristan&#39;da yayımlanan ikinci romanı (1967) İki Arada da köyde yaşanmış bir olaya dayanır. Kendi düğününü yarıda bırakarak sevdiği gençle kaçan bir kızın, kaçtığı oğlanın annesi tarafından geri döndürüldüğü ve bu olay üzerine gelinin intihara kalkışması gibi trajik bir olayı köy ekseninde merkeze alır. Hik&acirc;ye Tata&#39;nın doğduğu köyde yaşanmış bir olaya dayanır. Yazar olaya şahit olmasa da köyünü ve tanıdıklarını kolaylıkla romana taşıyabilmiştir. Sabri Tata&#39;nın Bulgaristan&#39;da yayımlanan bu iki romanından sonra beş romanı 2000-2002 yıllarında göç geldiği Türkiye&#39;de yayımlanır. Pehlivanoğulları adıyla seri olarak yayımlanan romanlardan ilk üçü Bulgaristan bağlantısı nedeniyle dikkati çeker. Deliorman Türklerinden bir aile merkeze alınarak 1900&#39;lerin başından sonuna kadar yaşananların bir aile tarihi yaklaşımıyla ele alındığı bu çalışmanın ilk cildinin 1969, ikinci cildinin 1972 ve üçüncü cildinin 1975 yılında Bulgaristan&#39;da tamamlandığı müellifi tarafından belirtildiği için Bulgaristan&#39;daki Türklerin romanları bağlamında değerlenir. Tata&#39;nın romanlarında Deliorman Türklüğü geniş bir zaman diliminde de olsa hep kendi mek&acirc;nında ve kendi renkleriyle (gelenekler, görenekler, adetler vs.) yer alır. Tata, romanlarında mek&acirc;n olarak köyleri öne çıkarırken anlatısının merkezine sıklıkla aşkı almayı tercih etmiştir.</p><p>Bulgaristan Türkleri edebiyatında povest ve novellaları, hik&acirc;ye ve roman arasında bir geçiş türü olmaları bakımından ele almakta fayda vardır. Zira Bulgaristan Türkleri edebiyatında bu edeb&icirc; tür adlandırmaları söz konusu eserler üzerinde yapılan çalışmalarda sıklıkla birbirinin yerine kullanılmıştır. İlk dönemde yayımlanan bazı hik&acirc;yelerin &ldquo;roman&rdquo; olarak adlandırılmasında görülen yanılgı, sosyalist dönemde bazı povest ve novellaların roman olarak adlandırılmasında da görülür. Özellikle Sovyet dönemindeki Rus Edebiyatı tesiriyle povest-uzun hik&acirc;ye gelişmiş ve romanın öncülü olmuştur. Bu noktada yazarları tarafından &ldquo;roman&rdquo; olarak takdim edilen kısa soluklu bazı eserlerin &ldquo;roman&rdquo; kimliğinin de tartışmalı bir husus olduğunu bir başka çalışmanın konusu olarak belirtmeliyiz.</p><p>Roman&#39;a yakın, uzun soluklu olay örgüleri ile özellikle İshak Raşit&#39;in povestleri öne çıkar. Zira onun Povest türündeki eserleri roman türünün gelişim yolculuğunda destekleyici adımları tesis eden povestler arasında yer almış ve birçok kaynakta uzun hik&acirc;yeye benzeyen yapısı ile povest hacimce roman boyutunda olabiliyor olsa da olay örgüsü ve şahıs kadrosu gibi anlatı unsurlarının basitliği ile romandan ayrılan özel bir edeb&icirc; türdür. Aynı şekilde Novella da sıradışı olay ve durumları ele alması, beklenmedik sonla bitirilmesi gibi karakteristik özellikleri ile hik&acirc;yenin bir alt türü olarak değerlendirilebilir ve Türkçede kısa, küçük hik&acirc;ye olarak ifade edilebilir. Türk Edebiyatında pek bilinmeyen bu edeb&icirc; türler Bulgaristan Türkleri Edebiyatında özellikle sosyalist dönemde Rus edebiyatı tesiriyle tercih edilir. Türk edebiyatında doğrudan karşılığı olmayan bu türlerdeki eserlerin, mütercimleri tarafından Türkçeye uzun hik&acirc;ye, hikaye ve roman olarak farklı adlandırmalarla aktarılmış olması literatür ve uygulama eksikliği bağlamında değerlendirilmelidir. Söz konusu türlerin Türk Dünyası edebiyatlarındaki çeşitli terim anlamları konusunda ayrıntılı bilgi için bkz.: ÖZDEMİR, Aşur (2016). &ldquo;Yeni Kazak Nesrinde Tahkiyevi Türler Üzerine&rdquo;, (TEKE) Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi, 5(1), s.108-127.</p><p>İshak Raşit Bulgaristan&#39;da yayımlanan Yeşil Kuşak ve Ayrılırken povestleri sonrasında Türkiye&#39;ye göç etmiştir. Yeşil Kuşak, eserin merkez&icirc; kişisi Derviş Ahmed&#39;in oğlu Ferit ile Derviş Ahmet&#39;in evlatlık aldığı Ferziyye&#39;nin aşk hik&acirc;yesi etrafında şekillenir. Önce kardeş olan bu ikili giderek birbirlerine &acirc;şık olurlar. Gençliği ele alan eser Deliorman köylerini mek&acirc;n olarak belirler ve tasvirleri ile dikkati çeker; sosyal şartlar bu eserde kısmen geri planda kalır. Onun ikinci povesti Ayrılırken&#39;de ise birbirinden ayrı büyümüş üç kardeşin hik&acirc;yesine odaklanılır ve bu eseri de ilki gibi otobiyografik izler taşır.</p><p>Bulgaristan Türklerinin güçlü şairlerinden Ahmet Şerif&#39;in 1966&#39;da yayımlanan &ldquo;Şirin&rdquo; (Şerifof, 1966) adlı novellası Reşat Nuri&#39;nin Çalıkuşu romanına benzeyen kurgusu ile romana zemin hazırlayan uzun soluklu nesir türleri arasında yer alır. Şerif&#39;in &ldquo;Sen İstanbul&#39;a Gelme&rdquo; adlı tek romanı ise vefatından sonra Türkiye&#39;de basılmıştır.</p><p>Bu dönemde yayımlanan ilk çocuk novellası İsmail Yakup&#39;un &ldquo;Gece İmtihanı&rdquo; (Yakubof, 1964) adlı kitabıdır. Kitap, Bulgaristan Türk çocuk hik&acirc;yeciliğinde macera türündeki ilk uzun çocuk hik&acirc;yelerinden biridir. Bu hik&acirc;ye kitabı Bulgaristan&#39;da yayımlanmış en uzun çocuk hik&acirc;yesidir ve birçok kaynakta Bulgaristan Türklerinin ilk çocuk romanı olarak zikredilir. Eserde olaylar dört erkek çocuk arasında geçmektedir. Bunlar; Ali, Mustafa, İbrahim ve Ferit&#39;tir. Bu çocuklar kendi aralarında kimin daha cesur olduğunu öğrenmeye ve bunun için de bir cesaret sınavı yapmaya karar verirler. Kendilerini denemek için eski mezarlığa giderler. Halk arasındaki çeşitli hurafelerin sorgulandığı macera türündeki eserde olaylar böylece başlamış olur.</p><p>(1995) Buruk Acı adlı roman Bulgaristan&#39;da yeni dönemde -demokratik dönemde- yayımlanan ilk roman olur. Eserin hik&acirc;yesi sosyalist dönemin son özgürlük yıllarına dayanır. Eserin ilk olarak 1995 yılında Bulgaristan Koşukavak&#39;ta yayımlandığı bilgisi kaynaklarda yer almaktadır (Türker, 2004, s. 56). Aynı eser daha sonra 1997 yılında İstanbul&#39;da basılır. Ömer Osman&#39;ın Bulgaristan&#39;da neşredilen ve doğrudan Bulgaristan&#39;da yaşananları anlatan tek romanı Buruk Acı bir baba ve oğlunu merkeze alır; iyilik ve kötülüğü sembolize ederek yaratılır. Rejim ilkeleri doğrultusunda eğitim almak için Moskova&#39;ya giden oğul Türker döndüğünde babası ile fikr&icirc; çatışma içine girer ve her ikisi de intihar ederek hayata veda eder. Yazarın 70&#39;li yıllarda başladığı gizli yazma faaliyetleri dört roman, bir piyes, bir öykü kitabı ve yüzlerce şiir ile sonuçlanır. Bunlar: Garip Milyon (roman), Uçurum (roman), Buruk Acı (roman)&#39;dır. Yazar, bu üç romanında Bulgar zulmünü, Bulgar Komünist Partisi&#39;nin faaliyetlerini, partinin Türklere yönelik yok etme politikasını, kimliğini ink&acirc;r ederek rejim yandaşlığı yapan Türkleri cesurca yazabilmiştir.</p><p>Bu konuda, onun eserlerini ilk okuyanlardan bir olan romancı M. Türker şu yorumu yapar: &ldquo;O günlerde, o şartlarda bu tür eserleri yazmak büyük bir cesaret isterdi. Bunu yapmak da ancak Erendoruk gibi bir iki babayiğitten başkasının harcı değildi (Türker, 2004, s. 56).&rdquo;</p><p>(2004) Gazetecinin Artık Yılı adlı eser günce roman türünde İsmail A. Çavuşev tarafından yayımlanır. Roman Bulgaristan Türklerinin ve daha özelde Bulgaristan Türk entelijansyasından birçok aydının 1970&#39;lerden itibaren daralan yazma hürriyetini, sansür sancılarını ve yaşadıkları zorlukları otobiyografik tarzda işler. Eserin merkezine Salih Topalov müstear adıyla kendisini yerleştiren yazar, anılarını romanda kurgulaştırır. Eserdeki kahramanların birçoğu da Bulgaristan Türk aydınları arasından müstear adlarla roman kahramanına dönüştürülmüş kişilerdir.</p><p>(2006) Azman romanında Naim Bakov hazır bir malzeme üzerinde roman kurgusuna girişir. Uzun yıllardır şiir türünde kalem oynatan şair Bakov, Deliorman Türk folklorunda bilinen bir efsaneyi romanlaştırır. 2006 yılında Silistre&#39;de yayımlanan kitap uzun yıllardır şiir türüyle yetinen Bulgaristan Türk okuyucusu üzerinde tıpkı diğer romanlar gibi ilgi uyandırır. Azman adlı genç ile Cemile adlı bir ağa kızının hüsranla biten aşk hik&acirc;yesi üzerinde temellenir. Oğlu olmayan Deli İsmayıl Ağa, Azman&#39;ı evladı gibi bilir ama zamanla Azman ile kızı Cemile arasında aşk doğar. Birbirlerinin olurlar ve evlenmek isterler. Bu süreçte hacda olan Ağa, kızını bir başka ağanın oğluna verir. &Acirc;şıklar bu duruma direnseler de bir araya gelemezler. Bu evliliğe dayanamayan Azman canına kıyacak, bir müddet sonra Cemile de veremden ölecektir.</p><p>(2008) Aydınlığın Öksüzleri yeni dönemde Bulgaristan&#39;da yayımlanan ikinci romandır. Roman oldukça zengin şahıs kadrosu ile Rodoplar&#39;da yaşayan orta halli Türklerin çileli yaşamını yansıtır. Yazar-anlatıcı Ulumeşeli Kuru Emin&#39;in anılara dönüşü üzerine kurgulanan romanda geniş aileler ve akrabalık ilişkileri, geçim kaygısıyla yapılan göçler, ırgatçılık, tütüncülük, inşaat işçiliği, odunculuk, taş işçiliği, tırpancılıkla geçinen Türklerin yaşadıkları geçim sıkıntıları ve Türkiye&#39;ye göç etmek arasında sıkışıp kaldıkları umutsuz durum zengin insan ilişkileri ağı ile verilir. Zaman olarak ikinci dünya savaşı sonrasını ele alan eserde, Bulgaristanlı Türklerin ülkeleri için gençlerini askere göndermelerine rağmen maruz kaldıkları ikinci sınıf uygulamalar, okutmaya çalıştıkları çocukları ve yararlanamadıkları eğitim imk&acirc;nları gibi sorunlar onları &ldquo;öksüzler&rdquo; tabiriyle eserin merkezine taşır.</p><p>(2011) Kestaneler Altında romanı Bulgaristan&#39;da 1980&#39;lerden sonra artan baskıyı ve soya dönüş sürecini tarih&icirc; arka plan olarak belirleyen bir eserdir. Bir Türk köyüne gelen &ldquo;öğretmen&rdquo;, dost olduğu Hayri isimli birinin günlüklerine ulaşınca roman geriye dönüş tekniği ile başlatılır ve baskı yıllarında yaşanan anılara yer verilir. Hayri&#39;nin Semra isimli sevdiği kız ile kestaneler altında yaşadıkları aşk, soy isimlerinin değiştirildiği süreçte kesintiye uğrar ve Türkler için çok acılı olaylar yaşanır. Hayri&#39;nin iyi bir gazeteci ve öykücü olduğu dönemde Bulgaristan hük&ucirc;meti Türk halkına karşı soykırım siyasetini başlatır. Gördüğü eziyet ve haklarının kısıtlanması neticesinde Hayri tedavi edilemeyen hastalıklara tutulur. Babası üzüntüden vefat eder, nişanlısının ruhsal durumu kötüleşir ve intihar eder. Hayri&#39;nin Bulgaristan Türklerinin yararına olan çalışmalarına demokrasi yıllarında da değer verilmez ve o, genç yaşta vefat eder. O vefat ettiğinde ise öğretmen onun son mektubunu okumaktadır.</p><p>(2015) Rodopların Kader Yolları iki cilt olacak şekilde &ldquo;otobiyografik roman&rdquo; alt başlığı ile hazırlanır. İkinci cildin yazarları arasında yazarın annesi Fatma Balıkçı Ocak da yer alır. Roman bir aile tarihi romanı tarzında kurgulanır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile başlayan, Balkan Savaşları ile devam eden ve günümüze kadar uzanan süreçte Rodoplar bölgesinde yaşayan Bulgaristan Türklerinin geçirdikleri zor günlerin gündeme taşınması eserde temel amaçtır. Rodoplar tarihsel süreç içerisinde sürekli göç yolu haline gelmiştir. Romanda bölge Türklerinin akrabalık ilişkileri ve çeşitli yerleşim yerlerine dair bilgiler oldukça zengin folklorik malzeme ile birlikte verilirken tahkiye yöntemi ağırlık kazanır.</p><p>(2016) Ulu Çınar romanı, Bulgaristan&#39;da Türklerin sosyalist dönemden demokratik döneme ani geçişini ve bir anda değişen hayat şartlarını dramatik bir sonla biten hik&acirc;yesinde işler. &ldquo;Tarımcı&rdquo; lakaplı başkahraman köyünde sevilen, çalışkan, tarımla uğraşan varlıklı biridir. Emeğe çok değer veren Tarımcı bütün varlığını emeğine borçludur. Asıl adı Ali Osmanoğlu olan kahramandan belediye başkanı olması istenir. Bu dönemde devlet toprakları halka tekrar dağıtılmıştır ancak yeni nesil çalışmadan para sahibi olmak istemektedir ve bu profili romanda canlandıran kahraman, Tarımcı&#39;nın oğlu Bedri&#39;dir. Tarımcı&#39;nın oğlu, gelini ve karısı yakın çevresinden kimselerdir. Tarımcı belediye başkanı olunca kasabaya su getirir, maden ocağı, fabrikalar açar ve kasabalıya yeni iş imk&acirc;nları bulur. Ama hayırsız oğlunun tembelliği ve en sonunda krediye bulaşıp bütün varlığını sıfırlamasını kaldıramayan başkan geride bir intihar mektubu bırakarak canına kıyar. Romanın başkahramanı kendi köyünde saygı duyulan sevilen biridir ancak kendi ailesinde kendi değerlerine yabancı aile fertleri vardır ve bir yönüyle hep yalnızdır. Eserin epigraflarında yer verilen ulu çınarın da kısa bir hik&acirc;yesi olur. Bölüm başlarındaki kısa anlatımlarda ulu çınar büyür, serpilir ve Tarımcının gidişiyle birlikte ona da bir yıldırım düşer ve kurur.</p><p>Kestaneler Altında ve Ulu Çınar romanlarının yazarı İsmail Yakup&#39;un yayın aşamasında olan &ldquo;Hayatımızın Kış Ayları&rdquo; adlı bir romanı daha olduğu bilinmektedir. Yakup&#39;un vermiş olduğu bilgilere göre son romanı otobiyografik değildir ve çevresinde gözlemlediği bir şahsın roman kahramanı olarak belirlenmesi ile kurgusu şekillenmiştir. Yeni dönemin Bulgaristan Türkleri için önemli sorunlarından biri Avrupa&#39;ya ekonomik kaygılarla göç edenler ve bu göçlerin geride bıraktığı parçalanmış ailelerdir. Yakup önceki romanlarında olduğu gibi toplumun nabzını tutarak sosyal sorunlardan birini romana taşır. Başkahraman bir makine mühendisidir, o da haklı olarak geçim kaygısıyla Batı Avrupa&#39;ya göç eder. Göç edenler ekonomik olarak rahatlar, daha iyi imk&acirc;nlara ulaşırlar ancak geride kalan aileleri nedeniyle bir yanları hep mutsuz olacaktır ve yapayalnız bir şekilde hayata veda edeceklerdir.</p><p>Bulgaristanlı Türklerin romanlarını Bulgaristan&#39;da ve Türkiye&#39;de iken yayımlamalarını esas alarak iki alanda değerlendirmek öncelikli ve önemli bir gerekliliktir. Bulgaristan&#39;da roman türünde eser veren temsilcilerin önemli bir bölümünün ilk dönemlerden itibaren Türkiye&#39;ye göç etmeleri söz konusu Türklerin Bulgaristan&#39;da iken yayımladıkları romanları konu alanları, dil ve anlatım hususiyetleri ve hatta iletileri itibariyle daha otantik bir yapıya sahip kılar. Bu bağlamda Türkiye&#39;deki romanların &ldquo;muhacir&rdquo; yazar kimliği ile herhangi bir sansür kaygısı taşımadan üretilmesi hususiyeti yanında Bulgaristan&#39;da iken yayımlanan romanların aksine mahall&icirc; dokuyu ve yerel gerçekleri doğal olarak yansıtmaktan uzak kaldıkları görülür. Bu bağlamda Bulgaristan Türklerinin ilk örneklerini gördüğümüz 1912-1926 yılları arası roman denemelerinde Balkan savaşları ortamının doğurduğu mill&icirc; hissiyat, henüz yeni karşılaşılan azınlık olma halinin yazarlara yüklediği mill&icirc; bilinç aktarma sorumluluğu yoğun olarak hissedilir. 1962&#39;de ilk örneği görülen sosyalist dönem romanları kaçınılmaz bir şekilde ideolojik ögelere bürünür. Önceki dönemde kendisini kısmen imparatorluğun vatandaşı olarak gören yazar kadrosuna nispeten dönemin roman yazarları daha Bulgaristanlıdır. Aynı zamanda bu romanlar daha mahall&icirc;dir ve yerel unsurlar bakımından daha zengindir. Genellikle köylerde yaşayan Bulgaristan Türkleri Deliorman ve Rodop bölgeleri başta olmak üzere kendi mek&acirc;nlarında tasvir edilerek roman kahramanlarına dönüştürülür. Sosyalist dönemin kooperatifçilik faaliyetleri, emek mücadeleleri, tarımda yeni tekniklerin kullanımı gibi taşradaki ahalinin genel atmosferini yansıtan konular bu dönemde öne çıkar. Doksanlı yıllardan sonra görülen özgürlük döneminin romanları ise milliyet kavramına ve mill&icirc; kültür unsurlarına yeniden yönelir. Bu romanlarda Totaliter dönemle hesaplaşmanın yanında önceki dönemin bazı olumlu yönlerine de değinilir. Birçoğu önceki dönemin temsilcisi olan roman yazarları anı, günce ve otobiyografik roman tarzına ağırlık vererek sosyal konularda (Aile ve köy tarihleri, ad değiştirme süreci, basındaki sansür, göçler, demokratik dönemin yeni sıkıntıları vb.) kalem oynatmayı tercih ederler.</p><p>Bulgaristanlı Türk roman yazarlarının folklorik malzemeden beslenmeleri roman kurgularını zenginleştiren yardımcı bir unsur olarak yaygın bir husustur. Bir efsaneye dayanan kurgusu ile Azman; yazarının aile tarihi ve anıları üzerine kurgulanan Rodopların Kader Yolları&#39;nın yer verdiği zengin kültürel ögeler, Tata&#39;nın ana eksenine bir halk anlatısını aldığı İki Arada romanı bu kab&icirc;lden örnekler arasındadır. Bu romanlar yanında Halit Aliosman Dağlı, İsmail Yakup gibi temsilcilerin romanlarının dekoratif zemininde de folklorik unsurların bolca tercih edildiğini ve kullanıldığını görmek mümkündür.</p><p>Bulgaristan Türklerinin Roman Varlığını Tasnif Denemesi</p><p>Edebiyat sosyolojisinin dört temel unsurunu teşkil eden &ldquo;yapıt&rdquo;, &ldquo;yazar&rdquo;, &ldquo;okur&rdquo; ve &ldquo;basın-yayın ilişkileri&rdquo;ni Bulgaristanlı Türklerin romanları özelinde merkeze aldığımızda Türkiye ve Bulgaristan&#39;da yayımlanan romanların yazarlarının kimliği, hedef okur zümreleri ve basın-yayın-dağıtım ilişkileri esasında önemli farklılıklara sahip oldukları görülür. Her iki alanda görülen bu temel farklılıklar söz konusu romanları tasnif denemeleri sırasında göz önünde bulundurulması gereken bir önem arz eder.</p><p>Bulgaristan Türklerinin Türkiye ile olan derin ve sistematik göç ilişkisi tarih&icirc; bir realite olarak ortadadır. Bu bağlamda Bulgaristan Türklerinin romanlarını öncelikle Bulgaristan&#39;da ve Türkiye&#39;de gelişen kol olmak üzere iki genel başlıkta altında tasnif etmek mümkündür. Bu hususta mevcut roman varlığı, sayısal açıdan Türkiye&#39;de yayımlananlar lehine bir nitelik arz etmektedir. Bu ikili tasnife konu olan roman yazarlarının ortak özelliği Bulgaristan&#39;da doğmuş ve Balkan Türk kültürü kimliği ile edeb&icirc; üretime girişmiş olmalarıdır. Bulgaristanlı Türklerin romanlarında bu iki kolun ortak özelliği, Bulgaristan doğumlu olan ve hayatlarının önemli bir kısmını Bulgaristan&#39;da geçiren yazarların yine aynı döneme ait yaşantıları ekseninde kurgulanan romanlardan oluşmasıdır. Türkiye&#39;deki yaratıcılara bu duruma ek olarak &ldquo;muhacir&rdquo; kimliği ile yeni bir konu alanı daha eklenmiştir ve bu esaslı değişim roman hareketine kendine özgü bir yapı vererek Bulgaristan&#39;daki edeb&icirc; muhitten ayrışmasına sebep olmuştur. Tarih&icirc; ve sosyal çeşitli nedenlere dayanan bu özel yapının edebiyat sosyolojisi bakımından ilginç bir durum olduğu da ortadadır.</p><p>Çalışmamızda belirli ve bilinçli bir sınırlama ile Bulgaristan&#39;daki Türklerin yayımladıkları romanlara odaklanılmıştır. Bu doğrultuda tespit edilen eserleri kronolojik ve toplu olarak aşağıdaki tabloda görmek mümkündür:</p><p>Yazar Adı Roman Yayınevi Yılı Mehmet İrfan Kız mı Çiçek mi Yahut Mini Mini Nadire Hurşit Matbaası /Filibe 1912 Ethem Ruhi Şehit Evlatları Balkan Matbaası / Filibe 1913 Dükakinzade Basri Muhacir Mehmedoğlu İkdam Matbaası/ İstanbul 1922 Ali Kemal Alev ve Kül &ldquo;Dostluk&rdquo; gazetesinde tefrika/Sofya 1926 Hüsniye O. Nuri Aranılan Sevgili &ldquo;Doğru Yol&rdquo; gazetesinde tefrika/Sofya 1937 Sabri Tatov Gün Doğarken Narodna Prosveta/Sofya 1963 Halit Aliosmanov Saçılan Kıvılcımlar Narodna Prosveta/Sofya 1965 Sabri Tatov İki Arada Narodna Prosveta/Sofya 1967 Ömer Osman Erendoruk Buruk Acı Yayınevi bilgisi yok. Koşukavak/Bulgaristan 1995 İsmail A. Çavuşev Gazetecinin Artık Yılı İzdatelstvo Bon/Sofya 2004 Naim Ömer Bakoğlu Azman Tibo Basımevi/Silistre 2006 Halit Aliosman Dağlı Aydınlığın Öksüzleri Propeller Yayınevi/Sofya 2008 İsmail Yakup Kestaneler Altında Akademi Yayınları/İstanbul 2011 Emel Alev Rodopların Kader Yolları Printa-KOM OOD/Smolyan 2015 İsmail Yakup Ulu Çınar Akademi Yayınları/İstanbul 2016 İsmail Yakup Hayatımızın Kış Ayları Yayına hazır.</p><p>Dostluk Gazetesi 1925 yılı 66. Sayı, 3. Sayfada bu romanın gazetede tefrikasına başlanacağı duyurusu yapılmıştır. Aynı gazetenin 68.,69. ve 70. Saylarında sırasıyla üç bölüm yayımlandıktan sonra terikasına takip eden sayılardaki araştırmalarımız sırasında rastlanılmamıştır. Bununla birlikte gazetenin 1927 yılı 75. Sayının 2. Sayfasında eserin müstakil olarak basılacağına yönelik paylaşılan haber önemlidir: &ldquo;Alev ve Kül, başmuharririmizin edeb&icirc; ve aşk&icirc; romanı, pek yakında Tefeyyüz Kütüphanesi tarafından neşredilecektir. Şık ve zarif bir şekilde tab edilecektir. Alev ve Kül&hellip; Edebiyatın en cazip ve en calib şaheserlerindendir.&rdquo;</p><p>Sevil İrevanlı&#39;nın 13 Eylül 2019 tarihli röportajında yazarı tarafından yazımının tamamlandığı bilgisi paylaşılmıştır. Ayrıntılı bilgi için bkz: (İrevanlı, 2019)</p><p>Bulgaristanlı Türklerin romanlarına dair tek tasnif denemesi Fatma Kayraklı&#39;ya aittir. Kayraklı çalışmasında yer verdiği romanları &ldquo;Olay Örgüsü Bulgaristan&#39;da Geçen Romanlar&rdquo;, &ldquo;Olay Örgüsü Türkiye&#39;de Geçen Romanlar&rdquo; ve &ldquo;Olay Örgüsü Bulgaristan&#39;da ve Türkiye&#39;de Geçen Romanlar&rdquo; şeklinde sınıflandırarak incelemiştir (Kayraklı, 2019, s. 15).</p><p>Olay örgüsünü önceleyen bu tasnif Bulgaristanlı Türklerin romanlarını Bulgaristan ve Türkiye&#39;dekiler d&acirc;hil olmak üzere bütüncül bir yaklaşımla ele alır. 1963 öncesine ait sadece Şehit Evlatları&#39;na yer verilen söz konusu tasnifin roman örnekleminde yer alan otuz eserden dört tanesi Bulgaristan&#39;da yayımlanmıştır ve bu itibarla çalışmada Türkiye&#39;de yayımlanan örneklerin ağırlığı söz konusu olmuştur.</p><p>Çalışmada ilk denemelerin yer aldığı Bulgaristan Türk romanının hazırlık dönemi, sosyalist döneme kadar uzatılmıştır. Ancak ülkede Türkçe roman 1930&#39;lardan itibaren zaten inkıtaya uğramış ve sonrasında hazırlayıcı herhangi bir adımdan söz etmenin mümkün olmadığı bir süreç sosyalist döneme kadar devam etmiştir. Roman sanatı ya da teorileri bağlamında roman türü için ileri sürülen muhtelif kategorizasyonları, bu çalışmada değerlendirilen örneklem eserlere uygulamak da mümkündür. Bulgaristan&#39;daki Türk romanını kuşatıcı bir yaklaşımla genel bir tanımlamaya tabi tutan bir çalışmada öncelikle bu romanların baskın ideolojik yönü dikkati çeker ve bu yoğunluk ister istemez mevcut roman varlığının bu güdümlü çizgisinin muhtemel tasniflerde göz önünde bulundurulmasını gerekli kılar. Bulgaristan Türk romanı önce ilk adımlarında daha sonra sosyalist ve demokratik dönemlerdeki örneklerinde sosyolojik gerçekliğe sıkı sıkıya tutunması sebebiyle mill&icirc; ve sosyalist güdümle gelişir. Bu güdüm ve yönelimin dışına çıkan örnekler azdır. Bu noktada &ldquo;güdüm&rdquo;den kastedilen husus romanların ileti dünyasındaki misyoner çizgidir ve hangi ideoloji olursa olsun eserlerin deklaratif bir niteliğe bürünmesine sebebiyet vermiştir. İlk adımlarda Balkan savaşları ve göç gerçeği ile mill&icirc; hissiyata bürünen romanların iç dünyası sonraki dönemde yerini sosyalist rejimin ilkelerine bırakır. 1990&#39;larda ise roman yazarlarına asimilasyonu, göçleri, baskıları yazmak düşecektir.</p><p>Bulgaristan Türklerinin romanlarını bu bağlamda ele aldığımızda her ne kadar güdümlü eserlerin baskınlığı söz konusu olsa da; güdümlü çizgide gelişen tezli romanlar ve özgün romanlar tarzında bir tasnif karşımıza çıkmaktadır. Bulgaristan&#39;daki Türklerin romanlarının muhtemel sınıflandırmalarında belirlenmesi gereken öncelikli hususlardan biri de söz konusu roman hareketindeki temel dönemler-tarih&icirc; periyotlardır.</p><p>Bulgaristan Türk toplumunun ve dolayısıyla da edeb&icirc; üreticilerinin içinde bulundukları sosyal, siyasal ve kültürel durumdaki belirgin değişimleri esas alarak roman varlığını üç ana dönem d&acirc;hilinde değerlendirmek uygun olacaktır. Bu noktada &ldquo;roman&rdquo; adına ilk denemelerin de yer Bulgaristan&#39;daki Türklerin Romanı (1912-2021) 268 aldığı 1912-1937 yılları arasında yayımlanan romanların yer aldığı ilk dönem Mill&icirc; dönem; ilk ve kurucu periyodu oluşturmaktadır. İlk dönem sonrasında 1950&#39;lere kadar roman hareketi bakımından derin bir durgunluğun olduğu ülkede 1944 sonrası yerleşen yeni rejim toplumsal hayatı önemli ölçüde şekillendirir. 1989 yılına kadar devam edecek dönemin roman türünde örnekleri 1963, 1965 ve 1967 yıllarında verilir. Aynı dönemde başka roman denemeleri de olur; özellikle 1970&#39;lerde devam eden bu roman denemeleri Türkçeye uygulanan sansür nedeni ile yayımlanamaz. Söz konusu dönem Bulgaristan&#39;daki Türklerin roman hareketinde ikinci dönemi teşkil eder ve 1960&#39;lı yılları kapsayan kısa süreli bir etkinliğe sahiptir. Sosyalist/Toplumcu Gerçekçi evre olarak nitelendireceğimiz bu dönem sonrasında başlayan yeni dönemi ise sosyal havayı dikkate alarak genel eğilime de uygun olarak Demokratik dönem adıyla adlandırabiliriz. 1995&#39;te ilk örneğini veren bu dönemdeki romanlar, önceki dönemin totaliter baskısından sıyrılarak demokratik bir zemine sahip olsa da yazar kadrosu itibariyle önceki dönemin devamı olarak hareketlenir ve günümüze dek uzanan süreci ifade eder. Bulgaristan&#39;daki Türklerin roman hareketinin ana çizgileri bu üç ana dönemde şekillenmiştir. Romanların konuları, yazar profilleri ve okur zümreleri de söz konusu bu üç ana dönem özelinde belli ortaklıklar ihtiva ettiği için böylesine bir dönem tasnifi, eserleri doğru bir zeminde inceleme adına uygun olacaktır. Bulgaristan&#39;daki Türklerin mevcut romanlarını temaları bakımından ele aldığımızda oldukça baskın bir &ldquo;sosyal roman&rdquo; varlığı söz konusudur. Bu noktada &ldquo;sosyal roman&rdquo; kategorisini, ülkedeki Türklerin toplumsal yaşamını ve toplumdaki önemli kırılmalara neden olan olaylarını kapsayan yapıları ile bir üst başlık olarak ele alabiliriz. Bulgaristan Türklerinin romanlarını kategorik olarak &ldquo;sosyal roman&rdquo; hüviyetine büründüren konuları belirleyen temel kırılmalar Balkan savaşları, rejim değişiklikleri ve Türkiye&#39;ye yapılan göçlerdir. Söz konusu hadiselerin geniş bir alana yayılan neticeleri, romanların içerik dünyasını tesis eden diğer nüansların da kaynağını oluşturmaktadır. Bulgaristan Türklerinin romanlarını, yazarlarının benimsediği üslup ve edeb&icirc; anlayış bakımından Realizm d&acirc;hilinde değerlendirmek anlamlıdır. Hemen hemen tamamının gözlem ve araştırmalara dayandığı yazarlarının açıklamalarından bilinen eserlerde hayal unsurları ve duygusal ögeler genellikle ikinci planda ya da ana konunun gölgesinde kalır. Büyük çoğunluğu eğitimci ve gazeteci olan yazarlar yaşadıkları gerçekleri paylaşmayı önceledikleri roman kurgularında hayatı en canlı sahneleriyle yansıtma amacını taşımışlardır. Bulgaristan Türklerinin romanlarına kuruluşları bağlamında bakıldığında genellikle anı, günce ve otobiyografik tarza sahip bir roman varlığı manzarası karşımıza çıkacaktır. Eserlerde münferit konular toplumsal konulara feda edilmiş, çoğu zaman eserlerin merkezine duygusal yoğunluğu artırması düşüncesiyle Atıf AKGÜN 269 eklenen aşk motifi romanların toplumcu yönünü telafi edememiş, bireysel konuların ihmali her dönem devam etmiştir. Bu hususu şimdilik azınlık edebiyatı kavramıyla açıklayabiliriz. Uzun soluklu edeb&icirc; bir türe niyet eden yazarların bu metni araçsallaştırarak bir doküman haline getirmeleri, yaşadıklarını tarihe not düşme ihtiyacı ile de açıklanabilir. Söz konusu durum, estetik kaygıların bir bakıma temaya tercih edilmesi olarak ifade edilebileceği gibi yazarlarının roman sanatı d&acirc;hilindeki yetersizliği ile de açıklanabilir. Edeb&icirc; değerler d&acirc;hilinde arzu edilesi seviyeyi yakalayamamış olması yanında mevcut roman varlığının sosyolojik değeri yadsınamaz boyuttadır ve Bulgaristan Türk toplumunu neredeyse roman türü üzerinden okumayı ve anlamayı mümkün kılmaktadır. 5. Bulgaristan&#39;da Türk Romanının Gecikmesi ve Yetersizlik Durumları Üzerine Bulgaristan Türklerinin edeb&icirc; ürünleri arasında roman türü anomali ile doğmuş ve ilk örneklerinden günümüze gelinceye dek özgün örnekler verebilecek bir edeb&icirc; muhitten yoksun olmuştur. 20. yüzyılın başlarında Bulgaristan&#39;da Türk aydınları arasında roman türünde eser vermek için kalem denemelerine girişenlerin içinde bulundukları savaş ve göç gerçeği, değişen şiddette olsa da roman türüne yönelen her edebiyat kuşağının ortak kaderi olmuştur. 1900&#39;lü yılların başlarında ilk adımlarını gördüğümüz roman denemeleri Balkan Savaşları&#39;nın sosyal hayatı derinden etkileyen atmosferi içerisinde hayat bulmak zorunda kalmıştır. Şehit Evlatları&#39;nın yazarı Ethem Ruhi&#39;nin eserinin girişinde Edirne Bulgar Hapishanesi&#39;nde yazılmaya başlandığını bildiren satırları bu anlamda değerlidir ve yine değerli olan savaş şartlarında dahi olsa bu edeb&icirc; eserin vücuda getirilebilmesi ve 1913&#39;de Filibe&#39;de yayımlanabilmiş olmasıdır. Erken dönemdeki roman adımlarını yavaşlatan ya da &ldquo;anlamsız&rdquo; kılan bir başka neden, 1878-1908 yılları arası eğitimde Osmanlı Devleti&#39;ne bağlı olunan kısmen özerk evrede, bölgedeki Türkçe eğitimin ve entelijansyanın önemli ölçüde Türkiye merkezli edebiyat ile iktifa etmiş olmasıdır. Söz konusu evrede İstanbul merkezli genel edebiyat hareketini takip eden bölge ahalisinin yerel kimlikte ve mahall&icirc; temalar etrafında müstakil bir roman hareketi başlatması mümkün değildir. Bir başka ifade ile Bulgaristan&#39;daki Türklerin önemli bir kısmının 1878-1908 arası dönemde resm&icirc; aidiyet olarak Bulgaristan vatandaşı olsalar da sosyokültürel olarak h&acirc;len Türkiye ile birlikte hareket etmesi, edebiyatın diğer birçok alanında olduğu gibi roman türü özelindeki özerkleşmeyi de kısmen geciktirmiştir. 1920&#39;lerden itibaren ülkede giderek yerleşen Sosyalist ideoloji 1944 sonrasında devlet rejimi h&acirc;line gelerek toplumsal hayatı tamamıyla kuşatmıştır. Bu dönemde Bulgaristan Türkleri propagandizme esir olan edebiyat d&acirc;hilinde ilk roman örneklerini vermiş lakin rejim karteli ve güdümlü duruş, Bulgaristan&#39;daki Türk romanının bu dönemde de özgün çizgileriyle gün yüzü görmesine engel teşkil Bulgaristan&#39;daki Türklerin Romanı (1912-2021) 270 etmiştir. Ne var ki sosyalist dönemde Türkçe roman, ulaştığı okur kitlesinin genişlemesiyle kısmen etkisini artırmıştır. İlk romanlar &ldquo;Gün Doğarken&rdquo; ve &ldquo;Saçılan Kıvılcımlar&rdquo; 1500 ve 1779 tirajı ile daha sonra hiçbir romanın ulaşamayacağı tirajlarda yayımlanmışlardır. Güdümlü çizgide verilebilen bu dönem örneklerinde roman sanatı tematik kısıtlamaya rağmen kendisini var edebilecek yollar aramıştır. Hik&acirc;ye türü giderek zenginleşmiş, romana giden yolda povest türü ile birçok temsilci boy göstermiş ve ardından Bulgaristan Türk yazarlarından roman türünde öne çıkan iki yazar Sabri Tata ve Halit Aliosman Dağlı bu dönemin romancı kimliği ile anılan temsilcileri olmuştur. Söz konusu dönem, yazarlarının niteliği yanında okur zümresi bakımından da zengindir. Ülkedeki Türklerin edebiyatında 1960&#39;lardan itibaren özellikle düzyazıda başlayan bu olumlu havanın 1970&#39;lerin sonuna doğru tedricen dağılması ülkedeki Türkçe yayın kısıtlamaları ile doğrudan ilişkili olur. Bir başka ifadeyle ülkedeki roman türünün filizlendiği devlet yayınevi (Narodna Prosveta) bir müddet sonra roman d&acirc;hil diğer Türkçe edeb&icirc; yayınlara da son verilen yer olacaktır. Sabri Tata&#39;yı yetiştiren Narodna Prosveta Yayınevi 1969 yılında -ki Türkçe yayınların yeg&acirc;ne imk&acirc;nı- Türk dilindeki yayınlarına son verir. Türk dilindeki yayınlara olan mesafe içeriklerinin sorgulanması ve uygulanan ideolojik sansürün derinleşmesi ile 1970&#39;lerde yaygınlık kazanır. İlk ürünlerini vermeye başlayan Bulgaristan Türk romanının eldeki veriler eşliğinde bu dönemde yayınevi kapısından dönen daha fazla sayıda örneği olduğu ve yasak nedeniyle yayımlanamadıkları bilinmektedir. Bulgaristan Türklerinin 1950&#39;li ve 1960&#39;lı yıllarda rejim patronajında gelişebilen yerel edebiyatındaki yazarlar için roman yazmak bir tür rüştünü ispatlama alanı olarak görülmüş ve Bulgaristan Türklerinin düzyazıda öne çıkan temsilcilerinden Ahmet Tımış, Muharrem Tahsin, Yusuf Ahmet, Ali Kadir&#39;in sosyalist dönemin sonuna doğru roman yayımlama çabaları olmuş ancak yasak öncesi döneme yetişememişlerdir. Bulgaristan Türklerinin roman türünde söz konusu yitik edeb&icirc; ürünleri arasında tespit edebildiğimiz şu eserleri ve yazarlarını zikretmekte fayda vardır: Ali Kadirov&#39;un &ldquo;Yeşil Mağara&rdquo; adlı eseri 1959&#39;da yazıldığı için sosyalist dönemde yazılıp da basılmayan ilk roman sayılabilir. Romanın başkahramanı Murat, diktatör Franko&#39;ya karşı savaşmak için İspanya&#39;ya giden bir Türk gencidir. Orada bir İspanyol kızına &acirc;şık olan Murat ve sevgilisi Bulgaristan&#39;a dönüş yolunda hayatlarını kaybederler. Uzun süre devlet yayınevinde değerlendirme sürecinde bekleyen eser, başkahramanının Türk olmasının sosyal gerçekliğe uymaması nedeniyle basılmaya değer görülmez. Sosyalist dönemin usta hik&acirc;ye yazarları Ömer Osman, Ahmet Tımış ve Muharrem Tahsin&#39;in de Narodna Prosveta&#39;ya teslim etmiş oldukları ve basılmayan romanları olduğu bilinmektedir. Bulgaristan Türk hik&acirc;yesinin söz konusu güçlü yazarları roman türünde eser verecek seviyeye geldikleri halde sansürün kurbanı olmuşlardır. Bulgaristan&#39;da hazır edilip yayımlanamayanlar Atıf AKGÜN 271 listesinde Sabri Tata&#39;nın üç romanı vardır: İlk Göz Ağrısı (1969), Kurt Bayır&#39;ın Sırrı (1972), Onurun İsyanı (1975). Aynı durum Ömer Osman Erendoruk&#39;un Uçurum (1976) ve Buruk Acı (1978) romanları için de söz konusudur. Hatta onun Narodna Prosveta&#39;ya sunduğu &ldquo;Kuş Ötüyor&rdquo; adlı romanının ön incelemeden geçmiş olmasına rağmen Türkçe yayınlara gelen yasak nedeniyle yazarına iade edilmeden yayın aşamasında kaderine terk edildiği bilinmektedir. Türkiye göç ettikten sonra burada Civan Aliş adlı romanı yayımlanan Yusuf Ahmet Taşkın&#39;ın da bu süreçte ön incelemeden geçemeyen &ldquo;Benli Kız&rdquo; adlı bir romanı olduğu araştırmalarımız sırasında tespit ettiğimiz bilgiler arasındadır (Akgün, 2021, s. 141-154). Yayımlanamayan söz konusu eserler sonrasında suskunluk dönemine girilen Bulgaristan&#39;daki Türklerin edebiyatında 1990 sonrasına kadar roman türünde eser görülmez. Hatta ülkede 1970&#39;lerde ağırlaşan sansür şartlarına rağmen bir müddet daha devam eden Türk dilindeki bu edeb&icirc; üretimin bir tür &ldquo;çekmece&rdquo; ya da &ldquo;sandık edebiyatı&rdquo; meydana getirdiğini ve bu kayıp edebiyatın 1990&#39;lardan sonra özellikle Türkiye merkezli olarak yayım imk&acirc;nı bulan eserlerin esasını teşkil ettiğini de belirtmeliyiz. Bulgaristan&#39;da post-totaliter ya da demokratik olarak nitelendirebileceğimiz 1990 sonrası dönemde Türklerin romanlarındaki genel manzara bundan yüzyıl önce Osmanlı aydınlarının ilk kalem denemeleri gibi bölge Türklerinin sosyal meselelerini dile getirme ve tarihe not düşme alanlarından biri h&acirc;line gelir. Üstelik ülkede Türkçe eğitime 1970&#39;lerden itibaren neredeyse tamamen son verilmiş olmasının ve yeni dönemde de zayıf kalan Türkçe eğitimin bir neticesi olarak Bulgaristan Türklerinin edeb&icirc; ürünlerinin muhatabı olan okur zümresi gelişme gösterememiştir. Bu bağlamda yakın dönemde yayımlanan romanlar okur kitlesi açısından en talihsiz romanlar olmuşlardır. Zira Bulgaristan&#39;da Türkçe roman okuyacak kitlenin giderek zayıfladığı bir ortamda artık roman türünde yayımlanan az sayıdaki eserin sadece sembolik değerinin öne çıktığını söylemek mümkündür. Sosyal bir olgu olarak &ldquo;göç&rdquo;ün bir bölgede teşekkül eden yerel azınlık edebiyatlarına olumlu-olumsuz ne tür tesirleri olabileceğini gösteren en tipik örnek Bulgaristan Türkleri özelinde yaşanmıştır. Esasen söz konusu türün Bulgaristan&#39;daki gelişimine en büyük zararı göçler vermiştir. Sözgelimi Dükakinzade Basri ve Mehmet Behçet Perim gibi ilk dönem temsilcilerinden başlayarak Bulgaristan&#39;da kesif bir edebiyat faaliyetine girişen ediplerin göçlerle geldikleri Türkiye&#39;de roman yayımlamaları gelenek h&acirc;lini alacaktır. Bulgaristan Türk romanında ilk dönem adımların yazarları Halil Zeki, Ali Kemal, Ethem Ruhi&#39;nin ilk eserlerini Bulgaristan&#39;da yayımlamış olmalarına rağmen Türkiye&#39;ye göç etmiş olmaları geçici bir tercih olmadığı gibi daha sonraki dönemlerde de görülecek kronik bir sorun h&acirc;line gelecektir. Bulgaristan Türklerinin yaşadığı göç&#39;ün roman türündeki tesirine en bariz örnek sosyalist dönemin zirve ismi Sabri Tata&#39;nın dahi göçle Türkiye&#39;ye gelmesi ve aynı şekilde edeb&icirc; üretimini Türkiye&#39;de sürdürmüş olmasıdır. Aşağıda Bulgaristan&#39;daki Türklerin Romanı (1912-2021) 272 isimlerini saydığımız yazarlar da romanlarını Türkiye&#39;de yayımlayan temsilciler arasındadır. Ziya Yamaç, Rahmiye Altınok, Ömer Osman Erendoruk, Ahmet Şerif Şerefli, Recep Küpçü, Osman Tunaboylu, Ahmet Türkay, Ramis Çınar, İsl&acirc;m Beytullah Erdi. Bulgaristan&#39;da Türk romanının gecikme ve yetersizlik nedenleri arasında saydığımız sorun alanlarının hepsi birbiri ile iç içe ve birbirine etki eden unsurlar olsa da ülkedeki Türkçe eğitim sorunu bu nedenlerin hepsini kuşatan ve hepsinin üstünde bir gerekçedir. Ülkede Türkçe eğitimin en geniş imk&acirc;nlara sahip olduğu ve ana dilleri Türkçe ile eğitim alınan 1960-1970 yılları arasında Bulgaristan Türk romanlarının ve okurlarının sayısındaki olumlu ivme dikkate değerdir. Günümüzdeki durum ise bir tür &ldquo;muhit&rdquo; edebiyatına dönüşmüştür. Roman türünde eser veriliyor olsa da yazarların edeb&icirc; üretim gerekçeleri ve okur zümreleri önceki dönemlerin aksine başka saiklere yöneliktir. 1989 sonrası ülkede başlayan demokratik dönemin imk&acirc;nları ile önceki dönemde yayın süreci yarım kalan romanların birçoğu müellifleri tarafından yayımlanmıştır. Ancak bu romanlar, ülkede yok denecek seviyeye gerileyen Türkçe eğitim sebebiyle romanı takip edebilecek okur kitlesinden yoksun kalmışlardır. Bu bağlamda söz konusu romanlar, yazarlarının edeb&icirc; tatmin yaşaması ve Türkçenin sembolik de olsa temsil edilebilmesi gibi duygusal nedenlerle yayımlanmışlar ve genellikle yazarlarının yakınındaki okur-yazar &ldquo;muhit&rdquo;lerde bilinmiş ve yayılabilmişlerdir. Sonuç Bulgaristan kökenli Türklerin ana dilleri ile ortaya koydukları roman türünde eserleri Bulgaristan ve Türkiye&#39;de yayımlanan romanlar olarak en temelde iki başlık altında tasnif etmek mümkündür. Çalışmada Bulgaristanlı Türkler tarafından yazılan, Bulgaristan&#39;da 16 ve Türkiye&#39;de yayımlanmış 34 roman tespit edilmiştir. Bulgaristan Türklerinin geçmişten günümüze Türkiye&#39;ye gerçekleştirmek zorunda oldukları göçler nedeniyle Bulgaristan Türklerinin romanlarında &ldquo;ana vatan&rdquo; Türkiye konusu sadece tematik değil aynı zamanda organik bir münasebet olmuştur. Bulgaristan Türklerinin göçle geldikleri Türkiye&#39;de &ldquo;Balkan Türkü&rdquo; kimlikleri ile ortaya koydukları edeb&icirc; üretim ve bu bağlamda Türkiye&#39;de yayımlanan romanları ciddi bir birikime ulaşmıştır. Bulgaristan&#39;daki Türklerin ilk romanının tarihini Filibe&#39;de yayımlanan Kız mı Çiçek mi Yahut Mini Mini Nadire ile 1912&#39;ye; Türkiye&#39;deki muhaceret romanlarının miladını ise Dükakinzade Basri&#39;nin Muhacir Mehmedoğlu romanı ile 1922&#39;ye götürmek mümkündür. Latin harfleri ile yayımlanan ilk roman ise &ldquo;Doğru Yol&rdquo; gazetesinde 1937 yılında tefrika edilen Aranılan Sevgili&#39;dir. Bulgaristan&#39;da roman türündeki Türkçe edeb&icirc; üretim sayıca büyük bir toplam tutmamıştır. Hazırlayıcı adımlarından günümüze kadar tarih&icirc; ve sosyal hadiseler nedeniyle önemli kesintilere uğramış olsa da, değişerek ve değişen şartlara göre yenilenerek Atıf AKGÜN 273 kendisini var edebilmiştir. Yarı özerk bir dönemde görülen hazırlayıcı adımlarda Osmanlı Türkçesi ile mill&icirc; ve romantik bir havayı yansıtan ilk adımlar, ülkede sosyalizmin yerleştiği dönemde toplumcu gerçekçi bir çizgi ile ilk mahall&icirc; örneklerine ulaşmış ve Bulgaristan Türk romanının en özgün örnekleri bu dönemde yayımlanmıştır. Sosyalizm öncesi 1920&#39;li ve 1930&#39;lu yıllar, tespit edilen iki romandan hareketle &ldquo;aşk&rdquo; gibi ferd&icirc; konulara öncelik verilerek toplumsal meselelerin geri planda kaldığı kısa süreli bir dönem olarak dikkati çeker. Sosyalizm sonrası gelişen yeni dönemin romanları önceki dönemden kalan yazar kadrosuna sahip olsa da daha önce sahip olunamayan bir serbestlik ile yeni konuları ele alabilmiştir. Nitelik ve nicelik olarak zengin okur kitlesinden yoksunluk ise yeni dönem romanlarının karşılaştığı en belirgin sorun alanı olmuştur. Bulgaristan&#39;daki Türk romanının edeb&icirc; yönü ilk örneklerden itibaren tartışmalıdır. Söz konusu romanlar salt edeb&icirc; birer metin olmalarının dışında çok fazla bilgi ile yüklüdür ve edeb&icirc;lik kaygısının önüne geçen sebeplerle yazılmışlardır. Yazarlarının eğitimci ve gazeteci kimliklerinden beslenen romanlar konu alanları ve olay örgüleri bakımından güçlü olmuşlardır. İlk örneklerinden itibaren sosyal meselelere ilgisiz kalamayan romanlar, Balkan Türk toplumunun muhtelif hallerini değişen nüanslarla her dönem ele almışladır. Ne var ki roman kurgusuna eşlik eden başarılı betimleme ve tahliller, monologlar, karakter çözümlemeleri, bilinç akışı vs. teknikler sözünü ettiğimiz romanlarda geri planda kalmıştır. Kaynakça Ahmet, V. S. (2011). Şumnu&#39;daki Nüvvap Medresesi&#39;nin Yetiştirdiği Şairler. Sofya Yüksek İslam Enstitüsü Yıllığı, (1), Sofya. Akgün, A. (2020). Çağdaş Balkan Türk Edebiyatının İlk Dönem Eserleri I. Şehit Evlatları &amp; Muhacir Mehmedoğlu. Bakü: Gençlik Neşriyat. Akgün, A. (2020). Çağdaş Balkan Türk Edebiyatının İlk Dönem Eserleri II. Felaket Günlerim &amp; Türk Gönlü. Bakü: Gençlik Neşriyat. Akgün, A. (2021). Totaliter Dönemde Bulgaristan Türk Edebiyatının Filizlendiği ve Soldurulduğu Yer: Narodna Prosveta Yayınevi&#39;nin Türkçe Faaliyetlerinde Bilinmeyenler. [Şaban M. Kalkan ile mülakat]. Balkanlarda Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları, 3(1), 141-154. Aktaş, Ş. (2013). Anlatma Esasına Bağlı Edeb&icirc; Metinlerin Tahlili Teori ve Uygulama. Ankara: Kurgan. Aliosmanof, H. (1965). Saçılan Kıvılcımlar. Sofya: Narodna Prosveta. Bulgaristan&#39;daki Türklerin Romanı (1912-2021) 274 Atasoy, Z. (2010). Ömer Osman Erendoruk, Hayatı, Edeb&icirc; Kişiliği ve Romanları [Yayımlanmamış yüksek lisans tezi]. Ege Üniversitesi. Bahtiyar, N. H. (1999). &ldquo;Ali Kemal&rdquo; ve &ldquo;Ethem Ruhi&rdquo; Maddeleri. Balkanlarda Türk Ünlüleri içinde (Cilt 3), İstanbul: Tuna. Bakoğlu, N. Ö. (2006). Azman. Silistre: Tibo Basımevi. Balıkçi, E. (2015). Rodopların Kader Yolları. Smolyan: Printa-KOM OOD Coşkun, S. (2012). Edebiyat Sosyolojisi Araştırmaları için Bir Yöntem Denemesi. Edebiyat Sosyolojisi, (Köksal Alver, Ed.). Ankara: Hece Yayınları. Çavuşev, İ. A. (2004). Gazetecinin Artık Yılı. Sofya: İzdatelstvo Bon. Çetin, N. (2009). Roman Çözümleme Yöntemi. Ankara: Öncü Kitap. Dağlı, H. A. (2019). Güz Titremleri. Veliko Tırnovo: Faber Yayınevi. Dağlı, H. A. (2011). Aydınlığın Öksüzleri. Sofya: Propeller Yayınevi. Dükakinzade, B. (1922). Muhacir Mehmedoğlu. İstanbul: İkdam Matbaası. Dino, G. (2008). Türk Romanının Doğuşu. İstanbul: Agora Kitaplığı Erdi, İ. B. (1999). Bulgaristan Türk Romanında Türk Dünyası. IV. Türk Dünyası Yazarlar Kurultayı Bildirileri, Ankara: İlesam Yayınları. Erendoruk, Ö. O. (1995). Buruk Acı. Kırcaali: Yayınevi bilgisi yok. Finn, R. P. (2003) Türk Romanı İlk Dönem (1872-1900). İstanbul: Agora Kitaplığı. Hafız, N. (1992). Bulgaristan&#39;da Yayımlanan Türkçe Kitapların Bibliyografyası (1858-1984). Türk Dili Araştırmaları Yıllığı - Belleten, 35 (1987), 311-365. Hafız, N. (2010). Sabri Tata Hayatı ve Eserleri I. Cilt. Prizren: Balkan Türkoloji Araştırmaları Merkezi Yayınları. Hanioğlu, M. Ş. (2001). Jön Türkler. TDV İslam Ansiklopedisi içinde. (Cilt 23, s. 584-587). İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı. İrevanlı, S. (2019). Ulu Çınar Bulgaristan Türklerinden yazar İsmail Yakup&#39;la bir söyleşi, Erişim Tarihi: 1 Ocak 2021, https://www.oncevatan.com.tr/roportaj/ulucinar-h143647.html. İrfan, M. (1912). Kız mı Çiçek mi Yahut Mini Mini Nadire. Filibe: Hurşit Matbaası Jorma, A. (2013). Bulgaristan&#39;daki Türk Edebiyatına Bir Bakış, Bakü: MBM Neşriyat. Atıf AKGÜN 275 Jorma, A. (2018). İlhami Emin ve İshak Raşidov&#39;un Romanlarına Yansıyan Yörük Kimliği. II. Uluslararası Türklerin Dünyası Sosyal Bilimler Sempozyumu Tam Metin Kitabı. Ankara: [Yayınevi bilgisi yok]. Kayraklı, F. (2019). Bulgaristan Türklerinin Romanları (20. Yüzyılın Başından 2016&#39;ya) [Yayımlanmamış yüksek lisans tezi]. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi. Kemal, Ali (1925). Alev ve Kül. Dostluk Gazetesi 1926 yılına ait 66., 68., 69. ve 70. sayılar ile 1927 yılına ait 75. sayı. Keskioğlu, O. (1985). Bulgaristan&#39;da Türkler (Tarih ve Kültür). Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Mahir, M. (1913). Bir Türk Kızı Yahut Refia. Filibe: Hurşit Matbaası. Memişoğlu, H. (2002). Geçmişten Günümüze Bulgaristan&#39;da Türk Eğitim Tarihi. Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları. Mert, M. (2007). Çağdaş Bulgaristan Türkleri Edebiyatının Analitik Bibliyografyası [Yayımlanmamış yüksek lisans tezi]. Ege Üniversitesi. Nuri, H.O. (1937). Aranılan Sevgili. Doğru Yol Gazetesi 1937-1938 yıllarına ait 143-251. sayılar. Oktay Erkoç, G. (2021). &ldquo;Mill&icirc; / Erkek&rdquo;, &ldquo;Gayr-I Mill&icirc; / Kadın&rdquo;: Türk Romanında Yabancı Okullar ve Cinsiyetler Üzerine Etkileri. Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 22(40), 421-460. Özdemir, A. (2016). Yeni Kazak Nesrinde Tahkiyevi Türler Üzerine. Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi, 5(1), 108-127. Rıza, A. (1922). Muhacir Muallimin Hikayeleri. Şumnu: Ahali Matbaası. Ruhi, E. (1913). Şehit Evlatları. Filibe: Balkan Matbaası. Sazyek, H. (2020). Roman Terimleri Sözlüğü (Roman Sanatından Yüz Terim). Ankara: Hece Yayınları. Şerifof, A. (1966). Şirin. Sofya: Narodna Prosveta. Tatof, S. (1963). Gün Doğarken. Sofya: Narodna Prosveta. Tatof, S. (1967). İki Arada. Sofya: Narodna Prosveta. Tekin, M. (2020). Roman Sanatı I. Ankara: Ötüken. Turan, Ö. (1998). Turkish Minority in Bulgaria (1878-1908). Ankara: Türk Tarih Kurumu. Türker, M. (2004). Kalem Kılıçlaşınca. İstanbul: Ufuk Ötesi Yayınları. Bulgaristan&#39;daki Türklerin Romanı (1912-2021) 276 Yakubof, İ. (1966). Gece İmtihanı. Sofya: Narodna Prosveta. Yakup, İ. (2011). Kestaneler Altında. İstanbul: Akademi Yayınları. Yakup, İ. (2016). Ulu Çınar. İstanbul: Akademi Yayınları. Yenisoy, H. S. (1997). Balkan Türkleri Edebiyatı. Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi içinde (Cilt 8), Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları. Yenisoy, H. S. (2004). Bulgaristan Türk Edebiyatına Bir Bakış. Balkanlarda Türk Kültürü Dergisi, (</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/edebiyat_1728321473_ZUjseS.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bulgaristan’daki Türklerin Romanı (1912-2021) ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/edebiyat_1728321473_ZUjseS.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[İki Sınır Arasında]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/iki-sinir-arasinda/2112/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/iki-sinir-arasinda/2112/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Thu, 11 Jul 2024 15:39:57 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ İlk defa nereye, kime gideceğimizi bilmediğimiz bir yolculuğa çıktık bugün. Elimizde ne bir bilet, ne bir adres...Sadece eski bir Rus arabası olan kırmızı &quot;Jiguli&quot;, annem, babam, on iki yaşındaki ben, giyecek giysilerimiz, bir kat yorgan  döşek...Bir de iki aylık olan yeni aile ferdimiz Boncuk. Beyaz tüylü, boncuk gözlü kedimiz.Köydeki diğer kızların elinde hep bez bebekler var, oğlanlarda - araba. Bende ise kedi...&bdquo;Kime versem&rdquo;, diye hiç düşünmedim onu. Çünkü en önceden biliyordum, onu burada terk etmeyeceğimi.Bu topraklarda sevilseydik, buradan kovulmazdık...Bizi neden burada istemiyorlar, neden?Ne bilsin bunları on iki yaşındaki bir kız?Ben nereden bileyim ki?Bilmiyorum! Anlayamıyorum!Tek tesellim babamızın yanımızda olması. Ya olmasaydı?Ya o da Feride&#39;nin babası gibi kaybolsaydı ortalıktan?Ya da Mehmet&#39;in babası gibi ölüsü getirilseydi eve?Benim babam yanımda. Annem de yanımda. Boncuk bile yanımda.Ama onlarınkiler yok. Belki hiç bir zaman gelmeyecekler. Kim bilir?Gitmekle doğru yapıyoruz, galiba?Daha doğrusu, kovulmakla doğduğumuz topraklardan...Doğruyu yanlışı bilecek yaştayım ben.Ama bu yapılanlara...Doğru mu? Yanlış mı demeli?Daha doğrusu, bu zulme ne demeli, nasıl nitelendirilmeli?Henüz adı yok bende. Ben, Asiye. On iki yaşındayım.Son dört yıldır hem Asiye oldum hem Angelina...Yani evde, ailem, akrabalarım ve arkadaşlarım bana Asiye diye hitap ettiler. Okulda ise Angelina dediler hep bana...Çünkü burası Bulgaristan!Çünkü buradaki her Türkün, ailesi tarafından konulan bir Türk adı, devlet tarafından da zorla konulan bir Bulgar adı var...Ben hiç sevmedim, bu Bulgar adını. Bir türlü alışamadım ona.Hem neden iki adı var ki Türklerin?Mesela, neden Bulgarların da iki adı yok?Bizim neden sürekli Bulgar polisinden korkarak yaşamamız gerek?Neden Türkçe konuşmak yasak?Ya da...O kadar çok sorular var ki kafamda!Hepsi cevap arıyor. Peki ya cevaplar nerede? Ben, Asiye. On iki yaşındayım.Ben, soruların cevapsız, cevapların ise yönünü çoktan kaybetmiş olduğunu anlayabilecek yaştayım sadece.Şimdi tam ortasındayız kaderimizin.Tam ortasında! Şurada! İki sınır arasında!Ben. Babam. Annem. Kedim.Nereye bakarsam bakayım, her yer insan.Düğün alayı gibi mübarek. Ya da köyde senede iki defa düzenlenen panayır misali gibi burası.İnsan... İnsan...İnsan...Hiç biri, hiç birimiz nereye gideceğimizi bilmiyoruz.Kaldık burada. Böyle boynu bükük, böyle çaresiz, böyle kimsesiz, böyle acılı, böyle Türk!Her yer polis kaynıyor burada. Coplar havada uçuşuyor, hem de hiç bir sebebi yokken...Gidiyoruz ya işte! Neden hala dövüyorlar ki bizi?Nedir, bu ağır kelimeler?Bu kin, bu nefret, bu ayrımcılık nedir ki? Ben, Asiye. On iki yaşındayım.Ve ben, neden burada, tam iki sınır arasında olduğumuzu bir türlü anlayamıyorum.Annem &bdquo;Göç!&rdquo; diyor. Babam &bdquo;Göç!&rdquo; diyor.&bdquo;Göç!&rdquo;, nedir ki?Nereden icap etti yerimizden  yurdumuzdan sürülmek?Kimseye zararımız yoktu halbuki.Ben okula, annemler tütün tarlasına gidip geliyorduk.Sonra bir gün, köy meydanına topladılar bizi.Savaşta esir düşmüş gibi, dört tarafımız askerlerle sarıldı. Silahları vardı. Böyle kocaman...O silahların namluları ucunda biz vardık. Türkler.&bdquo;Gideceksiniz! Size bir hafta mühlet. Ya da...&rdquo;Benim dilim söylemeye varmıyor hala.O gece, babam eve geç geldi. Oysa hiç öyle yapmazdı.Sonraki günler bir telaş, bir hazırlık.Hep o kelimeler ağızlarda: &bdquo;Göç&rdquo;, &quot;Ana vatan Türkiye&quot;...Şimdi burada, bu iki sınırın tam ortasında düşünüyorum da, gitmek bir nevi kaçmak mı, yoksa kaçıp kurtulmak mu?Ama her şeyimiz orada kaldı. Akrabalarımız, arkadaşlarımız, anılarımız, geçmişimiz...Sevdiğimiz her şey orada.O Rodop dağlarında gizli olan köyümüzde kaldı.O dar sokaklarında bir daha saklambaç oynayamayacağım mesela.Sabah erkenden kalkıp, tütüne elimi süremeyeceğim.Ya da komşumuza gidip bezelye ayıklamasına yardım edemeyeceğim.Ya da köyümüzün ortasından geçen derenin serin sularından yalınayak geçemeyeceğim bir daha... Ben, Asiye. On iki yaşındayım.Ben çok korkuyorum. Annem de, babam da, kedimiz de...Çok korkuyoruz.Tam da burada, bu kadar çok insanın arasında, kendini tek başına hissetmek en büyük korku olduğunu anlıyorum.İçini kemiren bir korku. İçini kesen bir korku. İçini donduran bir korku!Bir türlü anlatamadığım bir korku.Ardımda yarım kalmış bir hayat var.Yarım kalmış oyunlar. Ayrı düşen sevgililer. Parçalanmış aileler.Ardımda zulmün ta kendisi var.Şurada tam önümde...Ay yıldızlı bir bayrak dalgalanıyor göklerde özgürce...Sanki selam verircesine hepimize.Sanki &quot;Korkmayın!&quot; dercesine.&bdquo;Selam, Türkiye&#39;m, ben geldim! Ben, Asiye. On iki yaşındayım.Korkularımla, gözyaşlarımla geldim sana.Yepyeni bir hayata adım atmak için; umutlarımla; hayallerimle...Kardeşçe yaşamak için; insanca yaşamak için, Türkçe yaşamak için sana geldim!&rdquo; <strong>Şefika Refik,</strong><strong>&quot;Karanlığın Sesi&quot;</strong> adlı öykü kitabından ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/iki-sinir-arasinda_1720714134_RtCbc5.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ İki Sınır Arasında ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/iki-sinir-arasinda_1720714134_RtCbc5.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bir anneye nasıl kıyılır]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/bir-anne/2111/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/bir-anne/2111/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Mon, 08 Jul 2024 18:37:08 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Şahsen ben, totaliter rejimin yetiştirdiği bir çocuğum.Henüz, 6-7 yaşlarında iken, ilk kez okula başladım ve mevcut eğitim sistemi sayesinde bilgi edinmeye başladım.O yılların bilgi dağarcığı tamı tamına bilinçli hazırlanmıştı ve bir asırdır Rus esaretinin uyguladığı yabancı halkları eritme amaçlı, kimliksiz ve kolayca idare edilen bir sistemdi.Bu sistemi anlamak, bazı perde arkası kurgularını açıklamaktan geçiyordu. Asla kolay bir çözüm değildi.Bir hayli hayat yolu almak gerekiyordu, uzun zaman siyasi sistemlerin özelliklerini öğrenmekten geçiyordu bu yol ve en azından bin kitabı aktarmaktı, cümlelerdeki gizli kalmış sırrı açıklamak...Biraz düşünelim, 7 yaşında olan bir çocuğu, evdeki çevresi birazcık kimlik bilincinden yoksun bıraktıysa, genelde öyle olduğunu sayabiliriz.Bu çocuk artık elden çıkmıştır ve onun asimile olmaması adeta imkansızdır...Biz, bu sistemi yorumlarken tek bir dalda duralım - kalalım &ndash; Türküler!Babaannemizin söylediği türküleri, okulda bize dayatılan yabancı türkülerle karşılaştıralım.Ninemizin türküleri evde, tarlada ve ağır çalışma koşullarında hep söylenirdi.Okulda ise, her öğrenci zor derslerden nefes almak için, can atarak müzik dersini bekliyordu.Neden &ldquo;zor dersler&rdquo;?Bunlar matematik veya başka bir ders değildi.Onlar, sizin evdeki, sokaktaki konuştuğunuz Türkçe dilinde değildiler. Tüm dünyanıza karşı, tanımadığınız ve görülmemiş bir dev gibi korkunç yenilikte, sonuçta sizin için yabancı bir dil...Evdeki anne baba yardımı da sizi pek rahatlatmıyor ve huzur vermiyor.Onların bildiği yabancı dil, yarım yamalak ve sık sık hata yapmanızı ortaya çıkarmaktaydı.Bazı öğretmenler, kimisi Türkçeyi az veya çok biliyordu, kimisinin içi ve dışı ise sizin etnik kimliğinize karşı bin kere nefretle doldurulmuştu.Bize karşı besledikleri kin ve nefret, genelde bir cümleyle dışa vuruyordu:&ldquo;Siz, cahilsiniz, cahil de kalacaksınız!&rdquo;Buna benzer hakaretlerden dolayı, birinci sınıfı, 32 öğrenciden sadece 12 kişi bir üst sınıfa geçebilmişti...Tabii ki, arkadaşlarımızdan bazıları daha iki üç yıl aynı sınıfı tekrar edeceklerdi...Siz ise, sınıf tekrar eden yaşça sizden daha büyük ağabeyler ile devam edecektiniz...Ara sıra öğretmenleriniz bazen size karşı daha insacıl ve yumuşak davranabilirlerdı, birer insan olduğunu hatırladıkları da olurdu; ama genelde nafileydi...Gelelim o çok  merak ettiğiniz müzik ve türkü söyleme derslerine.Bu ders saati esnasında genelde sizin ana sütü gibi çok sevdiğiniz ve beğenip söylediğiniz Türkçe türküleriniz aşağılanırlardı ve asla kabul görmezlerdi.Daha bebek beşiğinde annenizden dinlediğiniz o güzel türkülerinizi hiç bir sahnede söyleyemiyordunuz, onlar için hiç bir zaman alkış toplayamıyordunuz...Evet, türkülerinizi bir tek ormanda söyleyebiliyordunuz ve sizleri sadece kuşlar alkışlıyorlardı, bir de karşı tepelerde çayır bicen tırpancılar sizleri dinler ve alkışlardı...Karşı yamaçda yaşlı Pomak amcanın haykırışını hiç unutamazsınız: &ldquo;Fatmeeee, bir daha söyleee!&rdquo; Küçük Fatme ise henuz yasakların sebebini ve nedenini bilmezdi. Bundandır korkusuzca ve özgürce ormanlarda türkü söylemeleri...Ama, bir iki yıl daha geçince, bu küçük bülbülün sesi de susturulacaktı...Yıllar geçtikçe, Türkçeniz, ana diliniz ve türküleriniz aşağılandıkça aşağılanacaklardır, sistem size o yabancı türküleri dayatacaktır ve sadece onlar için sahnelerde alkış toplayacaksınız.Böylece, bu sahte alkışlara yetiştirileceksiniz ve kırık kanatla uçmaya çalışacaksınız...Türkçe türkülerimiz, babaanne türkülerimiz ise yıllar boyu sahne köşelerinde toz toplamaya devam edeceklerdir.Onları, beyninizin gizli bir köşesinde koruyacaksınız.Susuz, güneşsiz ve toprağın sıcacık nemli kucağından mahrum kalmışlardır, artık  ölmek üzerelerdir...Siz, o türküleri gizleyip muhafaza etmek zorundasınız.Artık büyüdünüz ve aile de kurmuşsunuz.Evinizin mutfağında çanak-çömlek yıkar, kendi türkülerinizi sessizce mırıldanırsınız...Evet, mırıldanmak da bir nevi sözsüz söylemektir; çünkü bir komşunuz, bu &ldquo;yabancı sözleri&quot; duyabilirdi ve sizi ele verebilirdi... Ama çocukluğunuzdan beri içinizde ukte kalmış o ana vatan özlemi ve merakı yok muydu?Şöyle bir gitsen Anadolu&#39;ya, bir binsen sahneye ve bir söylesen içinden özgürce gelen o hayat dolu Türkçe türkülerini: &ldquo;Biçerim, biçerim anneciğim demedim dolmaz...&rdquo; Ve bu tür anlarda, çeşmeden akan sular, gözyaşı damlalarına karışır, yutar gider, onları da yok eder.Tam da sizin türkünüz gibi...Çoluk çocuk edinirsiniz, ona içinizdeki sevimli Türkçe türküyü söyleyemezsiniz..Korku var! Sizi başlıca bu sistem öylesine bağlamış ve bastırmış ki, işinizden kovulursunuz...Hele diyelim, çocuğunuz gidip anaokulunda sizin türkünüzü söyledi.İşten kovulmak değil, hapis bile sizi kurtaramaz!Dönüverirsiniz, kendi iç dünyanıza kapanırsınız...Ama çocuğunuza nasıl bir türkü öğreteceksiniz?Her ne kadar iyi bir makamı ve sözleri olsa da, o yabancı nakarattaki türküler hiç bir zaman içinizi ısıtmayacaktır... Gece olur. Ah, geceler!Onlar sizin özgürlük dolusu dünyanızdır.Ses çıkarmadan, istediğiniz türküyü &ldquo;bağırıp-çağırırsınz...&rdquo; İçinizi döker, boşaltırsınız. Orada kimse yok.Size, okul sisteminin öğrettiği &ldquo;Yok, Allah!&rdquo; dahi yanınızda yok olamaz...Siz varsınız, Allah&#39;ınız var, Türkçeniz var, Türkünüz var!Var da var!Bir kabus gibi geçer gider karanlık gecelerin hakimiyeti...Başınız o kadar dolmuş ki, sabah sabah beyninizin içinde hala iki türkü karşı karşıya savaşır ve sizi günün acılarını karşılamaya çağırırlar...Sıkıp dişlerinizi, onları evde bırakıp okula gidersiniz.Orada artık beyninizin özgür olması isteniyor.Küçük çocuklar sizden bilgi, saygı, sevgi ve bir de Türkçe türkü öğrenmeyi bekliyor...Küçük, dünyaları tertemiz, sizden de tertemiz bilgiler edinmek istiyorlar...Yaa, siz şehirde öğretmen mi oldunuz?O, sevdiğiniz türkünün hali ne olacaktır?Seçin bakalım, söyleyin!Damarlarınızdaki kan akışı hızlı bir yürüyüş değil, adeta bir koşuş, sizi raylardan dışarı çekip gider...Tüm dünyanız gidiyor!İçinizdeki dünya altüst değil, kanlı pıhtıya dönüyor!Yüzünüzdeki tebbesümü asla elden kaçırmamalısınız! Ona, o küçük ve tertemiz dünyalı çocukların ihtiyacı var.Nasıl bir seçenek yapacaksınız? Çok kolay...Bir maske takıp sahneye çıkar gibi derse gireceksiniz...İçinizdeki ana sütü kokan türküyü gizleyip, o yabancı türküyü söyleyeceksiniz...Hem de nasıl? &quot;Seve seve...&quot;Bu maske size yardım etti, diyelim.Günler ve yıllar geçecek.Sizin de çocuklarınız, bu eğitim sisteminde yetişecekler.Sizin iç dünyanızdan hemen hemen hiç haberdar değiller ve içlerinde bir şüphe hissi onları o &ldquo;korkunç ve aşağılık dilde söylenen türkülerden&quot;  daha da uzaklaştıracaktır...Onların hali ne olacaktır?Eyvallah! Demokrasi geldi!Sevinçten zıplayarak uçakların hızını bile geçtiniz...Ve kendinizi anlatmaya çalışırsınız.Zavallı ümitler, inandırıcı olmayan hayaller...İçinizde yıllarca gizlediğiniz gerçekleri anlatmaya çalışırsınız.Ama sizi seven, anlayan çocuklar, kendi çevresinde bu gerçekleri anlatamazlar; çünkü bulundukları çevre onları dışlayıp uzaklaştıracaktır, önlerinde ölümcül sorunlar çıkaracaktır...Onlar, hangi yolu tutacaklardır?Evet, her sorunun bir çözümü bulunur.Ya sistemle beraber olacaksın, ya ona karşı tek başına savaş açacaksın, yada savaşın imkansızlığına aldanacaksın...Anayola koyulmak için yeni sistemin tüm araçlarını kullanmak istiyorsunuz.Bir de kendi öz ana dilinizi savunarak onu yasalaştırmayı arzulamaktasınız...Karşınıza ne mi çıktı, malik-melik (aldatmalık-göstermelik) dersler! Ya da kitap mı yazacaksın?Ha görelim, tek bir kırtasiye sizin kitaplarınızı satışa sunacak mı?Ya da herhangi bir tivi kanalı, sizi ve eserlerinizi tanıtacak mı?Hey gidi çukura basan ayak!Senden önce &ldquo;iz bırakanlar&rdquo; ya tıka basa hapisleri doldurmuş, ya yurdundan yuvasından kovulmuştur...Ey, size dokunamazlaaar!Ama gizliden gizliye önünüzdeki tüm yollar kapalıdır...Bunu geç de olsa ister istemez anlayacaksınız.Eğer mutlaka başarmak istersen, buradan uzaklara göç edeceksin... Batıya mı gittiniz ( kaçtınız )?Hayırlısı olsun! Çok mu mutlusunuz?Türk okulu mu buldunuz? Demeyin!Türk olduğunuzu gizleyemezsiniz!O, çağdaş dönemin dillere destan olan &ldquo;demokrasi yöntemi&quot;, sizi tekrar eritecektir, velev ki, sözde etnik grupları için slogan çok çok dikkat çekici ve inandırıcıdır: &ldquo;Çok şekil beraberliği!&rdquo; Şimdi kapatın gözlerinizi, tıkayın kulaklarınızı, uyku zamanı çoktan ayarlanmıştır...Tam raylı bir sistemin otel kompartımanı!Meğer, asırlar önce kurgulanmış Rusların o planı, bunca Türk halkını asimile etmekten ve devre dışı bırakmaktan ibaretmiş.Eninde sonunda, onu &quot;tüm halklar benimsemiş&quot; ve &quot;başarılı olmuşlar...&quot; <strong>Emel BALIKÇI</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bir-anne_1720480323_TjD05z.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bir anneye nasıl kıyılır ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bir-anne_1720480323_TjD05z.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Halime Yıldız - Haziran Haylazı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/halime-yildiz-haziran-haylazi/2108/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/halime-yildiz-haziran-haylazi/2108/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sun, 23 Jun 2024 15:25:01 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Çiçek değdi mi saça başa, yaz gelmiştir Balkanlılara. <strong>HAZİRAN HAYLAZI</strong> Mavi bir balıkçı teknesindenİndi sahileHaziran haylazıYazzz.Müge çiçeğiSon dizeyi seçtiAçmak içinAferin Beyazzz.Kabuğunu terk edenSalyangozlarınDerdini kim bilirBelkiHayalbazzz.PişmanlığınEn yakın komşusuBayat zaman eczanesiDişe dişMecaza mecazHoş geldin yazzz.Ne güzel yağıyorsun kalbimeSağanak mısın senSevilmek şahaneHazzz.Denize açılan her sokakUmut lütfederElim frambuazDudağım Kirazzz.HeyyyBremen MızıkacılarıBir şarkı çalınAma caz olsunCazzz. <strong>h.ALİ.me</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/halime-yildiz-haziran-haylazi_1719146254_W1cBps.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Halime Yıldız - Haziran Haylazı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/halime-yildiz-haziran-haylazi_1719146254_W1cBps.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Fayette polen gibi hafifti]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/uzunca-oyku/2107/</link>
            <description><![CDATA[“O betimi güç hafifliğine gülle kadar ağır geldi serçe yavrusu. Sonra kelebeğin, mucuk sineğinin ağırlığını da taşıyamadın. Yüreğimin bir kefesine seni, diğerine poleni koydum, biliyor musun, bir miligram bile ağır gelmedin. İşte o nedenle az önce, gökyüzünün maviliklerinde yiteceğin, bir daha seni göremeyeceğim korkusundan kuvvetlice üfleyemedim.”]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/uzunca-oyku/2107/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Thu, 20 Jun 2024 17:27:25 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong>Bu biraz uzunca öyküyü, Bulgaristan&#39;da yaşayan Türk asıllı kardeşlerime sunuyorum.</strong></p>Tüy gibi hafif tanımı, Küçük Peri&#39;nin filiz örneği taze bedenini anlatırken yetersiz kalır. O yüzden onu kavak ağaçlarından dökülen polenlere benzetirim. Dudaklarınızı uzatıp üfleseniz, kendini havada bulacak denli yeğni bir kızdır o. Öyle olduğuna kendimi inandırmış olmalıydım ki bir gün, mimarisi Barok stilinde, büyükbabasından kalma yapının verandasında, Fayette&#39;nin deyimiyle, &ldquo;göbek atarak&rdquo; pişmiş kahvelerimizi içerken, soluğumu üzerine hohladım. Büyükçe, ceren bakışlı, şaşkın gözlerle beni süzdü. Gerçi bakışı bazen beni acındırır, bazen eritir, bazen çapkınca ipiltilerle baştan çıkarırdı. Kimileyin büyüttüğü, erişilmez yaptığı da olurdu. &ldquo;Seni önce serçe yavrusuna benzettim, Küçük Peri,&rdquo; dedim o gün. (Fayette&#39;nin Türkçe anlamı.) &ldquo;O betimi güç hafifliğine gülle kadar ağır geldi serçe yavrusu. Sonra kelebeğin, mucuk sineğinin ağırlığını da taşıyamadın. Yüreğimin bir kefesine seni, diğerine poleni koydum, biliyor musun, bir miligram bile ağır gelmedin. İşte o nedenle az önce, gökyüzünün maviliklerinde yiteceğin, bir daha seni göremeyeceğim korkusundan kuvvetlice üfleyemedim.&rdquo; Yüzüme şaşırma mı hoşlanma mı deyisi anlaşılmayan bir bakış attı. Ardından, karmaşık ruhundan gizemli yansımalar acımsı gülümsemesinde kırılıp ufalandı. Onu varla yok arası, bir polen hiçliğine indirgediğim yargısına varmış olacak ki, sevimli bir dargınlık çatık kaşlarına tünedi. Ama çok geçmeden söylediklerimin derinliklerine bıraktığım abartılı benzetmelerimin inceliğine inebildi. Minnet dolu bir duygunun gönlünden gözlerine akınını gözlemlemek beni sevinçten dört köşe etti. Dünya, Fayette&#39;nin özgürlük dokulu düşüncelerine dar gelir. Değişken yapılı davranış, eylemleriyle beni hep şaşırtır. Aynı anayol üzerinde oturduğumuz, konutlarımız birbirine yakın olduğu için onu kimi bulvarda, kimi dairesinin balkonunda görürüm. Kimileyin ise hiçbir yerde göremem. Bir bakmışsınız, yüreğiyle kucakladığı insanlara sevgisini döker, bir başka gün ise köşe bucak onlardan kaçar. Bazı mahallemizin parkında rastlaşırız ya da pizzacıda, kimi gün düşkün insanların geldikleri birahanesinde. Bazen yalnızlığın tacını giyenlerin dolaştıkları kentin dışındaki ormanda yollarımız kesişiverir. Kimi sırra kadem basar, periye, sanrıya dönüşür. Diğer yakından tanıdığım kız, Rositsa, tavır, davranış, özyapısıyla Fayette&#39;den değişik, düşüncelerinde tutarlı, insanları etnik kimliklere ayırmadan, varsıl yoksul demeden, kalıcı sevgisi ile severdi. Dünyanın tapusu onunmuş gibi Küçük Peri&#39;nin kimi zaman havalı, kurumlu, kozmopolit duruşu onda yoktu. Alman kız, açmazları açımlamayı çokluk içgüdü, dürtüyle, Bulgar kız ise mantıkla yürütüyordu. Rositsa, dal gibi fiziğiyle fakültede bakışların odak noktasıydı. Görüşemediğimiz yıllar boyunca belli belirsiz dolgunlaşmış, kaldı ki erkekleri peşinden sürükleyen eski alımlılığını korumuştu. Borç harç, Tunca ırmağı kıyısında bir restoran açmış, üç, dört yıl çok zor geçmiş, üst üste onu kapatmakla yüz yüze gelmiş. Sonra işlerin azar azar açıldığını, artık çok şükür, sıkıntısızca geçinip gittiğini, dün ilçe merkezimizde ansızın karşılaşınca giderayak anlatmış, beni restoranını görmeye çağırmıştı. Çağırırken pek içtendi. Ayrıca üstüne basa basa, eğer gitmezsem, darılacağını ileri sürmüştü. Başkent üniversitesinin İngilizce Bölümünde öğrenciyken, beni hep sevmiş, saymış, zaman zaman kentin ünlü kafelerine götürmüştü. Restoranın üst katını ofis olarak kullanıyordu. Burada ufak bir mutfak, göz kamaştıran koltuk, kanepelerle donatılı bir antre, konuklarının kaldıkları iki yatak odası vardı. Beni çalışma odasına buyur etti. Maun ağacından yapılmış büronun karşısına, sehpanın iki yanındaki koltukların kapıdan taraf olanına oturdum. Çiy Tanesi&#39;nin (Rositsa adının Türkçe karşılığı) arkasındaki duvarın üst bölümünde bir friz kuşağına gözlerimi diktim. Duvarlar kavuniçi rengine boyanmış, taban onlarla uyumlu, kızılımtırak laminant parke döşeliydi.Başkasınınmış gibi çekinerek, çıtkırıldım bir devim ile koltuğu az geriye çekti. Oturmaya hazırlanırken, konumuna hoşlandırma değeri yüksek bir incelik yükleyerek: &ldquo;Önce birer kahve içelim Aşik,&rdquo; dedi.(Bulgar alfabesinde &lsquo;ı&#39; harfi olmadığı için Rositsa, Işık diyemiyor.) &ldquo;Nasıl olsun kahven, neskafe mi yoksa Türk kahvesi mi?&rdquo; Çiy damlası örneği duru, adıyla özdeş çehresine, ılık, dostça bir sevgiyle baktım. &ldquo;Orta şekerli bir Türk kahvesi olsun,&rdquo; dedim. Beni restoranında görünce, çehresinin tümünü saran o yürekten gülümsemeyle ikinci kez ödüllendirildim. &ldquo;Türk&#39;e de bu yakışır yani,&rdquo; dedi. &ldquo;Kendi kahvesi&hellip; Haydi, çabuk anlat Aşik! Nasılsın, neredesin, evlendin mi, çoluk çocuğun var mı?&rdquo; Görgü kurallarını geçmeyecek ölçüde aralanan dudaklarıma, gerçekte anlamı hoşnutluk olan, ince, alaysı bir gülümseme geldi. &ldquo;O kadar çok soru sordun ki yanıtlamaya hangisinden başlasam bilemiyorum.&rdquo; Kendi tez canlılığına sesle güldü. Gülüşünün tonunda da davranışlarındaki zarafetten yansımalar vardı. &ldquo;Ben böyleyim, bilirsin. Sanki olacakmış gibi bir anda her şeyi öğrenivermek isterim. Nerede olduğundan, ne çalıştığından başla istersen.&rdquo; &ldquo;Turp gibiyim ve de evli değilim. İngiliz Fakültesinden sonra, Almanca kursuna yazıldım. O dili de öğrenmeyi kafama takmıştım. Epey zorladı ama sonunda başardım. Şimdi Almanya&#39;da, Berlin&#39;de, bir turizm şirketinde rehberim.&rdquo; &ldquo;Burada olduğunu söyleseydin, şaşardım. Ülkemizde eli iş tutan adam mı kaldı ki&hellip; Dünyanın dört bir yanına çil yavrusu gibi dağıldık. Uğruna yanıp yakıldığımız demokrasi bak ne yaptı; bizi tundan tuna attı. Kendi sanayimizi kurmazsak, Avrupa&#39;ya yaranma, yamanma, avuç açma gibi acınacak halimiz ömür boyu sürer. Yerli kaynaklara dayalı, ekonomik kalkınmayı başlatacak bir yönetimi işbaşına getirmek artık kaçınılmaz oldu.&ldquo; Geçen rejimin dışa bağlı siyasetinin yol açtığı, ağır ekonomik çöküşten kurtulmak için işleyimi kuracak yeni bir siyas&icirc; oluşumu destekleyip desteklemeyeceğim konusunda sanırım, nabzımı yoklamak istiyordu. İçe yönelik bakışım, usumun karar verme yetisinin gözleri içinde dolaştı. İnce eğirip sık dokumadan onayını verdi verecekti. Çiy Tanesi&#39;nin başlatacağı, ileride belki partileşecek girişimine tanıdıkları, çevresi katılırlar mıydı bilmiyorum. Ne var ki ben, yanında yer alma eğilimimin gitgide canlanan etkinliğini ruhumun gözelerinde duyumsamaya başlamıştım. Buram buram özlem tüten anılarımdan Fayette&#39;yi aldım, Rositsa&#39;nın sağ yanına getirip koydum. Ama aralarındaki ayrımın kıyaslanamayacak boyutta olduğunu bilmem, o duygunun sönüvermesine neden oldu. Varlıklarını kendileri olmaya adamış, her bakımdan birbirinin karşıtı bu iki kızın, yalnız tek ortak noktaları vardı; üstüne toz kondurmadıkları onurlarına olağandışı düşkündüler. Kişiliklerini tartışmaya açsanız belki susarlardı. Ne ki konu onurları olursa, sözlerinizin ipeksi dokundurmalarını bile taşımayacak denli duyarlılaşıyorlardı. <strong>Ahmet Türkay </strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/uzunca-oyku_1718895731_PQI2vk.webp" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Fayette polen gibi hafifti ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/uzunca-oyku_1718895731_PQI2vk.webp"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Her gün yaşamak]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/her-gun-yasamak/2083/</link>
            <description><![CDATA[*** Rodop dağlarında gezen yalnız bir ceylanım ben, / Ürkek, / Yorgun bir kalp taşıyorum yaralı gönlümde...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/her-gun-yasamak/2083/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sat, 11 May 2024 16:45:15 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Şefika Refik</strong><strong>___________</strong> Rodop dağlarında gezen yalnız bir ceylanım ben,Ürkek,Yorgun bir kalp taşıyorum yaralı gönlümde.Kelebekler misali olsa da ömrüm,Vurulsam da zalim avcıların kör kurşununa ansızın&hellip;Yine coşarım,Yine akarımKıvrım kıvrım kıvrılan nehirlerin denizler aktığı gibi. Yaşlı çınarların dallarında tek kalmış bir yaprağım ben,Kurumuş,Rengi solmuş,Savrulmuş rüzgarlarla birlikte uzaklara.Soğuk,Buz kesmiş topraklara değse de bedenim,Güz yağmurlarından nefes bulur sessizce,Yine can katarım canıma. Yaban ormanlardaki geçilmez bir patikayım ben,Uzun,Daracık bir çizgi gibi uzanırım hep en derinliklerine bilinmezlerin, Dört yanı kapalı olsa da yollarımın dağlarlaYeni yollar kazarım çıplak ellerimle,Yine deler geçerim o dağları,Herkese ve her şeye inat Yemyeşil vadilerde sabahın ilk ışıklarıyla açan bir çiçeğim ben, Narın,Naif,Temiz,Baş harfiyim, yepyeni bir şiirin,Yepyeni bir gelecek defterinin baş sayfasıyım.Kardelen misali,Hep cesurca yükseltirim başımı&hellip;Yağsa da üzerime karlar, donmam,Yaksa da güneş; erimem,Her gün doğar yenidenVeHer gün yaşarım! ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/her-gun-yasamak_1715435614_z3DMn7.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Her gün yaşamak ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/her-gun-yasamak_1715435614_z3DMn7.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Duygu ve Düşüncenin Derinliğine Dokunan Şair]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/duygu-ve-dusunce/2082/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/duygu-ve-dusunce/2082/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Fri, 10 May 2024 13:51:28 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Şiirleriyle, duygu ve düşüncenin derinliğine dokunan şair Firdevs Büyükateş, günümüz Kuzeydoğu Bulgaristan&#39;ın Deliorman topraklarında doğmuş ve Türk Edebiyatı&#39;nda yer edinmiş, Balkanlar&#39;ın ve Türkiye&#39;nin önemli şair ve yazarlarından biridir.</p><p>İlk ve orta okulu doğduğu Yenipazar ilçesine bağlı Kaykı (Stoyan Mihaylovski) köyünde, lise eğitimini ise merkez şehri Şumnu&#39;da tamamladı.</p><p>Daha çocuk yaşlarında, kendi deyimiyle &lsquo;edebiyatın en büyülü dalı olan&#39; şiire, merak sardı. Öğrencilik yıllarında, şiirde yeteneğini ilan etmiş ve çalışma hayatına atıldığında muhabirliğini de yaptığı; Bulgaristan&#39;da haftada üç sayı çıkan ve Türkçe yayımlanan &lsquo;Yeni Işık&#39;, &lsquo;Filiz&#39;, gençlik teşkilatının Türkçe yayını &lsquo;Halk Gençliği&#39; gazeteleri ve aylık &lsquo;Yeni Hayat&#39; dergisinde şiir ve yazıları sıkça yer almaya başladı. Zaman zaman, Sofya Radyosu Türkçe Yayınlar Bölümü&#39;ne misafir sanatçı olarak katıldı. Şiir, röportaj ve mizah programları hazırladı.</p><p>&ldquo;Onu diğer kadın şairlerden ayıran bir önemli fark da onun hiciv ve mizah şairimiz olmasıdır. Mizah ve hiciv yüklü şiirleri, epigramları, manilere ve halk türkülerine hiciv ve mizahlı mısralar ekleyerek toplumdaki düzensizlikleri tenkit etmesi, şiirimize yeni bir ses getirdi.</p><p>Ancak, Bulgaristan&#39;da eserlerini yasaklar yüzünden kitaplaştıramadı. Çağdaş Türk kadınının iç dünyasını iyi tanıyan ve onun duygularını sıcak, canlı ve renkli imgelerle terennüm eden kadın şairlerimizdendir.&rdquo; (Şair ve araştırmacı Dr. Şaban M. Kalkan)</p><p>&ldquo;Altın Çağı&#39;nı&rdquo; yaşayan Türk Edebiyatı, 70&#39;li yılların sonuna kadar ve dönem sonrasında, çağdaş Bulgaristan şairlerinin var olma mücadelesinde büyük etkisi olan şairlerimiz: Mehmet Çavuş, Naci Ferhat, Osman Aziz, Sabahattin Bayram, Şaban Kalkan, Sabri İbrahim vs. gibi değerlerimiz ile, şair Firdevs Büyükateş tanışma ve çalışma fırsatı yakalamıştır.</p><p>Yakından ilgilendiği ana dili ve kültür ilişkisi bağlamında; sözcüklere katılan değere ve estetik bakışa önem vererek, sevdiği o edebiyatın büyülü dalına yönelik, kendini sürekli geliştirmiştir. Edebiyat yarışmalarına katılarak birçok ödüller almıştır.</p><p>Totaliter rejimi tarafından yürütülen asimilasyon politikaları sonucu, 1989 yılında, şair ve yazarların büyük çoğunluğu ağır baskılardan bunalıp &ldquo;ötesi&rdquo; dedikleri Türkiye&#39;ye sığınmışlardır.</p><p>Bu zorunlu göçe tabii tutularak, Firdevs Büyükateş de ailesiyle birlikte, belirli bir süre Edirne&#39;de, daha sonra Kırklareli&#39;ne yerleşti.</p><p>Önce özel bir şirkette muhasebecilik yaptı. Beş yıl, Kırklareli Gazi Evleri Kütüphanesi&#39;nde çalıştı, belediyede çevirmenlik yaptı.</p><p>Bu arada şiir yazmaya da devam etti. Şehirdeki Kültür, Sanat ve Edebiyatçılar Derneği&#39;nin ( KIRKSEDER ) kurucu üyesi olmakla birlikte, yıllarca yönetim kurulunda görev aldı.</p><p>Trakya Bölgesi, Kırklareli&#39;nin yerel basın öncülerinden &ldquo;Önadım&rdquo; gazetesinde 14 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı ve zaman içerisinde 6 ayrı antolojide şiirlerine yer verildi. 10 yıldan bu yana İLESAM üyesidir.</p><p>Şair Firdevs Büyükateş&#39;ten bahsederken, aynı yılda ve yörede doğan kalem arkadaşı, bir yıl önce aramızdan ayrılan gazeteci, şair ve yazar, merhum Naim Bakoğlu:</p><p>&ldquo;Türkiye Cumhuriyeti&#39;nde, yüreğinin aslına yakışan soyadıyla, birden ortaya çıkıverdi. Ardı ardına bir değil, iki değil, tam altı kitaba imza attı. Bunlardan beşi duygu yüklü şiir bahçesi, bir de düzyazı incisi&hellip;&rdquo;- demişti.</p><p>Bu vesileyle geçmiş zaman olur ki, kitapların baskı tarihlerine göre 8 adete ulaştığı ve aynı zamanda şiire göre daha esnek bir anlatım biçimi olan ikinci düzyazı kitabı dahil olmak üzere yayınladığı bu yapıtların başlıklarını yıllara göre sıralayalım: &ldquo;Ben Ağlarken Gülümserim&rdquo; - şiir (2005), &ldquo;Yüreğime Ektim Seni&rdquo; &ndash; şiir (2009), &ldquo;Ağlatan Şarkı&rdquo; &ndash; şiir (2012), &ldquo;Damla, Damla Balkanlar&rdquo; - şiir (214), &ldquo;Kalemin Dili&rdquo; &ndash; düzyazı (2014), &ldquo;Ateşi Öpünce&rdquo; &ndash; şiir (2015), Gönlümün Yankıları&rdquo; &ndash; düzyazı (2019) ve &ldquo;Birkaç Asır Bende Kal&rdquo; &ndash; şiir (2023).</p><p>Doğrusu, 34 yıla sığdırılan ve takdire değer bir edebi birikimi olduğunu belirtelim. Uzun soluklu ve yorucu bir yolculuğa da adım atmış olup, önceden alınan ciddi bir karar olduğunu sezinliyorum. Çünkü, hayatımızda toplumsal ve kültürel değerleri, halk bilincini canlı tutmasında arayış içerisine giren her edebiyatçının yolu, maraton koşuçuluğu olarak nitelendirdiğimiz ve özellikle şiirde başarıya giden, ulaşılabilecek tek yol olduğu bilinir.</p><p>Rejim değişikliğinden sonra, Bulgaristan&#39;dan birçok şair ve yazarımız Türkiye&#39;ye sığındıklarında, 70&#39;li yıllarda ve sonrası; kategorize edilemeyen &ldquo;toplumcu gerçekçilik&rdquo; adı altında ve araç olarak kullanılan, politik amaçlı slogancı şiirin etkisinden sıyrılarak eserlerinde; baskıların ruhsal etkileri, gelenek ve göreneklere bağlılık, yaşam sevincini, Türkiye sevgisi gibi önde gelen konu ve temalarını gündeme taşıdılar.</p><p>Bu bağlamda, şair Firdevs Büyükateş, gündeme taşınan konularla ilgili; duygu denkliğiyle, geliştirmekte olduğu dili ve üsl&ucirc;buyla, kendi düşüncelerini aktardığı şiir ve düzyazı yapıtlarında örnek teşkil ederek, okurları ile eserlerini paylaşmaya devam etmektedir.</p><p>Birçok şair suskunluğunu şiirle bozar; konuşamadıklarını, yüreğinde yıllarca biriktirdiklerini, söyleyemediklerini şiir diliyle anlatır.</p><p>&quot;Ben, kendimi pek fazla ifade edenlerden değilim. Benim dünyamda kişiyi eserleri anlatır!&rdquo; &ndash; diyor kendisi, &ldquo;Birkaç Asır Bende Kal&rdquo; başlıklı kitabının ön sözünde.</p><p>Ama, okurlara hitaben verdiği kısıtlı bilgiler dahilinde, aldığı ödül ve plaketlerden bahsetmiyor, bahsetmeyi de sevmiyor, anladığım!</p><p>Oysa, 23-24 Eylül 2016 yılı tarihleri arasında, Romanya&#39;nın Braila İlçe Meclisi, İlçe Kütüphanesi ve Romanya Yazarlar Birliği tarafından düzenlenen bir etkinliğe katıldı. Balkan ülkelerinin katılımıyla, festival havasında geçen bu etkinliğin amacı, Balkanlar&#39;da Türk Edebiyatı ve kültürlerarası bir diyalog başlatmaktı. Davet üzerine, her yıl bölge ülkelerinin temsilcileri, kendi kültürünü ve edebi eserlerini tanıtmaya yönelikti.</p><p>Balkanoloji ilminin kültürel gelişimine katkıları nedeniyle, Türk Şiiri dalında, şair Firdevs Büyükateş&#39;in kazandığı birincilik ödülü ile çok önemli bir başarı elde ettiğini hatırlatmış olalım.</p><p>Firdevs Büyükateş&#39;in, &ldquo;Birkaç Asır Bende Kal&rdquo; başlıklı en son kitabının editörlüğünü yapan ve yerel gazetede yayınlanan köşe yazılarını kitaplaştırmaya yönlendiren Kırklarelili şairimiz Hasan Öztürk&#39;ün kısa bir değerlendirmesindeki:</p><p>&ldquo;Betimlemelerine hayranım! Bir insan; bu kadar mı yüreğinin kıyısını, köşesini, bilinemeyen, bulunamaz duygularla bu kadar süsler de, köşe bucak, kıyı kenar arar tarar, bu betimlemeleri bulur buluşturur da şiirinde kullanır?&rdquo; - ifadesine katılmamak mümkün değil.</p><p>Genel hatlarıyla, yapıtın bir özeti olarak şiirsel eklemeleri de ihmal etmemiş:</p>&ldquo;Acımı yatırdım iki dizimeDikerim gönlümün kırıklarını&hellip;&rdquo; <p>mısraları şiirin harcı olan örnek betimlemelerdir. Ve isyan çağrışımı olarak nitelendirdiğim örnek bir kıta eklemiş:</p>&ldquo;Asaletti sözde bizim yolumuzYalan dolana boyun eğmezdikParamparça kanadımız kolumuzBir kimseyi hatır için sevmezdik.&rdquo; <p>Örneğin, &ldquo;Yaprak Dökümü&rdquo; şiirinde de olduğu gibi, esas ana konu, kaybettiğimiz insani değerler üzerine bazı gerçeklerin dışa vurum özelliğini taşımaktadır.</p><p>İşte bu kadar kısa ve öz, ancak şair anlatabilir demekten, alamıyorum kendimi.</p><p>&ldquo;Ateşi Öpünce&rdquo; başlıklı bir diğer yapıtındaki ele aldığım eserlerinde ise, sade ve yalın bir dille ruhunun aynalarında, şu mısralarla yüzleşiyor şair:</p>&ldquo;Huzur veresiye, acılar peşinSönmüyor yüreğim, denize dalsaDeğişmez adresi hasretin, kesin!Üstüme vuslatın yağmuru yağsa.&rdquo; <p>Sayfaya odaklandığımda, bilhassa şiirin gelişim bölümünde ve kıtanın 2 ayrı mısralarında</p>&ldquo;&hellip;yanığa kokuyor umudun sesi&rdquo;&ldquo;elimin ucunda gurbet ötesi&rdquo; <p>- sözleriyle, tüm diğer şiirlerinde de olduğu gibi, duraksıyorum.</p><p>Eğer edebiyatın çıkış noktasını ele alırsak; şairin kendi ruhundaki sezi özelliklerine, öz ve inandığı değerlerini sade bir dilde anlatımla, okurun yüreğine dokunma çabası olgusunu sezinliyorum. Örneğin, &ldquo;Sözü az söyle, güzel söyle!&rdquo; kuralının bir çağrışımıdır adeta, ki &ldquo;Ruhumun Aynalarında&rdquo; başlıklı bu şiir sadece 3 kıtadan ibaret ve diğer eserleri gibi, &ldquo;minyatür şiiri&rdquo; hatırlatmaktadır.</p><p>Örnekler paralelinde, birçok eserlerinde olduğu gibi, şairin son kitabındaki orta sayfalarında yer alan &ldquo;Yeşil Sızı&rdquo; başlıklı şiirin ikinci kıtasında mısraları ile şair, duygu ve düşüncenin derinliğine dokunuşu çabasında olduğudur:</p>&ldquo;İçinde bir ateş yanar boyuna Gözünde her damla bir deniz olurSonrası, hasretin çelik kolundaPeşinde koşmaktan, yıllar savrulur&hellip;&rdquo; <p>mısraları, okurun hayallerini zorlayarak &ldquo;ayrılıkların, susuz çöllere benzerliğini&rdquo; tasvir ederken, tüm şiirlerinde aynı duygu çalkantıların serzeniş özellikleri dökülüyor kaleminden.</p><p>Zaten bu düşünsel derinlik, kişisel anlam taşıyan mısraların, okuyucuda etki yaratması amaçlı değil midir? Kişiliği ile eserleri arasında oluşturduğu sıkı bir bağ izlerini taşımaktadır. Her şiir bir hik&acirc;yeye götürüyorsa insanı ve hayatın inişli çıkışlı kırıklarıyla yüz yüze geliyorsa, içsel bir dürtüden kaynaklanan bu yapıtlar, hayatın ta kendisi ve bir parçasıdır.</p><p>Bir şiirde, okurun kendi duygularına dokunulduğunu hissediyorsa eğer, yaşadıklarını istemsizce kıyaslamaya başlar, hayat bakış açısı genişler ve gelişir. Mısralar arasında kaybolur insan. Ve daha birçok örnekleri tüm yayınladığı eserlerinde benzeri örnekler mevcuttur.</p><p>Şair Firdevs Büyükateş, hayattan örnekleriyle ve tüm yapıtlarında evrensel konular zenginliği bakımından çok renklilikten yanadır:</p><p>Türkiye sevgisi (&rdquo;Türkiye&#39;m&rdquo;, &ldquo;Ben Bir Türk Kadınıyım&ldquo;, &ldquo;Vatan Bölücülerine&rdquo;), göç olgusunun bıraktığı ruhsal etkiler (&ldquo;Kader&rdquo;, &ldquo;Sürgün&rdquo;, &ldquo;Gülistan Yurdum&rdquo;, &rdquo;Yaralı Mevsim&rdquo;) aşkları (&ldquo;Aşk Masalı, &ldquo;Mucize&rdquo;, &ldquo;Mücevher Gibi&rdquo;, &ldquo;Gözlerin&rdquo;, &ldquo;Sana&rdquo;), hüzünleri, sitemleri, özgürlüğün tadını, sıla hasretini, doğa güzelliklerini, merhameti, neşesini, tutkularını vs. anlatır şair.</p><p>Ancak, nasıl bir tutkudur ki, anlam bütünlüğü içerisinde etkileyiciliği ve şiirselliği hep bir arada yakalayabilmiştir. Şair işçiliğinin en belirgin özellikleri; kişisel söz, beyinleri zinde tutan dilsel deneyimlerin öncelikli oluşu değil midir?</p><p>Dolayısıyla şair, kendi yüreğinde yoğurduğu uyum içindeki sözcükleri, hece ölçülü kalıplara sığdırmış ve içerik yeniliklerine de yer vererek, duygu yoğunluğunu derinlere taşımıştır. Özellikle de ele alınan konuları farklı biçimde ve kendine has bir üslupla ifade etmektedir.</p><p>Sadece şiirlerinde değil, yayınladığı düzyazılarında, sözcüklerle haşır neşir olması ve anlatım biçimini farklı boyutlara taşıdığı o ifadeler, düşüncenin zenginliğini de açıkça ortaya koymaktadır.</p><p>Bu bağlamda şair Firdevs Büyükateş, şiirin harcını oluşturan betimleme, düşlemeler, tunç uyaklarla ve duygu denkliğiyle geliştirmekte olduğu üsl&ucirc;buyla, yaşamın amacı ve anlamı üstüne düşüncelerini eserlerinde okurları ile paylaşmaktadır.</p><p>Bugüne kadar yayımladığı 6 şiir ve 2 düzyazı kitaplarıyla ilgili, Balkanlar ülkeleri, uluslararası yazarlar ve şairler toplantılarına katılmış, Türkiye&#39;de ve Bulgaristan&#39;ın birçok şehirlerinde yayın tarihlerine göre tanıtımlar yapılmış, şu ana kadar söylenenlerin yanı sıra, yaratıcılığı konusunda okuyucuların desteğini almıştır.</p><p>Sonuç olarak, &ldquo;Kalemin Dili&rdquo; ve &ldquo;Gönlümün Yankıları&rdquo; düzyazı kitaplarından sadece bahsetmekle yetinmiş olup, şiire göre daha esnek bir anlatım biçimi ve akıcı bir dille taşımasıyla, kişiliğine özgü bir dille, özlü sözlerini hatırlatalım:</p>&ldquo;Suskunluklarım vardır benim, kusura bakma! Dilim, kalemim kadar konuşkan olamadı, hiçbir zaman. Bazen düşünüyorum da, belki de, bu benim en güzel yanım! Kalemim, kelamın en dik halidir. Onu getirirse, sadece sevgi getirir dize!&rdquo;<p>Yahya Akbulut</p><p> Çorlu, 10.05.2024</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/duygu-ve-dusunce_1715338288_v1YSdz.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Duygu ve Düşüncenin Derinliğine Dokunan Şair ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/duygu-ve-dusunce_1715338288_v1YSdz.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Düşünce yastığı, duygu yorganı olan şair]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/dusunce-yastigi-duygu-yorgani-olan-sair/2081/</link>
            <description><![CDATA[* Bu şiir kalıbı artık evi barkı, yurdu, ocağı olmuş, ayrıca halk şiirine de özel bir ilgi ve sevgisi vardı. Öyle bir sevgiydi ki bu; sanki Karacaoğlan gibi sazını omuzlayarak (Hocamız saz çalmayı da biliyordu) şiirlerinden bestelediği (Cebeci, aynı zamanda besteler de yapıyordu) şarkıları, türkülerini, Deliorman’ı, Doburca’yı, Geriova, Rodoplar'ı köy köy gezerek seslendirecekti.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/dusunce-yastigi-duygu-yorgani-olan-sair/2081/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Mon, 06 May 2024 17:51:15 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Annemin has ninnilerinde buldum seniYunus&#39;un dizelerinden içtimOzanların sözleri büyülediler beniHalkımın türküleri ile kendimden geçtim. <strong>( Cebeci&#39;nin, Türkçeye adadığı, Diller İçinde Bir Dil şiirinden.)</strong><p>Türkçede diyalektler, özellikle Deliorman ağzı üzerine araştırmalar, incelemeler yapan, bu yöre ağzına ilişkin bir de sözlük hazırlayan, halkbilimi derleyen, bilimsel boyutlu tarihsel araştırmalar yapan, şair İsa Cebeci&#39;nin Türkçeye sevgisi işte böyle sonsuzdur. Onun bu sevgisinin kutsallığı ve yüceliğini pekiştirmek için,</p> Karamanoğlu Mehmet beyve Atatürkümüz Seni seven,koruyan, yücelten erlerdiOnlarsız yaşamazdı ne şarkı ne türkülerimizOnlar seni kendinden daha çok severdi<p>dizelerini eklemeliyim.</p><p><strong>(Çalkalan Gönlüm Çalkalan şiir kitabından.)</strong></p><p>Yazıncıda, sezi, duyular, sanatçı olmayandan daha üstün, gelişkin, güçlüdür. Sevgi, özlem de öyle. Söz konusu dil olunca, o sevgi baskın bir sel olur. Hele anlatıma en yatkın dillerden biri Türkçeyse bu, sevgi, denizlerce, anadenizlerce büyür, çoğalır. Dünyanın bütün dilleri güzeldir ama belki bizim olduğu için Türkçemiz, ninnilerle, türküler, mani, ağıt, tekerleme ve şiirlerle, sanırım bir o kadar daha güzelleşir.</p>Emrah der ki düştüm dileBülbül figan eder güleGüzel sevmek sarp bir kaleYa alınır ya alınmaz. <p>Ahmet Kutsi Tecer&#39;den bir dörtlük örneklemesiyle görüşümü kanıtlayayım:</p>Gözlerimde parıltısı bakır bir tasınKulaklarım komşuların ayak seslerindeVarsın bir yudum su veren olmasınBaşucumda biri su yok desin de<p>Bir Türk dili uzmanı, tarih araştırmacısı ve yazar, şair İsa Cebeci&#39;de Türkçe sevgisi elbette ki derin ve kapsamlı, bir başka deyişle sınırsız olacaktı. Türkiye&#39;de Köy Enstitüleri neyse, pedagoji okullarının da Bulgaristan Türkleri için o olduğunu ve Cebeci hocanın o okullardan birinden mezun olduğunu burada vurgulamalıyım. Bulgaristan&#39;da sosyalist devrim, tüm İmam Hatip Okullarını kapatmış, Şumnu&#39;daki yüksek kısmından öğretmenlerin devrime bağlı olanlarını yeni açılan, lise düzeyindeki köy öğretmeni yetiştiren okullara atamıştı. O öğretmenlerin kimisi İstanbul&#39;da, kimisi Mısır&#39;da öğrenim görmüş, bilecen kimselerdi. Görevlerini gönülden, isteyerek yaparak öğrencilerine, üniversite düzeyinde bir hazırlık vermişlerdi.</p><p>Bulgaristan Türkleri Edebiyatına baktığımızda, yazar ve şairlerin büyük bölümünün o köy öğretmenleri liselerinden mezun olduklarını görürüz. İsa Cebeci hocamızın birikim ve donanımın temelinin de orada atıldığı savlaması hiç de abartılı olmayacaktır. Doğallıkla onun Sofya Üniversitesinin Türk Dili Bölümü mezunu olduğunu, hele, yoğun kişisel çabalarını da göz ardı etmemek gerekir.</p>Merhaba Silistrre!Merhaba mehter dedemin şehriMecit Tabya&#39;dan seyrediyorum seni Gönlüm köpük köpük dalgalanıyorSeyrederken yemyeşil tepedenGöklere yükselen pırıltılı çehresini <strong>(Merhaba Silistre şiirinden.)</strong><p>İsa Cebeci, genelde seslem ölçülü (Hece vezni) şiirler yazıyordu. Bu klasik şiir tekniği yüreğinde yer etmiş olmalı ki, yer yer serbest şiire kaçamaklar yaptıysa da huzuru kesenkes hece ölçüsünde buluyordu. Bu şiir kalıbı artık evi barkı, yurdu, ocağı olmuş, ayrıca halk şiirine de özel bir ilgi ve sevgisi vardı. Öyle bir sevgiydi ki bu; sanki Karacaoğlan gibi sazını omuzlayarak (Hocamız saz çalmayı da biliyordu) şiirlerinden bestelediği (Cebeci, aynı zamanda besteler de yapıyordu) şarkıları, türkülerini, Deliorman&#39;ı, Doburca&#39;yı, Geriova, Rodoplar&#39;ı köy köy gezerek seslendirecekti.</p><p>Şiirleri, bilinci zorlamayan ama sıradan olmayan, acılar, sızılarla örülmüş, çıtkırıldım bir düşünbilimsellik içeriyor. O sessiz başkaldırısı ile düşünce yoğunluğu labirentinde yolunu şaşıran Batı hayranı yalaka şairlere, inadına gelenek, inadına seslem ölçülü şiir, diye meydan okuyor. Arapsaçı gibi mi ya da içi çıkmaz bir ceviz gibi mi olmalıdır şiir? Sanırım, insanları şiirden soğutan, işte bu postmodern, sağlıksız, çürümekte olan yazınsal görüştür. Savrukluk bir ölçüt olmuş, ne denli bilinç yorucuysa yapıt, o denli tutulur yargısı egemen yazınımızda. Şiir elbette düşünsel derinlikli olacaktır. Ne var ki derinliğin de sınırı olmalıdır. Düşüncede derinlik,</p>Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hürVe bir orman gibi kardeşçesine <p>diyen Nazım&#39;ın imge yoğunluklu dizelerindeki gibi kararınca olmalıdır. Nazım Hikmet anlaşılır şiirler yazdı. Ne yitirdi peki? Hiçbir şey yitirmedi, tersine çok şey kazandı. Dünya dün, şiiri önünde saygıyla eğiliyordu, bugün de eğiliyor. Şiirleri, Ömer Hayyam, Mevlana&#39;nınkiler gibi ilelebet okunacak.</p>Kim demiş ki ömür bitmeyecekYavaş yavaş bitiyoruz arkadaşKim demiş ki gelenler gitmeyecekGeldik işte gidiyoruz arkadaş <strong> ( Çalkalan Gönlüm Şimdi kitabından)</strong><p>Arkadaş şiirinden alıntıladığım yukarıdaki koşukla, geçen yıl aramızdan ayrılan İsa Cebeci hocamın yaş gününü kutluyorum.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/dusunce-yastigi-duygu-yorgani-_1715007843_oBdIpO.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Düşünce yastığı, duygu yorganı olan şair ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/dusunce-yastigi-duygu-yorgani-_1715007843_oBdIpO.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Şiire Bulanan Düşlemler]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/siire-bulanan-duslemler/2078/</link>
            <description><![CDATA[Cebinde bir kahvelik para, bir tanıdığa rastlarsın umuduyla meydanlıktan tren garına değin sokağı iki kez indin çıktın. Rastlayamayınca, kapısı üstüne: “Dön, dolaş yine bana gel” yazılı tabela asacağını söylediğin kafeye oturup kahveni içtin, hiç kuşkusuz birileri gelir, beklentisini koruyarak oyalandın. Kimse gelmeyince oradan kalktın, deniz bahçesinde, birkaç uzun turun ardından yazarlar kulübüne yöneldin.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/siire-bulanan-duslemler/2078/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Fri, 26 Apr 2024 00:13:08 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>&rdquo; İçimde anadan doğma cesaret</strong><strong>Sonradan edindiğim bir de umut </strong><strong>Kuşluk vakti düştüm şöyle yollara </strong><strong>Efk&acirc;rlıyım ben, başım bulut bulut&hellip; &quot;</strong><strong>Yarın, 26 Nisan 2O24, yalnız Bulgaristan Türk azınlığın değil, evrensel insan haklarının da gözü pek savunucu, Recep Küpçü&#39;nün uçmağa varışının kırk sekizinci yıldönümü. Aşağıdaki, Şiire Bulanan Düşlemler denemesini yayımlayarak söylencesel ozanımızı rahmet, sevgi ve özlemle anıyorum.</strong> Şimdi zurnanın zırt dediği yere gelelim. Dikta siyasi otorite sana yaptığı baskıları giderek artırıyordu. Boyun eğmeyen savaşımcı ruhun, kişiliğinle gözetim altındaydın, sürgit adım adım izleniyordun. Öğretmenlik ve gazetecilik görevlerinden alınınca baskılar artmıştı. Soluk alıp verişin, varoluşun bile emniyet görevlilerini rahatsız etmeye yetiyordu. Ta bu dünyadan gittiğin güne dek sürecek, sınırsız bir işsizlik süreci başlatılmıştı. Nereye başvursan elin boş dönüyordun. Ailenin geçim yükü, öğretmen olan eşinin omuzlarında, tek aylık ile tatil şehirlerinden biri olan Burgaz&#39;da yaşama tutunmanın ne demek olduğunu yalnız ikiniz biliyordunuz.Bir baba olarak duruma çözüm bulamamaktan çılgına dönüyordun. Temizlik ürünleri üreten bir fabrikada iş bulmuş, son çare olarak işçilik etmeye koyulmuştun. Kaldı ki polis seni burada da rahat bırakmadı. Bozgunculuk yaptığın, işçileri iktidara karşı kışkırttığın gerekçesiyle işine son verildi.İş bulmak için düştün yollara, çareyi yapı ustalarına harç, beton taşımakta buldun. İşte yine işsiz güçsüzsün, öte yandan umutsuz, yıkık. Gönlün kapkaranlık, bir aylakçı gibi kentin sokaklarını dolanıyorsun.Şair arkadaşın Sabahattin Bayram senin ardından: &ldquo;Oturduğu Burgaz kentinin sokaklarını doldurarak yürüdü,&rdquo; diye yazmıştı.Gerçekten, gülüşün, cesaretin, şiirin gibi kimseye benzemeyen bir yürüyüşün vardı; bir yere yetişmek istermişsin gibi hızlı, iveğen. Sanırım, bütüncül dizgenin gözüne ilkin o yürüyüşün takılmıştı.Bazen yaşadığın bunları, bunalımları anlatmak için: &ldquo;Elimin her parmağı ucunda birer dünya dönüyor&quot; dediğin, yoğun, tinsel bir yorgunluk içindesin. Cebinde bir kahvelik para, bir tanıdığa rastlarsın umuduyla meydanlıktan tren garına değin sokağı iki kez indin çıktın. Rastlayamayınca, kapısı üstüne: &ldquo;Dön, dolaş yine bana gel&rdquo; yazılı tabela asacağını söylediğin kafeye oturup kahveni içtin, hiç kuşkusuz birileri gelir, beklentisini koruyarak oyalandın. Kimse gelmeyince oradan kalktın, deniz bahçesinde, birkaç uzun turun ardından yazarlar kulübüne yöneldin.İlin yazarları arasında seni sayanlar vardı. Bu saygı gökyüzünden zembille düşmemiş, usunun yetisi, gücüyle söke söke kazanmıştın elbette. İnsan ilişkilerinde kişiyi saygınlığa taşıyan, bilgi, birikim, donanımınla yazar ve şair arkadaşlarının ilgisini çekiyor, kıvrak anlağın, bilge kişiliğinle seni dinleyenlerde olumlu izlenimler bırakıyordun.Yazın arkadaşların, özdeyişlerine, esprilerine bayılıyorlardı. Temizlik ürünleri üreten fabrikada çalışırken, yapmayı düşündüğün tablet deterjanla yüreklere yuvalanan kiri söküp atacağını anlattığında, birkaçı kendini tutamamış, yerinden kalkarak elini sıkmıştı. Bir gün, yazarlar kulübünde, çalıştığın mandırada başından geçtiğini öne sürdüğün bir olayı anlatmıştın. Sen işbaşı yapınca, bir hafta geçmeden mandırada verim artmış. Hafta sonunda mandıranın müdürü çalışanları odasında toplamış, bu beklenmedik artışın nedenini öğrenmek istemiş. Herkes susuyor, bir tek sen incecikten, bıyık altından gülümsemekteymişsin. Bu, müdürün gözünden kaçmamış: &ldquo;Sanırım, yeni arkadaşınızın konuya ilişkin bir bildiği var,&rdquo; demiş. &ldquo;Evet, yoldaş müdür, var,&rdquo; demişsin kinayeli ses tonuyla. &ldquo;Sizler bir haftadır anamdan emdiğim sütü burnumdan getirdiniz. Nereden geldiğine şaştığınız o süt, anamdan emdiğim o helal sütün ta kendisidir .&rdquo;  Yazın arkadaşların, Nasrettin Hoca fıkrasını çağrıştıran bu yanıta kasıklarını tutarak, katıla katıla gülmüşlerdi.&ldquo;Dön dolaş, yine bana gel&rdquo; yazan tabelayı dışına asamadığın kafede, sözün kısası, bizim kafemizde bekleyeceğim seni, şairim. Yanımdaki sandalye boş olacak, oraya senin yokluğunu oturtacağım. Sigaralar eşliğinde, içmiyorum ya sana sevgiden, bir başka deyişle, &ldquo;yaşama dönmen&rdquo; onuruna bir tane yakacağım, kahvelerimizi höpürdeterek içeceğiz.Kafeden çıkınca seni nereye götürmemi isterdin, abi?Karaya oturmuş, daha açıkçası, kıyıya çekilmiş sanısı veren ve firkateyni çağrıştıran o eski gemi bozuntusuna mı? (İmgelerimizde denizleri, okyanusları aşırdık o gemiyle, dünyanın her limanına demir atardık da bir tek anayurdumuz Türkiye&#39;mizin limanlarına demirleyemezdik. Bunu yapmak hayallerimizde bile yasaktı bize.) Örneğin, kıyı lokanta, restoranlarından birine postu sererdik. Belki gazinoya, İnter&#39;e, Deniz Dalgalarına, yok, yok, tipik bir Bulgar meyhanesi olan Balkan özlemiştir bizi. Orada Gagavuz asıllı Slavka tarafından karşılanacaktık. Özenli kullandığı için bülbül gibi şakıyan Türkçesiyle masaya buyur edilecektik. &ldquo;Sen kızların en şanslısın,&rdquo; demiştin bir gün Slavka&#39;ya, anımsıyor musun? &ldquo;Nedenmiş o?&rdquo; diye sormuştu, gülümsemesi artıp, yanaklarındaki çukurcuklar derinleşerek. &ldquo;Yeryüzünde yaşayan milyarlarca insana bir tek, sana ise iki gökyüzü bahşetmiş Tanrı,&rdquo; yanıtın ile kızın mavi gözlerine gönderme yapmıştın. Eh, ne yapalım, hatırını kırmayarak Slavka&#39;nın masasına oturacağız. &ldquo;Üzümün gözyaşı mı olsun üstadım, yoksa kanı mı?&rdquo; diye soracaktır garson kız. Yanıtını beklemeden de büfeye doğru seğirtecek, yeğlemenin üzümün gözyaşından yana olacağını bilerek.Nereden başlayacağız söyleşmeye Recep Küpçü? Şiire bulanan düşlemlerimizden mi?Umarım oradan başlarız. Ne var ki önceliğimiz yüzde yüz Tarancı olacaktır. &ldquo;Ne doğan güne hükmüm geçer&hellip;&rdquo; &ldquo;Tarancı sağ olsaydı, kimse beni burada tutamazdı,&rdquo; derdin. &ldquo;Sınırmış, askermiş, polismiş bana vız gelirdi.&rdquo; Belki Birinci Yeni&#39;den, ne bileyim, Ali Püsküllüoğlu&#39;nun, &ldquo;Kapalılığa, soyuta, alışılmamışa yöneldiler&rdquo; dediği İkici Yeni de belki konuğumuz olabilir. Çünkü o akımı kendine yakın buluyordun, Edip Cansever, Turgut Uyar korkunç ilgini çekiyor, seni büyülüyordu. İyisi mi görmeden &acirc;şık olduğun, &ldquo;Düşlerimin kenti&rdquo; dediğin, Nazım&#39;ın ise &ldquo;Mavi gözlü şehrim&rdquo; dediği, İstanbul&#39;a gel sen.Artık eskisi gibi önemsenmeyen, unutulduğu için boynu bükük, yüz otuz yıllık geçmişli, Onur Şenli&#39;nin deyişiyle &ldquo;Umutların meze yapılıp içildiği&rdquo; Agora Meyhanesi&quot;nde buluşalım, şiire bulanan düşlemlerimizi orada konuşalım, tartışalım, olur mu? <strong>Ahmet TÜRKAY</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/siire-bulanan-duslemler_1714081375_eovZYD.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Şiire Bulanan Düşlemler ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/siire-bulanan-duslemler_1714081375_eovZYD.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bulgaristan'da Bir Türk: Mehmet Habil]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/bulgaristan-da-bir-turk/2075/</link>
            <description><![CDATA[*** Mehmet Habil, şu an bir anıtın üzerinde yazan sadece bir isim değil, geçmişte vatan olan bir toprağın üzerine dökülen kanın adıdır.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/bulgaristan-da-bir-turk/2075/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Wed, 17 Apr 2024 20:09:01 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bizler, dostlarımıza hainlik etmemekle değil, düşmanlarımıza dahi kalleşçe davranmamakla öğünürüz.</p><p>Üzerinde yaşadığımız toprakların diyetini vermek, bize atalarımızdan kalan bir mirastır.</p><p>Bulunduğumuz yeri ihya etmenin ötesinde hiçbir gayemiz olmadı.</p><p>Balkan Harbi&#39;nde, Birinci Dünya Savaşı&#39;nda, Alman İdeolojisi&#39;nde ve nihayet Sovyet komünist rejiminde bizler, bu topraklarda ne yapılması gerekiyorsa onu yaptık.</p><p>Sırta vurulmuş bir bıçağımız yok, arkadan söylenmiş bir sözümüz yok, izinsiz bir bahçenin gülünü hiç dermedik, destursuz bir kapıdan geçmeyi haram bildik.</p><p>Söz söylemek gerektiğinde lekelemek için çamur atmadık, bilakis dürüstçe yüzüne karşı söyledik, kim ne hak etmişse.</p><p>Haksızlığa uğramışsak da saldırarak öç almadık. Kendimizi korumak için savunmaya kalktı tüm kalkanlarımız.</p><p>&ldquo;Yaptığı savunmayı kayıtlardan silmek lazım&hellip; Eğer hapisten çıkar ve bu konuşmayı kendi halkına ya da diğer azınlıklara anlatırsa SOSYALİZMİN TEMELLERİNİ KÖKTEN SARSACAK bir isyana sebebiyet verebilir. Bu savunma hiçbir yerde dillendirilmemeli.&rdquo;</p><p>&ldquo;Farkındayım, durum kesinlikle ciddi; başka türlü olsa zaten Jivkov&#39;a kadar uzamazdı konu. Siz sadece onu hapse atın yeter.&rdquo;  (Mahkemeden)</p><p>Mehmet Habil, şu an bir anıtın üzerinde yazan sadece bir isim değil, geçmişte vatan olan bir toprağın üzerine dökülen kanın adıdır.</p><p>Erdal Erşehit</p><p>Bulgaristan&#39;da bir Türk: Mehmet Habil ( Kitap )</p><p>KİTAPYURDU DOĞRUDAN YAYINCILIK (KDY)</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bulgaristan-da-bir-turk_1713373741_MN7aEy.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bulgaristan'da Bir Türk: Mehmet Habil ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bulgaristan-da-bir-turk_1713373741_MN7aEy.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Ahmet Türkay: BAHAR GÖZLÜ KIZ]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ahmet-turkay-bahar-gozlu-kiz/2071/</link>
            <description><![CDATA[*** O, duygularımın, düşüncelerimin bir bileşiğiydi; onu özlemek ya da düşlemek, ibadet etmek kadar kutsaldı benim için. Onsuz günler, geceler inadına uzuyor, zamanın ruhu, kalbi sanki duruyordu.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ahmet-turkay-bahar-gozlu-kiz/2071/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sat, 06 Apr 2024 14:30:23 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Ahmet Türkay                        </p>                    BAHAR GÖZLÜ KIZ &quot;...Şu an yerde değil, havadaydım. Uzayın derinliklerine açılmaya, yeşil gözlü kızın geldiği gezegeni bulmadan dönmemeye kararlıydım.Bahar Gözlü Kız&#39;ın apak, nazik elinin değdiği, bana hediye ettiği mendile getirip sığdırmıştım ben uzayı, mendilin katları açıldıkça onun gizinin de çözüleceği kanısını yaşıyordum.Sonsuz evren şimdi avuçlarımın içindeydi, ne yazık, yeşil gözlü kız yoktu.Ben mendilin katları arasında geldiği gökadasını ararken, o kaşla göz arasında sırra kadem basmıştı.Gelmiş geçmiş dünya güzellik kraliçelerinin topu gelse, Bahar Gözlü&#39;nün eline su dökemezlerdi.Yaratan onu yaratırken tüm ustalığını, varını yoğunu dökmüş, her göreni cin gibi çarpıyordu.Bana öyle geliyordu ki yıldızlar onun için parlıyor, tan onun için söküyor, güneş onun için doğuyordu.O, duygularımın, düşüncelerimin bir bileşiğiydi; onu özlemek ya da düşlemek, ibadet etmek kadar kutsaldı benim için.Onsuz günler, geceler inadına uzuyor, zamanın ruhu, kalbi sanki duruyordu.Kimi kendimi tutamıyor, bir beceri, hüner ortaya koyuyormuşum gibi ağladığıma sevinerek, içimi çeke çeke hıçkırıyordum...&quot; (Çınarlara Çam Aşısı öykü kitabımın, Bahar Gözlü Kız öykümden.) ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ahmet-turkay-bahar-gozlu-kiz_1712403023_ZzqoNY.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Ahmet Türkay: BAHAR GÖZLÜ KIZ ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ahmet-turkay-bahar-gozlu-kiz_1712403023_ZzqoNY.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Yahya Akbulut: Bir Şair]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/yahya-akbulut-bir-sair/2066/</link>
            <description><![CDATA[* Topraktan alır gücünü, kaleminin ucunda yağmur kokusu. / Güneşi arar ala gözleri, büküldüğünde boynu.
]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/yahya-akbulut-bir-sair/2066/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Thu, 21 Mar 2024 11:08:43 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Yahya Akbulut_____________ Sonbaharın serinliğindeinceden yağan yağmuriçine akar şairin bir ırmak gibi.Yüreği toprak olur.Topraktan alır gücünü,kaleminin ucundayağmur kokusu.Güneşi arar ala gözleri,büküldüğünde boynu.Umut yatar kırık kalbin içinde.Bir mum yakar üşüdüğündeher ağacın gölgesine.Alevlenir sayfalardaocakları.Yaşamı şairin kitaplara takılı.Belki biraz da sıkıcı.Kin kusarken düşman namlularıve bencil kalem düşmanları;Okyanusun demi,<br />aşkların tadıbir bıçak yarasıkadar acı.<br />Ve hava kadar mübarek isyanında, şairin yaşama inancı. ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yahya-akbulut-bir-sair_1711008706_bL57AD.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Yahya Akbulut: Bir Şair ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yahya-akbulut-bir-sair_1711008706_bL57AD.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[ERENDORUK'UN İTİBARI İADE EDİLDİ]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/osman/2060/</link>
            <description><![CDATA[“Sevinci sevincimdi, acısı dinmez acım,/

Ağladım o ağlarsa, o gülüyorsa güldüm./

Erkeğe biraderim, dedim, kadını bacım,/
Direndim direnenle, öldürülenle öldüm"./]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/osman/2060/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sat, 24 Feb 2024 11:27:05 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>SUSTURALAMAYAN KALEM: ÖMER OSMAN ERENDORUK&#39;U MİNNETLE ANMALIYIZ</p><p>Büyük Türk düşünürü Cemil Meriç, &ldquo;aydın&rdquo;ı, &ldquo;kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi&rdquo; olarak tarif eder.</p><p>Bulgaristan&#39;da komünizm döneminde insan hakları uğruna kalemini kılıç yaparak savaşan şair, yazar ve dava adamı Ömer Osman Erendoruk&#39;un ömrünün yedi yılı hapis ve sürgünlerde geçer.</p><p>O, işkencelerin en acımasızca uygulandığı, on binlere mezar olan Belene Ölüm Kampı&#39;na da atılır.</p><p>Buna rağmen, komünist sistem onun Bulgaristan Türklerinin mill&icirc; ve manevi yolunu aydınlatan kalemini asla kıramadı, susturamadı.</p><p>Yarım asra yakın bir süre komünizmin baskısı altında Bulgarlaştırılıp eritilmeye çalışılan Türk halkının acıları, ıstırapları, yalnızlığı, yönetimin sahtek&acirc;rlığı, eserlerinin vazgeçilmez konuları olur.</p><p>Ömrü boyunca, kendi halkıyla bir bütün olarak kalan demokrasi savaşçısı Erendoruk:</p>&ldquo;Sevinci sevincimdi, acısı dinmez acım,Ağladım o ağlarsa, o gülüyorsa güldüm.Erkeğe biraderim, dedim, kadını bacım,Direndim direnenle, öldürülenle öldüm&quot;.<p>şiirinde kendini çilekeş milletine adadığını ifade etmiştir.</p><p>Üstte ilk defa kullandığım, bu fotoğrafı 1989 yılın haziran veya temmuz ayında, kendisiyle ilk İstanbul gezimiz sırasında Gülhane Parkı&#39;nda çekmiştim. Kalitesiz bulduğumdan dolayı, ancak şimdi gün ışığına çıkarmayı uygun buldum.</p><p>KOŞUKAVAK&#39;TA ERENDORUK&#39;UN İTİBARI İADE EDİLDİ</p><p>Geçen yıl çalışmaya başladığım &quot;SUSTURULAMAYAN KALEM - Ömer Ö. Erendoruk&quot; belgesel filmimin galası, önceki gün Koşukavak&quot;ta evinin yakınındaki kültür evinde yapıldı.</p><p>Yakınları ve sevenleri,büyük şair, yazar ve dava adamıyla yüzleşme fırsatı buldular.</p><p>İzleyenlerin kimi gözlerinin yaşardığını,vkimi ağladığını ifade ettiler.</p><p>Komünist rejimin cezaladığı Ömer Osman&#39;a sokağın adı da ezan sesiyle verilerek iade-i itibar edildi.</p><p>Sen nelere kadirsin ya Rab!</p><p>Yapımı yedi ay süren eserde 200&#39;ün üzerinde fotoğraf, 60 civarında video kullanıldı. Görsel malzemenin yüzde sekseni kendi arşivimdendir.</p><p>Türkiye&#39;deki gala 2 Mart&#39;ta, Koşukavak Yöresi Derneği tarafından Bursa&#39;da düzenlenecek. Orada görüşmek dileği ile.</p><p>Mehmet Türker</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/osman_1708766786_ygCRjt.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ ERENDORUK'UN İTİBARI İADE EDİLDİ ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/osman_1708766786_ygCRjt.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Metin Edirneli: Bir Daha Asla...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/bir-daha-asla/2049/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/bir-daha-asla/2049/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Thu, 28 Dec 2023 09:19:14 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Metin EDİRNELİ----------------------   BİR DAHA ASLA... Bir daha asla...Bir daha yaşanmamasıDünyada asıl kutsal olanınSadece ve sadeceinsan ve yaşamı olduğunun kabul edilmesiBunu hayata geçirecek olanın daİnsan oğlunun kendisinin olduğunu bilincinde olunmasıVe haksızlıkDünyanın neresinde olursa olsunBizden mi değil mi demedenAyrım gözetmedenKarşı çıkılması dileğiyle... BİR DAHA ASLA... Yıl 1984&hellip;Mevsimlerden kış, aylardan Aralık,Takvim yapraklarının 24&#39;ü gösterdiği günün gecesiBuz gibi dondurucu bir havaVe bembeyaz karın örttüğü RodoplarSessizliğe gömülmüş köylerVe sobaların, yüreklerin ısıttığı evlerSadece ve sadeceDağları yalayıp gelen buz gibi rüzg&acirc;rın çıkardığı sesVe derin uykudaki herkesDondurucu Balkan ayazındaUzaktan gelen bir ses,bir motor sesi,Acaba!Acaba iki gün önce Eğridere&#39;de Sütkesiği&#39;nde yaşananlar!!!Buz gibi havadaVücutları saran ateş ve terVe kapıya yaklaşan bir ses,Bir postal sesiVe&hellip;Tak tak tak&hellip;Korku, telaş, şaşkınlıkVe çaresizlik&hellip;Göğüs kafesinde zor duranFırlayacakmışçasına çılgınca çarpan bir yürek,Zorla ve boğazını yırtarcasına, parçalarcasına çıkan,Ama zor duyulan,sanki hiç söylenmemiş cinsinden bir ses&hellip;Kim o?El&#39;e, alelacele tutuşturulan bir belgeVe öğrenilen yeni isimler;Georgi, Pavel, Anna, TemenuşkaVe daha nicesi&hellip;Dünyalar başlarına yıkılmıştır,Sanki Rodop Dağları tüm ağırlığıyla omuzlarına çökmüştür...Ölüm sessizliği ve çaresizlik,Çözülen dizler, sararmış bitkin yüzler, feri gitmiş gözlerVe hiçlik&hellip;İki gün sonra,Evet, evet sadece iki gün sonra,Atlatılan ilk şokYeniden canlanan, dirilen isyan ruhuVe yollara dökülen on binler,Haykıran Ayşeler, Fatmalar, Ahmetler, Mehmetler.Bir ses, bir takırtı,Trak, trak, trakkk,Ve daha adını bile söyleyemedenBen Türkan&#39;ım diyemeden, bir &ldquo;anne&rdquo; diye seslenemedenSessizliğe gömülen bir ses, bir insan, yani TürkanYani günahsız bir can&hellip;Çil yavrusu gibi dağılan on binler,Ve kımıldamadan toprakta yatanlar,Yani şehitler&hellip;Dağlar ayaklanır,Yollar, dereler, tepeler insanlarla dolarHerkes, akın akın en yakın şehre koşarTrak trak trraaak&hellip;Ortalığı kaplayan silah sesleri, meydanı dolduran çığlıklar Ve kımıldamadan yatan bedenler&hellip;Yani Gazi Mestanlı, Gazi Hayranlar, Gazi Alvanlar&hellip;Ve tüm Bulgaristan&#39;daRodoplardan Deliorman&#39;ına, Arda&#39;dan Tuna&#39;sınaİçe akıtılan gözyaşları, çaresizlik ve şaşkınlık&hellip;Ve Belene, Eski Zağra ve bitmek bilmeyen baskılarBastırılmaya, yok edilmeye çalışılan kimlikVe direniş, umut ve ışık,Yani yıl 1989Yani Tuna, Arda Deliorman ve RodoplarYani 19 Mayıs ve Cebel.Ve harekete geçen güçDirenişler ve şehitlerYani Şumnu, Silistre, Varna, Razgrad.Yani özgürlük, mutlulukYani kurtuluşun sevinciVe ayrılığın hüznüYani yurdundan sökülüp atılan yüzbinlerVe sadece adı kalan &ldquo;insanlık&rdquo;&hellip; Bursa, 2016 ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bir-daha-asla_1703745459_zIAqa4.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Metin Edirneli: Bir Daha Asla... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bir-daha-asla_1703745459_zIAqa4.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[dinmeyen sancı / ibrahim kamberoğlu]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/dinmeyen-sanci-ibrahim-kamberoglu/2044/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/dinmeyen-sanci-ibrahim-kamberoglu/2044/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Mon, 11 Dec 2023 22:34:47 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ ben belene&#39;yi bilmem, bilenlerden dinledim her gece hücrenize gelirmiş tuna boyunda kaybolan alişcivan, kaşları kare,yazılmayan mektubu, gönderilmeyen selamı o ulaştırmış gizli gizli anaya, babaya, yare... ben cefa çekmedim, çekenlerden dinledimuykular kabus gülüşler hıçkırıkmışve dağ taş inlemiş mazlumların yasından,allah inandırsın, mertçe içmişlerölüm şerbetini ecel tasından... ben mahşeri görmedim, görenlerden dinledimçocuklar siper olmuş kurşuna,köprü başında vurulan genç bekarmış,elleri dua eder gibi açılmış göğe,söyleyen doğru söylemiş kardaşateş düştüğü yeri yakarmış... ben sanık olmadım, olanlardan dinledimkibir savcı olmuş yalanlar yargıçve eski öfkeler kabarmış deniz deniz, evet suçunuz affedilmez büyüktütürklüğün yasak olduğu yerdetürküz dediniz...  ben unutmadım, unutanlar utansıntarih büyük harflerle yazmıştuna ovasını,sen bilemezsin çocuk babana sor o bilir göçmen kuşlar asla unutmazeski yuvasını...  sizin kadar belene&#39;yi bilememsizin kadar çekmedim cefa,sizin gibi görmedim mahşerive sizin gibi sanık olmadımama ben tuna&#39;yı hiç unutmadım...  gidenlerin çoğu hala dönmemişsoruyorum neden?allah kahretsin bunca yıl oldudeli hasretle bekliyorum dönmeyenleri belene&#39;den... ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/dinmeyen-sanci-ibrahim-kambero_1702324946_1i7EPQ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ dinmeyen sancı / ibrahim kamberoğlu ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/dinmeyen-sanci-ibrahim-kambero_1702324946_1i7EPQ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Şair İbrahim Kamberoğlu'na Onur Ödülü Verildi]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/sairimiz-ibrahim-kamberoglu-na-onur-odulu-verildi/2039/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/sairimiz-ibrahim-kamberoglu-na-onur-odulu-verildi/2039/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Wed, 22 Nov 2023 23:09:26 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Şiir Derneği tarafından bu yıl 14. kez düzenlenen &quot;Uluslararası İstanbul Şiir ve Edebiyat Festivali&quot; başladı.</p><p>Kültür ve Turizm Bakanlığı&#39;nın desteği ve Beykoz Belediyesi&#39;nin ev sahipliğinde gerçekleşen festivale Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Artizan Sanat ve Macar Kültür Merkezi katkı sağlamakta.</p><p>Festivalin açılış töreninde, Bulgaristan doğumlu, Türkiyeli şair İbrahim Kamberoğlu&#39;na Onur Ödülü takdim edildi.</p><p>Festivale 8 ülkeden 20 şair katılmakta - İbrahim Kamberoğlu, Çiğdem Sezer, Erol Tufan, Tuba Kaplan, Raşit Ulaş, Ebru Özden, Zeynep Arkan, Ayşe Şafak Kanca, Halime Yıldız, Nihat Özdal, Zeynep N. Tiryaki, Sevgi Vural ve Ercan Yılmaz ile İspanya&#39;dan Jordi Virallonga, Kuzey Makedonya&#39;dan Hristo Petreski, Macaristan&#39;dan Petra Szöcs, Bulgaristan&#39;dan Aziz Nazmi Şakir, Yunanistan&#39;dan Ayşe Adem, Irak&#39;tan Ahmed Murad ve Azerbaycan&#39;dan Ferit Hüseyin etkinliğe konuk olacak. Festival 26 Kasım&#39;da sona erecek.</p><p>İbrahim Kamberoğlu&#39;ndan yeni şiirler</p>***ömrümün önsözü biliyorum az bulunan hint kumaşı değilimama akıl edip saymadımkaç kişi döndü kapısından gönlümün...iyi ki bilmiyorlar içimden geçenlerigittiğim her yerden eksik dönen biriyim,oralarda yok saydılar daha önce söyledimburalarda gizli bir el eksik yazar ha bireönsözünü sakıncalı ömrümün...***giz son paralarla alınmışsevgiliye bir çiçekelinde,yürür yorgun ve dalgınunutulmuş bir şarkıdilinde...çok bilmişlerzırdelinin biri dedihayırsızlar piri dedi,kimine göreiflah olmaz bir ayyaşama işin aslınıkimse bilmez arkadaş...***ilk adım yıllar önce sizyelken açıp gittiniz,bize sahildebeklemek kaldı...kör olası zamankimden güç aldı,bir verdiysehep üç aldı...posta kutumuzunhiç sucu yok,yabancı adrese gitmişbeklediğimiz sevgi, ilgi,bize de tek avuntu kaldıbüyük isyanın ilk adımıher yenilgi... ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sairimiz-ibrahim-kamberoglu-na_1700684745_4ZzdMU.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Şair İbrahim Kamberoğlu'na Onur Ödülü Verildi ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sairimiz-ibrahim-kamberoglu-na_1700684745_4ZzdMU.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Yazarlarımız uluslararası edebiyat buluşmasına katıldılar]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/yazarlarimiz-uluslararasi-edebiyat-bulusmasina-katildilar/2026/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/yazarlarimiz-uluslararasi-edebiyat-bulusmasina-katildilar/2026/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sat, 26 Aug 2023 15:06:22 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bugün ve yarınki gün, İzmir Seferihisar / Sığacık&#39;ta 18. Uluslararası KIBATEK Yaz Edebiyat Buluşması devam ediyor.</p><p>Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen birçok ünlü şair, yazar, akademisyen ve türkologların yanı sıra, Bulgaristan&#39;daki Türk Edebiyat Topluluğu&#39;nu temsilen, Kadriye Cesur, Emel Balıkçı ve Mehmet Alev katılmakta.</p><p>Nöbettepe Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Kadriye Cesur, Filibe&#39;de çıkan edebiyat ve kültür yayınının geniş ve doyurucu bir tanıtımını yaptı. Ayrıca, son dönemin tutulan yazarlarından Emel Balıkçı ve Mehmet Alev ise birer bildirim sundular.</p><p>Misyon Haber Ajansı</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yazarlarimiz-uluslararasi-edeb_1693051582_dFe8M7.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Yazarlarımız uluslararası edebiyat buluşmasına katıldılar ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yazarlarimiz-uluslararasi-edeb_1693051582_dFe8M7.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[İki şiir / İbrahim Kamberoğlu]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/iki-siir-ibrahim-kamberoglu/2025/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/iki-siir-ibrahim-kamberoglu/2025/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sat, 26 Aug 2023 14:16:32 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ ***mevsimler hep hüzün<p>sevdiğim şarkıların sözlerini unuttum</p><p>unuttum yüzünü kardeşin de dostun da,</p><p>ve izlerim kaybolurken yoğun bir siste</p><p>sinem yanık sinemde uyur</p><p>ozan uzak paris&#39;te</p><p>o yüzden hasret</p><p>hep benden yana...</p><p>gücenmiş mevsimlere göçmen kuşlar umarsız</p><p>ressamın insafında çiçeklerin renkleri,</p><p>bu ben miyim tanrım dağınık ve kararsız?</p><p>şiirlerimde ayrılık</p><p>düşlerimde hep tuna</p><p>o yüzden gurbet hep benden yana...</p><p>beklediğim gelmedi aradığım firarda</p><p>çekip gitmek habersiz en iyisi anladım</p><p>ama kapkara bir yol baktırdığım fallarda,</p><p>içimde gurbet</p><p>yürekte hasret</p><p>o yüzden hüzün</p><p>hep benden yana...</p>***gün batımı<p>tüm unuttuklarımı</p><p>hatırlamaya çalışırken</p><p>her gün batımı,</p><p>mendebur bir iş adamı</p><p>gibi gene batırdım akşam akşam</p><p>güneşi..</p><p>Resim: Melodi / Kamber Kamber</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/iki-siir-ibrahim-kamberoglu_1693048775_rdBNlT.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ İki şiir / İbrahim Kamberoğlu ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/iki-siir-ibrahim-kamberoglu_1693048775_rdBNlT.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[SANATIN KALICI, SIRADIŞI GÜZELLİĞİ]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/sanatin-kalici/2010/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/sanatin-kalici/2010/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sat, 12 Aug 2023 01:32:01 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Ahmet Türkay</p><p>____________</p><p>&ldquo;&hellip; Boşlukta sarkışı gibi kolsuz bir yenin / Ulusuna hıyanet edişin var ya senin / Cezası ölüm olmuş hep hıyanet edenin/ Kısır görüşlerinle zindan gibi ıssızsın/ Çünkü sen bir vicdansızsın&hellip;&rdquo;</p><p>Bulgaristan&#39;da dikta rejimini karşısına alma yürekliliği gösteren yazar ve şair, Ömer Osman Erendoruk, dostluğa ihanet edenlerin üzerinde durmamış, ne var ki halkına ihanet edenleri asla bağışlamamıştı.</p><p>İnsancıllık özümsemeli, halkını sevme erdemi onun için yüce, kutsaldı. (Sabır Duası şiir kitabındaki lanetleme şiirinden alıntıladığım yukarıdaki dizelerde yüklendiği söz konusu kişi, gönüllü Orlin Zagorov Bulgar adını alan, ad değiştirme sürecinde yazarımızın deyişiyle &ldquo;Komünistlerin zangoçluğunu yapan&rdquo; Şükrü Tahirov&#39;tur.)</p><p>Erendoruk, o sevgiyi milliyetçilik arenasına taşıyarak orada saplanıp kalmadı; başka ulus ve toplulukları, Bulgar ulusunu da saydı. Yanlışlıklarına körü körüne bağlı zamanın bağnaz siyasetçilerinin ülkede yaşayan Türk azınlığa uyguladığı baskıları Bulgar halkına mal etmedi. Çünkü onun da arkadaşlık ettiği bir Dobri&#39;si, evine konuk gelen bir Zahari&#39;si vardı.</p><p>Dillerin birbirine düşmanlıkları düşünülemeyeceği çıkarsamasından yola çıkarsak, iç içe yaşamış, yazgı birliği etmiş ve etmeyi sürdüren halkların da birbirlerine düşmanlıkları düşünülemez. Tarihte süregelen iğrenme, tiksinme ve ayrıştırma çabalarının çoğunu, her türlü kalleşliği, yasadışılığı uygulayan bütüncül erkler körüklemiş durmuşlardır.</p><p>Türk Edebiyatının özbeöz oğlu; Bulgaristan Türkleri Edebiyatı&#39;nda özel bir yeri olan Ömer Osman Erendoruk, yazının tüm türlerinde yapıtlar verdi. Öyküyle çıktı yola, romanda karar kıldı. Gönlünde ılgara koşan yazma tutkusunu ne şiir ne öykü ne roman ne deneme ne de oyun söndürebildi. Romana kapağı atmasında en etkin etmenlerden biri sanırım, onun bu yazma istenciydi. Romanın sınırsız olanakları, uçsuz bucaksız özgürlüğü tam ona göreydi.</p><p>Görüşmelerimiz sırasında, gemleyemediği düşünce ve duygularını başıboş bıraktığını, onların akışını olağandışı bir hayranlıkla izlediğini söylerdi. &ldquo;Kimisi menekşe, kimisi badem gözlü, baygın bakışlı, işveli esin perilerini de unutmamak gerek,&rdquo; derdi.</p><p>Bilindiği üzere güzellik varlığını sanata borçludur. Sanatın ise kalıcı, sıra dışı bir güzelliği vardır; gözelerinde evrilme eğilimli birçok oluşumlar, biçimlenmeler taşır. Tek böbrekle yaşadığı için sonunun pek uzak olmadığını kestirebiliyordu. O nedenle kafasında harmanlanan konuları bir an önce yazıya dökmeye ivedileniyor, eğer ölüm hoşgörü süresini uzatırsa, yayımladığı kitapları yeniden ele almayı düşünüyordu.</p><p>Uçurum başlıklı romanında eleştirilemez denilen erki eleştirmesi, üstüne üstlük ona kafa tutması, yapıtın dosyasını okumaları için çevresindeki arkadaşlarına vermesi, onlardan birinin Erendoruk&#39;u Emniyet Müdürlüğüne gammazlaması yüzünden yazar beş yıl hüküm giymiş, hapishane yılları boyunca yalnız şiirle uğraşmıştı. Bu alışkanlık onu cezasını tamamladıktan sonra da bırakmamıştı. Gençliğinde şiiri öyküyle yan yana götürürken, olgunluk çağında onu romanla at başı götürür olmuştu.</p><p>Konusu hiç değişmedi; hep Bulgaristan Türklerine uygulanan baskıları anlattı. Bazıları onu sosyalist yönetimin ülkedeki Türkleri eritme siyaseti konusuna saplanıp kalmakla suçluyordu. Kaldı ki, bu konu yazarın yazgısıydı; orada kalması doğallıkla olağan ve kaçınılmazdı.</p><p>Aslında Bulgaristan Türklerinin çilesi sanıldığı kadar bıktırıcı değildir. Değişik açı, yönden, bir başka anlatımla, art niyetsiz, önyargısız ele alınır, irdelenirse, usandırmaktan öte, okuyana ilginç bile gelebilir.</p><p>Erendoruk işte onu yaptı; konuya değişik yönlerden bakıp ele aldı, halkının sağaltımı olanaksız yaralı yaşamını romanlarında anlattı. Gerçi onun Bulgaristan Türklerinin yaşamının her evresine özgü yapıtları vardır. Ne ki ağırlıklı olarak sözde Marksist dizge dönemine eğilmeyi gerek gördü. Bir yazarın yaşadığı çağı, zamanı en iyi anlattığını hepimiz biliriz.</p><p>&ldquo;&hellip;Bölünüp diliniyor yüreğim dilim dilim / Her dilim yüreğimden kopan haykırış / Mahpus oldum olalı sırılsıklam mendilim / Yüzümde ıstırabın izleri kırış kırış /&hellip;&rdquo; (Dilim Dilim Yürek kitabının, Yüreksiz Şiir şiirinden.)</p><p>Batı hayranı olmamış, yapıtlarına gerekli yazınsal besini Türk Edebiyatından almıştı. Türk Edebiyatı, kimseyi yabancı akımlara gereksindirip özendirmeyecek denli varsıl bir edebiyattır. İçine girmek kolaydır da çıkmak kişinin yıllarını alır. Gerçi Erendoruk, yalnız Türk Edebiyatını izlemekle kalmamış, çevirilerinden Bulgar, Rus, Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan, Amerikan edebiyatları ile de ilgilenerek, geniş bir birikim, deneyim kazanmıştı. Yabancı edebiyatlardan aldığı, Türk Edebiyatından aldıklarının yanında devede kulak kalır. Öteki yazınlarda bulamadığını Türk Edebiyatında bulduğunu bana hep söyler dururdu. En çok hoşuna giden, edebiyatımızın yeniliğe açık olması ne ki yine de özünde geleneksellik çizgisini korumasıydı.</p><p>Türkiye&#39;de bütün yazdıklarında daha Bulgaristan&#39;da iken girdiği sosyalist gerçekçilik akımından esinlenmeler, yansımalar vardır. &ldquo;İnsan niçin kitap okur? Okuduğundan tat, zevk almak için değil mi? Yaşar Kemal&#39;in İnce Memed&#39;ini okuyunca hangimiz dağa çıkıp eşkıya olmak istemedik? Fakir Baykurt&#39;un Onuncu Köy&#39;ündeki o öğretmenle birlikte hepimiz sürgüne gitmedik mi? Sabahattin Ali&#39;nin, Arabalar Beş Kuruşa öyküsünde araba satan çocuğun yanında değil miydik? Kışta kıyamette, &ldquo;Ayran, buz gibi ayran!&rdquo; diye bağırmadık, bir başka öyküde yazarla birlikte keller fırlatarak zalimlerin sırça köşklerini yıkmadık mı? Orhan Kemal&#39;in Çukurova&#39;sında, pamuk toplayanlarla beraber sivrisinek sokmalarından sıtma nöbetleri geçirmedik mi? Orhan Pamuk&#39;un Kara Kitabı ile bilincimiz yorulmadı, düşüncelerimiz karışmadı, okuma isteğimiz sönmedi, gönlümüz kararmadı, ruhumuz sıkışıp kitabı elimizden fırlatmadık mı?&rdquo; derdi.</p><p>Romanlarında zaman zaman eski sözcükler kullandıysa da yalın, akıcı bir dili hiç bırakmadı. Yapıtlarına aldığı kişiler yaşamını alın teriyle kazananlardı. Doğduğu Rodoplar bölgesinin insanlarının düşünüş, davranış, algılayış biçimini bilinçlice kullandı. O nedenledir ki roman kişileri okuyucuya bildik, tanıdık gibi gelir, olaylar kurmacadan öte birebir yaşanmışlık duygusu verir. Gerçi yazarın görevi gerçeklere doğaötesi güzellikler giydirip daha çekici, görkemli yapmak değil midir?</p><p>Bir yazar düşününüz; başkaları gibi komünist erke yaranmamış, acımasızlığını, kıyıcılığını bile bile onu karşısına almış, en etkin silahtan da caydırıcı kalemiyle kelle koltukta savaşmıştı.</p><p>&ldquo;&hellip;Günlerin kapkaranlık loşluğunda sarkarak / Dil çiğniyorum tutsak mutluluğa tuzakta / Bir köpek kafatası parçalıyor /Üstüme yağmur, acı serpen karanlık / İçimde son ışığın gözlerini oymakta&hellip;&rdquo;</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sanatin-kalici_1691795111_5m81Jr.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ SANATIN KALICI, SIRADIŞI GÜZELLİĞİ ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sanatin-kalici_1691795111_5m81Jr.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[ibrahim kamberoğlu - sanık]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/sanik/2008/</link>
            <description><![CDATA[hora feneri gibi yalnız ve hüzünlüyüm / marmara denizi kadar yorgun / huzuru şeytan alıp götürmüş / duyurulur]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/sanik/2008/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Tue, 04 Jul 2023 20:44:52 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>kimseler bilmiyordu </p><p>ama çoktandır böyle </p><p>yazdığım şiirleri </p><p>sokak çocuklarına veriyorum</p><p>derme çatma uçurtmalarına </p><p>kuyruk yapsınlar</p><p>hüzünlenince son yazdıklarımı </p><p>tekirdağ sahiline bırakıyorum </p><p>şahidim martılar ve kumdaki yosun, </p><p>varsın marmara adasında </p><p>o sarhoş balıkçı </p><p>deniz kızına şiirler okusun,</p><p>iki gözüm önüme aksın</p><p>hiç haberim olmadı </p><p>ama parmak izlerimden </p><p>peşime düşmüşler </p><p>ve kamu malına zarar vermekten </p><p>her yerde aranıyorum,</p><p>hora feneri gibi yalnız ve hüzünlüyüm</p><p>marmara denizi kadar yorgun </p><p>huzuru şeytan alıp götürmüş</p><p>duyurulur; </p><p>duyanlar duymayanlara söylesin</p><p>avukatlığıma soyunacak</p><p>bir kadın arıyorum </p><p>ücret dolgundur...</p><p>Yeni çiftlik / Tekirdağ</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sanik_1688494051_Xu59Vn.webp" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ ibrahim kamberoğlu - sanık ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sanik_1688494051_Xu59Vn.webp"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[“ÖMÜR DEDİĞİN, BEŞİK İLE MUSALLA TAŞI ARASINDA...”]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/omur/1985/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/omur/1985/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Tue, 04 Apr 2023 22:04:30 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Günümüz Bulgaristan Türkleri Edebiyatı&#39;nda ve Türk aydınları arasında çok önemli yer tutan, sevilen şair, yazar ve gazeteci Naim Bakoğlu&#39;nu (1947 &ndash; 2023) kaybetmiş olmanın üzüntüsü içerisindeyim.</p><p>Oysa, yaklaşık iki ay önce; Burgaz şehrinde, bu yıl yedincisi düzenlenen Türk Dili, Kültür, Din ve STK Çalıştayı&#39;na birlikte katılmıştık.</p><p>Ani vefatıyla, arkasında çok sevdiği bir aile, kendisini sevip sayan binlerce okur bıraktı.</p><p>Sanal ortamda, Türkçemizi canlı tutmak uğruna, o tüm güzel insanları bir çatı altına toplayarak köprüler kurduğu, örf ve adetlerimizin dile getirildiği ve yaşatıldığı &ldquo;Naim&#39;in Köşesi - 2 &rdquo; sayfası da öksüz kaldı.</p><p>Aynı edebiyat sayfasında &ldquo;Mart ayı, dert ayı. Ne hikmetse, ben hep Mart ayında kaybettim sevdiğim şair abilerimi; Latif Ali Yıldırım, Naci Ferhadov, Zahit Güney, Mehmet Cavuş, Galip Sertel ve bu yıl da... Naim Bakoğlu&#39;nu!&rdquo; - diyor, kısa şiirin nadir temsilcilerinden, saygı duyduğum şair İbrahim Kamberoğlu.</p><p>Ve akabinde, Hatice Zafer üyemizin dilinden dökülen: &quot;Naim Baba, sen de mi?&quot; ifadesi, kelimelerin tamamen kifayetsiz kaldığı bir yer...</p><p>Hayat işte, sürekli devinim içinde sonsuz ve sınırları olmayan bir süreç!</p><p> Şair, yazar ve gazeteci Naim Bakoğlu, 25 Nisan 1947 yılında, Bulgaristan&#39;ın Deliorman yöresi Şumnu ili, Kulakova (Dolina) köyü doğumludur. İlk ve orta okulu doğduğu köyde, daha sonra öğrenimini Şumnu Tarım Meslek Lisesi&#39;nde tamamladı. Askerliğini yaptıktan sonra, Yeni Pazar ( Novi Pazar ) şehrinin porselen fabrikasında, dekoratif ressam olarak çalışmaya başladı.</p><p>Milli ruhu yüksek olan şair, ilerici görüşleri ve aydın düşünceleri yüzünden, yerel yöneticilerin dikkatini çekti ve izlenmeye alındı. Fabrikada &ldquo;tehlikeli&rdquo; görülünce işten atıldı. İşsiz kalan Bakoğlu, önce inşaatlarda, sonra da Devne&#39;deki çimento fabrikasında çalıştı. 1989 yılında zorunlu göçe tabi tutularak Türkiye&#39;ye göç etti. Bir yıl İzmir / Aliağa&#39;da yaşadı. 1991 yılında, Bulgaristan&#39;a dönerek, faal olarak &ldquo;Hak ve Özgürlükler Hareketi&rdquo;ne katıldı. Hareketin yayın organı olan Hak ve Özgürlük gazetesinin Kuzeydoğu Bulgaristan muhabirliğini üstlendi.</p><p>Naim Ömer Bakoğlu, yazmaya küçük yaşlarda şiirle başladı. Bulgaristan&#39;da o dönemde Türkçe yayımlanan Yeni Işık gazetesi ve Yeni Hayat dergisinde, Sofya Radyosu&#39;nun Türkçe yayınlarında sesini duyurmaya başladı, edebiyat yarışmalarına katılarak ödüller aldı.</p><p>Bugüne kadar elimizde, sağlığında yayımladığı Sokaktaki Adam ve Bizim Sokak başlıklarını taşıyan iki şiir kitabı, anılar ve kısa öykülerden oluşan Bülbülün Yuvası ve Azman (Türkçe ve Bulgarca) adlı romanı kaldı.</p><p>Şiirlerinde ve diğer çalışmalarında özellikle Deliorman Türklerinin geçim sıkıntılarını, göç acılarını ve totaliter Bulgar yönetiminin baskılarını dile getirdi. Ayrıca röportajlar yaptı, siyasi makaleler ve yol / gezi notları yazdı. Eserleri, Bulgaristan&#39;daki Türkçe basın organlarında yayımlandı.</p><p>Kuzey Kıbrıs, Ankara, İstanbul, Marmaris, Datça ve Elazığ gibi değişik şehirlerde düzenlenen şiir şölenlerine katılarak Bulgaristan Türkleri şiirini temsil etti.</p><p>Bulgarca da bilmekte olan şair, evli ve iki kız çocuğu babasıdır.</p><p>Naim Bakoğlu ile görüşmelerimizde, zihnimde son derece mütevazı, ölçülü, dengeli, hoşgörülü ve Bulgaristan&#39;da yaşayan Türklerin kültürel kimliğini koruma misyonuna bilinçli olarak bağlı bir insan imajı oluştu. Sohbetlerimizde bir kez olsun ötekiliştirmeye yönelik olumsuzlukları dile getirmedi.</p><p>Dönemin totaliter rejimi tarafından, &ldquo;soya dönüş&rdquo; başlığı altında yürütülen baskıcı politikalara karşı yaşadığı haksız aşağılanma konularından ihtiyatlı bir şekilde kaçınmıştır. O, kin besleyebilecek ve intikam arzusu taşıyabilecek bir insan değildi.</p><p>Ölümünden sonra bize sadece 4 yayımlanmış eserini miras bırakmış olması, onun Bulgaristan Türkleri edebiyat tarihindeki yerini azaltmaz ve değersiz kılmaz.</p><p>Şiirleri, yalnızca ele aldığı konuların önemi nedeniyle değil, aynı zamanda ana dilimizin söz varlığını kullanarak yarattığı zarif, zengin, etkili şiirsel söylemiyle, yaratma yeteneğiyle, yüksek bir sanatsal değere sahiptir.</p><p>Şiirsel söz dağarcığının özgünlüğünden, şiirlerinin ritmik ve melodik doğasından, imgelerden her zaman etkilenmişimdir.</p><p>Bakoğlu&#39;nun düzyazı eserlerindeki dilde, gerekse lirik eserlerindeki nazım düzeninde, Türk folklorunun etkileri açıkça hissedilmektedir. Onun dizeleri Bulgaristan Türklerinin şiirini her tür uluslararası platformda bizleri hakkıyla temsil etmektedir.</p><p>Roman türü, başlı başına Bulgaristan Türkleri Edebiyatı&#39;nın çok verimli olmadıkları bir türdür. 1970&#39;lerden sonra ise ayrıca belirgin bir durgunluk yaşayan bu edebiyat dalına Naim Bakoğlu &ldquo;Azman&rdquo; adlı romanıyla bireysel katkı sağlamıştır.</p><p>1990 yıllı sonrasından vefatına dek, Bulgaristan&#39;da yaşayan Bakoğlu&#39;nun güçlü şair yönü ve deneyimli gazetecilik kimliği sayesinde roman türünü deneyen temsilcilerden biridir.</p><p>&ldquo;Azman&rdquo; (2006) romanında Naim Bakoğlu, hazır bir malzeme üzerinde roman kurgusuna girişir. Uzun yıllar şiir türünde kalem oynatan şair, Deliorman Türk folklorunda bilinen bir efsaneyi romanlaştırır.</p><p>2006 yılında, Silistre&#39;de yayımlanan kitap, uzun yıllar şiir türüyle yetinen Bulgaristan Türk okuyucusu üzerinde, tıpkı diğer romanlar gibi ilgi uyandırır. Azman adlı genç ile Cemile adlı bir ağa kızının, hüsranla biten aşk hik&acirc;yesi üzerinde temellenir. Oğlu olmayan Deli İsmail Ağa, Azman&#39;ı evladı gibi bilir; ama zamanla Azman ile kızı Cemile arasında aşk doğar ve evlenmek isterler. Bu süreçte Hacca giden Ağa, kızını bir başka ağanın oğluna verir. Aşıklar bu duruma direnseler de bir araya gelemezler. Bu evliliğe dayanamayan Azman, canına kıyacak, bir müddet sonra Cemile de veremden ölecektir...</p><p>Yazar, şiire bağladığı Azman&#39;ın kararını, şu duygusal dizelerle nokta koyar:</p><p>&rdquo;...Yitirmiş aklını, fazla dayanamamış Azman</p><p>Armut ağacına yürümüş, çıldırmış bir anda.</p><p>Davul zurna sesleri gelirken aşağılardan</p><p>Yıpranmış bedeni yaprak gibi sallanmış dalda!&rdquo;</p><p>Özellikle bu romanda dikkati çeken ayrıntı, yazarın kendi aile tarihi ve anıları üzerine, Deliorman yöresine özgü, bolca folklorik malzemelerden beslenmesidir. Uzun süren araştırmaları neticesinde, efsaneye dayalı kurguyu zenginleştiren bu özellikler, yardımcı unsurlar olarak kullandığını söyleyebiliriz...</p><p>Bakoğlu&#39;nun eserlerindeki iç konuşma ve diyalogların özgünlüğü, Kuzeydoğu Bulgaristan yöresinde yaşayan Türklerin ve bugüne kadar korunan lehçelerinin dil özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda eserlerinde, yerine göre çağdaş Türk dili normlarına uygunluğu dikkat çekmektedir.</p><p>Dil olmadan, edebiyat olmadan, folklor olmadan hiçbir etnik topluluğun veya halk kimliklerini korumanın yolu yoktur.</p><p>Naim Bakoğlu&#39;nun, bu insani davaya çok fazla enerji ve emek sarf ettiği, çevresi tarafından da bilinir. İmliğine dayalı hak ve özgürlüklerini, kültürel farklılıklar karşısında korunması, toplumsal çeşitliliğe ve ötekilek gibi kavramlara saygı, etnik ve dini olarak kendi kaderini tayin etmesi, kim olduğunu bilme hakkı ve atalarından miras kalan ahlaki ve manevi değerleriyle gurur duyması, her birey için olduğu gibi, onun da en tabi hakkıydı.</p><p>Naim Bakoğlu, çok önceden yolunu belirlemiş olmalı ki, 53 yıl önce yazdığı &ldquo;Bir Şairin Duası&rdquo; başlıklı serbest nazım şiirinde şöyle seslenmişti;</p><p>&ldquo;...Sıva kollarını işçi dayı; Vur, vur, vur!</p><p>Ağır yumruklarınla kısır başımı kır.</p><p>Nasırlı ellerini uzat, perdeli gözlerimi oy!</p><p>Çıkarıp at, avare kalbimi. Yerine, insan kalbi koy!..&rdquo;</p><p>Ve bugün, yüreği deryalar kadar geniş, kalbi hayat ve neşe dolu, cana yakın bir Deliorman insanı olan Naim Bakoğlu&#39;nu uğurladık.</p><p>Artık, Sokaktaki Adam kitabında dile getirdiği &ldquo;yastık altı&rdquo; şiirlerine de ihtiyacı yoktu.</p><p>Seçimi de zaten hep sanat ve edebiyat yönünde olmuştur. Sanat onun hayatıydı. Yıllarca kan kaybeden Bulgaristan Türkleri edebiyatı, yeni bir kalkınma dönemine girdiği ve günümüzdeki demokratik koşullar içinde, totaliter rejim döneminde aldığı yaraları sarmaya başlamışken, ana dili olan Türkçeye sahip çıkma uğuruna, büyük bir azimle çalışmalarını sürdürmekteydi. Kendini ifade etmek için bıraktığı eserler bir girişimin, bir yatırımın parçası olduğu bilinciyle daha sevgi dolu, daha insan olmanın bir yolu seçtiğinin peşindeydi.</p><p>&ldquo;İnsan&rdquo; adlı şiir derlemesi kitabının ön sözünde şöyle demişti:</p><p>&ldquo;Ömür dediğin, beşik ile musalla taşı arasında, hiç farkına varmadan geçiverir. Ve insan, bundan sonra ya iyilikleri, ya da kötülükleri ile anılır. Ben ardımda iyilikleri, hoşgörümle hatıralarımı bırakmayı tercih ettim!&quot;</p><p>Çünkü, sanat (özellikle edebiyat) yoluyla iletilebilecek ve gelecek nesillere miras kalabilecek çok önemli araçlar olduğuna göre, Naim Bakoğlu bu gerçeğin farkındaydı. Dolayısıyla, zaman içinde onun bıraktığı eserleriyle, Bulgaristan&#39;da yaşayan Türklerin manevi değerlerinin taşıyıcısı olacağına inanıyorum.</p><p>Yahya Akbulut,</p><p>Razgrat, 04.04.2023</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/omur_1680637265_WwVy25.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ “ÖMÜR DEDİĞİN, BEŞİK İLE MUSALLA TAŞI ARASINDA...” ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/omur_1680637265_WwVy25.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Naim Bakoğlu: Umutlara tutkun bir çınar ağacı]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/naim-bakoglu-umutlara-tutkun-bir-cinar-agaci/1974/</link>
            <description><![CDATA[Yüreği yaralı bir Çınar ağacıyım ben / Yıllanmış, yıpranmış, yaprakları seyrek seyrek / Kökleri derinde bir Çınar ağacıyım ben!/ Talihi karalı bir Çınar ağacıyım ben]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/naim-bakoglu-umutlara-tutkun-bir-cinar-agaci/1974/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Fri, 10 Mar 2023 18:51:33 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Şair Naim Bakoğlu&#39;nu ebediyete uğurlarken ...<strong>_____________________________________</strong><strong>Çınarın öyküsü</strong><p>Yüreği yaralı bir Çınar ağacıyım ben</p><p>Yıllanmış, yıpranmış, yaprakları seyrek seyrek</p><p>Kökleri derinde bir Çınar ağacıyım ben!</p><p>Talihi karalı bir Çınar ağacıyım ben</p><p>Saçımı bulutlar taramış k&acirc;h tam, k&acirc;h çeyrek</p><p>Umutlara tutkun bir Çınar ağacıyım ben!</p><p>Avazı naralı bir Çınar ağacıyım ben</p><p>Evrenin yaşına borçlu, tüm renklerine renk</p><p>Cenklere alışık bir Çınar ağacıyım ben!</p><p>Ciğeri pareli bir Çınar ağacıyım ben</p><p>Gölgesinde ağlanmış, gülünmüş gevrek gevrek</p><p>Dostluğa uzanan bir Çınar ağacıyım ben!</p><p>17.10.1991</p><strong>Can Bedenden Çıkınca</strong><p>Can elbet çıkacak nasılsa bir gün tenimden</p><p>Pencerelerde gezecek ruhuma acırım!</p><p>Kokladığım güller bir bir düşünce elimden</p><p>Yas tutacak bülbüllerin sesine acırım!</p><p>Sevdiklerime hep uzun geldi mesafeler</p><p>İzime hasret kalacak yollara acırım!</p><p>Doymazdım, boynuma mercan gibi dizilseler</p><p>Boşluğa uzanacak ak kollara acırım!</p><p>Saatlerce bakardım gözlere, ela, kömür</p><p>Bu gözlerden akacak sellere acırım!</p><p>Her şey boş... Hayallerle geçti bir ömür</p><p>Düşlerimi götürecek yellere acırım!</p><p>28.06.1999</p>Naim Ömer BAKOĞLU<p>25 Nisan 1947 yılında Bulgaristan&#39;ın Deliorman yöresi, Şumnu ili Kulakova köyünde doğmuştur. Yazına daha çocukluk yaşta şiirle başlayan Bakoğlu, daha sonraları kalemini mizah ve öykü alanında da denemiştir. Birçok edebiyat yarışlarında ödüller almış, giderek eserleri başka ülkelerde de okuyucuya ulaşmıştır.</p><p>Yaşam yolu ressamlık, yol yapımı makineleri operatörlüğü, gazetecilik gibi güzargahlardan geçer. Kuzey Kıbrıs, Ankara, İstanbul, Marmaris, Datça, Elazığ gibi muhtelif yerlerde Türk Şiirinin Uluslararası Şölenlerine katılmış.</p><p>Milli ruhu yüksek olan şair yerel yöneticilerin dikkatini çekti ve izlenmeye alındı. Fabrikada &ldquo;tehlikeli&rdquo; görülünce işten atıldı. İşsiz kalan Bakoğlu, önce inşaatlarda, sonra da Devne&#39;deki çimento fabrikasında çalıştı. 1989 yılında zorunlu göçe tabi tutularak Türkiye&#39;ye geldi. 1991 yılında memleketi Silistre&#39;ye döndü.</p><p>Naim Ömer Bakoğlu; yazmaya küçük yarlarda şiirle başladı. Bulgaristan&#39;da o dönemde Türkçe olarak çıkan birçok gazete ve dergilerde, Sofya radyosunun Türkçe yayınlarında sesini duyurmaya başladı, edebiyat yarışmalarına katılarak ödüller aldı. Bugüne kadar ikisi şiir, biri anılar / kısa öyküler ve diğeri de roman olmak üzere dört kitabı yayımlandı&hellip;</p><p>Şiirlerinde ve öteki çalışmalarında özellikle Deliorman Türkü&#39;nün geçim sıkıntılarını, göç acılarını ve totaliter Bulgar yönetiminin baskılarını dile getirdi. Ayrıca röportajlar yaptı, siyasi makaleler ile yolculuk notları yazdı. Eserleri Bulgaristan&#39;daki Türkçe basın organlarında yayımlandı.</p>Sevda Dükkancı, gazeteci:<p>Hayat ağacından yapraklar birer, birer dökülüyor...</p><p>&quot; Sevda, kızim benim!&quot;</p><p>diye hitap eden bir manevi babamın ebediyete göc ettiği haberini aldım.</p><p>Hıç beklenmedik bir haber. Yakın zamanda, kendisiyle Burgaz&#39;da görüşmüştük, beraber fotoğraf bile çektirmiştik.</p><p>Her zaman oldugu gibi, Naim abi, gene anlattı durdu. 2013 yılında, benim Silistre&#39;de bir tv belgesel cekiminde, eksi 20 derece soğukta nasıl Tuna boyunda üşudüğümü, hanımıyla beraber beni evlerinde nasıl sıcak çayla ısıttıklarını. </p><p>&quot;Ölecek bir kuş gibi çırpınıyordun soğuktan, Sevda kızım!&quot; diye anlatıyordu, o sımsıcak gülüşüyle.</p><p>Burgaz&#39;da, &quot;Azman&quot; romanının Bulgarcasını bana hediye etti...</p>Hatice Zafer, yazar:<p>Öksüz kalan bir köşemiz var artık, değerli dostlar. ( Naim&#39;in köşesi -2 )</p><p> Bu sanal grupta, yıllar öncesi, daha ilk misafir olduğum günden beri bana şiiri, edebiyatı tanıtan ve sevdiren kıymetli abimiz Naim Bakoğlu yok artık.</p><p>Çok büyük üzüntüyle, vefatını az önce öğrendim. Dilimden ilk dökülen sözler &quot;Naim Baba, sen de</p><p>mi? &quot; oldu. Ben hep öyle hitap ederdim kendisine, Naim Baba diye.</p><p>Çünkü babacan biriydi, koruyucu idi, hepimizi, o toprakların güzel insanlarını, bir çatı altına toplamayı başarmıştı. Kültürümüzü, örf ve geleneklerimizi yaşatmak uğruna, Türkçemizi canlı tutmak uğruna...</p><p>Allah rahmetini bol eylesin, mekanın cennet olsun, Naim Baba!</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/naim-bakoglu-umutlara-tutkun-b_1678466095_bYkcCg.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Naim Bakoğlu: Umutlara tutkun bir çınar ağacı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/naim-bakoglu-umutlara-tutkun-b_1678466095_bYkcCg.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Dağ Çeşmesi / Kadriye Cesur]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/dolap/1971/</link>
            <description><![CDATA[Oralarda kaldı çocukluğumun sabah uykusu / Seherinde çiğdemin ve akça bardak kokusunun / 
Nereden başlamalı unutmaya bu kederi /Bir tuğra gibi kıvrılmışken / Boynuma hasret çiçekleri …]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/dolap/1971/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sun, 29 Jan 2023 19:03:39 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ DAĞ ÇEŞMESİ Bir dağ çeşmesine yazdılar dedemin adını Ömrü gibi gürül gürül akıyor kurnaları Kuş uçmaz, kervan geçmezdi nicedir bu dağdan Yollara revan oldu göçü göze alanlar Ateşten bir gömlekti yıllar yılı giydiği Gitmek- kalmak arasında dirildi hep RumeliKalmak değildi kalmalar, ne de gitmeler gidiş Kalmak yüzünü yaktı, gitmek astarını gidenin &hellip; Oysa duruluyor zaman, akarak sular gibi - Canlandı köyleri Rumeli&#39;nin, çağladı yine dereleri Oralarda kaldı çocukluğumun sabah uykusu Seherinde çiğdemin ve akça bardak kokusunun Nereden başlamalı unutmaya bu kederi Bir tuğra gibi kıvrılmışken Boynuma hasret çiçekleri &hellip; Bir dağ çeşmesine yazdılar dedemin adını Ömrü gibi gürül gürül akıyor kurnaları ***DÖNME DOLAP  Bir dönme dolaba bindirdi annem bizi, kasabanın panayır yerinde. Sonbahardı - yaprakların göçü.Okullar açılmamıştı henüz.Sıkıca sarmıştım omuzlarından iki kardeşimi, omuz omuzaydık o dönme dolapta, sonraları hiç olmayacağımız gibi. Sevinememiştim dönme dolap olayına. Tedirgindim bir güz yaprağı gibi: &ldquo;Kardeşlerim düşer miydi?&rdquo; Düşmediler, tabi ki. Bir kuş kanadıydı annemin eli havada. Öylece de kalakaldı, yıllar yılı hafızamda. Güz mevsimleri izledi birbirini. Kardeşlerim büyüdü, ben tedirgin kaldım hep, hep daha titrektim aile fotoğraflarında. Güzdü daima, üşüyordum inceden - bilmediğim soğukların öncesinde... Sonra- bir Ağustos sabahı soluverdi annemin sardunyaları. Omuzlarından saracağım benden küçük kimse kalmadı. Herkes büyümüş ve benden daha akıllıydı. Dönüyordu dönme dolaplar, Hüzündü her şey, son sürat... ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/dolap_1675009276_7Jr45u.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Dağ Çeşmesi / Kadriye Cesur ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/dolap_1675009276_7Jr45u.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Verilen sözler mezarlığı ömrüm / İbrahim Kamberoğlu]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/verilen-sozler-mezarligi-omrum/1969/</link>
            <description><![CDATA[ben hala mutsuz ve yoksulum / üstelik isyankar biraz, / ömrümün kalabalık yerinde / kalakaldım elimde verilen sözlerle...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/verilen-sozler-mezarligi-omrum/1969/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Thu, 26 Jan 2023 19:46:47 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>***</strong><strong>verilen sözler mezarlığı ömrüm </strong><strong>üçün beşin hesabını yapamam, </strong><strong>yüzüme gözüme bulaştırmadan </strong><strong>açıklamam lazım; </strong><strong>sözcüklere karşı değilim elbet </strong><strong>ama hesapsız verilenlere </strong><strong>tüm itirazım... </strong><strong>çocukluğum, iyi günlerdi tanrım </strong><strong>anam kardeşlerine göz kulak ol </strong><strong>vırbitsa panayırından </strong><strong>oyuncak alacağına söz verir </strong><strong>ve işine giderdi </strong><strong>oyuncağım hiç olmadı, olsun </strong><strong>beklemek bile güzeldi... </strong><strong>mutlu ve yoksulduk, yaramazdık biraz da,</strong><strong>gün boyu kamçı&#39;da balık tutar</strong><strong>okul çantamızı unuturduk</strong><strong>komşunun bahçesindeki kirazda, </strong><strong>yemin ederek söz vermiştik oysa</strong><strong>her şeyin aramızda kalacağına </strong><strong>ama akşam olunca</strong><strong>büyüklerden bir güzel </strong><strong>dersimizi alırdık,</strong><strong>kimse kimseye küsmez </strong><strong>hep arkadaş kalırdık...</strong><strong>büyüdük, yaşlandık sonra </strong><strong>siyasiler çaldı kapımızı ısrarla, </strong><strong>yarınların iyi olacağına </strong><strong>uzun uzun söz verdiler, </strong><strong>ben hala mutsuz ve yoksulum </strong><strong>üstelik isyankar biraz, </strong><strong>ömrümün kalabalık yerinde</strong><strong>kalakaldım elimde verilen sözlerle,</strong><strong>belki ara sıra şiirler yazarım </strong><strong>esin rüzgarları eserse, </strong><strong>anılarımı bile yazarım uzun uzun</strong><strong>ömrüm yeterse</strong><strong>ömrüm yeterse... </strong> <strong>Yeni çiftlik / Tekirdağ</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/verilen-sozler-mezarligi-omrum_1674751654_ybRjN8.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Verilen sözler mezarlığı ömrüm / İbrahim Kamberoğlu ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/verilen-sozler-mezarligi-omrum_1674751654_ybRjN8.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kimse büyük laf söylemesin]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/kimse-buyuk-laf-soylemesin/1940/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/kimse-buyuk-laf-soylemesin/1940/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sun, 24 Jul 2022 16:07:59 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong>Monolog</strong></p><p><strong>________</strong></p><strong>Oh! Oh! Bıktım, usandım artık be, dostum! Bilmem artık, niye hep sorup duruyorsun neden evlenmediğimi. Evlenmiyorum ve işte o kadar. Anlayamıyorum niye uzatıp uzatıyorsun, bu konuyu. Vallahi billahi, insan senden kurtulamayacak. Hadi bu defa da benden gitsin. Ama bil ki, bir daha bu gibi sorularla başımı yormayacaksın. Anlaştık değil mi?</strong><strong>Şimdi kulaklarını güzelce aç ve dinle! Ben, daha küçüklüğümde öyle nazlı, öyle bir gevezeydim ki, babam bir dediğimi iki etmezdi. Evde, ben ne diyorsam o oluyordu. Dışarda kimselerle konuşmaya kibrim almıyordu. Herkesi kendimden aşağı ve küçük tutuyordum. Daha köyümüzde öğrenciyken: &ldquo;Öyle bir mektep bitireceğim ki, köyde benden daha okumuş bir kimse olmayacak.&rdquo; diyordum. Kendi kendime çeşit hayaller kuruyordum. Bu hayallerimin birisinde, şöyle otomobilime biniyor, sağ tarafıma da karımı oturtuyor ve köy sokaklarında geziniyorduk...</strong><strong>Böylece hiç farkında olmadan aradan günler, aylar ve yıllar gelip geçti. Babam da diğerleri gibi, beni kasabaya okula gönderdi; ama kasabada okumak hiç te köyümüze benzemiyormuş. İte kaka dokuzuncu sınıfı zar zor geçebildim; ama onuncu sınıfı hiç bir türlü başaramadım. Doğrudan sınıfta kaldım. Devrisi yıl aynı sınıfı tekrarladım; ama o sene de okulda sigara içmek, lokantaları ziyaret etmek, geceleri doğum günleri kutlamak derken, okuldan da kovuldum...</strong><strong>Neyse başka bir şehre değiştim. Gece gimnazyası ( lise ) falan filan bırakmadım. Hepsini denedim. Neyse çok uzattım, galiba. Babamın sayesinde, eşle dostlarla, zar zor orta tahsil için bir diploma aldım ve köye döndüm. Köy sokaklarında yürürken sanki yere basmıyor, havada uçuyordum. Dayım, TKZS başkanı olduğu için benden de hemen bir agronom yaptı köye. Sağ olsun! Onun sayesinde paşa gibi yaşıyordum.</strong><strong>Bir gün babam bana: &ldquo;Oğlum, yaşın yirmiyi geçti evlenmek zamanı geldi, bence artık evlensen iyi olur&rdquo;dedi. Ben, babamın gözlerinin içine baktım, baktım da: &ldquo;Baba, evleneyim; ama ben bu köyde kendime layık bir kız göremiyorum ki&rdquo;dedim. Anam köyde saymadık kız bırakmadı. Ben ise hep: &ldquo;Olmaz, bu bana göre değil, o cahil, öbürü bilmem ne diye ille bir kusur buluyordum.&rdquo; Anam, birden bire: &ldquo;Buldum, buldum!&rdquo; diye bağırdı. Ben: &ldquo;Ne buldun öyle?&rdquo; diye sordum. Anam, acele acele konuşmaya başladı: &ldquo;Şu şimşir Ayşe&#39;nin kızı Meliha var ya, tam senin için. Hem de, bu yıl liseyi başarıyla bitirmiş. Zaten anası da hep senin lafını ediyor bana&rdquo; dedi. Ben, az düşündüm, çok düşündüm; fakat ne cevap vereceğimi bilemiyordum. Zaten Meliha&#39;yı da iki yıldan beri görmemiştim; ama yine de anama sözüm şu oldu: &ldquo;Meliha&#39;yı bana parayla verseler, ben yine onu almam&rdquo; dedim.</strong><strong>Böylece evlenmek meselesi, bu şekilde sonuçlanmış oldu. Şeytanın da hiç işi yok ya, bütün evde konuştuklarımız köy içine yayılmış...</strong><strong>Aradan bir kaç ay gelip geçmişti. Bir gün ana okulunun yanından geçiyordum. Lakin ne göreyim. O minicik yavruların arasında bir dünya güzeli kız oturuyordu ki, ne söylesem hoşuna gidecek. Şöyle nur topu gibi beyaz, elma yanaklı, kiraz dudaklı, öyle yakışıklı bir kız, doğrusu, daha ilk görüşte vuruldum ona. Hemen koşarak anama gittim ve &ldquo;Çabuk hazır ol, daha akşama dünürlüğe gidiyorsun şu ana okulundaki muallimeye&rdquo; dedim. Az kalsın anam ağlayacaktı: &ldquo;Aman evladım, vaktinde ben sana anlatırken, sen bizi hiç dinlemedin bile. Artık Şimşir Ayşe bize kızını verir mi, acaba?&rdquo; demesin mi anam. Hepten vurulmuşa döndüm; sanki üzerime bir kazan sıcak su dökmüşlerdi. Başım dönüp gözlerim karadı. &ldquo;Vaz geç! Bırak gitme!&rdquo; diye öfkeyle bağırdım anama. O günden sonra da hiç bir türlü unutamadım Şimşir&#39;in kızı Meliha&#39;yı...</strong><strong>Ne yazık ki, zamanında büyük laf etmiştim. Bin kere pişmandım; ama ne fayda! Gün günden ekmekten de kesildim ve üzüntüler içerisinde çırpınıyordum. Şu gönül de laftan anlamıyordu ki, inadına seviyordu Meliha&#39;yı. Ama nasıl sevmesin ki, o bir içim su gibiydi. Ah, benim ahmak aklım, hangi taşlara vurayım başımı.</strong><strong>Kara kara düşünürken, dayım geldi aklıma. Hemen koştum ona ve durumu iğneden ipliğe kadar anlattım kendisine. O da hiç vakit kaybetmeden, daha akşamdan çalmış Şimşir Ayşe&#39;lerin kapısını. Çalmış; ama aldığı cevap onu da şaşırtmış. Şimşir Ayşe, böbürlene böbürlene: &ldquo;Sizin çocuğunuz vaktinde çok büyük laf söylemiş, bende ona verecek kız yok&rdquo; demiş.</strong><strong>Dayımın haberini duyunca hepten öldüm. Ne yapacağımı bilemiyordum. Öte düşündüm, beri düşündüm ve Meliha&#39;ya iki yapraklık mektup yazıp yolladım; ama ikinci günü şu cevabı aldım:</strong><strong>&ldquo;Benimle işin olmasın, ben havada uçamıyorum. Sen kendine havada uçabilecek birini bul ve şunu da benden bil: Bir gün o havada uçan kanatların kırılınca, düşeceksin çöllere...&rdquo;</strong><strong>Son sözleri, hepten kızdırdı kellemi; ama gayret etmeliydim. Son bir ümidim vardı - Musa Hoca! Hemen koştum ona ve durumu anlattım. Hoca, memnun memnun: &ldquo;Sen rahat ol, oğlum! dedi. Ben daha bu akşam bir muska yapar ve bakmışsın bir hafta sonra Meliha senin olmuş...&rdquo;</strong><strong>Sevincimden sabahı zor bekleyebildim. Daha tan yeri ağarmadan Musa Hoca&#39;yı buldum. Hoca: &ldquo;Her şey hazır!&rdquo; dedi. Eline biraz para sıkıştırdım ve muskayı kaptığım gibi soluğu evde aldım. Hocanın tavsiyesi üzere, muskayı lazım gereken yere yerleştirdim ve bekle babam, bekle...</strong><strong>Aradan bir, iki, üç, beş, altı, sekiz ve on ay geçti ve bir türlü Meliha benim olmuyordu. Bir gün duydum ki, Meliha, Halil brigadirle ( kooperatifte posta başı) evlenmiş. Ben koskocaman bir agronom, beni beğenmedi; ama el alemin brigadirine varmış...</strong><strong>Ahladım, vahladım; ama biri fayda etmedi. Yüreğim Meliha&#39;nın sevgisiyle cayır cayır yanıp tutuşurken, seneler gelip geçti. Daha onun acısını unutmamıştım ki, derdime bir dert daha açtılar. Şu Alişler&#39;in Osman&#39;ın oğlu Şaban, Eski Zağra&#39;da agronom için yüksek tahsilini bitirmiş ve köye dönmüş. Beni agronomluktan serbest ettiler ve yerime onu tayin ettiler. Ortalıkta hepten işsiz güçsüz bırakıldım...</strong><strong>Koştum hemen dayıma. Neden böyle oluyor bu işler, diye soracak oldum: &ldquo; Beri bak! El alem, beş sene yüksek agronom okulunda okumuş ve elinde tapu gibi diploması var ve onun önüne kimse duramaz,&rdquo; dedi. Dayımın sözlerinden anladım ki, onu da almış bir telaş. Başkan koltuğunu kaçırmaktan korkuyor. Meliha&#39;ya yanarken işimden de oldum. Şimdi kızlar hiç yüzüme bile bakmaz oldu. O yüzden de bekar bir hayat yaşıyorum. Yaş otuza yaklaşıyor; ama ne yapsam, ne etsem köyden ve etraf köylerden kız alamayacağım.</strong><strong>Vaktinde çok büyük laf etmiştim. Bu gün, benden vasiyet olsun herkese, kimse hayatında, kendisini diğer insanlardan üstün tutmasın ve kimse büyük laf söylemesin!</strong> <strong>Mehmet İsmail Keçici</strong><strong>Preselka, Novi Pazar, Ağustos, 1970 y.</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kimse-buyuk-laf-soylemesin_1658669427_ySsXOQ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kimse büyük laf söylemesin ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kimse-buyuk-laf-soylemesin_1658669427_ySsXOQ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kabus dolu rüyalar]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/sems/1938/</link>
            <description><![CDATA[* Uzun yıllar geçmişti, ülkedeki dikta rejimi değişmişti, her şeyin unutulduğunu sanıyordu; ama özgürlüğünün ilk gecesinden beri onun rüyaları hiç değişmedi.* Kasabaya inince, kendini bir kargaşa ve gürültü içinde buldu, kalabalığın içine daldığında, bir ara başında bir sıcaklık hissetti, daha sonra bu sıcaklık elbiselerinin içinde gezinmeye başladı...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/sems/1938/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Thu, 14 Jul 2022 14:37:19 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Kana bulanmış gözleri, kılıç gibi onu kesip biçmekteydiler, bir yandan dipçiğin kırdığı kemiklerin sesi, diğer yandan başından fışkıran kanın, kendisinin üzerine sıçraması onu çıldırtmaktaydı...</strong> <strong>Yine vucudundan su gibi akan sıcak terler, kendisini adeta kan revan içinde bırkamıştı ve uyandığında, tekrar tekrar gördüğü aynı rüyayı gördüğünü anladı.</strong> <strong>Uzun yıllar geçmişti, ülkedeki dikta rejimi değişmişti, her şeyin unutulduğunu sanıyordu; ama özgürlüğünün ilk gecesinden beri onun rüyaları hiç değişmedi, eski kabus dolu rüyaları görmeye devam ediyordu...</strong> <strong>Gece yarısı bir vakit kalktı, büyük bir bardağa rakı doldurup, onu tek bir seferde içip yeniden yatağına serildi ve uyumaya çalıştı.</strong> <strong>Mümün, o gün çok mutluydu, annesi ona bol para verip kasabaya göndermişti.</strong> <strong>&quot;Koçum, bak ne dicem, gızanım, kendine güzel elbiseler ve ayakkabılar al, ha gızanım, eve de bir şeyler al...&quot;</strong> <strong>Kasabaya inince, kendini bir kargaşa ve gürültü içinde buldu, kalabalığın içine daldığında, bir ara başında bir sıcaklık hissetti, daha sonra bu sıcaklık elbiselerinin içinde gezinmeye başladı...</strong> <strong>Sanki bir yandan havalanmış uçuyordu, diğer bir yandan ise birileri onun kemiklerini kırıyordu. </strong> <strong>Uçtu uçtu ve kanatları yorulduğunda derin bir uykuya daldı...</strong> <strong>Saşo, her gün eriyip bitmekteydi. Tonlarca ilaç içiyordu; ama sonuç aynı; gördüğü rüyalar, gecelerini  korkunç bir k&acirc;busa çeviriyorlardı. Artık bir kalp hastası olmuştu, doktorlar her gün yürüyüş yapmasını tekrar tekrar söylemekteydiler.</strong> <strong>Öğleden sonraları hijaya kadar gidip geliyordu. Her patikada oturup dinlenirken, gelip geçen ayaşlarla da sohbet ediyordu.  Çok g</strong><strong>arip ve suskun biriydi, az konuşup daha ziyade dinliyordu ve hiç soru sormuyordu.</strong> <strong>Geçmişte ki polislik tecrübesinden biliyordu, şimdilerde kendisinin dış görünümü kimsesiz ve zararsız deli bir adamı andırıyordu. </strong> <strong>Zaten Türklerden kimseye bir zarar gelmezdi...</strong> <strong>Şems, yine patikada oturuyordu, içkisini içip, bir kartal gibi avını beklemenin zevkini çıkarıyordu. </strong> <strong>Hava bulutluydu, etraf sessiz ve ıssız, o kadar sakindi ki, sanki ecel el koymuş gibiydi.</strong> <strong>Saşo, yavaş yavaş yukarıdan indi ve yanına çömeldi, vadide uzanan Mestanlı&#39;ya uzun uzun yüksekten baktı ve Şems&#39;e elini uzattı. </strong> <strong>Şems, kendisine karşı elini uzatırken, birden sağa eline bir el bombası sıkıştırıp pimini çekti ve kuzenim Mümün için dedi ve kalkıp arkasına bakmadan yürüdü...</strong> <strong>Her yanı tutulmuştu, gözleri kararmaya başladı ve yeniden uykuya daldı.</strong> <strong>Şems, dönüp el bombasını aldı, zaten patlayıcısı yoktu; katilin nabzını kontrol etti, gebermişti...</strong> <strong>Üzerinden bir yük daha inmişti.</strong> <strong>Şems</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sems_1657803580_t3qLGR.webp" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kabus dolu rüyalar ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sems_1657803580_t3qLGR.webp"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[İtiraflarım  / İbrahim Kamberoğlu]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/itiraflarim-ibrahim-kamberoglu/1927/</link>
            <description><![CDATA[*** son isteğimi lütfen aklınızda tutun / küçücük penceresi olsun / beni götüren tabutun...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/itiraflarim-ibrahim-kamberoglu/1927/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sat, 18 Jun 2022 14:56:09 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>***</strong><strong>bu güne kadar yalnız</strong><strong>kadehler içini döktü bana</strong><strong>yalansız...</strong><strong>***</strong><strong>herkesin bir bildiği var tanrım</strong><strong>benim hep</strong><strong>öğreneceklerim...</strong><strong>***</strong><strong>önce çocukluğumu yitirdim</strong><strong>sonra gençliğimi</strong><strong>şimdi de ömrümü yitirdim</strong><strong>tanrım, ne dağınık biriyim...</strong><strong>***</strong><strong>elimde silah yıllardır peşindeyim</strong><strong>ama nedense</strong><strong> vurulan hep benim...</strong><strong>***</strong><strong>vuracaksanız nişan alın tam</strong><strong>bu yaşta</strong><strong>dost yarası kaldıramam...</strong><strong>***</strong><strong>balıkçının karısı alamazsa hızını</strong><strong>bir kaşık suda boğacak</strong><strong>deniz kızını...</strong><strong>***</strong><strong>son isteğimi lütfen aklınızda tutun</strong><strong>küçücük penceresi olsun</strong><strong>beni götüren tabutun...</strong>***<strong>terk edilen eski evlerin</strong><strong>kırıktır biraz kalpleri,</strong><strong>birini bekler gibi açık </strong><strong>sokak kapıları geceleri</strong> <strong>Yeni Çıftlik / Tekirdağ</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/itiraflarim-ibrahim-kamberoglu_1655554848_KA037T.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ İtiraflarım  / İbrahim Kamberoğlu ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/itiraflarim-ibrahim-kamberoglu_1655554848_KA037T.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Onur Yaram]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/onur-yaram/1906/</link>
            <description><![CDATA[* Evlerim insansız kaldı, kovuldu insanlarım. Köy değilim gayrı. İnsan yaşamayan yere köy mü denir?
* Yellerin, sellerin, ellerin değil, korkuların çökerttiği evlerim yine doğrulabilseler!]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/onur-yaram/1906/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sat, 26 Mar 2022 22:11:56 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong> Osman AZİZ / Deneme</strong></p><strong>__________</strong><strong>Ben terk edilmiş bir köyüm Bulgaristan&#39;da.</strong><strong>1989&#39;du yıllardan.</strong><strong>Evlerim insansız kaldı, kovuldu insanlarım. Köy değilim gayrı.</strong><strong>İnsan yaşamayan yere köy mü denir?</strong><strong>Alilerden, Hasanlardan sonra beni yılanlar, çıyanlar, karıncalar bile terk etti.</strong><strong>Toprağım yağmura değil gayrı, insana, sevgiye susuz.</strong><strong>Keşke Tanrım beni yaratmasaydı. Yaratıp da böylesine büyük, böylesine korkunç bir yalnızlığa atmasaydı. İnsanlarım da beni böylesine özene bezene, ustaca donatmasaydı...</strong><strong> Şimdi artık ne bir kaval sesi, ne saz, ne ut. . .</strong><strong>Kuşlarımın bile tek türküsü: Umut.</strong><strong>Ben bir köyüm insansız. Hayır, köy değilim. Anlatamıyorum derdimi. İnsan dillerim yok. İnsansız yaşamak zor şey. Çok zor, çok!</strong><strong>İnsanlarım niye sürüldüler benden, bilemem. Niye böylesine hor görüldüler, bilemem.</strong><strong>Onlar bırakıp gittiler beni. Ben burayı bırakıp da gidemem! Ben bir yıkıntıyım gayrı insansız.</strong><strong>Ne yapabilirim yalnızlığımı unutabilmek için insanlarımı anımsamaktan başka.</strong><strong>Biri vardı, adı Elvan&#39;dı, İvan oldu. &ldquo;Elvan&#39;dan İvan, yağlıdan yavan olur mu?&rdquo; diye sordu efendilere bir gün.</strong><strong>Sordu da bir sabah erken erken, kovuldu benden; ama Elvan, içinde sonsuz olsa da derdi, benden ayrılırken de gülümserdi.</strong><strong>Şimdi bana gelmese de mevsimlerden bahar, Elvan&#39;a ve bende doğan bütün çocuklara yeşil yeşil sevgilerim, yeşil yeşil sel&acirc;mlarım var... </strong><strong>Ah ben yine köy olabilsem! Bende yine insanlar yaşasa. Ağlayanlar olsa yine, gülenler olsa...</strong><strong>Az veriyor tütünü, bereketsiz diye toprağıma yine sövenler olsa... Ama yine de dikenimi bile sevenler olsa...</strong><strong>Yaşansa yine o gizli köylü aşkları hiç kimseye sezdirmeden. Yoksul dağlarım ot verse yine hayvanlara...</strong><strong>Hayvanlar süt verse çobanını bezdirmeden. Gitmeden uzaklara. Komşu köy dağlarını gezdirmeden...</strong><strong>Harman mevsiminde yine esse dağlarımdan o serinlik. Çocuklar yine ihtiyarların Türkçe masallarında uyusa...</strong><strong>Ve Kadriye ablanın şarkılarında avunsa gençlik!</strong><strong>Allah&#39;ın o talihsiz kulları. Bir tek çalışmayı bilen benim, o fakir insanlarım yine benimle övünseler!</strong><strong>Dal gibi delikanlılar, çiçek gibi kızlar el ele verip geriliği, karanlığı yenseler!</strong><strong>Yellerin, sellerin, ellerin değil, korkuların çökerttiği evlerim yine doğrulabilseler!</strong><strong>Ve bu evlerde insanlar benim sevgimle yeniden yoğrulabilseler!</strong><strong>Ben bir köydüm 1989&#39;a kadar.</strong><strong>Şimdi ne Birinci Dünya Savaşı&#39;na, ne de İkincisine, bir tek sana düşmanım 1989!</strong><strong>İnsanlarımdan ettin beni. O sefil, o yoksul insanlarımdan...</strong><strong>Ama gene de sevmeyi bilen insanlardan. </strong><strong>İnsanlarımın kimi kan verdi işkencenin kollarında. Kimi öldü, dayanamadı, Türkiye&#39;ye giden o kurtuluş yollarında.</strong><strong>Ben köy değilim, 89&#39;dan bu yana...</strong><strong>Geçen yılları yaşadım saymam.</strong><strong>Onmak bilmez, yok olası! H&acirc;l&acirc; kanar onur yaram!</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/onur-yaram_1648321916_MPHG9h.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Onur Yaram ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/onur-yaram_1648321916_MPHG9h.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Şair Galip Sertel'i uğurlarken]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/sair-galip-sertel-i-ugurlarken/1904/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/sair-galip-sertel-i-ugurlarken/1904/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Sun, 20 Mar 2022 00:47:14 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Biraz önce İstanbul&#39;dan acı haber aldık.</strong><strong>Yarın ebediyete uğrlayacağız büyük şairimizi.</strong><strong>Mekanı cennet olsun!</strong><strong>Galip SERTEL</strong><strong>_____________</strong><strong>Fizik Ötesi</strong><p><strong>* </strong></p><p><strong>Yıllandıkça yıllandı bu yıl ağaçta yaprak </strong></p><p><strong>Buğday da inadına ham yeşil başak başak </strong></p><p><strong>Her güz mevsimi gibi kırlangıç yolcu değil </strong></p><p><strong>Mısır tarlalarında üşüyor şimdi şafak... </strong></p><p><strong>* </strong></p><p><strong>Kuzu meleyişi </strong></p><p><strong>Kaval sesi </strong></p><p><strong>Bildiğin şeyler ey gönül </strong></p><p><strong>Feryadın tekrarına ne hacet? </strong></p><p><strong>Çakır gözlün bir sevda açmış başına bin afat</strong></p><p><strong>Anlatmaya dil gerek</strong></p><p><strong>Ve o senin aşk dediğin velh&acirc;sıl </strong></p><p><strong>Hem de nasıl bir zor zanaat...</strong></p><p><strong>* </strong></p><p><strong>Hazan zamanların bilenmiş yelkovanına </strong></p><p><strong>Aşıklar divanında vurulmasa da mihenk</strong></p><p><strong>Suya inmiş o kızın hercai gülüşünde </strong></p><p><strong>Perili pınarlar başında Akpınar&#39;da</strong></p><p><strong>Muştularla yankılanıp durur bir ilahi ahenk...</strong></p><strong>Mehmet Celil YENİKÖYLÜ:</strong><strong>____________________</strong><strong>Fizik Ötesi, lirik şiir!</strong><strong>Bir önceki biçimine göre şimdi yapısı sağlam, hem de nasıl! Birkaç düzlemde okuyorum onu. Bu bana kalsın. Tamamı tüketilebilen tüketilebilecek değil! Anlam, duygu, düşünce! Hangisini dersek diyelim. &lsquo;Sözlük&#39;ü ile de öyle bizcesi, bizim oraların doğası, yaşancası&hellip;</strong><strong>Son sözcüğü uydurdum, kendiliğinden gelip dilimin ucuna oturdu&hellip; Okudukça, Fizik Ötesi yerelleşen bir şiir. Balkanlar&#39;ın doğasını tanıyan, orada yaşananları hele XX.Yüzyılın son çeyreğine ilişkin olup bitenleri bilen her kim ise şiirsever, hemen &lsquo;duyacaktır&#39; bu yapıtın Tuna boylarına tutunduğunu.</strong><strong>Bizim şiirimize &lsquo;övgü&#39;yü getirecek bir eser! Fizik ötesi şiir berisi-beri şiir-besi şiir!</strong><strong>Tutamıyorum, alıp gidiyorum kendimi, kim bilir neler söyleyeceğim ileride, şimdilik şiirin bir yerine takılıp kalmasam bu yılbaşında! Ocak gecesiydi...</strong><strong>Galip Mehmed SERTEL kimdir?</strong><strong>( 16 Haziran 1942 - 19 Mart 2022 )</strong> <strong>_________________________</strong><strong>Öğretmen, Şair (Yeni Edebiyat / 20. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye) Bulgaristan&#39;ın Silistre ili, Bistra (Akpınar) köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Bezmer (Abdullah) köyünde tamamladı. 1960&#39;da Dobriç (Hacıoğlu Pazarcık) şehri Pedagoji Öğretmen Okulu&#39;ndan mezun olup Doğruca&#39;nın muhtelif köylerinde öğretmenlik yaptı.</strong><strong>Silistre sancağında Türkçe yayınlanan Ziya gazetesinde çalıştığı 1968&#39;de rejim karşıtı &quot;aksi inkılapçı&quot;, Türk milliyetçisi vb. suçlamalara maruz kalıp görevden alındı. Çeşitli kurumlarda memur, işçi olarak çalıştı.</strong><strong>1985&#39;te Bulgaristan&#39;da komünist rejim tarafından dünya camiası önünde tantanalı söylemlerle propagandası yapılan, aslında dini İslam olan azınıklara karşı ırkçı, azgın bir şoven yaptırım olan &quot;soya dönüş&quot; adlı soykırım sürecinde Roman toplama kampında tutuklu kaldı. Bulgarsitan&#39;ın demokrasiye geçiş günlerinde Silistre şehri Hak ve Özgürlükler Hareketinin kurucularındandır.</strong><strong>1990&#39;da Türkiye&#39;ye göç edip İstanbul&#39;a yerleşti. İstanbul&#39;da öğretmen ve idareci olarak çalışan Sertel 2005&#39;te emekli olmuştur. Şair, evli ve iki çocuk babasıdır.</strong><strong>Sertel&#39;in edebiyata ilgisi daha çocukluk günlerinde başlamıştır. Çocuk denecek yaşlarda Türkçe, Bulgarca gazete ve dergilerde şiir, hik&acirc;ye, söyleşileri yayınlanmıştır. Sertel, Taş Toprak Dobruca adlı şiir kitabında Bulgaristan Türklerinin 1985-1989 yılları arasında maruz kaldıkları işkenceleri, yaşadıkları acıları son derece trajik bir anlatımla ifade eder. Sertel; her bir şiir, tiyatro sahnesini andıran birçoğu şiir-hik&acirc;ye örneği olan bu metinlerde Bulgaristan Türklerinin asimilasyon karşısındaki tavırlarını, göç sürecini, ana vatana uyum sağlama çabalarıyla öz yurda dinmeyen hasret duygularını psikolojik ve sosyolojik boyutlarıyla destansı bir anlatımla dramatize eder.</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sair-galip-sertel-i-ugurlarken_1647726434_fODqbt.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Şair Galip Sertel'i uğurlarken ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sair-galip-sertel-i-ugurlarken_1647726434_fODqbt.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Mantiçka]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/manticka/1896/</link>
            <description><![CDATA[Annemin mantiçkasından düşen /  mavi bir gölgeden başka / Kimim kaldı ki kalbimi üfleyecek]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/manticka/1896/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Thu, 27 Jan 2022 13:43:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p><strong>Halime Yıldız </strong></p><p><strong>______________</strong></p><strong>*** </strong><p><strong>Ne zaman içimdeki </strong><strong>kırıkları </strong></p><p><strong>süpürmeye kalksam </strong></p><p><strong>Maviye bakıyorum</strong></p><p><strong>Annemin mantiçkasından düşen </strong></p><p><strong>mavi bir gölgeden başka</strong></p><p><strong>Kimim kaldı ki kalbimi üfleyecek</strong></p><p>Editörün notu: &quot;MANTİÇKA&quot; - Komünist rejim esnasında Bulgaristan&#39;da Türk asıllı kadınların iş elbisesi olarak ve gündelik hayatta dışarda giydikleri elbise...</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/manticka_1643281151_AcfEmQ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Mantiçka ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/manticka_1643281151_AcfEmQ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Şakiroğlu'nun İneği]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/sakiroglu-nun-inegi/1895/</link>
            <description><![CDATA[* - Anladım, canım, niye geldiğinizi! Allah'ın izni, peygamberin kavliyle olur inşallah. Bir diyeceğimiz yok. Yeter ki, sevgi olsun arada. İki gönül bir olunca samanlık saray olurmuş. . .
* Şakiroğlu, tuttu kafayı, galiba! Ne sayıklıyor böyle? Sonu sonunda bir inek bu! Allah'ın iznine, peygamberin kavline ne lüzum varmış? Dayım da hep dibi kuru içiyor. Yengemin son nasihati aklından çoktan fırlamış galiba. ]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/sakiroglu-nun-inegi/1895/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Tue, 25 Jan 2022 23:48:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Benim bir dayım var. Herkesin vardır dayısı tabii; ama benimkisi dayıların dayısı. Boyu alçacık, ufacık - tefeciktir; ama başardığı işler boyundan defalarca büyüktür.O olmasaydı, ben sıra beklemeden ne apartımana yerleşebilir, ne de araba alabilirdim. Sağ olsun, var olsun dayım! Ama geçen gün ikimiz de topu atacaktık Şakiroğulları&#39;nda. Canımızı zor kurtardık bir sözle. Aba dolabından geçirdiler ikimize de. Hep hastanelere düştük...Ağrılar, sızılar içinde kıvranıyoruz. Doktorlar, hemşireler dört yanımızda beş dönüyor. Hastaneye düştüğümüzün üçüncü günü sargı bezleri arasından sağ gözümün kapağını güç bel&acirc; kaldırarak dayıma baktım. Zavallı, yüzü gözü sargılar içinde, tıpkı bir hokey kalecisini andırıyordu. Ben de öyleyimdir kuşkusuz.Neyse, canımız gövdemizde ya, şükürler olsun! Bütün bu bel&acirc;ları başımıza sardıran Şakiroğlu oldu. Dövüldüğümüzün bir gün öncesi dayıma uğradım. Hayli zamandan beri görüşmemiştik zaten. Neyse, &ldquo;Sel&acirc;mün aleyküm, aleyküm sel&acirc;m,&rdquo; dayandım dayımın kapısına. İçeri girince dayım hemen kurdu çilingir sofrasını. Rakılar, mezeler dayandı masaya. Asılmaya başladık erik suyundan dayımla.Bir ara mutfaktan yengem seslendi.- Bre, adam, işittin mi?- Neyi işitelim, yani?- Göklemezlerli Şakiroğlu ineğini satarmış. Ve hem de ikinci buzağısındaymış, ve hem de çok sütlüymüş, ve hem de çok cinsmiş. . .- Eee?- Eeesi, mesi, gidip bir pazarlık yapsan!İneksiz köy evi, susuz değirmene benzermiş, biliyorsun. Dayım biraz düşündükten sonra sordu?- Canım, hatun, sen gözünle gördün mü?- Görmedim; ama sen gidip görür, orasını burasını yoklarsın hayvanın ve ona göre pazarlık yaparsın.Üç beş dakika bir suskunluktan sonra yengem mutfaktan yanımıza gelerek mezeyi yenilerken yavaşça mırıldandı:- Hem biliyor musun ki, bize olduktan sonra Şakiroğlu belki daha ucuza verir.- Niçin ucuza verecekmiş? Biz Şakiroğlu&#39;nun nesi oluyoruz ki? O Şakiroğlu, biz Seferoğlu. . .- Holan adam, senin haberin yok mu? Etraf çalkalanıyor. Şakiroğlu&#39;nun kızıyla bizim oğlan gezerlermiş. . .Yedik içtik ve ertesi gün akşamüstü Şakiroğulları&#39;na inek pazarlığına gitme şartıyla ayrıldım dayımlardan. Bizim geleceğimizi nereden bilirlermiş bilmem, Şakiroğlu denilen adamla karısı bizi daha avlu kapısında karşıladılar. İkisinin de yüzleri güleç, gözleri pırıl pırıl yanıyordu.Şakiroğlu dedikleri, orta boylu, üç kanatlı gardırop gibi geniş ve kalınca bir adam. Hani şöyle diklemesine birkaç kısma yarsan herifi, dayım gibi üç dört adam çıkarırsın. Karısı ise, sanki inadına, çamaşır gibi bir şey. . .Neyse, sel&acirc;m-sabahtan sonra genişçe bir odaya davet edildik. Biraz sonra kahveler dayandı önümüze. Höpürdete höpürdete içiyoruz. Dayımla Şakiroğlu havadan-sudan atıp tutuyorlar. Konuşma arasında ev sahibi manalı manalı dayımın gözlerine bakıyor. Dayımın bakışları ilgisiz gibi. Bir ara Şakiroğlu dışarı çıkıyor. Dayım, fırsattan istifade, bana akıl danışıyor.- Gülüm, nasıl girelim konuya şimdi? Çok iyi karşılandık. İneği bedava verecekler gibime geliyor.- Canım dayı, dersin ki böyle böyle. . . Biz bunun için geldik. Şöyle böyle,dersin. . .Ev sahibi döndü geldi. Elinde bir şise üzüm suyu. Bıyık altından gülümseyerek:- Herhalde kullanırsınız, dedi.Dayım bana, ben dayıma bakıştık. Nezaket icabı &ldquo;Yahu, lüzum değildi, canım, zahmet etmeyin&rdquo; gibilerden. Söylensek te, küçük dilimizden berisi konuşuyordu. Kadehler doldu. Biraz sonra bir tabak da ciğer kavurması dayandı. Biraz da fındık fıstık kondu ortaya. Nasıl içmezsin be! Birer ikişer asılıyoruz.Şakiroğlu&#39;nun üç kardeşi daha varmış. Biraz sonra onların da geleceğini söyledi. Bir ara dayım yapmacıktan bir öksürük atarak, konuya girmeye çalıştı.- Yani Şakiroğlu, şey. . . biz, yani. . . bir sözle, müşteriyiz.Ev sahibi gülümseyerek tamamladı.- Anladım, canım, niye geldiğinizi! Allah&#39;ın izni, peygamberin kavliyle olur inşallah. Bir diyeceğimiz yok. Yeter ki, sevgi olsun arada. İki gönül bir olunca samanlık saray olurmuş. . .Şakiroğlu, tuttu kafayı, galiba! Ne sayıklıyor böyle? Sonu sonunda bir inek bu! Allah&#39;ın iznine, peygamberin kavline ne lüzum varmış? Dayım da hep dibi kuru içiyor. Yengemin son nasihati aklından çoktan fırlamış galiba. Aklı Şakiroğlu&#39;nun son dediğine, yani: &ldquo;Samanlık saray olur&rdquo;a takılmış olacak ki:- Canım, Şakiroğlu, dedi, samanlık da var, saman da var, ot da var. Aç koymayız biz onu!. . .Dayımın bu sözleri karşısında ev sahibi biraz semelenir gibi oldu. Sonra kadehini kaldırarak:- Hadi şerefe, dedi.Her şey bol şimdiki zamanda. . . Bir iki dakika suskunluk çöktü ortaya. Dayım bozdu sessizliği:- Yahu Şakiroğlu, pazarlığa girişmezden önce malı bir görsek! Ev sahibinin gözleri şaşal şaşal bakmaya başladı dayıma. Parça buçuk kelimeler çıkıyordu ağzından.- Yahu, şey. . . nasıl şeymiş o? Yani. . .Dayım dayattı:- Şeyi meyi bırak, Şakiroğlu! Ben alacağım malın orasını burasını yoklamadan pazarlığa girişmem!Şakiroğlu&#39;nun yüzü kızıl-bozul oldu. Nereye baktığı belli değildi gayrı. Kalktı, dışarı çıktı. Dayımla ikimiz bakıştık kaldık birbirimize.Ben:- Dayım, dedim, ne oluyor? Bu herif aklını oynattı galiba.Dayım bana bir şeyler söyleyecekti ki, herif döndü, oturdu yerine.- Beri bak, Şakiroğlu, dedi dayım, eğri oturalım doğru konuşalım. Madem öyle, ortaya bir fiyat koy bakalım!Şakiroğlu kadehini dibi kuru ettikten sonra:- Yahu, dedi, bende ileri geri yok! İki kağıt isterim, ne fazla ne eksik!Bu sefer dayımın gözleri şaşal şaşal bakmaya başladı:- Ne kağıdı, be Şakiroğlu, iskambil kağıdı mı?Alaylı alaylı gülerek cevap verdi ev sahibi:- Ne iskambil kağıdı sayıklıyorsun, be Seferoğlu? Yani iki bin leva, anladın mı?Sıkıntılı olacak ki, gene çıktı dışarı. Söz bende. Dayım dut yutmuş bülbül gibi susuyor.- Dayı be, bu herif bize fil mi satıyor? Etsin etsin beş yüz; bilemedin, altı yüz; daha bilemedin, yedi yüz ve en nihayet sekiz yüz. . .Gene döndü Şakiroğlu ve oturdu yerine.Dayım bastı soruyu:- A be, Şakiroğlu, kaç doğum yaptı şimdiye dek seninkisi? Sütlü mü yani, çok mu sütlü? Ben iki sene öncesi büyük çocuğa alıverdim bir tane. İrice, etli butlu bir şey, bütün köyü idare ediyor, maşallah!Şakiroğlu şaş-beş oldu gayrı. Dişlerinin arasından belli belirsiz bir şeyler mırıldadıktan sonra öfkeli öfkeli:- Beri bak Seferoğlu, dedi, beni dinden imandan çıkarma! Namusum üstüne kan dökerim. Hiç misafirsin demem, bak ha? Yahu, bu herif ne biçim tip be? Şakiroğlu pencereye baktı. Kardeşleri geliyordu aşağıdan. Çakır keyifli idiler. Yüzleri güleçti. Ev sahibi karşılamaya çıktı kardeşlerini. Dış kapıda bir-iki dakika konuştular. Şakiroğlu kardeşlerine ne dedi dedi, içeri girdiklerinde gözlerinde şimşekler çakıyor, suratlarında simsiyah dolu bulutlar gelip geçiyordu. Küfreder gibi bizimle hoş-beş ettiler. Anladım ki, iş sarpa sarıyordu. Dayımın kabasına bir çimdik attıktan sonra göz ucuyla &ldquo;gidelim&rdquo; işareti verdim. Dayım da gözleriyle bana &ldquo;rahat ol&rdquo; işareti verdi. Neyse, kadehler doldu boşaldı.Odaya bir mezar sessizliği çöktü. Ev sahibi bozdu sükuneti. Bize dönerek:- Bir şey diyeceğiniz var mı, diye bir nara attı ortaya.Dayım kelleyi tutmuş olacak ki, ayağa kalktı ve göğüslerini avuçlarına alarak:- Yani müşteri gibi sorayım, dedi. Siz buna iki kağıt isteyince, kaç memesi var şunun be? Bu soru karşısında Şakiroğulları&#39;nda bir kıpırdama, bir gerilme oldu.Bir ara dayım bir soru daha savurdu ortaya:- Boğaya mı tutuyorsunuz, yoksa suni dölleştirme mi yapıyorsunuz?Derken ortalık karıştı. Şakiroğulları&#39;yla Seferoğulları birbirimize girdik. Biri cop gibi bir şeyle yedi delikli tokmağımın dik ortasına bir vurdu ki, beni boydan boya iki eşit kısma böldü sandım. Ne yaparsın, kendi evinde duvarlar bile yardım edermiş adama. Zaten de bizden kalaba ve de güçlü herifler. Biz fazla saldıramıyoruz.Yabani köpeğin kuyruğu apış arasında dururmuş. Bizi yere yatırıp harman dövdüler üstümüzde. Dayımla yirmi dört saat komada kaldıktan sonra geldik kendimize.Bir zaman  sonra Şakiroğulları&#39;nın ayakları suya ermiş olacak ki, hastaneye bizi görmeye geldiler. Özür üstüne özür diliyorlar herifler. &ldquo;Aman biz ettik, siz etmeyin,, hata bizde. İsterseniz ineği bedava alın götürün, sadece mahkemeye varmasın iş&rdquo;. . .Faik İsmail ARDA,Eğridere ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sakiroglu-nun-inegi_1643145947_7BmUyC.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Şakiroğlu'nun İneği ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sakiroglu-nun-inegi_1643145947_7BmUyC.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Ömer Osman Erendoruk'suz geçen 15 yıl...]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/omer-osman-erendoruk-suz-gecen-15-yil/1856/</link>
            <description><![CDATA[* Üstat Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun kitap hakkındaki şu ifadelerini önemliydi: “Kitaba şöyle bir göz gezdirdiğiniz vakit, Ömer Osman’ın usta bir şair, Türkçeye hâkim bir kalem olduğunu hemen anlıyorsunuz. Bulgaristan’da doğup büyümüş, bin bir baskı altında hayatını sürdürmüş bir insanın, Türkçemizi bu kadar güzel kullanması ve yazması, şiir tekniğimize bu kadar vukufiyet...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/omer-osman-erendoruk-suz-gecen-15-yil/1856/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Tue, 19 Oct 2021 22:30:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Üstadım, sen unutulmadın, unutulmazsın, inşallah!Bu yıl İzmirli göçmenlerle beraber, Bal-Göç İzmir yönetiminin düzenlediği bir etkinlikte seni andık. Edebiyat otoritelerinin hakkında söylediklerini onlara da naklettik. Ne demişlerdi? Türkiye&#39;de seni (Ömer Osman&#39;ı) &ldquo;S.O.S. veya Üçüncü Mezar&rdquo; kitabıyla tanıdılar. Üstat Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu&#39;nun kitap hakkındaki şu ifadelerini önemliydi:&ldquo;Kitaba şöyle bir göz gezdirdiğiniz vakit, Ömer Osman&#39;ın usta bir şair, Türkçeye h&acirc;kim bir kalem olduğunu hemen anlıyorsunuz. Bulgaristan&#39;da doğup büyümüş, bin bir baskı altında hayatını sürdürmüş bir insanın, Türkçemizi bu kadar güzel kullanması ve yazması, şiir tekniğimize bu kadar vukufiyet... &quot;Bulgaristan&#39;da Türk yok&quot; diyen alçaklara cevap olarak tek başına yeter.&rdquo; Merhum şair Ahmet Şerif Şerefli, Ömer Osman&#39;ın şairliği ve şiiri konusunda:&ldquo;Kendinde şiir dünyasını taşıyan her şeye muktedirdir.&rdquo; diyor. Türk şairlerinden Özcan Ünlü ise &ldquo;Buram Buram Yalnızlık&rdquo; şiir kitabının değerlendirmesinde şairin ilk şiirleriyle 1989&#39;da tanıştığını ve özellikle &ldquo;Fısıltı&rdquo; şiirinin mısralarını okuyunca, &ldquo;Dizlerimin bağının çözül&quot; dediğini harfiyen aktardı. Ruhun şaad olsun ustam! Mehmet TÜRKER ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/omer-osman-erendoruk-suz-gecen_1634672133_lW3pe2.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Ömer Osman Erendoruk'suz geçen 15 yıl... ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/omer-osman-erendoruk-suz-gecen_1634672133_lW3pe2.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bir zamanlar uçsuz bucaksız Dobruca]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/bir-zamanlar-ucsuz-bucaksiz-dobruca/1853/</link>
            <description><![CDATA[* Sakız beyazı tülbentten eşarplar başlarında, kadınlar her biri kara toprağın üstünde konmuş birer beyaz güvercin gibi duruyordu. Aralarındaki genç olanlar bir türkü tutturur, ortalığı şenlendirirdi.* ‘’ Adi mare uuu, durun artık, acıktık, yimeycez mi ?’’ ‘’Evvaa, ne de çabuk acıktınız mare?’’ ‘’Yaaa, sabaa siz iki kişi kaşıkladınız koca tas taranayı, ama biz altı kişi oturiiz sofraya... ‘’ ‘’Azcık töö poyasa kadar bali erseydik mare, gölgede yirdik ekmeemizi...‘’]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/bir-zamanlar-ucsuz-bucaksiz-dobruca/1853/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Mon, 18 Oct 2021 12:30:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>Uçsuz bucaksız Dobruca&#39;nın bereketli tarlaları&hellip;</strong><strong>Ne çok çalışmıştı onlarda, Süleyman eşiyle birlikte, köylüce, hepsi bir arada.</strong><strong>Baştan muntazam bir sırada körpecik fidelerin ekiminden sonra, biraz boy atınca birkaç kez çapalanması, ardından rekoltenin toplanması. Mısırı, tütünü, yulafı, pamuğu ve buğdayı. Hepsi bu çalışkan köylülerin ellerinden geçiyordu...</strong><strong>Kurak geçen çok yaz mevsimler olurdu. O zaman köylüler çimenlik alanındaki Yandı Merası&#39;nda bulunan tekkeye yağmur duasına giderlerdi. Gökyüzüne ve duaya açılan eller &acirc;minle sonlanınca, herkes evinden getirdiği yiyecekleri köydeşleriyle paylaşırdı. Genelde hep hamur işinden olurdu ikramlar, kırmalar, dızmanalar, pesmetler...</strong><strong>Ardından en eğlenceli kısmı başlardı. Evin en büyük oğlanları, oradaki Köprü Çeşme&#39;nin oluklarında ıslatılıyordu. Kadriye, ablasının çok sevdiği en büyük oğlu İsmet&#39;i saklamaya koyulurdu. Süleyman, &lsquo;&#39;Kaç çabuk, yatıracaklar seni suya!&lsquo;&#39; diyerek uyarsa da yakalanırdı. İsmet, her seferinde nasibini alırdı, oluklardaki buz gibi sulardan.</strong><strong>İlginç olan, her seferinde hava bulutlanır ve hakikaten yağmur yağıyordu. İsmet&#39;in arkadaşı, kendisi gibi 12 yaşındaki Bulgar komşu oğlan Sandi sık sık onlara:</strong><strong>&lsquo;&#39;Adi gene &Acirc;mine gidelim, hem yağmur yağsın, hem sizin pesmetlerden yiyelim, çok lezzetli onlar &lsquo;&#39; diyordu.</strong><strong>O bereketli yağmurlardan sonra açılırdı tarla işleri. Sakız beyazı tülbentten eşarplar başlarında, kadınlar her biri kara toprağın üstünde konmuş birer beyaz güvercin gibi duruyordu. Aralarındaki genç olanlar bir türkü tutturur, ortalığı şenlendirirdi.</strong><strong>Öğlen vakti sarı sıcak çöktü mü, o dümdüz, gölgeden yoksun tarladan, bu defa yorgun bıkkınlık dolu ses yükselirdi:</strong><strong>&lsquo;&#39; Adi mare uuu, durun artık, acıktık, yimeycez mi ?&#39;&#39;</strong><strong>&lsquo;&#39;Evvaa, ne de çabuk acıktınız mare?&#39;&#39;</strong><strong>&lsquo;&#39;Yaaa, sabaa siz iki kişi kaşıkladınız koca tas taranayı, ama biz altı kişi oturiiz sofraya... &lsquo;&#39;</strong><strong>&lsquo;&#39;Azcık töö poyasa kadar bali erseydik mare, gölgede yirdik ekmeemizi...&lsquo;&#39;</strong><strong>&quot;Poyaslar&quot;, düz arazileri onar hektar kare şeklinde bölünmüş olan, dört tarafı sıra sıra dikilmiş kimi yerlerde meşe, ceviz, bazılarında ise akasya ve erik ağaçlardan oluşan yeşillik alanlarıydı. Başlıca görevleri düz ovadaki rüzg&acirc;rın hızını azaltmak ve bulutları çekerek yağmur yağdırmaktı.</strong><strong>Köylüler, onların gölgesinde karşılıklı çember içinde otururdu; açılır ekmek torbaları, çıkar meydana gazete k&acirc;ğıdına sarılmış -onun da kokusunu almış, kendi ürettikleri peynirler, sabah bahçeden toplanmış yeşil soğan da yanında taptaze, köylülerin tabiriyle tendriz, tendriz...</strong><strong>Ateş kırması getiren olur, paylaşır herkesle hamur aşını...</strong><strong>Kana kana içilir buz gibi sular cam damacanalardan, dışı renkli naylon şeritlerle sepet gibi örülmüş olanlardan...</strong><strong>Yaklaşan Hıdırellez&#39;den bahsedilir, yaz mevsimin müjdecisinden...</strong><strong>Ulu armudun asırlık anaç dallarına kurulacak olan salıncaktan bahsedilir, tatlı sataşmalar olur.</strong><strong>&lsquo;&#39;Bakalım hangi yavukluları görcez bu sene birbirini sallarken &lsquo;&#39; deyip...</strong><strong>Hatice ZAFER </strong><strong>&quot;Başını dik tut&quot; kitabımdan alıntı</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/basini-dik-tut_1634549629_WBHDhX.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bir zamanlar uçsuz bucaksız Dobruca ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/basini-dik-tut_1634549629_WBHDhX.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Burgaçtaki Ben]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/burgactaki-ben/1846/</link>
            <description><![CDATA[* Bir atılım, ardından bir atılım daha. Utku çırpınışta değil, atılımdadır. Beyaz köpüklü kara sulara yaşadığımı, kim olduğumu göstermeliyim. Sular korkunç oldukça, yorulmak bilmedikçe, beni yutup yok etmek istedikçe, gücüm bir o kadar daha artıyor, atılım üstüne atılımları sürdürüyorum. Ben tehlikeden kaçmadım hiçbir vakit, tehlikeyi benden kaçmaya zorladım.]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/burgactaki-ben/1846/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Tue, 28 Sep 2021 11:45:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ Bugün ünlü şairimiz Recep Küpçü&#39;nün doğum günü. Bu nedenle Biz, Beyaz Zenciler Öykü dosyasından, Burgaçtaki Ben denemesini yayımlayarak, &quot;Doğum günün kutlu olsun üstat&quot; diyorum - Ahmet TÜRKAY, yazar                                   <strong>                                BURGAÇTAKİ BEN</strong> <strong>Yüzmeyi becerip beceremediğime bakmadan, balıklama hayalimdeki sulara daldım. Çırpındım, kulaç attım, can sıkıntısına, çaresizliğime aldırmadan. Can sıkıntısı dedim de aklıma geldi. Onun belli başlı nedenleri durgunluk, bir de kararsızlıktır. Ben yaşamımda hiçbir zaman durmadan, vazgeçmeden, kararsızlığa düşmeden hep yürüdüm.</strong><strong>Ne kadar yol aldığım ayrı bir konu. Çünkü her çaba başarı olmadığı gibi sulardaki her çırpınış da yol almak demek değildir. Bilirsiniz; dalgalar kıyıya doğru gelirken insanı geriye doğru çekerler. Dalgalardan başka burgaçları da vardır suların. Bir görmeliydiniz beni tutulduğum anaforun ortasında. Çırpın babam çırpın, yüzme bilmek de para etmiyor. Çok önemli üç şeyi bilmek gerekiyor; şaşırmamayı, umutsuzluğa kapılmama, tinsel gücü yitirmemeyi.</strong><strong>Ölüm, Azrail gibi dikilmiş başıma, beni kandırmaya çalışıyor.</strong><strong>&ldquo;Gelsene yahu,&rdquo; diyor. &ldquo;Gel, rahat edersin benim yanımda. Çırpınman boşuna, tutulmuşsun bir kere burgacın çekimine, kurtuluş yok, teslim ol!&rdquo;</strong><strong>Hayret, ölüm bile engelleri yenme istencini değil, işin kolayını, yani edilgenliği öneriyor insana. Yok, yok, olmaz bay ölüm, boğulmak değil, yaşamak istiyorum ben.</strong><strong>Beyaz köpüklü, korkunç uğultulu suların gürültüsü kulaklarımda, yüzüme acımasızca çarpan suların tokattan farkı yok. Oysa sabahları elimi yüzümü yıkarken ne kadar yumuşacıktı musluktan akan su!</strong><strong>&ldquo;Ölüm özgürlük, sözün kısası, en büyük özgürlük,&rdquo; diye söyleniyor kendinden emin anafor. &ldquo;Benim elimden kimse kurtulamamıştır şimdiye kadar.&rdquo;</strong><strong>Anlıyorum burgacı. Korkayım, kolum kanadım kırılsın diye yapıyor bunu. Ne yazık, benim kişiliğimi, özyapımı tanımıyor o. Sonuna değin savaşma hırsı ve kararlılığımı bilmiyor. Mademki kabul ettim bu savaşı, savaşın yüzünü kara çıkarmamam gerekiyor. Merhamet dilencisi olmadım bugüne dek, şimdi de olmayacağım.</strong><strong>&ldquo;Kurtulup kaçacak değilim,&rdquo; diye karşılık verdim anafora. Erken ya da geç utku benim olacak.&rdquo;</strong><strong>Tam bu anda en sadık dostum inancım yardımıma yetişti, cesaretime cesaret, gücüme güç kattı. Savaşarak yaşadığımı tanıtlayacağım suların canavarına. Teslim olmamak, savaşarak tükenmek benim felsefem.</strong><strong>Evet, şimdi sularla savaşarak tükenmeliyim. Bir atılım, ardından bir atılım daha. Utku çırpınışta değil, atılımdadır. Beyaz köpüklü kara sulara yaşadığımı, kim olduğumu göstermeliyim. Sular korkunç oldukça, yorulmak bilmedikçe, beni yutup yok etmek istedikçe, gücüm bir o kadar daha artıyor, atılım üstüne atılımları sürdürüyorum. Ben tehlikeden kaçmadım hiçbir vakit, tehlikeyi benden kaçmaya zorladım.</strong><strong>28 Şubat 1969</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/burgactaki-ben_1632819309_cKxSvT.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Burgaçtaki Ben ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/burgactaki-ben_1632819309_cKxSvT.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[ibrahim kamberoğlu - güz]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/ibrahim-kamberoglu-guz/1843/</link>
            <description><![CDATA[sokak lambalarının
üşüyor ışıkları,
çamaşır iplerinde
asılı
rezilliğimiz...]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/ibrahim-kamberoglu-guz/1843/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Mon, 27 Sep 2021 12:56:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <strong>ibrahim kamberoğlu </strong><strong>güz </strong> <strong>ağaçların, çiçeklerin </strong><strong>yeşilini soymuş </strong><strong>güpegündüz </strong><strong>hiç utanmadan </strong><strong>güz... </strong> <strong>sokak lambalarının </strong><strong>üşüyor ışıkları, </strong><strong>çamaşır iplerinde </strong><strong>asılı</strong><strong>rezilliğimiz... </strong> <strong>yoktu </strong><strong>haberimiz </strong><strong>darağacı kurulmuş caddelere </strong><strong>ve idamını bekliyor uslu uslu </strong><strong>kişiliğimiz...</strong> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ibrahim-kamberoglu-guz_1632737225_XgTl2O.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ ibrahim kamberoğlu - güz ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ibrahim-kamberoglu-guz_1632737225_XgTl2O.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[marmara'nın isyanı / ibrahim kamberoğlu]]></title>
            <link>https://www.misyongazetesi.com/marmara-nin-isyani/1814/</link>
            <description><![CDATA[]]></description>
            <guid>https://www.misyongazetesi.com/marmara-nin-isyani/1814/</guid>
            <category domain="https://www.misyongazetesi.com/haberler/edebiyat/">Edebiyat</category>
            <pubDate>Thu, 17 Jun 2021 16:38:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ marmara&#39;nın isyanı benim bildiğim deniz sırdaştır bilmez hile ama görmeliydiniz ne kadar öfkeli ne kadar dalgalıydıattığımız çöpleri gönderirken sahile... bir feryattır her dalgası her dalgası bir isyan, dili yok ki söylesinçektiklerini bize, bir de tuzu eksikmiş gibi çiş ettik ediyoruz hiç utanmadan denize... dinleyin duyun en iyi kıymetini suyun çölde yaşayanlar bilir,biriktirirler sabırlabiriktirirler damla damla gün gelir göl olur diye... içimde deniz kadar büyük korkularım var, bize inat bir gün çöl olur diye...  yeni çiftlik / tekirdağ ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/marmara-nin-isyani_1623937617_ekWmDC.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ marmara'nın isyanı / ibrahim kamberoğlu ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.misyongazetesi.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/marmara-nin-isyani_1623937617_ekWmDC.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Misyon Gazetesi ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Misyon Gazetesi</dc:creator>
        </item>
    </channel>
</rss>