Bir zamanlar Deliorman
Okul çıkışı mahalleler arasında mutlaka kavga çıkardı. Kavga çıkaranlar hep aynı çocuklardı ve neredeyse her gün dövüşürlerdi. Büyüyüp kocaman adamlar olduklarında ise her biri çok iyi dost oldu. Ben o kavgalara katıldığımı hiç hatırlamıyorum. Her iki taraf da beni kollardı, çünkü derslerinde yardımcı olurdum. Ben kavga etmezdim ama aralarına girince kavga da biterdi.
Ben çocukluğumdan hemen hemen hiçbir şey hatırlamıyorum. Hatırladığım çok az şey var. Az ama derin, az ama unutulmaz. Meselâ ökçemde çıban çıkmıştı, ökçeme basamıyor, topal topal yürüyordum. Ama çocuğum ya, arkadaşlarımın peşinden koşmaya başladığımda ökçeme bastığım anda yaygarayı koparıyordum. Ağlamak değil, uluyordum. Böyle bir acı dünyada yok. Kaç vakit böyle geçti bilmiyorum; ama yaş yetmişe geldi, ökçemin ortasında halâ bir delik var, çıbanın özünden kalma. Patladığında sevinçten yarım saat ağlamıştım. Öyle ki unutmam mümkün değil.
Bizim sokak topraktı. Elektrik yok, su yok…
Akşamlar, erken inerdi hayatın üzerine. Şişeleri gündüzden önceki akşamın isinden parlatılmış, akşam gaz lambaları odamıza güneş gibi doğardı. Bütün ev ahalisi lambanın etrafına toplanır genç kızlar gergef işler, çocuklar ders yapar, böcek oynar, bilmece yarışı, iplik çözmece oynar, masallar anlatır, saz çalar türküler söylerdik.
Kış akşamlarında kadınlar hasır örerlerdi. Dokuma tezgâhının önüne beş altı kadın veya yetişkin kızlar oturur, mısır koçanı yapraklarını büke büke kınnap iplerin arasından geçirir hasır örerlerdi. Biz çocuklar için hasır geceleri çok eğlenceli olurdu. Sobanın üstünde büyükçe bir kazanda koçan yaprakları kaynak suda yumuşatılırdı, yan tarafta ise büyük bir tencerede mısır pişirilirdi. Yok böyle bir tat. O kadar lezzetli olurdu ki sabırsızlıkla pişmesini bekler ve sonra bütün gece pişmiş mısır yerdik. Bazen eğer ev sahibi hali vakti yerinde birisi ise lokum da yenirdi.
Daha sonra elektrik geldi, mahalleye bir de çeşme yapıldı, dört yol ağzına. İçme suyunu su ağacına asılı iki kovayla taşırdık ya da biz ufaklıklar kovayı ellerimizi değiştirerek yarı dolu yarı boş eve ulaştırırdık. Dökmeden götürmek de ayrı bir marifetti. Hayvanların içme suyunu gölcükten kovalarla taşırdık veya hayvanları gölcüğe suya götürürdük.
Sokağımızda altı ev vardı, on üç çocuk. Şimdi düşününce insanın aklı almıyor, bu kadar çocuk, bu kadar gürültü, bu kadar hayat dolu bir sokak…
Ayrıca yan sokakların çocukları da bizim sokağa toplanırdı. Oldu mu sana yirmi - yirmi beş çocuk. Ama bu gürültü patırtıdan hiç kimse rahatsız olmuyordu. Kavga ettiğimizi de hatırlamıyorum. Gün boyu oyun, koşturmaca, kahkaha. Tozun toprağın içinde oynardık; ama üstümüzün başımızın ne halde olduğunun farkına bile varmazdık. Şimdi her gün banyo yapılan bu devirde bunu anlatmak da anlamak da zor.
Mahallemizde tek bir bisiklet vardı. Hatırlayamıyorum Zakir Aga'mın mı, yoksa Ahmet Aga'mın mıydı? Bütün mahalle çocukları onda bisiklet binmeyi öğreniyorduk. Ben, kendilerinden üç yaş küçüktüm. Bisiklete bindirip salıyorlar beni dik aşağı. Denge sağlamayı başarıyorum; ama durmak ta lâzım. Peki o nasıl olacak? Basıyorum, kendimi tozun içine. Yüz göz toz içinde. Toprak ağzıma dolmuş, ben zurnayı salmışım. Hem mutlu, hem canım acıyor. O toz, o yorgunluk, o özgürlük, o mutluluk... Hepsi bir aradaydı. Uçurtma uçurtmak, löbek ya da çelik oynamak, çırakmanın bacağından vurup ‘’düşmanı’’ kovalamak o kadar zevkliydi ki…
Her biri ayrı bir sevinçti. Hele kar yağdığında bütün gün kızaklar elimizde yamaçtan yamaca koşardık, eve toplanmak nedir bilmezdik. Hastalanmazdık da. Sıkı Hasan Aga adında biri vardı, çok güzel kızaklar yapardı. Bana göre biraz tuhaf biriydi; ama belli ki çocukları severdi. Kızaklar elimizde bütün gün o yamaç bizim, bu yamaç bizim kayardık. En kalabalık “Bediş’in yamacı” olurdu, en uzun ve en dik olanıydı. Kendini bıraktın mı, rüzgâr yüzünü keser, pistin sonunda mutlaka bir de ‘’atak’’ olurdu, bir fırladın mı kalbin göğsünden çıkacak gibi atardı. Kayaklar bir başka zevkti. Tabii üzerlerinde durmayı becerene...
Hatırlıyorum babam Sıkı Hasan Aga’ya ( bizim dilimizde Sıkasan olmuştu ) bana bir çift kayak yaptırmıştı. Belli ki, bu konuda pek tecrübesi olmayan Hasan Aga kayakları hem çok kalın bırakmış, hem de boyları benim boyumdan iki karış daha uzun. Eline alıp Bediş'in yamacına varabilmek bir dert, ayrıca belli ki altları yeterince yalabık değil, kendimi yamaçtan aşağı saldığımda kayaklar anca hareket ediyor ve beni diğer çocuklara alay konusu yapıyordu. Neticede kayakları bir kenara atıp gene kızağa sarılmadan olmadı. Daha büyük erkek çocuklar gölcüklerin üstünde oluşan kalın buzun üzerinde “aşık” diye bir oyun oynarlardı. Kesilen koyunların ön bacaklarının kaval kemiklerini bir şekilde ayaklarının altına alır, buzun üzerinde kayarak ellerindeki sopalarla başka bir kemiği kaleye gol atmaya çalışırlardı. O kemikleri ayaklarının altında nasıl tutarlardı hala anlamış değilim.
Daha sonra televizyonlar geldiğinde, bu oyunun bir nevi buz hokeyi olduğunu anlayacaktık. Ancak çok ilginçtir ki benim bahsettiğim senelerde televizyon falan yoktu ve bu oyun tamamen bizim geleneksel oyunumuz, bu toprakların oyunuydu.
Bugün artık o üzeri kalın buz tutmuş, oynayan çocuklarla dolu gölcüklerden eser bile kalmadı, hepsi kurudu. Aslında o kışlardan da eser kalmadı, hani o kalın buzu oluşturacak. Kar metrelerce yüksek olurdu. 1954 kışı, hâlâ dillerdedir. Öyle bir kar yağmış ki sabah olmak bilmezmiş, her taraf karanlık. Dışarı çıkmaya niyetlenen köylüler o zaman anlamışlar ki kar evleri tamamen kapatmış. Tabii zamanın evleri bugünkü gibi değil, daha ufak ama nihayetinde ev. Tüneller kazıp dama, komşuya ulaşabilmişler. Benim çocukluğumda o kadar olmasa da kışlar çok karlı olurdu. Rahmetli Ahmet Dede vardı komşumuz, ince çok uzun boylu bir adamdı. Torunu Behçet omuzlarında, diğer torunu Fevziye Abla'm ( benden sadece bir yaş büyük; ama abla bilirdik, o zaman öyleydi ) peşinde, biz bütün mahalle çocukları Ahmet Dede’nin arkasında, tek sıra açtığı patikadan okula giderdik. Sınıf odasının ortasında eski bir sobanın etrafında toplanır, önce ayakkabılarımızı çıkarır, analarımızın ördüğü ıslanmış yün çoraplarımızı kurutmaya çalışırdık. Hasta olup okuldan kaldığımı hiç hatırlamıyorum. Belki olmuştur; ama gerçekten hatırlamıyorum. Öksürük, sümük, tükürük okuldan kalmamıza sebep olmazdı.
İlkokul öğretmenlerimiz çok titizdi. Öğretmenler çok ciddi ve katı disiplin yandaşıydılar. Ödümüz kopardı. Okulda dayak sıradan bir şeydi. O meşhur “Eti senin, kemiği benim” deyimi öğretmenlerin elini çözüyor ve biz küçük çocuklara terbiye adı altında korku aşılanıyordu.
“Akşam saati” diye bir uygulama vardı. Okul çocuklarının (yedi yaşından itibaren okul mecburiydi, hiçbir istisnasız) kışları saat 18.00’den, yaz aylarında ise 20.00’den sonra sokağa çıkmaları kesinlikle yasaktı. Sadece ana-babalarıyla çıkabilirlerdi. Bu kural o kadar katı uygulanıyordu ki lise öğrencileri için bile okuldan atılma sebebi olabiliyordu. Bir defasında Çitalişte’de (köyde sadece kültür evinde televizyon vardı) İkinci Dünya Savaşı konulu bir Polonya dizisi vardı. Oraya toplanmış, film izliyorduk. Muallimler içeri girdiğinde hepimizin kanı dondu, çünkü kendimizi filme kaptırmış, akşam saatini geçirmiştik. Ertesi gün mesele okulda, müdüre kadar gitti. Müdür çok yaşlı bir adamdı, bize uzun uzun nasihatler verdi ve saldı. Birer derin oh çektik. Meğer acele etmişiz. Sınıf odasına vardığımızda, diğerlerine ibret olsun diye öyle bir sopa yedik ki avuç içlerimiz kap atmıştı.
Bir başka ciddi uygulama ise sabah jimnastiğinden sonra okul kapısındaki kontroldü. Tek tek not defterleri, tırnaklar ve hatta kulak temizliği bile kontrol edilirdi. Daha sonraki senelerde köyümüzde oldukça büyük bir sağlık ocağı açıldı. Hemşireler haftada ya da iki haftada bir saç biti kontrolü yaparlardı. Artık ben öğretmen olduğum yıllarda talebelerin diş sağlığı da çok yakından takip edilir ve tedavisi yapılırdı...
Okul çıkışı mahalleler arasında mutlaka kavga çıkardı. Kavga çıkaranlar hep aynı çocuklardı ve neredeyse her gün dövüşürlerdi. Büyüyüp kocaman adamlar olduklarında ise her biri çok iyi dost oldu. Ben o kavgalara katıldığımı hiç hatırlamıyorum. Her iki taraf da beni kollardı, çünkü derslerinde yardımcı olurdum. Ben kavga etmezdim; ama aralarına girince kavga da biterdi.
Öğretmenler çok döverdi. Bu dayak neticesinde belki de çok akıllı çocuklar, sırf öğretmen korkusundan bildiklerini de unuturlardı. Bu konuda kardeşim sınıf öğretmeninden çok etkilenmişti. Sınıf öğretmeni Toşka diye bir kadındı. Biz Türklerden nefret ederdi ve bunu gizleme ihtiyacı da duymazdı. Sınıfa bir canavar gibi girer, küçücük çocuklara dayak atmak için sebep arar, yoksa da uydururdu ve çocukları hunharca döverdi. Öyle ki kız kardeşim okul kapısından içeri adımını attığında titremeye başlardı. Ben okulun en başarılı öğrencilerinden biriydim ve evde kardeşimin de derslerine yardımcı olurdum. Her şeyi öğrenir, okula hazır giderdi. Toşka canavarını karşısında görünce bildiklerini de unutur titremeye başlardı. Öğretmen her zaman haklıydı ve eğer öğretmeni suçlarsan bir dayak da babandan yerdin.
Ben ikinci sınıf talebesiyken agam (amcama aga dedirtmişlerdi) askere gitti. Unutmuyorum, radyo almıştık ve asker celbi geldiğinde radyoyu bırakıp nasıl askere gideceğine üzülüyordu. Daha sonra ben on birinci sınıf talebesi olduğumda biz de televizyon aldık. O zaman televizyonlar siyah beyazdı. O kadar büyük bir heyecan vardı ki… Bütün mahalle erkekleri toplanıp ormandan seçilmiş en düzgün ve yüksek salkım ağacını keser, ucuna anten takıp önceden kazılmış derin bir kuyuya indirirlerdi. En alta yuvarlak bir taş konurdu. Ağaç taşın üzerine basar ve böylece sağa sola dönendirme imkanı olurdu Bu merasim, televizyon alan her evde yaşanırdı. Bütün mahalle oraya toplanır, neredeyse bayram edilirdi, komşunun mutluluğu hepimizin mutluluğuydu. Biz tabii ki en son bu murada erişenlerden olduk, çünkü köyün en fakirlerindendik.
Demem o ki Dulovo’da okulda ( liseyi Dulovo’da okudum ve hafta sonu eve dönerdik ) hafta o kadar yavaş geçerdi ki eve dönüp televizyonun karşısına oturacağım günü dört gözle beklerdim. Gündüzleri saat 10.00’da açılır, gece 24.00’te milli marşla kapanırdı. Bugünün dinamik dünyasına baktıkça hayret ediyorum ne büyük değişimler yaşamışız ve küçücük şeyler bizler için ne kadar da büyük mutluluk sebebiymiş diye. Elimizde bir dilim hafif yağlı ve bol kırmızı biberli ekmeği oturup yemeğe vakit bulamazdık; çünkü arkadaşların bir taraflara koşuyor ve sen onlara yetişmek zorundasın. Hey gidi günler hey!
Aynı bugünün dünyasında değişimlerin peşinden koşup da yetişemediğimiz gibi...
Nasuf Dail