Şarkı Olmuş Bir Şiirin Hikâyesi

Ötelerden beri var olup gelen büyüklerimizi gereken saygı ve şükranla anıp tanıtmak, hele de bir azınlıklar konumunda olan bizler, kıyıda kuyuda kalanları araştırıp gün yüzüne kavuşturmak, umumun dikkatine sunmak, her eli kalem tutan aydınlarımızın boyun borcudur diyerek, rahmetli Mehmet Müzekkâ Con'un özgeçmişinin bir yerlerde yazılmasına, bir köşelerde yayınlamasına katkılarda bulunulur niyetiyle, işittiklerimi, bildiklerimi sıradan bir başlıkla " Şarkı Olmuş Bir Şiirin Hikâyesi" olarak paylaşıyorum...

Şarkı Olmuş Bir Şiirin Hikâyesi Edebiyat

Şarkı Olmuş Bir Şiirin Hikâyesi

Bir vefa bağlamında Bulgaristan Türkleri şiirinin müstesna ismi Mehmet Müzekkâ Con'un (D.1885 Zlatoklas/Balabanlar, Silistre - Ö.1974 Zaritsa/Kamberler, Silistre) yaşamı, yaratıcılığı konu ediliyor bazen bazen muhabbetlerde ve ne iyi oluyor ki, hatıralar canlanıyor, geçmişlerde olanlar nesilden nesile aktarılıyor, çünkü geçmişini bilmeyenler, ne bu günlerin değerini anlayabilirler, ne de yarınların kaderini şekillendirecek bir donanımı kuşanabilirler...

Ötelerden beri var olup gelen büyüklerimizi gereken saygı ve şükranla anıp tanıtmak, hele de bir azınlıklar konumunda olan bizler, kıyıda kuyuda kalanları araştırıp gün yüzüne kavuşturmak, umumun dikkatine sunmak, her eli kalem tutan aydınlarımızın boyun borcudur diyerek, rahmetli Mehmet Müzekkâ Con'un özgeçmişinin bir yerlerde yazılmasına, bir köşelerde yayınlamasına katkılarda bulunulur niyetiyle, işittiklerimi, bildiklerimi sıradan bir başlıkla " Şarkı Olmuş Bir Şiirin Hikâyesi" olarak paylaşıyorum...

Mehmet Con'un ismini Deliorman'da, Dobruca'da, hemen hemen bütün Bulgaristan'da 9 Eylül 1944 sonrası, öncelerden var olan ve yeni yeni açılan,Türkçe eğitim veren ilkokul ve rüştiyelerde, yani 1950 yılları öğrencilerinin çoğu bilirler, hatırlarlar, çünkü okullarımızda sabah akşam söylediğimiz bir "Kızıl Ordu" şarkısı vardı...Bizler, çoğumuz başı kabak, yalın ayak, yamalı pantolonlu, üstü başı toz toprak ve torbalarında bazen bir defter, bir kalem, bir silgi bile bulunamayan o köylü çocukları, büyük heyecanla, güvenle, gür sesle gökleri çınlatırcasına o şarkıyı hepimiz hep birlikte söylerdik:

"Hızlandık alırız hızı

Doğdu göründü Rus yıldızı

Selam verdi Moskof kızı

Bayrakları hep kırmızı."

Söylerdik de, şimdi sözlerini pek hatırlayamıyorum, kitaplığımda vardı, lâkin şu buhranlı 85 "soya dönüş" faciasında, 89 "büyük gezi" dedikleri zoraki göç olaylarında her şey altüst oldu, yağmalandı, kayıplara karıştı, ama türkülere, şarkılara, sanata, şiire olan sevdamız gün geldi, rahmetli Con ile zaman zaman buluşmalarımızda, uzun uzun muhabbetlere vesile olmuş ve o şarkının güftesi, sözleri Mehmet Müzekkâ Con'a aitti...

Bir de o şiirin hikayesini dinlemiş oldum. O günlerde bizler,şiir sevdalıları oturup da tırnakları kemirerek, acaba neyi, niçin, nasıl şiire konu edebilirim kaygısıyla hayal gücüne faka basmak yaratıcılıktan uzak bir arayıştır deyip, şiir hayatın kendisidir diyerek, bütün boyutları ve çıplaklığı ile gerçekliktir diyerek Mehmet M.Con ağabeyimizin yaratıcılık dünyasındaki yaşamından örneklerle baş başaydık.

Şiir hiç beklenmedik bir anda gelir dikilir karşına, işte ben geldim, o beklediğin şiir benim diyerek, bir mukaddes yük olur başına, musallat demeyeyim, ama özgün yaratıcılığın sancısıdır ki, tutsak eder beynin en derin hücrelerini. Kurtulmanın yegane çaresi kağıt kalemdir ve defalarca karalayıp, yırtıp, yeniden yazmak olur işin.Rahat bir nefes alırsın sonraları...

İşte şiirimizde bir çığ açan o "convari" usulü yazmayı konuşur, düşünür, tartışır dururduk 1965'lerde Silistre'de, Türkçe yayınlanan "Ziya" gazetesi etrafında kurulmuş Edebiyat Derneği üyeleriyle...

Mehmet Con, zamanında Mecidiye /Romanya/ medresesinde eğitimini yarıda kesmiş, sonraları kendi kendini yetiştirmiş, açık yürekli, uzak görüşlü tipik bir Deliormanlı köy aydınıydı. Köy odalarında muhabbetlere katılır, kara kışın soğuk havasına höyt demez, kırağılı sabahları buz tutmuş bıyığına aldırış etmez, davete, derneğe sevdiği saydığı bir motosikletlinin terekesine atlar, "Zayde'nin öküzüyüm ben ba çocuklar...İşte bugün de Zayde nineden izin aldım da geldim, be yahu!" der ve söze başlardı...

"Zaydenin Öküzü" adlı çok meşhur bir taşlaması vardı rahmetlinin. Neşe ve mizah dolu sohbetlerinde sık sık göndermelerde bulunuyordu eşi Zahide anneye, sevimli bir ironi fışkıran şiiriyle. Sesi saf, hatiplerce olgun, kibarca, kendinden emin, güven aşılayıcı idi. Uzunca boylu, iri yapılıydı ve rastgele mi yine o geçmiş zamanların ünlü Dobruca şairi rahmetli Aliosman Ayrantok(1878-1952) bir şiirinde:

"Şu bizim Con Mehmet ensesi direk

Her öğün yediği peynirli çörek

Nerdedir güzelim kuş sütü börek"

dememiş miydi? Diyeceğim Mehmet Müzekkâ Con, her dünya insanı gibi sözden, sazdan, yemekten, muhabbetten zevk almasını bilir, dürüst, vefakar, çalışkan kişiliğiyle Bulgaristan Türklüğünün irfan iklimine gönlünce, kaderince hizmette, yararlarda bulunmuş.

Silistre'de "ÇARDAK" adlı bir gazete çıkarmış, şiir kitapları yayınlamış, cemiyet çalışmalarına faal olarak katılmıştı.Yine o sonsuz Deliorman ağzı konuşmalarında,1970' lerde bir defasında söz döndü dolaştı da, şu "Kızıl Ordu Şarkısı'na" gelince Con Dede döktü içini, yıllarca bir sır gibi gizlediklerini bir çırpıda anlatıverdi...

"Sene 1944, Eylül ayıydı.Hava güneşli ama insanlar bir telaşlı telaşlı bekleyiş içinde. İkinci Dünya Muharebesi'nin son günleriydi, Almanlar memleketlerine kaçıyorlar, arkalarında kovalayan Ruslar, bizim Dobruca sınırına dayanmışlar, elleri tetikte bekliyorlar. Ha girdiler, ha girecekler Bulgaristan topraklarına. Bir sabah uyandık, uyandık uyanmasına da bir de ne görelim, Ruslar gelmişler. O günü kalkıp, ne olup ne gittiğini analayabilmek için, bir bahane uydurarak köyden çıkıp, Akkadınlar'a (Dulovo) vardım. Ne göreyim! Mahşer yeri. Her sokak başı Rus askeri. Bura halkını gene bir coşku, bir kuşku, bir korku almış. Bir de kasabanın orta yerinde, dört yol ağzı bir kavşakta bir kız. Ak tenli, al benli, asker giyimli, başındaki asker şapkasında kızıl yıldız, elinde küçük bir kırmızı bayrak, kavşağın ortasında yalnız başına dimdik durmuş. Zayıf bir kız çocuğu, yahu! Asker dolu, cephane yüklü kamyonlara, tanklara, top arabalarına yol veriyor. Bütün millet, bütün oradaki halk, el kadar ufacık bir yavrucağız olan kıza bakıyor. El kadar yavrucağız, be yahu..Herkes hayran, gözünü alamıyorlar ondan. Hangi tarafa dönüp, bayrağını ileri uzatıp yol verirse, kamyonlar o tarafa doğru yürüyor. Kimi Şumnu, kimi Rusçuk, kimi Silistre yönlerine...Şaştım kaldım o kızın hareketlerine. Öyle de nazik, öyle de genç, ben diyeyim yaşı on sekiz, siz deyin on dört, on beş. Ana baba kuzusu, be yahu! Ama harp insanları ne etmiyor, ne hallere koymuyor! Eni sonu herkesin bir hayatı, her canın bir rızkı var bu dünyada, be yahu... O kız, kendi isteğiyle mi, erkekler gibi asker urubası giyinip kuşanmış, Moskova'da sıcacık evini bırakıp Akkadınlar'a gelmiş...Gelmesine gelmiş mi, getirmişler mi, ama kamyonlara, tanklara, top arabalarına yön gösterip yol veriyor...Akıbeti ne olacak, nedir bilemem, ama savaştır, ölüm var, kalım var yahu...Biz pisi pisi buralarda oturup, otura otura günlerimizi iyi kötü gün ederken, o, el kadar kızcağız, taaa nerelerden kalkıp gelmiş, Akkadınlar'da yol veriyor kamyonlara. Nedir bu?Aklım dağıldı, yahu...

Ben ömrümde ilk defa asker kıyafetli kadın gördüm, hayranlığımı gizleyemiyorum. Bir aralık merak dolu kafamla yanına yaklaşmak geçti aklımdan. Yol kenardan bir iki adım ileri atınca, bir asker hemen tüfeğini kaldırdı ve büyülenmiş gibi olduğum yerde dona kaldım korkuyla o kızı bakarak...

Siz saatlerce deyin, ben gene günlerce, haftalarca, aylarca o kızı çıkaramadım aklımdan. Bu böyle olmayacak dedim. Dedim demesine amma o kız rüyalarıma giriyor, onu düşünüyor ve Zahide yengen, o zamanlar daha "Zayde'nin öküzü" değildim ben..."Sende bir kodoşluk var" diye diye mızmızlanıyor, "Hadi hayırlısı çıksa bari" diye avunuyor, ben ise, bu böyle olmayacak, bu iş dedim ve bir gün kalemi sapından, defteri yakasından tutup, üstümden, gönlümden, aklımdan bir yük indirircesine oturup, o şiiri yazmaya kalkıştım... Yazdım, çizdim, karaladım, karaladığımı yırttım, yeniden yazdım, artık olmuştur dedim, kendi kendime. Ama çok uzun sürdü bu iş. İşte ben, böyle yazıyorum, ba çocuklar... Sizi bilmem ama ben şiirlerimi düşüne düşüne düşüne, yaşaya yaşaya, böyle yazıyorum işte. Sonra günler geçti, aylar geçti ve Ayrantok'a gösterdim şiiri. Aliosman Ayrantok, taaa İstanbullar'da okumuş, sanat erbabıdır. Beğendi, hem de, çok beğendi. Defterine geçirdi. Başkalarına göstermiş, onlar da alıp yazmışlar, onlar da başkalarına göstermişler. Kim okumuşsa okumuş, kim beğendiyse beğenmiş, bilmiyorum ama, o günlerden bir gündü, bir bakıverdim, şiirim şarkı olmuş. Kızıl Ordu şarkısı ve okullarda, törenlerde söylemeye başladı çocuklar. Nerede, ne zaman işitsem bir hoş oluyordum. Bir huşu içinde iftiharla, gururla dinlerken, kamyonlara yol veren o Rus kızı, Moskof kızı hep gelir gelir, gene gene dururdu karşımda..."

"Hızlandık alırız hızı

Selam verdi Moskof kızı"

Galip SERTEL

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar