ŞAMPİYONLAR ŞAMPİYONU HALİL MUTLU EFSANESİ

Olimpiyat ve Dünya şampiyonu Halil Mutlu ile arkadaşımız Gülşen Ahmetoğlu, başkent Ankara'da görüştü.

ŞAMPİYONLAR ŞAMPİYONU HALİL MUTLU EFSANESİ Spor

 

ŞAMPİYONLAR ŞAMPİYONU HALİL MUTLU EFSANESİ

Olimpiyat ve Dünya şampiyonu Halil Mutlu ile arkadaşımız Gülşen Ahmetoğlu, başkent Ankara'da görüştü.

- Sevgili Sayın Halil MUTLU kardeşim, ilk önce Bulgaristan Türklerine yönelik ulusal yayın yapan Misyon Gazetesi için çok özel bir röportaj vermeyi kabul ettiğiniz için, okuyucularımız ve sevenleriniz, hatta, bütün Bulgaristan Türkleri adına çok teşekkür ediyorum.

- Ne demek, Gülşen Hanım! Asıl benim Sizlere bir teşekkür borcum var. Nacizane şahsiyetime gösterdiğiniz yakın ilginiz, beni bir hayli mesut etti.

- Ülkemizde neredeyse sizi tanımayan ve sevmeyen yok, yine de kısaca kendinizi, çekirdek ailenizi, eşinizi ve çocuklarınızı bize tanıtır mısınız?

- Ben, 14.07.1973 yılında, Bulgaristan'ın Kırcaali şehrine bağlı Uzuncalar köyünde, ailemin en küçük ferdi olarak dünyaya geldim. 2004 yılında, benim gibi sporcu olan, ancak jimnastik sporuyla ilgilenen eşim, sevgili Seher Hanımla evlendim. Şu anda Tuna ve Arda olmak üzere iki oğlumuz var. Tuna - 2004 yılı, Arda ise 2007 yılı doğumlu.

- Bizim okuyucularımız şunu merak ediyor, sporcu bir aile olduğunuzdan dolayı, çocuklarınız sporla ilgileniyor mu?

- Sporcu bir ailenin, sporcu çocukları olur derler ya, bizim çocuklarımız şu an eskrim sporuyla uğraşıyor. Evet, çocuklarımızın spora ilgisi var. Yavrularımız 3-3,5 yaşından beri spor salonlarından çıkmıyorlar. Çeşitli spor alanlara yönlendirdik onları. Jimnastikten başladık, yüzmeye, tenise, resim kursuna gönderdik, birini atletizme göndermeyi düşündük. Meşgale olabileceğine, seveceklerine, yapabileceklerine inandığımız spor ve sanatın çeşitli branşlarında, kendilerine en uygun yerlere göndermeye özen gösterdik. Ama ne hikmetse, her ikisi de eskrim branşını seçtiler. Tabi, gönül isterdi ki, ikisinden birisi jimnastikle, diğeri de halterle ilgilensin ama artık ikisi de severek eskrim yapıyorlar. Bizim için önemli olan da buydu zaten...

- Eşiniz de eski bir sporcu ve kıymetli bir insan olarak, Sizin hayatınızda neler ifade ediyor?

- Biliyorsunuz ki, bir aileyi aile yapan, ayakta tutan kadındır. Dolayısıyla benim eşim bizim ailemizde saygın bir yere sahiptir. Biliyorsunuz, her ne kadar şu an bir görevde bulunmasam da, ben biraz yoğun bir insanım. Programlarım olduğundan dolayı, şehir dışına çok sık çıkıyorum. Genelde bütün ailenin yükü tamamıyla eşimin üzerinde. Sporcu bir eşe sahip olmasaydım, bütün bunlara ne kadar katlanırdı bilemiyorum. Ama ben istediğim zaman istediğim programa katılabiliyorum. Dolayısıyla ben şu an bu kadar sosyal olmamı veya yapmış olduğum işlerden uzak kalmamamı hep eşime borçluyum.

- Dünyaca ünlü bir halterci olarak, elde ettiğiniz sonuçlar, kazandığınız toplam madalyalar ve rekorlar ne kadar?

- Şöyle söyleyeyim, başarılarımı ben de internet üzerinden takip ediyorum, çünkü tam olarak bilmiyorum sayısını. Ama bildiğim kadarıyla 25, ya da 27 tane Dünya rekorum, 10 tane Avrupa şampiyonluğum, 5 tane Dünya şampiyonluğum, bunların yanında birer tane gençlerde Avrupa ve Dünya şampiyonluklarım, 3 Olimpiyat şampiyonluğum, 3 Akdeniz Oyunları şampiyonluğum, çeşitli turnuvalarda zaten bir sürü birinciliğim var. Benim için başarılarımın hepsi önemli, fakat Dünya ve Olimpiyat şampiyonluklarımın önemi biraz daha ayrıdır. Tabi ki, her zaman da birinci olmadım. Az önce saymış olduğum yarışmaların dışında, ikinci ve üçüncülüklerim de var. Yani dolayısıyla, gerçek anlamda başarılarımın sayısını bilmiyorum. Ama az önce saydıklarım, bugüne kadar elde ettiğim en büyük spor başarılarım. Yani başarılar var, Allah’a çok şükürler olsun! Az diye yola çıktık ama bayağı da biriktirmişiz...

- Halter sporunda örnek aldığım dediğiniz değerli hemşerimiz ve efsanevi Naim Süleymanoğlu’nun vefatından 1 yıl sonra, onunla ilgili neler söylemek istersiniz?

- Şimdi insanlar genelde altı ay sonra, bir yıl sonra diyorlar ya; gerçek anlamda ifade edeyim, Naim ağabeyle ilgili soru sorulduğunda, o gün zaman durmuş gibi, dünmüş gibi benim için. Sanki hiç vefat etmedi! Belki de şundan kaynaklanıyor olabilir bu durum. Naim ağabeyin son zamanlarında yanında bulunamadık. Sporcuyken evet, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyordu ama spordan koptuktan sonra ve Naim ağabey İstanbul’a yerleştikten sonra, tabi ki, görüşmelerimiz çoğunlukla hep telefondan oldu. Yüz yüze, belki de, senede bir defa bir araya gelirdik. Onun dışındaysa, dediğim gibi, daha çok telefondan konuşurduk. Belki de onun için, bu şekilde soru sorulmadığı sürece, hala Naim ağabey benim için hayatını İstanbul’da idame ettirmekte... Belki de, psikolojik olarak, tam bilemiyorum ama kendi adıma tam olarak onu kaybetmiş gibi değilim. Ancak böyle sorularla karşılaştığımda; ‘’Eyvah! Evet, Naim ağabeyimi de kaybettik!’’ diyoruz ama o süreç orada kaldı. Şöyle ifade edeyim; Herkes için Naim ağabey çok önemli ama benim için ilk spora başladığımda, artık o ulaşılmaz bir yoldaydı. Belli bir zaman sonra, belli bir ortamları paylaşdıktan sonra, 10 yaşındaki düşüncelerimle, bugünkü düşüncelerim arasında dağlar kadar fark var. Neden derseniz, ilk başında benim için ulaşılmaz olan insanla kardeşten öte olduk biz, tabi ki, ağabey derdim ona her zaman ama ağabeyden de öte bir  arkadaşlığımız oldu. Aynı odayı paylaşırdık, sorunlarımız aşağı yukarı aynısıydı… Hani nasıl diyebilirim, bilemiyorum. Naim ağabey olunca söz konusu, insan biraz afallıyor. Herkes için büyük kayıp ama benim için ayrı bir kayıp ve felaket. Acısıyla tatlısıyla paylaşmış olduğumuz bir koskoca ömür var. Çok özlüyorum kendisini. Gerçekten yeni bir olaymış gibi düşünüyorum. Bir de bu süreci düşündüğümde, zamanın ne kadar çabuk geçtiğinin de farkına varıyorum aslında...

- Ülkemizdeki Türk halterinin ve sporun genel durumu hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyim?

- Zaten sadece Türk halteri için  cevap verdiğim zaman, Türk sporunun genel durumuna cevabı vermiş oluruz. Maalesef, bu soru en çok sorulan ama en istemeyerek cevap verdiğim sorulardan birisi. Ne yazık ki, durumumuz çok kötü. Git gide daha iyi olmasını beklerken, biz günden güne daha kötü oluyoruz. Elimizdeki mevcut sporcularımızdan faydalanamadık. Önceden sporcularımız çok zor yetişirdi ve onları kaybetmemiz de çok zordu. Ama günümüzde öyle bir hal aldı ki, sporcularımızı çok çabuk kaybediyoruz... Önceden ekonomik anlamda spora aktarılan kaynaklar, bu kadar fazla değildi ama çok başarılıydık, bütün branşlar için söylüyorum bunu. Ama imkânlarımız, özellikle ekonomik anlamda arttıkça biz hızla gerilemeye başladık. Bunun sebebi bu ekonomik gücü yöneten kişilerin ehil insanlar olmamalarıdır bence. Çünkü bakmış olduğumuz zaman, şu anda spor federasyonlarına başkanlık yapan kişilerin çoğu, başkanlık yaptıkları alanı, kendileri bile bilmiyorlar. Ama, maalesef, hala o branşları yönetmeye devam ediyorlar. Doğru insanların, doğru yerde olmadığından kaynaklandığını düşünüyorum. Tabi ki, sanatta, sporda ve insanın olduğu her alanda ekonomik kaynak, gerçekten çok önemli. Ama bunun önemi ne zaman ön plana çıkar, ekonomik kaynağı doğru kullandığınız zaman. 2016’da yapılan Olimpiyatlardan sonra, ‘’Bir sonraki Olimpiyatlarda daha iyi olacağız!’’ dediler ama az önce de belirttiğim gibi, zaman çok çabuk geçiyor ve önümüzdeki sene yeni Olimpiyatlar var. Olimpiyat öncesine kadar, ‘’Bundan daha kötü olamaz, inşallah, bu olimpiyatlar daha iyi olacak!’’ diye verdiğim demeçlerde belirtsem de, artık onu da söylemeye korkuyorum. Çünkü son zamanlarda spora baktığımızda, dibe vurduğumuz için, “Kötünün kötüsü de varmış!” düşüncesi oluştu. Artık silkelenmemiz lazım. Bu önümüzdeki sene mi olur, bir daha ki dönem mi olur, artık onu bilemiyorum, zaman gösterecek. Ama ben sporun içinde olan birisi olarak, üzülerek şunu söylüyorum; ‘’Sporun durumunu pek iç açıcı bulmuyorum ve bundan da hiçbirimiz, hiçbir ders çıkarmıyoruz.’’ İşin aslı budur!

- Sporcu olarak yaptıklarınız ortada, fakat bundan sonra Türk sporuna nasıl ve nerelerde hizmet etmek istiyorsunuz? Bu konuda hedefleriniz nedir? Hidayet Türkoğlu ve Hamza Yerlikaya gibi başarılı eski sporcuların siyasete ve yönetim kademesine ilgi ve alakası çok fazla. Türkiye’de bu kadar fazla başarılı Bulgaristan göçmeni sporcumuz olmasına rağmen siyasette, bürokraside ve idari yönetim kadrolarında tek bir kişinin bile olmamasını siz nasıl açıklıyorsunuz? Asrın şampiyonu Halil MUTLU olarak, siyaset, bürokrasi veya yönetim kadrolarında yer alma gibi bir düşünceniz var mı?

- Şimdi, bir de devlet büyüklerimize haksızlık etmeyelim, kendi adıma söyleyeyim ben. 2004 yılında, Olimpiyat şampiyonu olduktan sonra, o zamanki Başbakanımız Sn. Recep Tayyip Erdoğan Bey beni aradı. ‘’Bu kadar spor yaptın, ülkene hizmet ettin, bu ülke sana çok şey borçlu, bundan sonra gel, siyaset yapalım!’’ diye, kendisi telefonda bana teklif etti, ben ise daha Atina’da bulunuyordum. Tabi ki, ben her vatandaş gibi, ülkeme her noktada hizmet etmek isterim. Bu siyaset olabilir, en güzel hizmet edilecek alanlardan biridir aslında ama becerebildiğin sürece. Ben kendilerine o an şöyle bir ifade kullandım; ‘’Sayın Başbakanım, teşekkür ediyorum, ama bir Olimpiyat daha görmek istiyorum. Bir dört sene daha spor yapmak istiyorum. Çünkü dünyada bir ilki gerçekleştirmek istiyorum. Evet, üç defa Olimpiyat şampiyonu olan sadece dört -beş arkadaş var. Ama dört tane ayrı Olimpiyatta, aynı branştan şampiyonluk alan kimse yok. Ben de bu dünyada bir ilki gerçekleştirmek için dördüncü olimpiyat şampiyonluğunu denemek istiyorum ve bunu da başaracağıma inanıyorum. Ayrıca ben bu ismi halter ile kazandım ve bugüne kadar hep kendimden sorumlu oldum. Ben şu anda birden siyasete atılmaya, kendimi hazır hissetmiyorum. Benim önce spora ve halter branşına var olan borcumu ödemem lazım. Bu süreç içerisinde hem kendimi geliştiririm, hem de güzel şeyler başarırsam, ondan sonra ismimden geriye bir şeyler kalırsa, o da siyasete ve sizlere feda olsun!’’ dedim. O zaman da kendisi bana şöyle bir şey söyledi; ‘’Haddini bilmek güzel bir şey. Senin gibiler bu ülkede az kaldı. Seni tebrik ediyorum, takdir ediyorum. Ben burada olduğum sürece, senin de yanımda bir tane sandalyen var’’ dedi. Biz öyle helalleştik, teşekkür ettim. Yani dolayısıyla bana o teklif geldi. Ama diyeceksin ki, neden kabul etmedin o zaman. Şimdi siyaset çok farklı bir alan, tabi özellikle bana yabancı bir alan. Türkiye’de insanların siyasete bakış açısı çok farklı. Bir futbol taraftarı gibi siyasi parti tutabiliyorlar. Şimdi ben okul panellerine gidiyorum. Bir Fenerbahçeli olduğumu söylediğim zaman, salonun üçte biri sevinirken, üçte ikisi üzülüyor. Siyaset beni bu noktada da korkuttu aslında. Şimdi benim komşularımdan bir tanesi selamını kesse, ben üzülürüm. Bundan dolayı siyaset, hayatımda hep ikinci planda kalmıştır. Tabi ki, siyaset iyi bir şey ama şu anda zamanı olmadığını düşünüyorum. Bütün siyasetçilerle görüşebiliyorum, görüşüyorum da... Bu süre içerisinde Türk sporuna hizmet etmek istiyorum, Türk sporuna hizmet etmeden siyasete yönelirsem hem kendi camiama, hem Türk sporuna ihanet etmiş olacağımı düşünüyorum. Dolayısıyla biraz daha zaman geçmesine bıraktım bunu. Hâlihazırda, sekiz senedir, Türk sporuna hizmet etme mücadelesi veriyorum ve bu mücadeleden de vazgeçmiş değilim. 2020’de bir defa daha deneyeceğiz tekrar sporumuza hizmet edebilmeyi, çünkü federasyon başkanlığı seçimlerimiz var. Türk sporuna hizmet edemeyeceğimi anladığım noktada da, tabi ki, devletin çeşitli kademelerinde var olmak için, kendime yeni bir yol çizeceğim. Bunu zaman gösterecek ama dediğim gibi ülkeme her kademede hizmet etmek isterim. Az önce bahsetmiş olduğunuz arkadaşlarımız Hidayet olsun, Hamza olsun, bizler gibi sporcuların şu anda normal hayatta var olması biraz düşük. Bizler siyasette de var olabiliriz. Bu biraz kolay, fakat ben kolayı sevmiyorum, hala zorun peşindeyim. Zordan vazgeçtiğim zaman, kolaya dönebilirim. Bir de siyasette bulunmaktan ziyade, ne kadar hizmet edebildiğimiz noktasında, ben aslında varım. Ben oraya gitsem, bir ay da, on sene de hizmet etmiş olsam, benim aslında o süre içerisinde ne başardığım önemli olandır. Ama bunları dediğim gibi zaman gösterecek, şu anda beklemedeyim...

- Doğduğunuz ata yadigârı topraklar Bulgaristan, Kırcaali ve tabi ki, çok zarif eşiniz Seher Hanımın memleketi Deliorman bölgesi ile bağlarınız ne gibi?

- Buraya gelmeden önce, Deliorman ile pek bağım yoktu. Eşimle tanıştıktan sonra, tabi ki, bağlarımız çok sıkı fıkı oldu. Ama buraya gelmeden önce Razgrad ve Deliorman neresi deseydiniz, ben gerçek anlamda bunu bilmezdim. Ben, Bulgaristan'ın Kırcaali şehrinde dünyaya geldim. Belli bir yaşa kadar köydeydim. Kendimi bildim bileli, aileme yardım etmek için, ya inek peşinde, ya tavuk peşinde, ya da tütün tarlasında olurdum. Tütün tarlasında karnımı doyuruyordum. Sabahın dördünde beşinde naylon şilenin altında, rahmetli ağabeyimle beraber uyuduğumu hatırlıyorum. Bulgaristan’da geçen günler hep böyle zorluklar içerisindeydi ve 16 yaşıma kadar bir şekilde orada yaşadım. Çok da haksızlık etmek istemem ama açıkçası, bir iyi günüm olmamasına rağmen, şimdi en çok özlediğim yer köyümdür... Bütün göçmen kardeşlerimizin içerisinde bu özlem vardır zaten. Biz Bulgaristan’da Türk olarak dünyaya geldik. Dolayısıyla oraları asla unutmamak lazım, doğduğumuz yerlere sahip çıkmak lazım. Ne kadar sahip çıkıyoruz sorusu gelecekse, ne yazık ki, pek sahip çıkamıyoruz. Ama özlüyoruz. Kendi memleketim hakkında ne düşünüyorsam, eşimle birlikte tanıdığım Deliorman bölgesindeki kardeşlerimiz, abilerimiz, ablalarımız için de aynısı geçerli. Dediklerim, aslında Edirne’den sonraki her bölgemiz için geçerli. Tabi ki, Ana vatanımız Türkiye, buradaki vatandaşlarımızın da yanlış anlamasını istemem ama bir Bulgaristanlı göçmen olarak duygularımı, özlemimi söyleyebilirim. Ne kadar sıklıkta gittiğimi sorarsanız, pek gidemiyorum, maalesef, ancak bir şeyler vesile olursa gidebiliyorum. Genellikle üç dört senede bir gidip gelebiliyoruz...

- Türkiye’ye gitmek zorunda kalan en kalabalık kitle olan Bulgaristanlı göçmenlerle diyaloğunuz  hangi seviyede?

- Benim insanlarla diyaloğum genelde iyidir. Tabi ki, karşımda hemşerilerim olunca daha farklı oluyor. Ben, şimdi dediğim gibi çeşitli organizasyonlara giderim, orada birçok kişi beni tebrik ve takdir etmek için gelir. Hoşuma da gider, bundan gurur duyarım. Onlar bana bir adım gelir ama bir göçmen geldiği zaman, senin gibi aynı topraktan gelmiş birisi sizi tebrik ettiğinde, bir adım da ben ona gidip, "Memleketin neresindensiniz?’’ diye sorabiliyorum. Eh, tabi ki, insanın hoşuna gidiyor. Özellikle ne kadar kenarda gözüksek de, elimizden geldiğince var olmaya çalışıyoruz. Ben çok yoğun bir insanım, kendi evime bile haftanın iki üç günü gidemiyorum. Sosyal olmaya çalışıyorum. Kendi çapımda okullarda bulunup, gençlerle sohbet etmeye, memleketimizin her yerine gitmeye gayret ediyorum. Özellikle devlet okullarında seminerlere, söyleşilere gitmeye çalışıyorum. Bunun hem benim, hem de oradaki gelecek neslimiz için iyi olduğunu düşünüyorum. Gençlik bana boş zaman bırakırsa, tabi ki, derneklerimizle olmayı isterim. İnsanları seviyorum, ayrımcılık olacağından korkarak söylüyorum ama kendi insanımı da bir apayrı seviyorum... İlişkimiz daha farklı, çünkü kader birliği var. Aynı yolda, aynı sıkıntıları çekmişiz. Zaten bizim bu topraklara o topraklardan geldiğimiz için değil, sıkıntımız bir olduğu için, bir şekilde bizi yaklaştırıyor. Bu nedenle onlara da biraz daha samimi davranmam, kimsenin zoruna gitmemeli diye düşünüyorum.

- Bir Fenerbahçeli olduğunuzdan dolayı soruyorum, ne olacak bu Sarı Kanarya'nın hali?

- Zannediyorum ki, bu eşiniz  Sebahin Beyin sorusu, bunun sizin sorunuz olmadığı belli. Biraz önce ne dedim ben, ‘’Türkiye’de siyasi partiler futbol takımı gibi tutuluyor.’’ Tabi ki, bu siyaset için güzel bir örnektir. Şimdi ben Fenerbahçeliyim. Fenerbahçe, bundan dört beş sene önce de lig başlangıcında 14- 15 sıraları gördü. O zaman da Fenerbahçelilikten vazgeçmedik, bugün de vazgeçmedik. Çünkü o bizim eğlencemiz, o bir futbol takımı. Dolayısıyla biz Fenerbahçe’den asla vazgeçmeyiz. Ama siyasette öyle değil işte. Bir siyasi partiye destek verirsiniz ve daha iyi şeyler yapacaklarına inanırsınız. Ama ne zaman ki destek vermiş olduğunuz siyasi parti devlete zarar vermeye başlarsa, o noktada yeni birileri zaten siyasette çıkar, yani kısaca farklı arayışlara girip farklı partilere oy verebilirsiniz. Neden, çünkü orası devlet meselesi.

- Gözbebeğimiz olan Ana vatanımız Türkiye’nin genel anlamda bugünü ve geleceği ile ilgili duygu ve düşünceleriniz nelerdir?

- Ne kadar kara bir tablo olsa da, her zaman geleceğe ben umutla bakmışımdır. İyi olacağına inanıyorum ve bunun için de hepimiz mücadele ediyoruz vatandaşlar olarak. Bizlerin de beklentisi artık çocuklarımız içindir. Onlar için daha iyi bir gelecek, daha hür bir nesil, huzur ve mutluluk bekliyorum. İlk önce, kendi ailem için, sonra sokağım, sonra şehrim, en son ülkeme yansıması için, bu mücadeleyi veriyorum. Dolayısıyla ailede başlayan bir şeyin, ülkemize faydalı olması için ne gerekiyorsa, onu yapmaya gayret ediyoruz. Hiçbir zaman karamsar olmamışımdır. Benim ülkem her şeyin en iyisine layıktır ve inşallah, daha iyisini yapacaktır. Zor süreçlerin de geçeceğine inanıyorum.

- Çocuklarınıza göçmenliği yansıtabiliyor musunuz? Anne ve balarının nereden geldiklerini biliyor mu evlatlarınız?

- Benim çocuklarımın adlarının Tuna ve Arda olma sebeplerinden biri o. En azından arkadaşları isimlerinin nereden geldiğini sorduklarında, şunları söylemelerini istedim; ‘’Annem, Tuna Nehri etrafından, babam da Arda Boyları'ndan geldiği için birimizin adı Tuna, diğerimiz de Arda’’. İşte, bu cevabı verebilmeleri için, bu isimleri özellikle seçtik. Arda ve Tuna isimleri çok ön planda isimler olduğundan değil, onlar bir nevi benim memleketimin akarsuları yani. Aslında ilk çocuğumuzun adı Arda olacaktı. Seher Hanım, güzelmiş dedi. Ben de güzel olacak, tabi ki, ilk spor kulübümün ismi, dedim. Akabinde Seher Hanım, ‘’Sen yarın öbür gün ikincinin ismini de Fenerbahçe olmasını istersin!’’ dedi. Dolayısıyla Tuna’ya biz öyle döndük. Yoksa büyüğün adı Arda, küçüğün adı Tuna olacaktı. Kız olsaydı da zaten Meriç, Balkan ve Pınar gibi yine bizim oralarını anımsatan bir isim bulurduk. Kesinlikle hayalim, çocuklara o toprakları andıracak isimler koymaktı. Onun dışında, tabi ki, bölgemizi, yöremizi, orada da Türklerin yaşadığını biliyor bizim çocuklarımız. İlk gittiğimizde, bayağı bir afallamışlardı. Hani Bulgaristan’da mıyız, Türkiye’de miyiz diye? Ama ekstra olarak, Bulgaristan’ı sevsinler diye herhangi bir şey yapmıyorum. Orayı ön planda pek tutmadım, zaten Türkiye’yi hiçbir zaman geçemezler de. En azından oraların anne ve babalarının memleketi olduğunu artık biliyorlar...

- Çok değerli bir hemşerimiz olarak, Bulgaristan Türklerine yönelik tarafsız, objektif ve ilkeli yayın yapmayı rehber edinmiş Misyon Gazetesi'yle ilgili duygu ve düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?

- Vallahi, gazeteyi ilk açtığımda, bizden olduğu besbelli. İlk iki sayfada iki tane yakınımı gördüm. Her yeni sayısını okuduğumuzda, elbette, mutlu oluyoruz. Bu tip konularda ayrımcılık yapmak istemem ama bizim toplumumuzla ben gerçekten gururu duymaktayım. Hani ülkemizde bir tivi kanalımızın ve bir gazetemizin olması, bir profesörümüzle tanışmam, devletin üst kademelerinde birilerinin olması… Bunlar hep hoşumuza gidiyor. Hepimizin hoşuna gider diye düşünmekteyim. Ben Ankara'dan, bu gazetenin çıkmasında emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum! İnşallah, gazetenin hakkını bizler de bu röportaj ile vermiş oluruz. Bu söyleşimizde başka hiç bir medyaya anlatamadıklarımı rahatlıkla sıraladım, hem de büyük bir içtenlik ve samimiyetle. Her zaman emrinizdeyim. Hayırlısı olsun!

- Son olarak Misyon Gazetesi okurlarına, Bulgaristan, Türkiye’de ve Dünya'da yaşayan bütün Bulgaristanlı Türklere neler söylemek istersiniz?

- Bizim insanımız her şeye layıktır. Biz mücadele etmeye alışık insanlarız. Bizler taş ve toprakla, dost ve düşmanla mücadele ederek dünyaya gelmişiz! Rodoplar’da, doğal şartlarla mücadeleyle tanıştık. Biz herhangi bir mücadeleden asla vazgeçmeyiz, mücadeleyi severiz. Az önce dediğim gibi, bizim en kolay var olabileceğimiz alanlardan birisi siyasettir. Ben kendi adıma da siyaset kapılarının açık olduğunu biliyorum. Ama sadece siyaset için değil, biz bazı şeylerin zor olmasını istiyoruz ki, kıymetini bilelim, işimize, ya da yapacağımız işlere sahip çıkalım diye. Türk kelimesi, zaten beni kendi içinde heyecanlandıran bir kelime. Tabi ki, bir de Bulgaristan Türkü olunca… Dünyaya Bulgaristan’da ve bir Türk olarak gelmek apayrı bir duygu. Biz oralarda sosyalist rejim esnasında, belki dinimizden biraz uzak kaldık, yasaklanmaya çalışılmıştır ama en önemlisi de dilimizden asla vazgeçmedik. Dinimizden zaten vazgeçmedik ama kısıtlı ve zor yaşadık. Benim annem, tek Bulgarca kelime bilmiyordu. Dolayısıyla o zamanlar dilimize sahip çıkmışız, fakat özgürlüğümüze kavuştuğumuzda nedense bizler bu konuyu önemsemez olduk. Dediğim gibi, biz mücadeleyle dünyaya gelmişiz ve bu mücadelemiz hayatımızın sonuna kadar devam edecektir. Çocuklarımız ile de devam ettireceğiz. Herkes bizler için dua etti. Hepsinden Allah razı olsun!

- Sayın Halil MUTLU, sanırım sorularımızla Sizleri bayağı zorladık ve yorduk ama verdiğiniz cevaplar çok kapsamlı ve değerliydi. Bir kez daha canı gönülden teşekkür ederek, Sizlere veda ediyoruz ve başka bir uygun zamanda, inşallah, yeniden görüşürüz...

Gülşen AHMETOĞLU,

Ankara

 

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar