RODOPLU TÜRK YAZARLARIN BULGARİSTAN TÜRK EDEBİYATININ GELİŞMESİNDEKİ YERİ

Bulgaristan Türk edebiyatının gelişmesinde, Rodoplu Türk yazarların, hiç şüphesiz, günümüze kadar büyük katkıları olmuş ve bunun gelecekte de süreceği düşüncesindeyim. Ancak bu katkılar, hangi açıdan bakarsanız bakın, geniş kapsamlı ve zengin içeriklidir.

RODOPLU TÜRK YAZARLARIN BULGARİSTAN TÜRK EDEBİYATININ GELİŞMESİNDEKİ YERİ Edebiyat

RODOPLU TÜRK YAZARLARIN BULGARİSTAN TÜRK EDEBİYATININ GELİŞMESİNDEKİ YERİ

Bulgaristan Türk edebiyatının gelişmesinde, Rodoplu Türk yazarların, hiç şüphesiz, günümüze kadar büyük katkıları olmuş ve bunun gelecekte de süreceği düşüncesindeyim. Ancak bu katkılar, hangi açıdan bakarsanız bakın, geniş kapsamlı ve zengin içeriklidir. Basite indirgediğimiz halde, istediğimiz sonuçları alamayacağımızdan kuşkuluyum. Bu nedenle, Rodoplu yazarların, öykü dalında Bulgaristan Türk edebiyatına sağladıkları naçizane katkıları üzerinde durmak istiyorum.

Asıl konumuza girmeden önce, kısaca öykünün tanımı, ana yurdu, Avrupa sahasına çıkışı, Türk edebiyatındaki yeri, Bulgaristan Türkleri edebiyatındaki gelişme evrelerine değinmeye çalışacağım.

Öykü, bir edebi yazı türü olarak, kısaca, bir olayın sözlü ve yazılı biçimde anlatılması, olaydaki kişilerin betimlenmesi ve bu olayın bir sonuca bağlanması, demektir. Öyküde anlatış nasıl olacaktır? Kısa ve uzun olarak değerlendirdiğimizde, anlatışın süresine göre, öyküler, kısa ve uzun, diye de tanımlanırlar.

Öykünün tarih sürecinde, gelişme seyrini ele alırsak, Eski Yunanlılara kadar uzanmamız gerekecektir. Aslında, bir tarihçi olan Herodotos’un anlatımlarında hikayenin özelliklerini taşıyan olaylara rastlanır. Öykü, ilk kez, İyonya’da destan ve tarihi eserlerde yer alır. Burada masal ve efsanelerden farklı olarak, olaylar gerçeklere dayandırılır, eğlendirici unsurlar da taşır. Bu, Milattan önce III ve II yüzyıllara isabet eder. Bugünkü anlamda öykü, ancak Ortaçağlarda normal bir gelişme ortamı bulabilmiştir. Sağlam bir öykü geleneğine sahip olan Doğu’dan ve özellikle Hindistan topraklarından, Arapça sayesinde, bu yazı türü, Avrupa alanına getirilir.

Öykü, Avrupa çapında ilk kez, İtalya’ da kendine iyi bir mekan sağlar. İtalyan öykücülüğü iki yönde ivme kazanır: Nükteli öyküler ve macera öyküleri. Örneğin, Novellino’da yer alan öyküler, nüktelidir. Şaka tarzında, zarif bir anlayış içerirler. Bizim de tanıdık Dekameron’da ise, maceralık olaylar veya olaylar zinciri ağırlıktadır. Bundan böyle bir sıra Rönesans öykücüleri, başta Boccacio (Bokaçiyo) olmak üzere İtalyan yazarları taklit edecekler, anlatımlarını bir grup ya kadın, ya erkek ağzından vereceklerdir. Bu taklitçiler grubuna Fransız yazarlarını da ilave edebiliriz: Ferrara, Ariesto, Folengo… Onsekiz ve ondokuzuncu yüzyıllara geldiğimizde Avrupa ve Rus yazarları öyküyü zirvelere taşırlar: Puşkin, Gogol, Mopasant, Turgenev, Tolstoy, Çehov vb.

Öyküyü, Türk edebiyatı, Tanzimat’tan sonra tanır. Peki, Türk İmparatorluğu’nu köklü reformlara sürükleyen bu yenilikçi hareket öncesi kitlelerin, hatta sanatçı topluluklarının öykü zevkleri ne şekilde gideriliyormuş? Araştırmacılar, bilim adamları bu soruyu şöyle yanıtlıyorlar: “Sanatı yalnız nazım hünerlerinde bulan Divan Edebiyatımız Mansur hikayeyi (öyküyü) tanımamıştır. Bununla birlikte, daha 15.yüzyılda Dede Korkut gibi büyük bir hikaye ustası yetiştiren Türk halk dehası, bu alanda, masal türünde de olsa, güzel ve canlı örnekler vermekten, atalardan kalma hikayeleri ağızdan ağıza, zamanımıza kadar ulaştırmaktan geri durmamıştır…” (Tanzimat’tan Günümüze, Türk hikaye antolojisi, Yaşar Nabi, 1982, İstanbul)

Bununla kalmayıp halkın bu tür sanat gereksinimlerini Leyla ile Mecnun, Hüsrev ile Şirin ve halk hikayeleri Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre vb. karşılamıştır. Bu sıraya tarihi hikayeleri de ilave edebiliriz: Battal Gazi, Hayber Kalesi… Ayrıca peygamberlerin, Muhammet Aleyislam’ın doğumu ile ilgili düzenlenen mevlütler, hem resmi makamların, hem de halkın geniş ölçüde katıldığı bu etkinlikler, büyük rol oynamışlardır. Değişik vesilelerle cami, mescit ve başka yerlerde okutulan mevlütler, yığın yığın kadın, erkek ve çocuklarca izlenir, peygamberimizin yaşam öyküsü, başından geçirdiği olaylar, dinleyenlerin kalplerinde sanatsal bir yansıma yaparlar.

Ortarodoplar’da bulunan Stomanovo (Çelikli) köyünden Fatma Ocak, radyo ve televizyonların işgalinden önce, uzun kış gecelerinde, Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin hikayelerini usta anlatıcılardan dinlediğini söyler. Merhum ses sanatçısı ve şair Osman Aziz, bir söyleşisinde şu itirafı paylaşıyor: …Sonradan anamdan, tütün dizerken öğrendiğim türküleri, anatmacaları (efsaneleri) dinlemek söylemek geldi…(“Güllerin Korkusu”, Osman Aziz, 2000, Lakov PRES). Tanzimat döneminde Halk arasında roman ve hikaye zevkini yaymakta Ahmet Mithat Efendi’nin büyük hizmetini saygı ile anmadan geçemeyeceğiz. Bu yorulmak bilmez halk yazarı, ciltler dolusu eser vererek, doğmakta olan Türk hikaye sanatına, üzerinde tutunabileceği bir temel hazırlarken, sanat ölçüsünde ve özeninde pek kayıtsız davrandığı için kendi eserlerini çok kısa ömürlü olmaya mahküm etmiştir.(Yaşar Nabi, aynı eser, önsöz). Şunu da bilmekte yarar vardır ki, Ahmet Mithat Efendi, 1860’lı yıllarda Ruse’de “Tuna” gazetesini neşrederek bazı eserlerini burada yayınlamıştır. Namık Kemal de ilk şiirlerini Sofya’da yazmıştır. Bu arada Batı edebiyatından çevirilere de rastlanır. Robinzon Kruse bu eserlerden biridir.

Türk Edebiyatındaki ilk öykülerin konuları dış gerçeklere dayanır. Yazarlar, hayal dünyalarındaki olgulara dayanarak öyküler tasarlayıp, okuyucularına sunarlar. Bu hallerde daha fazla romantik Fransız edebiyatının tesiri görülür. Nabizade Nazım’ın 1889 yılında yazdığı “Karabibik” öyküsü, Kamelyalı Kadın’ı anımsatmaktadır. Aslen şairliği ile bilinen Namık Kemal’in düzyazılarında da böyle bir hava estirilir. Türk edebiyatının ilk romanı olarak kabul edilen Şemsettin Sami’nin “Taşşuk-ı Talat ve Fıtnat” romanında da hayal ve rastlantı olaylar ağırlıktadır.

Bu edebiyatın Avrupa tarzı gelişmesinde, dergilerin önemi yadsınamaz. 19. Yüzyılın sonlarında yayın hayatına başlayan Serfet-i Fünün dergisi çevresine, Türk camiasının en istidatlı yazarları, şairleri toplanırlar: Tevfik Fikret, Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Yalçın vb. Bundan sonraki dönemlerde de bu defalarca yaşanır. Dergiler, yaratıcıların sanatsal gelişmelerinde önemli rol üstlenirler. Ömer Seyfettin, Ali Canip, Ziya Gökalp vb. milli akının adamlarıdır. Kurtuluş Savaşı yılları ve Cumhuriyet döneminde öykü, görülmedik bir hızla gelişme seyreder. Refik Halit Karay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar vb. adlarını geniş kitlelere duyururlar. Cumhuriyet döneminde toplumcu gerçekçiliğin belli başlı temsilcileri Sabahattin Ali, Sadri Ertem, Orhan Kemal, Oktay Akbal vb. 1950’li yıllara geldiğimizde ise ortaya Sait Faik, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt çıkar…

Türkiye Cumhuriyeti’ndeki Türk edebiyatına bu kısa göz atışı neden yaptık? Zaten,1878’e kadar, Bulgaristan Türk Edebiyatı, diye bir kavram yoktur. Bundan sonra da Türk edebiyatı, bir sıra ağır koşullara rağmen Bulgaristan topraklarındaki Türklerin sanatsal yaşamında etkisini sürdürmüştür. Resmi ve gayri resmi yollarla yukarıda adı geçen yaratıcıların yapıtları, Bulgaristan’daki okuyuculara ulaşır. Kırcaalili şair Ferhat’ın, Türk Kurtuluş savaşına adadığı şiirde, Bulgaristan Türklerinin, Anavatan’da olup bitenlerden günü gününe haberdar olduğu vurgulanır. Bu şiir, daha doğrusu destan, estetik yönde bazı eksiklerine rağmen, Bulgaristan Türklerinin, Mustafa Kemal’in halk ordusunu coşkuyla desteklediklerini dile getirir.

Bulgaristan Türk edebiyatının gelişmesini, üç ana dönem ve alt dönemlerde incelemek yerinde olacaktır. ( Prof. Dr. Hayriye S. Yenisoy, Türkiye Dışında Türk Edebiyatları Antolojisi, Kültür Bakanlığı, Ankara-1997). Birinci dönem:1878’den 1944’e kadar. İkinci dönem 1944’ten 1989’a kadar ve üçüncü dönem de 1990 tarihinden günümüze kadar uzanır.

Bu dönemlerdeki edebi hayatımızı gözden geçirmeden önce, şöyle bir saptama yapmamız mümkündür. Türk dünyası yaratıcıları, nerede olursa olsunlar, ağırlıklı olarak nazımlı anlatıma özenmişlerdir. Divan edebiyatı, saz şairlerinin eserleri, halk yaratıcılığı genelde nazım kurallarına dayanarak ortaya çıkmış eserlerdir.

Birinci dönemde, Bulgaristan Türklerinin edebiyatı, edebi türlerin çeşitliliği ile belli başlı bir varlık gösteremediği, bilim adamlarınca da saptanmıştır. Bunun da nedenlerini şöyle açıklayabiliriz: Bu devrede Bulgaristan Türkleri, ölüm dirim mücadeleleri ile yatıp kalkmışlardır. “Bozgun” dedikleri 1878 savaşından tutun da, 1944’e kadar bir altmış yıl, göç ve ateş çemberleri ile örülüdür. Bazen tarih öylesine acımasızdır ki, insanlar, kendi evlerinde huzur bulamazlar, kendi öz be öz tarlalarını, bahçelerini işleyemezler, kendi topraklarında gönülleri rahat etmez, onları rahat ettirmezler! Bulgaristan Türkleri, kendi toprakları üzerinde bir nevi “oturma izni” alabilmek için, Bulgaristan ile Türkiye arasında bir sıra anlaşmalar imzalanır. En nihayet, 1968 Antlaşması ile” işleri sağlama aldık,” diye düşünülürken, “1989 Zorunlu göç” patlaması yaşanır.

Bu dönemin başlıca temsilcileri: Aşık Hıfzı (19.yüzyıl), Hüseyin Raci Efendi (1833-1906), Abdullah Fehmi Meçik (1869-1945) Şair Ferhat (?), Süleyman Sırrı Tokay (1874-1962), Aliosman Ayrantok (1878-1952), İzzet Dinç (1890-1965), Muharrem Yumuk (1895- İstanbul-?), Mehmet Behçet Perim (1896-1965), Ali Kemal Balkanlı (1900-1992), Osman Keskioğlu (1907-1989), Mustafa Oğuz Peltek (1910-1956) vb. dir.

Adlarını andığımız ve anamadığımız bu dönemin yazar ve şairlerinin en dikkat çekici yanları, hemen hemen hepsinin birer öğretmen olmalarıdır. Bu yıllar içinde Bulgaristan Türklerinin okuma-yazma bilenlerin oranı son derece düşüktür. Hele 1878-1919 alt döneminde okur-yazar sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. Bu yüzden yazarlarımızın daha fazlası, ders kitapları neşretmeye yönelirler. Bunu örneklerle destekleyelim: Süleyman Sırrı Tokay, yirmiden fazla okul kitabı hazırlamıştır. Hafuz Abdullah Meçik, öğretmenliği sırasında eğitim, sanat, kültür ve edebiyat konularını işlemiştir. Ayrıca sözdizimi, dilbilgisi kitaplarını kaleme almıştır. Osman Keskioğlu, Ali Kemal Balkanlı, Akif Osman vb. yazar ve aydınlarımız da sözlük ve ders kitapları yazmışlardır. Bu da, bu dönem yazarlarının Türk insanının kültürel alanda yükselmesi uğruna verdikleri çabaları gözler önüne sermektedir.

Şu gerçeğin altını çizmekte yarar vardır ki, edebiyatımızın birinci dönemdeki temsilcileri ve verdikleri ürünler hala yeteri kadar ne araştırılmış, ne de incelenmiştir! Kimi bilim adamlarına göre bu dönemde 50, kimilerine göre de 150 gazete ve dergi yayımlanıştır. “Bulgaristan Türkleri edebiyatının varlığı ve temsilcileri meselesi, Rus-Türk savaşından sonra olduğu gibi, yüzyılımızın başlarından sonra neşrine başlanan gazete ve dergilerde doyurucu olmayan şiir, hikaye, röportaj, araştırma, eleştiri gibi yazılarda ele alınmıştır…” (M. Çavuş, 20.Yüzyıl… Antoloji, İst.1988)

Yazarlarımız, eğitim davasının ihtiyaçlarını gidermeye çalışırken düzyazı uğraşılarına da zaman ayırıyorlar. Bu yolda başı, hiç şüphesiz, Hüseyin Raci Efendi çekmektedir. Eski Zağra doğumlu olan yazar, “Tarihçe-i Vak’a-i Zağra” adlı ölümsüz eserini okuyuculara sunar. Bu ölümsüz yapıtta, 1877-78 savaşının Eski Zağra halkına ve tüm Türklere açtığı felaket, büyük ustalıkla ve tüm çıplaklığı ile gözler önüne serilir. (Bu kitap biran önce, Bulgarca ya da İngilizçe’ye tercüme edilirse, dünya kültürü çok kazanacaktır.)

Bundan başka Süleyman Sırrı Tokay, Osman Nuri Peremeci, Hafuz A. Meçik, Hasip A.Aytuna, Muharrem Yumuk, Ali Haydar vb. şiirleri ile yanı sıra düzyazılar da kaleme almışlardır. Bunların arasında eleştiri, tanıtma yazıları, röportaj, gezi notları ve çeviriler kaleme almışlardır. Ayrıca Mehmet B. Perim, öyküler ve iki de roman yazmıştır. Şumnulu Hasan Bozacıoğlu Basri Bey, “Muhacır Mehmedoğlu” adlı romanını, Ali Kemal Balkanlı da “Alev ve Kültür” romanını yayınlamışlardır.

Bu dönemde kaleme alınan daha bir sıra hikaye, röportaj ve öteki düz yazı örnekleri, yayınlanan gazete ve dergi sayfalarında kalmış olup araştırmacılarını beklemektedir. Şunu da vurgulamakta yarar vardır ki, bu dönemin kalem ustaları yazılarında çoklukla, Türklük, ahlak, felsefi, dini ve toplum sorunlarını işlemişlerdir. Ne yazık ki, birinci döneme ait bu eserler bugüne kadar sırf ideolojik nedenler yüzünden dikkate alınmış değildir. Riza Molla, İbrahim Tatarlı gibi eleştiriciler, çalışmalarındaki ağırlığı, ikinci döneme, 1944’ten sonraya vermişlerdir. Mehmet Çavuş ve Hayriye M. Yenisoy, ise, birinci döneme ait önemli fikirler, saptamalar, veriler ortaya atmış olmalarına rağmen, bu alanda daha yapılması gereken çok şeyler vardır.

Düzyazıda, özellikle öyküde asıl, gerçek patlama, ikinci dönemde,1944 tarihinden sonra yaşanmıştır. Komünistler, totaliter rejimi sağlam temellere oturttuktan sonra, Moskova’dan aldıkları direktifleri yaşama geçirirken, Bulgaristan’daki Türk ahalisinin sosyal ve kültürel yaşamını da etkileyen bazı uygulamalara giderler. Önce “Işık” adı ile yayınlanan Türkçe gazete, bir süre sonra “Yeni Işık” olur. Çocuklara ve gençlere hitabeden gazeteler de okuyucu kitlelerine ulaşır. Bu arada aydınları temizleme, ayıklama işi de “tam gaz” gider. İktidar, önde gelen Türk aydınlarını, milliyetçi, Turancı damgaları ile amansız bir şekilde saf dışı ettikten sonra, 1949-1950 göçü ile de bu temizleme, ayıklama işi, belli bir süre için tamamlanmış gibi görünür.

Bu tarihten sonra çocuklar, bir fabrikadan çıkan mallar gibi “Çavdarçe” ve “Pioner” olarak üretilirler. Gençler “Komsomol”, yaşlıların bir kısmı komünist, bir kısmı da çiftçi partisi üyeleridir. Burada olamayanlar da muallakta sayılmazlar. Parti örgütlerinde yer almayanlar için de çok isabetli bir yöntem uygulanır. Bu takım insanlar, birer “Vatan Cephesi” üyesidirler. Demek ki, halk, yediden yetmişe Parti’nin “kanatları altındadır”. Böyle bir açıklamaya neden gerek vardır? Çünkü, ülkenin tüm sosyal, ekonomik, politik ve kültürel yaşamı bu çizgide yürütülüyordu. En değersiz bir muhalif güce bile mahal verilmiyordu.

Gazete ve kitaplardaki yazılar, kürsülerdeki konuşmalar, bu çizginin bir milimetre ne sağına, ne soluna sapamazdı. Şunu da itiraf etmek yerinde olur ki, kültürel yaşam tek yönlü, büyük ölçüde güdümlü de olsa, çok sayıda yazarımız yapıtlarını okuyucularıyla buluşturdular. Selim Bilalov, Kemal Bunarciev, Ahmet Tımışev, Salih Baklaciev, Sabri Tatov, Hüsmen İsmaillov, Muharrem Tahsinov, Halit Aliosmanov, Ali Kadirov, İshak Raşidov vb. 1950-60’lı yıllarda en olgun yapıtlarını verebilmişlerdir.

Kısıtlı da olsa Türklerin bu geniş çapta kültürel açılımı iktidarın hiç hoşuna gitmez, 1956’dan itibaren kısıtlamalar başlar, üç beş yıl sonra Türkçe tedrisat yapan okullar, öteki okullarla birleştirildikten sonra, Türk yazınına büyük ölçüde ilgi azalır. Buna rağmen bu alanda yeni isimler görüyoruz. İsmail Çavuşev, Ali Pirov, İsmail Yakubov, Yakup İsmailov, Kadir Osmanov’lar altmışlı yıllarda düzyazıdaki çitayı oldukça yükselterek, zengin sanat değerli yapıtlara imza atarlar. Bu yıllarda Ömer Osmanov, Ahmet Mehmedov, Halim Halilibrahimov vb. Bulgaristan Türklerinin öyküsünde en özgün eserler vererek, bu camianın daha nice nice imkanlara sahip olduğunu kanıtlamış olurlar. Ama esen rüzgarlar Bulgaristan Türklerinin lehine değildir. Hatta bu rüzgarlar, zamanla boralara dönüşüp “tornado” halinde, bu topluluğa ait tüm değerleri önüne katıp Türklüğü de ortadan kaldıracaktı!

Bu dönemdeki yazarların eserlerini daha yakından incelediğimizde ortak paydalar gözden kaçmaz. Başlıca eksikleri şu şekilde sıralayabiliriz: Konu kısıtlılığı, dil fakirliliği, başta Bulgarca olmak üzere öteki dillerin etkisi, kurguda şematizm, karakter çizimindeki yetersizlik vs. En önemsiz yazılarda bile rejim muhakkak övülecek, kooperatifçilik üzerine toz kondurulmayacak, komunistlerin hatasızlığı ön plana çıkarılacak, her kolektifte Türk-Bulgar dostluğu anlatımın püf noktası olacak…

Asıl konumuz olan Rodop Türk yazarlarına geldiğimizde, karşımıza muhakkak iki isim çıkacaktır: Ömer Osman Erendoruk ve Halit Aliosman Dağlı.

Bu iki hemşerimiz, hemen hemen aynı zamanlarda sanat ürünleri vererek, geniş okuyucu kitleleri ile buluşmayı, kucaklaşmayı başarabilmişlerdir. Rus yazarı Vitaliy Suteev’in eserinde olduğu gibi, bir mantar misali etraflarına öteki yazarları da toplarlar. Bu toplama işi öylesine güdümlü olmaz, kendiliğinden gelişir ve biçimlenir…

Ömer Osman Erendoruk (1934-2007) Krumovgrat (Koşukavak) ilçesine bağlı Zvınarka köyünde dünyaya gelmiştir. İlköğretim okulunu kasabada tamamladıktan sonra, Kırcaali Türk Pedagoji Mektebi’nden mezun olur. Daha öğretmen okulunda gönlünü şiire kaptırır. Onun tutkusu şiirdir. Öğretmenlik mesleğine geçince, yöre halkının durumunu yakından gözlemler, geçim koşullarının hiç de iç açıcı olmadığına tanıklık eder. Bu camiada kadının ezikliği, erkeklerle aynı konumda olmadığı, geleneksel bir eşitsizliğin alabildiğine sürdürüldüğünü görür. Ve buna kalıcı bir karşı koymanın ancak sanat yoluyla olacağına inanır. Bu inancı giderek büyür de büyür. Hikayeler kaleme alır. Yazdıklarını gazete ve dergilerde bastırır. Şiirdeki başarısını düzyazıya aktarır. Her sanatçıda olduğu gibi marifetini başkalarıyla paylaşma gereksinimi de duyar. Bunu bir de kendisinden dinleyelim: „1959’da Koşukavak kasabasına öğretmen tayin edilince, kendimi korkunç bir yalnızlık içinde buldum. Tanıdık çoktu, ancak benim aradıklarım değillerdi. Birkaç ay sonra öğretmen okulu arkadaşım Halim Halil İbrahim’in de yakın bir köyde öğretmen olduğunu öğrenince, çok sevindim, çünkü onun da kitap okumayı ve okuduğunu yorumlamayı seven biri olduğunu biliyordum. Halimle ikimiz okuduğumuz kitapları birbirimize tavsiye edip düşüncelerimizi birbirimize açıkladığımız sırada, aramıza, askerlikten henüz terhis olunmuş gencecik bir öğretmen daha girdi. Adı Ahmet Mehmet idi… Zamanla Halim de Ahmet de hikaye yazma arzusu olduğunu anlamakta gecikmedik…” (Ahmet Mehmet, Kır Çiçekleri, önsöz.)

Ömer Osman’ın sayesinde bu aydınlar, Krumovgrat kasabasında bir hikaye cephesi oluşturacaktır. 1950’li yılların sonunda,1960’lı yılların başında Türkçe’ye, Türk kültürüne indirilen darbe hala “kafa kafaya” değildir. Bu darbeler usul usul, alıştıra alıştıra yapılır. Bulgaristan’da Türklüğü yok etme çalışmaları bir “ısındırma” süreci geçirmektedir. Ozanımız Osman Aziz, bu süreci şu dizeleriyle değerlendirecek: “…Neden aldatmışlar bizi?/ Hele de Naci ile ikimizi/ Neden bu kadar şımartmışlar?..”

Sofya’daki “Narodna Prosveta” yayınevinde kitaplar basılır, basım için sıra bekleyenlerin sayısı da bir hayli kabarıktır. Ömer Osman, 1965 yılında okuyucularını “Yaralı Güvercin” öykü kitabı ile sevindirir. Bu kitap, hiç şüphesiz, bu yörede yetişmiş bir adamın kaleminden çıkmış ilk eser özelliğini taşır. Birkaç yıl sonra bu eseri, “Bırak Kocamı” uzun hikayesi izler. Bu iki kitap yöre halkında ve tüm Bulgaristan Türklerinde büyük yankılar uyandırır. Bir taraftan kitapların ilk oluşu ile bölge insanının izzet-i nefsini okşar, öte yandan da bu insanların asırlık dertlerini, sevinç ve kederlerini kitap sayfalarına taşır. Bu yıllarda artık Pedagoji okullarından bir hayli mezun çıkmış, Türkçeyi, kültürü ve edebiyatı ile bağrına basmış öğretmenler iş başındadır. Bu genç kadro, Bulgar öğretmenleriyle sıkı işbirliği ederek, hem resmi Bulgarca’yı, hem de anadili Türkçe’yi çocuklara sevdirirler.

1960’lı yıllarında bu satırları yazan bendeniz, da bu bölgede öğretmenlik yapıyordum. Krumovgrad meydanında, Belediye binasının tam karşısında oldukça büyük bir kırtasiye vardı.

Sağdaki derinlikte bulunan köşede “Narodna Prosveta” Yayınevinin Türkçe bastığı kitaplar satılıyordu. Kasabaya her inişimde, ben de buraya uğrayıp yeni çıkan kitapları gözden geçiriyordum. Tam rafların önünde, orta yaşlarda, sarı saçlı, bıyıklı bir bey efendinin gözleri de kitaplardaydı. Gelişigüzel, derin bakışlarını bana yöneltti. Sonra tanıştık. Öykülerinden bildiğim, tanıdığım “Yaralı Güvercin”in müellifi, Ömer Ağabey, karşımda duruyordu. Onunla, ben de ayrıca gurur duyuyordum

Yazar Ömer Osman’ın yaratıcılık dünyasına girerken, şöyle bir kanımı rahatla ortaya sürebilirim: Bizim yörenin insanı, aydınlarımız, ilk kez onun varlığı ile, kişiliği ile, bir yazarla, gerçek bir sanatçıyla karşı karşıya geliyorlar, buluşuyorlardı. Yazar da kim oluyor? Kitapları yazan adam! Demek ki, Ömer Osman bu özelliği ile gerçek bir gurur kaynağı, bizler için adeta bir moral deposu idi.

Ömer Osman, ilk kitabını “Yaralı Güvercin”i, 1965 yılında yayınlayabiliyor. Oysa, şiirle yanı sıra düzyazıya daha 1950’lili yılların sonlarında geçmişti. Gazete sayfalarında hikayelerini sabırsızlıkla bekliyor, hevesle okuyorduk. Onun eleştiri yazıları da merakla okunuyordu.

Yazar, 1970’li yıllara kadar totaliter rejimin işkence makinelerine takılmadan önce Krumovgrat ve yöresinde sınıf ve Türkçe öğretmenliği yapar. Halkın sevgisi üzerindedir. O, bunu çok iyi bilir ve gurur malzemesi de yapmaz. Bu yüksek eğitim işini yaparken, sürekli okur, onun ilgisini çeken yazarlar arasında Yovkov, Çehov, Mopasant vb. vardır. Bulgaristan’da kitapları basılan Türk yazarlarının eserleri ise çalışma masasının vazgeçilmez konuklarıdır.

Ömer Osman’ın öykülerinde yer alan kişilere gelince, onlar çevresindeki insanlardır. Köylü kadınlar, tarımla uğraşan kooperatifçiler, öğretmen ve sağlık işçileridir. Bu saydıklarımız tek sözle onun yaştaşları, mücadele arkadaşlarıdır. Buranın insanları güç koşullarda varlıklarını sürdürürler. Sellerin getirdiği odunlara bel bağlarlar. “Onbirinci” başlıklı öyküde şöyle bir gerçekle karşılaşıyoruz: “…Rodopların ırmakları deli akar… Rasladığı ağaca, taşa, hiçbir şeye de merhamet etmez… Böyle hallerde köylüler odun toplamaya çıkarlar dere boylarına… Haççenin anası da birkaç odun tutarım diye gitmişti. Komşuları ile beraber… Ayaklarının altındaki toprak birden yıkılıvermişti suya. Ve o da bulanık suların içinde kaybolup gitmişti…”

Yazar, o yıllarda yeni bir çözülümün, o yıllara kadar rastlanmamış olayların bir nevi tutanağını yazar. Kadın, feodal yaşamın eseri değildir artık, o kozasını yırtmış bir ipek böceğidir. Ana-babasının istediği delikanlıya değil, kendi istediği, sevdiği delikanlı ile yaşamını kurmak ister. Bu konu Ömer Osman’ın eserlerinde sık sık dile getirilir. Neredeyse merkezi konumdadır. “Kurtarın Beni”uzun öyküsü, onbeş yaşındaki Emine kızın para karşılığı satılmak istememesi üzerine kuruludur. Yazarın terk edemediği bir başka konu da, gençler arasındaki sevginin bir sınava tutulmasıdır. Daha basıldığı yıllarda büyük yankı bulan “Yaralı Güvercin”deki öyküler, gerçek yaşamın sanatsal bir yansımasıdır. Kitaba başlık olarak alınmış olan bu öyküde, Makbule, eşi bir kaza sonucu iki ayaklarından mahrum kalınca, büyük bir ikilemle karşılaşır. Sakat bir adam olan kocası, Ramadan ile yaşamını sürdürecek mi, yoksa bir başkasıyla mı mutluluğu arayacak?! Yazar da bu ikilemi, belki kahramanı kadar ağır yaşar. Öyküde, Türk insanının, bir müslümanın yüksek ahlaksal değerler taşıdığı vurgulanır. Yazarın önemle, üzerinde durduğu bir başka konu da çocuklardır. Onu, sürekli öksüz kalan çocuklar, ailede geçimsizlikler sonucu boşananların çocuklarının kaderi ilgilendirir. Bunu bu dönemde yaratıcılıklarını sürdüren öteki sanatçılarda pek göremeyiz. “Onbirinci” ve “Şimdi Nereye”, “Çocuklu Gelin” yapıtlarındaki işlenen tema çocukların akıbetidir.

Yazarın öykülerindeki kişiler daha ilk başlarda belirtildiği gibi yöre insanlarıdır. Birçok hallerde onun kahramanları kişilik sahibi, ahlak değerleri sağlam olan insanlardır.

“Kurtarın Beni” öyküsünde genç kızın portresi çizilirken, folklorik boyutlardan da yararlanılmaktadır. Küçük Emine’nin kaderi sevdiği ile evlenemeyen, kendini Arda sularına bırakan Feride’nin acımasız kaderini çağrıştırır.

Yazarın dili zengin ve renklidir. Yerli ağız özelliklerini ancak kahramanlarının portresini çizerken kullandığı görülür. Doğa betimlemelerini de ustaca yapar, tasarrufludur, okuyucuyu sıkmaz: “…Kuşluk vaktiydi. Hava sıcaktı. Yakıcıydı. Kaynaktı. Gökyüzü denizsi, temiz, berrak bir maviydi. Sadece batıda bir öbek bulut vardı. Koyu, katmer katmer, uçları kıvılcım, dağ gibi bir şeylerdi…(“Kasırga” öyküsünden). Yazar, kademeli anlatışları gayet ustaca yapar. Yukarıda görüldüğü gibi. Yazarın anlatımında hemen hemen uzun cümlelere rastlanılmaz. Bu, öyküye canlılık ve hareketlilik kazandırır. Portre çizimlerinde de yaratıcı aynı yönteme başvurur. “…Yüzü uzuncaydı. Gözleri masmavi, ama sönük, dalgındılar. Burnunun iki tarafında yer yer lekeler (benler, anlamında: M. A. K.) vardı. Omuzlarından iki belik sarkıyordu öne. Uçları inadına kıvırcıktı… Sırtında basma entarisi vardı. Onu hafiften kabartan göğüsleri sık sık inip kalkıyordu...” (Kurtarın Beni)

Yazarın öyküleri konu, işleyiş, örgü ve sonuç bölümleriyle sağlam bir yapı teşkil ederler. Bir olguyu vurgularken her şeyi açıklama sevdasına kapılmaz. Okuyucuya da çözümlemede hak tanır.

Ömer Osman, Bulgaristan Türk ahalisinin yetiştirdiği en duyarlı sanatçısı, Türk davasının öncülerinden biridir, tanımlamasını yaparsak hiç de abartılı olmaz. Komunist Partisi’nin 1969 yılı aldığı kararların, Türklüğün kökünü kazıma kararları olduğunu bilincine yerleştirir. İnsanlarına nasıl, nice yardım etmeyi düşünür. Soykırımını en ufak ayrıntılarına kadar irdeleyen öyküler, romanlar, piyesler yazar. Bu eserlerin bastırılma imkanı olmadığını bilir. Ancak en güvendiği yakınlarına, arkadaşlarına verir, onları tanıtır. Ne var ki, yedi kat yerin altında yılanın gevşendiğini bilen emniyet güçleri, yazarın bu eserlerini tek tek saklı, gömülü yerlerden çıkartır. Yazarın bilekleri de kelepçelidir artık. O, bu kelepçeli ellerle de içini dökmeye çalışır, “sessiz bir haykırıştır…” bu dizeler. Totaliter rejime göre, tüm bu yazdıkları ağır suçtur, düzeni yıkmaya yöneliktir. Bundan sonra yazar, iyi gün yüzü hemen hemen görmez. Cezaevleri, Belene kampları, sürgünler birbirini takip eder. Bu ağır, ıstırap dolu yollarda onun içini rahatlatan, azıcık da olsa gururlu olmaya hak kazandıran şeyler de vardır. Uzun süren öğretmenlik yıllarında kendi kişiliğini, Türklüğünü savunan öğrenciler de yetiştirmiştir. Ve bu öğrencileri ile Belene de aynı koğuşları paylaşır.

1989 yılındaki zorunlu göçte kapı dışı edilince İstanbul’a yerleşir. “Yaratıcı gücünü, geçmişin anıları, uğradığı haksızlıklar ve bugünkü durumu sentezinde yoğun bir çalışmaya döktü. 7-8 yıl içinde çok sayıda şiir kitabı, iki roman, anı ve gözlem yazılarını içeren bir kitap yayınladı…” (S. Bayramöz, Türkçenin Sarmaşıkları, Ankara, 2002)

Bu yörede yetişmiş Ömer Osman’dan sonra en güçlü kalemlerden biri Ahmet Mehmet’tir. 1942 yılında kasabanın hemen “kıyısında” Kıyılar (Kamenka) köyünde doğmuştur. O da, bu bölgenin birçok aydını gibi Kırcaali’deki Türk Pedagoji okulu mezunudur…

Ahmet, okul yıllarında ancak şiirler karalamış, aşkını dizelerle dile getirmeye çalışmıştır. Ancak bu dizeler, aşk şiirlerin çoğu onun çekmecesinde kalmışlardır. Henüz çiçeği burnunda bir öğretmen iken, Ömer Osman, Halim Halilibrahim, Kadir Osmanlar’ın ortamına düşünce, kendini öyküde daha başarılı olacağını fark eder. İlk başlarda biraz sıkılgan, sonraları daha rahatça kendi yapıtlarını ortaya çıkarır. Öyküde bir hayli mesafe almış olan bu ağabeyler, Ahmet’in yeteneğini itiraf ederler. Her şeyden önce bu ilk denemelerde güzel, akıcı bir dil vardır. Kompozisyona hakimdir. Sonra Ahmet Mehmet’in her sözcüğü, deyimi ve cümlesi kendine aittir. Zira, genç kalemler çoklukla kendilerini başkalarının eserlerinden bir şeyler almakta men edemezler…

Ahmet Mehmet, öğretmenliği ile yanı sıra kendini yaratıcılığa adar. Daha doğrusu, mesleği öğretmenlik, köy yaşamının gerekleri, toplumsal etkinlikler ve kaleme sarılmalar birbirine sımsıkı örülüdür. Bu yıllar içinde Ahmet’in öyküleri de yayınlanır. Kısa bir zaman dilimi içinde oldukça geniş bir okuyucu kitlesine ulaşır. Bu arada yazarın romanlar da yazdığı gayri resmi yollarla kamuoyuna mal olur.

Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, öykücülükte Ahmet Mehmet, Ömer Osman’ın açtığı çığırda sadece yürümemiş, bu edebiyat türünde ayrıca kendine özgün maharet ve ustalık göstererek, onu daha ileri mevzilere taşımıştır. Yazar, böylece öykümüze yeni teknik kazanımlar getirir. Onun konuları sırf yöre insanı, onun aşkları ve itirafları değildir. Evrenselliği zorlar. “Mayın Tarlası” adlı öyküden bir alıntı: “…Tasavvur et, bir anasın… İki evladın var. İkisini de savaşa gönderiyorsun. Fakat biri dönmüyor. Orada, Balaton’da kalıyor…Söyle, bu anne ne yapsın?..”

Demek ki, yazar “Vatan Harbi” (Oteçestvena voyna) olarak adlandırılan, Alman faşistlerini ta Macaristan topraklarına kadar kovalayan Bulgaristan askerlerini edebiyatımıza mal etmektedir.

Ahmet Mehmet, şiirler hariç, öykü dalında 1960’lı yıllarda kendi olgunluğunu buluyor. O yıllarda yayınlanan “Halk Gençliği”, “Yeni Işık” ve “Yeni Hayat” dergilerinin açtıkları öykü yarışlarında derece kazanıyor. “Siz Bari Düşünün” öyküsü, ona ikinciliği getiriyor. Artık ortada bir teşvik ve okuyucu camiası vardır. Bastırdığı ve elindeki öyküleri bir kitap halinde yayınlamayı düşündüğü bir sırada yazar kendini, bir çıkmaz içinde bulur. Yetmişli yılların başında Politburo denen komunistlerin yönetim merkezi, ülkedeki Pomak Müslümanlarının adlarını değiştirmeyi, onları Hıristiyanlaştırmayı aklına koymuştur. Ahmet Mehmet’in yedi ceddini incelemişler, onda “Pomaklık” bulmuşlardır!

Bu tarihten sonra yazar, cehennem azapları yaşar, boynunda adeta yağlı urganlar sarkar. Defalarca tutuklanır, sorgulara çekilir, işkencelerin ardı arkası kesilmez. Bin bir çeşit psikolojik baskıların yanı sıra, fiziki darbelere de muhatap olur Ahmet Mehmet. Böyle hallerde insan sanat uğraşılarından da uzaklaşabilir. Zaten iktidardaki zorbaların amaçladıkları da budur. Oysa, böyle hallerde kalemine, yazısına daha büyük bir teşvik ve inatla sarılır. Kırk beş yıl zorbalıklarla ülke hakimiyetini elinde tutan komunistlerin portresi “Sarhoş Hasan” öyküsünde öylesine gerçekçi bir dille anlatılmış ki, Bulgaristan Türk edebiyatı, bu tür eserlerle haklı olarak övünebilir. “…Fakat benim sarhoşluğum işte şu içkiden. Ve yarın sabah ben aymış olacağım. İçkinin etkisi bitmiş olacak çünkü. Ama ne var ki, çoğumuz hiç içmeden sarhoşlar. Doğuştan sarhoşlar… Bunların ne zaman ayacaklarını bir Tanrı bilir.” Bu acı seslenişin yankıları hala kulaklarımızda çınlıyor olması, yazarın toplumumuzun sorunlarını daha yıllar önce görebilmesiyle açıklanabilir.

“Dünya Boş Değildir”, “Kır Çiçekleri”, “Ölüler Alayı”, “Sünnet” vb. Bulgaristan Türklerini yok etme politikalarını, sanatın o büyülü diliyle dile getiren nadir yapıtlardandır. Ve belki de yazar, 1990 sonrası demokratikleşmeye en çok sevinenlerden biri olmuştur.. En nihayet öykü ve şiir kitaplarını bastırma imkanı bulmuş, mesleğine de dönebilmiştir. Bu kez de ekonomik ve göç sorunları tüm halka olduğu gibi ona da yüz göz açtırmazlar…

“Kır Çiçekleri” 1997 yılında gün yüzü görür. Bu güzel olayla ilgili sözü gene üstad Ömer O. Erendoruk’a verelim: “…bu hikaye derlemesi, her nerede bulunursa bulunsun, Bulgaristan Türkleri için, uzun, dondurucu, öldürücü soğuk bir kıştan sonra birdenbire, gelen baharda açmış rengarenk kır çiçekleri gibi narindir, tazedir. Yer yer menekşe kokan, yer yer yasemin ıtrı verir…”

Yazar Ahmet Mehmet, kahramanlarının portreleriyle ayrıca uğraşmaz. Onlar, iç dünyalarını, karakterlerini daha fazla kendi konuşmaları, hareketleri, yaptıkları işlerle ortaya çıkarıyorlar.

“…Neredeyse patlayacaktım. İçerisi beni sıkıyordu. Sırtımda tonlarca yük vardı sanki. Hemen fırladım dışarı. Güneş par par parlıyordu. Bense tiril tiril titriyordum…”

Yazarın, demokrasi döneminde üzerinde durduğu konular sadece soykırımı üzerinde odaklanmaz. Bu dönemin doğurduğu sahtekarları, üçkağıtçıları, dolandırıcıları da af etmez. Bu, Bay Ganü’ce yaklaşım motifini, Bulgaristan Türk edebiyatına ilk onun getirdiğini sanıyorum. Göçün yarattığı manevi çöküntülerdir bunlar. “Sabah Erken Kalkarsam” öyküsünde küçük Arif, Bursa’daki yakınlarını görmek için yaya yapıldak yola çıkmak istiyor.…”

Arif, dedim. Bunca otobüsler varken insan hiç yaya gider mi?..

Bırak, öğretmenim, bırak… onlar insanı soyarmış.

Otobüsler mi?

Firmacılar demek istedim…”

Yazar Ahmet Mehmet, geçici yaratıcı ihtiraslarının, günlük gündelik şiir zevklerinin adamı olmadığını defalarca kanıtlamıştır. Her sanat adamı gibi onun da biraz ilgiye, saygıya hatta yardıma ihtiyacı olduğunu düşünmemiz gayet normaldir. Gönül ister ki, öykü ve şiir kitapları gibi romanlarını da merak ve sevgiyle okuyabilelim…

Bölgenin belli başlı yazarlarından sayılan Kadir A. Osman’ın alınyazısı da pek farklı bir görüntü arz etmez. “…Eşi Pomak Türklerinden olduğu gerekçesiyle çocuklarının adı değiştirilmek istenen Kadir de, direndiği için aynı akıbete uğradı. İkisi de ayrı ayrı yönlere gurbetçi çıktılar…” (Ömer Osman, “Kır Çiçekleri”- Önsöz yerine, 1997)

Kadir de yaratıcı kişiliğini daha okul çağlarında ispatlamış, Haskovo Öğretmen Enstitüsü’nde bu niteliklerini geliştirmek için iyi koşullar bulmuştur.

Öykülerini, Türkçe çıkan gazete ve dergilerde bastırabilmişse de, daha çoğu çekmecelerinde kalmıştır. Ancak demokrasi koşullarında, 2002 yılında, “Yavru Kuşu” nu merakla dolup taşan okuyucularına “uçurabilmiştir”.

Kadir A. Osman, kendini defalarca kanıtlamış bir yazar olmasına rağmen, nedeni bilinmeyen koşullar yüzünden hep ansiklopediler dışında kalmıştır… “Çocuk öyküleri yazan yazarlarımızın sayısı oldukça azdır…”

Kadir A.Osman, 15 tane nefis çocuk öyküsünü içeren “Yavru Kuş” kitabı ile bu sahada bir büyük boşluğu doldurmuş sayılır. Yeter ki, sanatsal nitelikleriyle birbirinden üstün bu “inci tanecikleri” gerektiği kadar değerlendirilsin. Okuma kitaplarında yer alıp, çocuklar onları bağırlarına bassınlar...

Yazar, öykülerinin çocuklara ait olduklarını belirtmiş olmasına rağmen, onların çoğu yaşlıları da aynı derece de muhatap almaktadır. “…Mehmet hemen hemen dışarı çıkmıyordu. Ev işlerinde annesine yardım ediyordu. Arada bir kitap okumaya çalışıyordu. Televizyon da bağlamıyordu onu. Dağlarda, vahşi ormanlarda yaşamı canlı canlı görmek istiyordu. Otlar, çiçekler, mavi gökyüzü ve temiz sular çok güzeldi…” (Yavru kuş, sayfa 6)

Göç ve ekonomik koşullar sonucu, büyük şehirler her gün muazzam devler örneği köylerimizi yutmakta, yaşlı insanlarımızı baba ocaklarından, bağ ve bahçelerinden, başlarını eğip de kana kana su içtikleri pınarlardan uzaklaştırmıştır. O, tertemiz doğayı sadece yazarın öykü kahramanı “Mehmet” mi özlüyor?

“Kar Taneciği” öyküsünde ustaca yapılan bir sentez sayesinde bir doğa hadisesine, kişilik kazandırılarak başına gelenler karşısında üzüldüğünü görürüz. “…İçeri, güzel çiçeklerin yanına girdi ama, hiç sevinemedi. Önce sıcaktan başı döndü. Midesi bulandı. Gözleri karardı. Nasıl suya dönüştüğünü anlayamadı. Hem de öyle küçük damlacık ki, yerini ancak ıslatabildi.

Camın iç tarafındaki su damlacığı yavaş yavaş buharlaşırken, dışarıda binlerce kar taneciği toprak anaya yorgan yapıyordu…” (Yavru Kuş- sayfa12)

................

Geçmişten gelen bu tür geleneklere bir ölçüde yabancı olan Krumovgrat bölgesinde 1950 yılından sonra tanık olduğumuz sanatçı “patlaması”nda Halim Halilibrahim’in adını da okuyoruz. Ancak, kader ona karşı çok daha acımasızdır. Öykülerini toplayıp bir kitap haline getirene kadar ebedi olarak aramızdan ayırırlar onu. “…1976’da, çalışmaya gittiği Sofya’dan Halim’in cesedi getirildi. Onu gözyaşları arasında toprağa verdik…” (O.Osman, Kır Çiçekleri-Önsöz yerine)

Hala okuyucularını bir kitapla sevindirememiş olan Halim, “toprağa verildiği” zaman yaşı kırktır. Bu yaş, bir yaratıcıdan söz edilirse, henüz yolun başında sayılır. Bu genç adam, gerek olgun kişiliği, gerek özgün yaratıcılığı ile zamanında terazi başında olanların dikkatini çeker. “…İlgi alanı Türkçe ve edebi eserlerdi. Halk gençliği, Yeni Işık gazetelerinde, Yeni Hayat dergisinde öykü denemelerini okumaya başlamıştık. Her öyküsüyle adını bir tuğla boyu yükseltiyordu…” (Bulgaristan’daki Türkler 1879-1989, Ahmet Şerif Şerefli, Ankara, 2002)

Ne yazık ki, bu yükseliş gaddarca bir sekteye uğrar. Yazarın, katline gidilir. Zaten sevdiği öğretmenlik mesleğine Türkiye’ye göç etmek için verdiği dilekçe bahane edilerek son verilir. İnşaatlar, kanallar, yollar, yüksek iskele basamakları onu bekler.

Elimizde bulunan ve ansiklopedi köşelerinde yer alan öykülerinden yola çıkarak Halim Halilibrahim’in Türkçe’ye son derece büyük özen gösterdiği dikkati çeker. Onun öyküleri, bir şiir okurmuşcasına alır götürür insanı. Folklorik öğeleri ustaca kullanan yazar okuyucuyu asla sıkmaz. İkilemelerden bol bol yararlanır.

“…Öyle bir cevap verdi ki, annesinin sevincine sevinç katarcasına. Gözleri pul pul şakıdı. Başka kimden olabilirdi. En çok beklenen insan, özlenen adam o değil miydi?”…(Mektup’tan)

Yazar, manzara tablolarını da usta bir ressamın fırçasından çıkmışcasına gözlerimizin önüne sermeyi başarır. Bazen adeta Yovkov havası estirir: “…Tıka basa dolu kiracı arabaları, Sarı hanın önünden ayrıldılar ve çakılları fırlak şösenin dikine doğru tırmanmağa başladılar. Arkalarında bıraktıkları güneşin son ışınları alçakları karalara boyayarak, adım adıma yükseliyordu. Arabacıların yüzlerinde okunan yorgunluk, dillerini kilitlemiş, sallanıp giden arabaların oynak melodisini dinletiyordu. Omurga kemikleri bir yay gibi uğramış katırlar son gayretlerini sarf ediyorlardı. Yokuş ayaklarının altında eridikçe eriyordu…” (Kara Taş çeşmesi’nden)

Halim Halilibrahim’in işlediği konular da aynı kuşağın yazarlarında gördüğümüz gibi aşk, sadakat, vatana hizmet vb. vardır. Hacim bakımından oldukça uzunca olan “Aşkın köprüsü” öyküsünde bir babanın, kendi evladına karşı işlediği vahşet, tüm ayrıntıları ve ruhsal çelişkileriyle gözlerimizin önüne serilir. Zengin betimlemeler ve ustaca çizilen portrelerle yazar bize bir yörenin akıl almaz gerçeklerini inandırıcı bir dille anlatır.

Krumovgrat ve civarındaki öykü yazarları arasında, Mustafa Ömer’i de görüyoruz. Bir önceki yazarlara nazaran genç kuşakları temsil eden Mustafa Ömer, 1944 yılında Baratsi köyünde doğmuştur. O da Kırcaali Pedagojiokulu mezunudur. Bir süre sonra açık öğretimle Sofya Üniversitesinin Felsefe bölümünü de tamamlar.

Yazar, Koşukavak yazar topluluğunun vazgeçilmez üyesidir. Fazla üretken olmamasına rağmen yapıtları sanki bir mermer yapıyı andırır. Dili mantıklı, her cümle oturaklıdır.

Bulgarlaştırma davası ile kendini adeta özümser. Onun için totaliter rejimin giriştiği bu eylem, çirkinliğin, edepsizliğin ta kendisidir. Bu zorbalığa karşı koymak için her şeyi göze alır. Mustafa’yı sürgünler, cezaevleri, işkencelerin bin bir türlüsü durduramaz. “Koğuşta” öyküsü bu acı gerçeklerden küçücük bir kesittir: “…Yüzü gözü yara bere içindeydi. Kan, pıhtılaşmış saçlarını kafatasına yapıştırmıştı. Beyaz gömleği renklere bürünmüştü… Kırmızı, al, kirli beyaz. Ötesi berisi yırtılmıştı. İlikli düğme görünmüyordu. Göğüsleri, omuzları kanla boyanmıştı…” (“Alev” dergisi, sayı 14, yıl 2010)

“İtler Dünyası” öyküsünde de aynı kanlı tabloları görmekteyiz.

“...Dışarıdan bir ses yükseldi:

Hey, pis herif, aç kapıyı, yoksa ananı avradını…”

Apti dede oralı değildi. Bir ara darbelere dayanamayan kapı, çatır çatır devrilerek açıldı. Dört beş silahlı içeri girdiler. Gözleri kan çanağına dönmüş, nefesleri şarap fıçısına kokuyordu. En önde olan haykırdı:

“Ne duruyorsunuz gebertin şu leşi…”

Apti dedenin şakaklarına silahını dayadı:

“Söyle çabuk, enceklerin nerede? Bir dakkaya kadar hepsini buraya getirmezsen kurşunu yersin. Çabuk olsunlar. Bundan öte hepiniz Bulgarsınız, bunu iyi bilin! diye bağırdı…” (İtler Dünyası- Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, sayfa 418, Ankara, 2002)

Bulgaristan Türkleri Edebiyatının Üçüncü dönemi, Totaliter rejimin sona ermesi, 1990’dan sonraki demokratikleşme sürecinin devreye girmesiyle başlar.

Bu tarihlerde, Bulgaristan Türk camiasına bir kuş bakışı fırlattığımızda görüntünün hiç de içaçıcı olmadığını ayrımsarız. Mısır ekili kocaman bir tarlayı düşünelim. Ve mısır dalları kemale gelmek üzere iken bir doluya tutulurlar. Bu korkunç doğa afeti, ovayı kısa aralıklarla kırıp geçmiştir. İlk “dolu” Bulgarlaştırma sürecidir. On sekiz yirmi yıl sürmüştür. Türk aydınlarının belini kırmış, boynunu bükmüştür. İkinci “dolu” 89 Göçü ve sonrasıdır. Bu da insanımıza ve aydınlarımıza korkunç bir darbedir.

“Her kültürün oluşum ve gelişiminde aydın katının rolü ve fonksiyonu çok önemlidir. Aydınların hazırlanması ise eğitim ve öğretim sistemine bağlıdır. Kültürün dinamizmi ise yeniçağlarda media iletişimiyle, basınla, yayınevleriyle bağlıdır. Genellikle kültür ortamının ve kültür kurumlarının önemli öğelerinden biridir…” (Bulgaristan Türk Edebiyatının Bazı Kuramsal ve Pratik Sorunları Üstüne, Prof. Dr. İbrahim Tatarlı, Balkanlar’da Türk Kültürü dergisi, Bursa- sayı 15, sayfa 1-4)

Hal böyleyken, Krumovgrat yazarlar grubu geçen yüzyılın 1980’li yıllarında cezaevleri, sürgünler ve değişik baskılarla etkisiz hale getirilmiştir. ’89 Göç’ü de bu süreci daha da hızlandırmıştır. “Kültür ortamının ve kültür kurumlarının” ortadan kaldırılmasıyla sanatsal yaratıcılığa da son verilmiştir.

Ömer Osman, artık soyadı Erendoruk olarak, Türkiye ‘de yaratıcılığına büyük hız verir. Komünistlerce yasaklanmış kitaplarını yayınlar, bunlara yenilerini ilave eder. Bu kitaplardan “Buruk Acı” büyük ilgi toplar. Zira bu eserde, bir baba ile bir oğul arasında, korkunç bir hesaplaşma yapılır. Bulgarlaştırma sürecinin kol gezdiği bir dönemde kaleme alınan bu eser, 1995 yılında okuyucu ile buluşmuştur.

Mehmet Halil, Demokrasi döneminin yaratıcılarından sayılır. Krumovgrat yakınlarındaki Sindeltsi köyünde 1950’de dünyaya gelen yazar, ilköğretim okulunu köyünde tamamladıktan sonra, açık öğretim yoluyla Sofya Üniversitesi Türk Filolojisinden mezun olur. Krumovgrat yazar ortamını yakından tanır, hatta onlardan bazıları onun öğretmenidir. Bu arada onda da yaratıcılık ihtirasları kıpırdamaya başlar. Gazetelerde ilginç fotograflarıyla yanı sıra roportajları yayınlanır. Hatta bu arada birkaç öykü de bastırır.

Asıl yaratıcılığı Türkiye’de kemale gelir. Sürgün yıllarını, Zulmün Ateş Çemberi, anı kitabıyla okuyucularıyla paylaşır. Birebir yaşadığı olayları, bir öykü tadıyla bize takdim eder. Adeta biz de olayların içindeymiş gibi duyumsarız kendimizi.

Mehmet Halil, Türkiye’de aldığı soyadıyla Türker, anı kitaplarıyla yanı sıra romanlar da kaleme almaktadır.

Mehmet H. Kocamustafa da demokrasi döneminin öykücülerindedir. İlk öykülerini Yeni Işık ve Kırcaali’de 1984’ün sonlarına kadar çıkan Yeni Hayat gazetesinde yayınlamıştır. 1998 yılında Bursa’da 1989 Göç’nü anlatan “Dalga Dalga Göç” günce kitabını yayınlamıştır. Bu kitap büyük yankı uyandırır. Zira Bulgaristan Türkleri 1878 yılından sonra defalarca göçler yaşamalarına rağmen bu acı gerçekleri günü gününe yansıtan iki eser vardır. Zağra Müftüsü Hüseyin Raci efendi’nin “Tarihçe-i Vaka-ı Zağra” eserinde de, 1878 Rus-Türk savaşı sırasında Eski Zağra halkının yaşadığı katliam ve sonrası yangından mal kaçırırcasına kaçışları ustaca anlatılmaktadır.

Mehmet H. Kocamustafa, Türkiye’de aldığı Alev soyadıyla “Göz Hakkı Elmaları” öykü kitabını, 1999’da Bursa’da, 2010 tarihinde de “Dut Sofrası” minyatür öyküler ve denemeler kitabını yayınlar.

Demokrasi dönemi öykücüleri arasında özel bir yere sahip olan bir başka isim de yazar-araştırmacı Emel Balıkçı’dır. Orta rodoplar’ın birkaç Türk köyünden bir olan Stomanovo köyü doğumlu yazarımız, sanat dünyasında kendini önce şiirlerle tanıtmış, daha sonra nefis öyküleriyle okuyucuların gönüllerinde taht kurar. İlk kaleme aldığı öykü kitabı “Kaderin Nameleri” 2007 yılında yayınlanmış, bir üç yıl sonra da “Yürük laneti” öykü kitabıyla Bulgaristan Türk edebiyatında bir ilki başlatmıştır. Balkanlar’da Osmanlı hakimiyeti döneminde, imparatorluğun ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamında kilit noktaları tutan Yürüklerin varlıklarını araştırıp gelenekleri, ağızları, rolleri üstüne önemli sonuçlar tespit eder. Bu araştırmalar bir yandan sürüp giderken, Yürük insanının olağan üstü yaşam koşullarını, kişiler arasındaki dayanışma ve beraberliği, sevgi ve sadakatı öyküleştirerek, ustaca örülmüş, sanatsal zengin bir içdünyası ile anlatmayı başarmıştır. Okuyucu, bu öykü kişileriyle tanışırken elinde olmadan onlarla övünür, geçici olmayan bir zevki tadar.

Rodoplar’da öykünün mekan tuttuğu bir başka yer de Ardino (Eğridere) bölgesidir.

Eğridere halkı, yöre insanın diline, evvelden ezelden uyanık bir millet olarak dolanmıştır. Bu gerçeğin de birkaç nedeni olmalı. Birinci yerde bölgenin coğrafi konumudur. Buralarda Koşukavak, Mastanlı, Kırcaali vb. yörelerde rastlandığı gibi geniş, işlenir araziler bulmak biraz güçtür. Ormanlardan yana da doğa burayı, bir hayli mahrum bırakmıştır. Halk, buna rağmen baba toprağını canı gibi sever, taa, Dobrucalar’a, Deliorman ve Tuna boylarına dek nafaka aramaya gitse de, nice sonra, sıcacık yurduna yuvasına döner. Şunu da rahatla söyleyebiliriz ki, zikrettiğimiz nedenler sonucu, bu topraklarda aydınlanma, bilgilenme süreci de sağlıklı bir mecraya oturup iyi koşullar bulur. 1920’lerde Eğridere Ruştiyesinde görev alan Hasan Sabri Efendi ve arkadaşlarının eğitim seferleri, doğanın ayrıcalıklı bir lütfudur. Hasan Sabri Hoca, 1888 yılında Eğridere’nin Efendiler mahallesinde doğmuş, ilköğrenimini burada tamamladıktan sonra İstanbul’da İlahiyat okur. Okuma merakı, bilgili olma tutkusu onu hiç terk etmez. Renkli bir biyografisi de vardır. Rodos adasında iki yıl sürgün hayatı geçirir. Edirne’de tahsilini tamamladıktan sonra Eğridere’ye kendi insanlarının yanına döner, onların eğitim davaları, fakirlik yoksulluk içinde yüzen hemşerilerinin çocuklarının gözünü açmak, onları bilinçli yetiştirmek Hasan Hoca’nın tek hedefidir. O, bir toplum faaliyetçisi olarak o zaman yayınlanan gazetelerde makaleler bastırır, toplantılar düzenler. Demek ki, Hasan Sabri sadece bir okul çapında derslerini yapıp vakit öldürmek için kahve salonlarına koşmuyor, “Rehber” , “Rodop sesi”, “Yenilik” gazetelerinde makaleler yayınlayıp tüm Bulgaristan Türklerine sesleniyor...

Bir süre sonra bu kafileye, Bilazeroğulları, Mescit efendiler vb. katılır. Ve öyle ki, bu yöreden yola çıkan birçok sanatçının karnesinde, bu ender kişilerin imzası bulunur. Şu gerçeği de satırlarımızın arasına sığdırmaya çalışalım. Bir sıra ansiklopedilerde yer alıp çağdaş Türkiye eğitim sisteminin düzenlenmesinde büyük emeği geçen Şevket Gedikoğlu (1910-1999)da Mleçino’nun Gedikoğulları mahallesinde dünyaya gelmiş, Ruştiye eğitimini Ardino’da görmüştür. Birkaç yıl öğretmenlikten sonra Türkiye’ye göç ederek burada tahsilini tamamlar, Türk eğitim sistemine büyük hizmetleri geçer…

Görülüyor ki, Eğridere, saydığımız ve sayamadığımız daha nice değerlere sahiptir. Bundan sonra böyle bir zemine oturan kültür faaliyetçileri ve sanat adamları, kendilerini çok rahat hissedeceklerinde hiç şüphe yoktur.

Bu yörenin sanat adamları hangi edebiyat türlerinde nitelikli ve hacimli eserler vermişlerdir, sorusuna gelince yanıtımızda bir hayli zorlanacağız, demektir. Çünkü elimizdeki eserleri baz alırsak şiir ağırlıklıdır.

En eski kuşakların temsilcisi İzzet Dinç (1890-1965), Almalı (Yabılkovets) doğumlu şiirler yazmış, vatan hasretini dile getirmiştir. Onun hemşerisi Faik İsmail Arda (1935-1995?) da şiire ağırlık vermiş, doğduğu topraklara, sevdiği insanlara en güzel dizelerini adamıştır. Güldürü öyküleri de kaleme almıştır. Şairler kafilesinde Şahin Mustafa’nın (1938) tahtına kimse oturamamıştır. 1968 göçünden önce yazdığı şiirleri bizi zevk dolu bir aleme götürür. Naci Ferhadov (1940), bu yörenin yetiştirdiği nadir sanatçılardan biridir. Genç yaşlarda başkent Sofya’ya taşınarak, yaşamını, sanat serüvenini burada sürdürmektedir.

Öykü cephesinin en yüksek, en sağlam direği, Halit Aliosman Dağlı’dır.

“Bulgaristan’da Türklüğün kalesi Doğu Rodoplar’da Eğridere’ye (Ardino) bağlı Pravdolüp köyünde doğdu. İlkokul ve rüştiyeyi Ardino’da bitirdi. İki yıl Şumnu’da okudu. Öğretmenlik yaptı. Türkçe çıkan gazetelerde yıllarca çalıştı…” (Bulgaristan Türk Çocuk Edebiyatından Örnekler, Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy, Ankara, 2002)

Sanat yaşamını düzyazıya adayan yazar, ilk öykü kitabını, “Dağlının Oğlu” başlığı ile 1963 yılında yayınladı. Hemen üç yıl sonra da “Yediveren Gülü” okuyuculara ulaştı. Öykülerde oldukça iyi bir seviye tutturan yazar, kalemini romanda da denedi. “Saçılan Kıvılcımlar”, Rodop insanını epik boyutlarda ele alan ilk eser olacaktı…1965 tarihinde basılan bu roman 227 sayfayı içerir.

Yayın ekibinin roman üstüne görüşleri şöyledir: “…yazar, yerli Türk sanatçıları arasında ümit bağışlayanlardan biridir. Gazete ve dergi sayfalarında sık sık onun öykülerini okuyoruz… Bu romanda yazar bizi, Türk ahalisinin yaşamında eğitimin yer almasını anlatmaktadır. Eserdeki başkahramanların aşkını anlatırken yeniliği, köylere girmesine, insanların bilinçlenmesindeki muazzam değişikliklere, yeni insan ilişkilerine de tanık oluyoruz…”

Konumuz, yazarın öyküleri olduğu için roman üstüne düşüncelerimizi bir başka çalışmada irdeleriz. Öyküler üzerinde durduğumuzda konuların Rodop insanının gecesi gündüzü, tarlası düzü, aşkı, kederi tüm yaşantıları karşımıza çıkıverir. Bu öykülerde dağ insanının ümitlerini, toprağına, suyuna bağlılığını gerçekçi bir yaklaşımla aktarır. Bir bakıma onun çizmiş olduğu kahramanlar hep bildik insanlardır. Kamyon şoförleri, hastanelerdeki sağlıkçılar, doktor ve öğretmenler, köylü insanları hep yıllarca haşır neşir olduğumuz kimselerdir. Ama onun kaleminden çıktıkları zaman bambaşka nitelikler kazanırlar. Nur içindeler, yüzlerine adeta güneş doğar.

Aile içi ilişkileri konu eden “Dilek” öyküsünde hem oğlu, hem gelin ile ilişkileri koparan anne, hastaneye düşen, ameliyat masasına alınacak oğlundan habersiz, onu ziyarete gelir: “…Aşağıda, hastanenin boncuk boncuk çiğ pırıltılarıyla kaplı demir kapısı önünde, bir eliyle söğüt sopasına dayanan, diğeriyle kapıyı sımsıkı tutunmuş bir ana duruyordu…”

Zaten Rodop insanını dünyaya getiren, onu yetiştiren, bu arada ne ev işinden, ne de tarla işinden kendini esirgemeyen o yüce varlık, ulu kişi, Ana, yazarın birçok öyküsünde başkahramandır…

Halit Aliosman’ın tipleri kişilik sahibi, sözüne sadık, yardımsever insanlardır. “İz”de, Koca Ferhat, ağır kış koşullarında yabancı bir çocuğu hastaneye ameliyata yetiştirir. “…Çocuk ikiye bükülmüş, ses çıkarmıyordu bir türlü, inliyordu. Yüzü sararmış gibisine geldi. Koca Ferhat hemen onu usulca kucağına aldı. Bir yerleri incinmesinden koruyordu.

Dur oğlum, dur yavrum, dur evladım…”

Yazar, Bulgaristan Cumhuriyeti’nin iktisadi kalkınmasında fedakarca çalışan, yol, tünel, köprü, bina inşaatlarında el emeği, göz nuru döken binlerce insanımıza da öykülerinde yer vermiştir. “…İlk geldiğimin ikinci günü müydü, ne, pek hatırımda değil, bir başım ağrır, bir başım ağrır. Küreğe dayandım, azıcık soluk alayım, dedim. Başım da akıyor sanki. Çalıştığım yer de tünel. Tünelden yalnız bir gökyüzü görünüyor…” (Yol)

Genel olarak bir değerlendirme yaptığımızda yazar öykülerinde sık sık anılar dönüş yöntemini uygulamaktadır. “…Anılar, çocuk rüyalarında olduğu gibi temiz, yürüdü geldi, kafasında çoklaştı…” (Dilek)

Yazar Halit Aliosman, portre çiziminde de fazlaca ukalalık etmez. Usta ressamlar gibi fırçayı bir iki vuruşta kişinin ana hatlarını çizer geçer. “…Saçları dağınık, tel teldi. Çehresi incelmiş, çenesi sivrilip kalmıştı…” (Dilek)

Yazar, doğa betimlemelerinde de tasarrufu elden bırakmaz. “…. Gün doğuda, gitgide belli olan beyaz bulutların kenarlarına pırıltılar çökmüştü…” (Dilek)

Yazar Halit Aliosman, birkaç yıl aralıklarla altmışlı yıllarda bastırdığı iki öykü kitabı ile romandan sonra, ancak demokrasiden sonra bir deneme kitabına gider. Gazetecilikte de büyük olgunluk gösteren yazar, genç nesillerin yetişmesinde önemli rol oynamıştır.

Demokrasi sürecinin başladığı, 1990 yılından sonra bu yöreden göç eden Nihat Altınok, (1942- Sinçets doğumlu) İstanbul’a yerleşerek, önce kendini güldürü dalında deneyerek, birkaç kitap yayınlamış, daha sonra yolculuk notları ve romana geçmiştir.

Demokrasi döneminin en belirgin öykü yarı Mustafa Bayramali’dir. 1938 yılında Eğridere ilçesinin Halaçdere köyünde dünyaya gelen yazar, Ardino kasabasında lise eğitimini tamamlar, bundan sonra Sofya Üniversitesi’nin Hukuk Fakultesinden mezun olur.

…Yazar öykülerini “Şahin Yuvası” kitabında toplayıp okuyucularına sundu. En yeni yapıtlarını da ikinci kitabında değerlendirecektir. Öykülerinin konusu çeşitlidir. Totaliter rejimin baskıları, kimlik savaşı ve gelecek günlere olan üstünlük inancı, yapıtlarının nüvesini oluşturmaktadır… “Bulgaristan’da İz Bırakan Türkler” Niyazi H. Bahtiyar-İstanbul- 2010.

Yazarın öykülerinde nefis bir folklorik hava eser, bir nefeste onları okur, kendinizi, yıllar önce bir değirmende, ya da harman yerinde bulursunuz. Öykülerin dili ölçülü, dinamizmi eksik değildir. Yazar, her yeni eserinde sanatının çitasını bir o kadar daha yükseltmektedir. Yazar, son yıllarda Bulgaristan’ın dört bir köşesinde vuku bulan köylerin “insansızlaşması” olayını “Öğretmen Halil” öyküsünde alaylı bir dille ustaca anlatır. “Cep telefonu”nda da aynı yöntemi kullanarak, teknolojinin yaşamımızda ne denli hakimiyet kurduğunu dile getirir.

1985 yılında Kırcaali’de dünyaya gelen Kamil Topçu, Rodop öykücülüğüne yeni ümitler bahşetmektedir.

Bulgaristan Türklerinin edebiyatında, Rodoplu öykücülerinin yeri ve önemi konusunu bir sonuca bağlamazdan önce, ağırlıklı olarak şu gerçeği vurgulamak istiyorum. 1950’lili yıllarındaki Türkçe hamlesi ile, tüm ülkede olduğu gibi Rodoplar’da bu dil temeline dayanarak, başlıca iki koşullu edebiyat merkezi, buna iki edebiyat topluluğu da diyebiliriz, kurulmuş, bunlardan biri Krumovgrat, diğeri de Ardino’dur!

Hele öykü dalında, Krumovgrat topluluğu, hem sanatsal, hem de nicelik bakımından belirli yerlere gelmiştir. Bu topluluğa ait yazarlar, zamanın gerçeklerini estetik araçlarla kaleme alarak, kalıcı yapıtlara imza atmışlardır.

Ardino merkezli sanatçılar, daha fazla edebiyatın nazım türlerinden yararlanarak, duygu ve düşüncelerini şahlandırmışlardır. Okuyucularına dizelerle seslenmişlerdir.

Bu iki topluluk, 1960’lı yıllarda oldukça iyi bir seviye tutturmuşken, edebiyatımızın gelişmesinde bir sonraki alt dönemlerde, bilinen nedenler yüzünden, sadece seviye düşürmekle kalmayıp sönmeye, çökmeye yüz tutar.

Amacımız, günümüzün aydınları, “çağlar üstü bir özellik gösteren nesrimizi”, edebiyatımızı, bu çöküntüden kurtarıp ayakları üzerine getirmek ve gelecek nesillere taşımaktır. Bunun için acil tedbirler almak gerekmektedir. Bu tedbirleri şöyle sıralayalım:

Türkçe dersi, okullarda I. sınıftan XI. sınıfa kadar zorunlu ders konumunda olmalıdır. Ders olarak öğrencilerin karnelerinde yer almalıdır.

Bulgaristan Türk yazarlarının eserleri de kitaplarda yer almalıdır.

Kırcaali Enstitüsünde Türkçe bölümü açılmalıdır.

Bilim adamlarının yönetiminde ekipler tertiplenerek değişik konu ve alanları kapsayan Türk kültürü ile ilgili araştırmalar düzenlenip sonuçlar yayınlanmalıdır.

Türk kültürünün durumu belli aralıklarla toplantı veya sempozyumlarda gözden geçirilmeli, bu alanda başarılar teşvik edilerek, eksiklikler giderilmelidir.

Türk kültürü ile ilgili bir takım “merkez veya kurumların” illerde de şubeleri olup doludizgin çalışmaları sağlanmalıdır.

Merkez çapta bir dergi yayınına gidilirse, bu kültürümüze yapılacak en iyi, akıllı hizmetlerden biri olacaktır.

Bir fond oluşturulup basılmamış eserler, yayınlanabilsin.

KAYNAKLAR

Aliosman, Halit, Saçılan kıvılcımlar, Sofya, 1965

Aliosmanov, Halit, Yediveren gülü, Sofya, 1966

Bahtiyar, N. H. Bulgaristan’da iz bırakan Türkler, İst. 2010

Balıkçi, Emel, Glasove na sıdbata, Smolyan, 2007

Balıkçi, Emel, Yürük laneti, Smolyan, 2011-04-04

Bayramöz, Sabahattin, Türkçenin sarmaşıkları, Ankara, 2002

Boratav, N. P., Halk hikaeleri ve halk hikayeciliği, İst., 2002

1964 bıraktığı hikayeler, Sofya,1965

1965 bıraktığı hikayeler, Sofya,1966

Bulgaristan Türk edebiyatı, Ankara, 1997

Çavuş, Mehmet, 20.Yözyıl Bulgaristan Türkleri şiiri (Antoloji), İst. 1988

Erendoruk, Ö. O, Buruk acı, İst. 1991

Güzel, A.,Torun, A, Türk halk edebiyetı el kitabı, Ankara , 2003

Hafız, N., Bulgaristan’da Çadaş Türk Edebiyatı Antolojisi, C.I, II, III, İst. 1984/87/89

Hikayeler 1962/19663, Sofya, 1963

Mançev, Kr. Natsionalniyat vıpros na Balkanite, Sofya, 1999

Mehmet, Ahmet, Sen benimsin, Sofya, 2002

Mollof, Riza, Yamaç, Ziya, Türk hikayeleri, Sofya, 1956

Kocamustafa, M. A, Dalga, dalga göç, Bursa, 1998

Kocamustafa, M. A, Dut sofrası, Smolyan 2010

Kocamustafa, M. A, Göz hakkı elmaları, Bursa, 1999

Nabi, Y., Ertop, K., Türk hikaye antolojisi, İst. 1982

Osmanof, Ömer, Bırak kocamı, Sofya, 1967

Reşit, Muzaffer, Türk nesir antolojisi, Ankara,1969

Tatarlı, İbrahim, Problemi na turskata kultura v Bılgaria, Sofya, 2009

Tatarliev, İbrahim, Antologiya, Sofya,1960

 

Mehmet H. Kocamustafa - ALEV,

Filibe

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar