KADERDE BU DA VARMIŞ...

Biz haneyi kapadık, düştük yola. Heyecan, hırs dorukta. İçimde bir his var ki... Onu nasıl tarif edeyim... Bir belirsizlik. Sanki büyük olaylar yaşayacakmışım gibi... Halk, kalabalık, biz Kirli’nin merkezine doğru yürüyoruz. Yoğurtçular civarında bizim önümüzü kestiler. Ne ileri, ne geri... Dönün geri diyorlar bize. Birileri, kadınlar öne geçsin. Çoluk çocuk... Kadınlara,çoluk çocuğa kimse bir şey yapmaz gibilerde... Bir ara gözüme ilişti. Bizim gelin en önlerde, sıraların. Sırtında da torunum Türkân. Benim sevimli yavrum... Onuр böyle belki son kez görüyordum... Ansızın bir telaş, bir çatırtı koptu. Bu arada oğlum Feyzullah’ı askerler yere yatırmışlar, tekmelerle çiğniyorlar. Ben can acısıyla ona doğru koştum. Kulağıma silah sesleri de geldi. Bağrışmalar, çağrışmalar ortalığı tuttu. Lütfi’yi benim oğlumu kurtarmak isterken vurdular. Maksadımız gene insan gibi gidip soracaktık; Mesele açıklığa kavuşsun... Elimizde ne tüfek, ne taş, ne sopa! Buna rağmen kara kuduzlar gibi üzerimize çullandılar.

KADERDE BU DA VARMIŞ... Tarih

KADERDE BU DA VARMIŞ...

Aslında, 1984’ün Aralık ayı, Kırcaali sancağının dört bir tarafına benzin serpilmiş, bir kibrit çakılsa, hemen alev alacakmış gibi, son derece gerilmiş bir hava içindeydi. Pomak bölgeleri ile sınırdaş olan Gorno ile Dolno Prahovo köylerinde de, halk, 23- 24 Aralık 1984 tarihinde kalkışmış, 800-1000 civarında bir kalabalık Mleçino merkezine doğru yürümüş, güvenlik güçleri ile bir çatışma yaşanmadan geri püskürtülmüştü...

Ancak Benkovski bölgesinde durum çok daha farklıdır. Çalışmamızın giriş bölümünde Benkovski alçağını, bir muazzam deniz teknesine benzetmiştik. Eğer bu alçağa Podkova yönünden giriyorsanız, birkaç virajdan sonra, Uyuzca tepesini geride bırakmış, kendinizi Dranova glava köyünün ortasında bulursunuz. Her iki yanda da köyler, mahalleler... Üç beş kilometrelik bir mesafeden sonra da dört yol ağzında, karşınıza görkemli bir anıt çıkar. Bu tanıdık şahıs, Bulgaristan’ın Osmanlılar’dan milli kurtuluşuna komutanlık etmiş Georgi Benkovski’dir ve Kirli köyü de onun adını taşımaktadır. Georgi Benkovski, 1876 Nisan ayaklanmasının en önde gelen bir yöneticisidir. Çabuk karar alışı, mertliği ve metaneti ile Bulgar halkının gönlünde, haklı olarak taht kurmuştur.

Nisan ayaklanması, Balkanlar’da Osmanlı’ya yapılan en ciddi bir başkaldırıdır. Bu başkaldırı, kanlı bir şekilde bastırılan isyan, tarih kitaplarında geniş yer alır, edebiyata da yansımıştır... Köy merkezine şimdilik uğramadan, yolumuzu Zlatograt istikametinde sürdürüyoruz. Ancak, üç beş dakika sonra sola sapacağız. Söğütlü üzerindeki köprüyü geçince Kitna köyüne ulaşıyoruz.

Yolumuza devamla köyün ortasında, sağda taş bahçe duvarları içinde bir başka anıt dikkatleri üzerine çeker... Yörede böylesine hiç rastlanmaz...

Bu anıt, TÜRKÂN ÇEŞME ANITI’dır!

Öyle ki, Benkovski Anıtı ile Türkân Çeşme anıtı arasında birçok ortak özellikler vardır. Bir defa, her ikisi de bir başkaldırının, bir kanlı isyanın sembolüdür. Birincisi, altı yüz yıl süren bir mutlak düzene, imparatorluğa başkaldırıdır, diğeri de kırk beş yıl süren bir totaliter rejime bir başkaldırıdır...

İki anıt arasındaki farklara gelince ise, Benkovski, tepeden tırnağa 17 silahlı, atlı birliği ile kanlı çatışmalara girmiş, 24 Mayıs 1876’da bir çatışmada hayatını kaybetmiştir.

Diğer, çok daha önemli bir fark da, Benkovski ve arkadaşları, Bulgaristan topraklarını paylaşarak, komiteler kurup, Osmanlı’dan bağımsızlıklarını elde etmektir. Her bölgenin de bir komutanı vardır. Benkovski, Panagürişte bölgesinin efsanevi komutanıdır.

Kimilerinin kafasında da bu bilgileri aktarmanın ne gereği var düşüncesi, sorusu doğabilir. Ama Benkovski köyünde bu iki anıt bir gerçektir. Ve iki anıt da, bu başkaldırılara katılanların anısını ebediyete kadar taşıyacaktır.

Madem ki, toplumsal olayları yan yana getirdik, aralarındaki diğer farkları da açığa çıkarmamız lazımdır. Dedik ki, Benkovski ve arkadaşları, Rusya ve Batı ülkelerinin desteğine dayanarak, Nisan 1876 tarihinde bağımsızlık bayrağını açmışlardır...

Aralık 1984 tarihinde, Jivkov rejimine karşı direnen Prahovo, Benkovski ve Mestanlı halkının ülkeyi bölmek, parçalamak diye bir düşünce akıllarının ucundan dahi geçmemiştir. Göğüslerdeki pankartlarda: “Türküz, Türk öleceğiz!”, “Adımızı, dilimizi, dinimizi vermeyeceğiz!” sözleri yazılıdır sadece.

Belki de yakınlığı kadar iki olayı birbirinden uzaklaştıran en önemli unsur, nokta, Benkovski köyünde ve öteki yerlerdeki başkaldırıların bir önderi olmamasıdır. Biraz önce yaptığımız benzetmeyi tekrar dile getirirsek, Aralık 1984’de tüm Kırcaali bölgesi tam anlamıyla bir barut fıçısına dönüşmüş, küçük bir kıvılcım ortalığı duman ve alevler içinde bırakabilirdi. Bu olaylarda bir başka ülkenin eli, parmağı olduğu iddiaları gerçeği yansıtmaz, görüşündeyiz. Çünkü mesele kemiğe dayanmış, insanların en önemli, en kutsal varlığına saldırılmıştır. Adı, ortadan silinmek istenmiştir.

Kendi rızası ve isteği ile, kendi ismini verecek bir şahsa, bir topluluğa nerede rastlanmıştır?!

İki anıtın karşılaştırmasını kapatmadan şunu da vurgulayalım, Türkân Çeşme Anıtı, 1990 yılında açılış yapıldığı zaman demokrasi savaşçıları, parti liderleri, hatta Cumhurbaşkanı da destek ve yardımlarını esirgememişlerdir. Buna rağmen Türkân Çeşme Anıtını bugün yörenin dışında bilene, duyana hemen hemen rastlanmaz. Örneğin Dospat şehrinde, bir Panagürişte kasabasında kaç kişinin Türkân’dan, Musa ve Ayşe anneden haberi vardır? Bu şehitlerimiz ve ülke içindekiler de dahil, daha onlarca yaralımız, Belene zindanlarında çürümüş insanlarımızı kim anlatmış, kaç kitap bu olayları konu etmiş? Ders kitaplarına neden alınmıyoruz?

Şehitlerimizi sadece anma törenlerinde, seçim önü kampanyalarında dile getirmek yeterli midir?

Gerçeklerle iç içe olmak için, şimdi sözü bizzat olayları yaşayanlara, şehit yakınlarına, yaralananlara, cezaevlerinde yatanlara verelim:

KİM, KİMİ KANDIRIYOR?!.

Ali Aytaş - 1948 doğumlu, Preseka köyü-Kırcaali:

“Ben, köyde parti teşkilatının sekreter yardımcılığını yapıyorum. Her taban örgütün bir de propagandisti var. Bu görev de benim üzerimde. Biz komünist partisinin politikasını tabana yayıyoruz. Bu politikayı her vatandaşın benimsemesi için çaba harcıyoruz... 20 Aralık 1984 tarihine doğru, bizim Taban Parti teşkilatımıza (PPO) beş-on sayfalık bir broşür geldi. Teşkilatımızın sekreteri köydeki sağlık memuru Mustafa Kösev. Bizi, akşam üzeri topladı. Elindeki broşürü göstererek: “Türklerin adları değişmeyecek, değiştirilmeyecek, Türklerin de adları, Bulgar adları ile değiştirilecek diye düşünenler, bu şaiyayı yayanlar ağır ceza görecektir, işte bize en son gelen talimat budur. Bütün bunlar, bu broşürde yazılıdır, dedi. Ben merak ettim. Köyde parti politikasından en baş sorumlu değil miydim? Bu benim yasal hakkımdı...

Mustafa Kösev:

“Broşür çok gizlidir. Yirmi dört saat içinde geri iade edilmelidir, şeklinde bizi uyardı. Broşürde: “Kimi söylentilere göre Bulgaristan’da tüm Türklerin adları değiştirilecekmiş... Bu düşman propagandasıdır. Biz yalnız Pomaklarla, Bulgarlarla evlilik yapmış ailelerin adlarını değiştireceğiz...”

Hava çok gergin. İnsanlar birbirlerine bakıyorlar, içlerinde söyleyecek çok şeyleri var, ama hiç kimse yanındakine bir şey söyleyemiyor. Derken askerle dolu zırhlı araçlarla, topla tüfekle Kocadere’nin /Gorski İzvor/ basıldığı haberi, yıldırım hızıyla etrafa yayılıyor. Kocadere’nin bir Drangovo köyü gibi baştan başa Pomak olmadığı herkes tarafından biliniyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu...

Biz, köyün önderleri bir anda topun ağzında kaldık. Halk, insanlar ikide bir bize yükleniyorlar. Toplantı yapıyorsunuz, Türklere kimse dokunmayacak, diyorsunuz, bir bakmışsın temiz Türk köyü olan Kocadere bir çırpıda silinmiş...

İnsanlarımız haklıydı. Kocadere’de karışık varsa bile, bunlar bir elin parmağını geçmez. Ne oluyor, köyün tamamını silmek...

O, ona, bu buna söyledi. Topluca Benkovski merkezine gidelim, kararı aldık. Bu karar bir kafadan çıkmadı. Zaten ahali diken üzerinde. Korku, endişe ortalığı sarmış.

Yoldan, patikalardan halk birkaç saatin içinde Benkovski Parti Komitesi önünde toplaştı. Karşımıza Brusev çıktı. En önemli yetkili olaraktan. Halkı yatıştırmak istiyordu. Kocadere konusunda, rahat olun, dedi. Biz o köyde Türkleri değil, karışık ailelerin adlarını değiştirdik. Demek ki, insanların gözlerinin içine baka baka yalan söylüyordu. Bu yörenin en yetkili kişisi, partinin, kırk yıldan fazla ülkeyi yöneten bir parti adamının ağzından çıkıyordu bu sözler. Bizi, defalarca evimize gitmemiz için uyardı...

Bu arada gizli ya da açık bizim resmimiz de çekiliyor. Resim çekenler gazeteci midir, emniyet mensupları mıdır, bunu nereden bilelim. (Tüm çabalarımıza rağmen bu toplantılardan resimli görüntü bulamadık…M.A.)

O gün, 24 Aralık, herkes evine döndü. Kocadere’den gelen, daha doğrusu sızan haberler kimseye rahat vermiyordu. Köy basılmış, cümlesinin adı, Bulgar adlarıyla değiştirilmişti... Daha sonra bu köye girmek çıkmak olmadığını, sivil polisler, ülkenin kuzey bölgelerinden getirilen yedek er ve subaylarla sarılı olduğunu öğreneceğiz. Bizi bu endişe, bu belirsizlik, 26 Aralık’ta da Benkovski’ye topladı. O gün de, ablam Ayşe şehit düştü…

Bu sefer iktidarın adamları bir başka, daha tedbirli idiler. Dört bir yandan Kirli’ye akın etmiş halkı, Yoğurtçular mevkiinde tuttular. Kestiler önünü... Barikatlar kuruldu.

Her ne hikmetse, bazı ağızlardan kadınlar, çocuklar öne geçsin, diye sesler duyuluyor. Sanki bir anda iki cephe oluştu. Bir cephenin adamları, tepeden tırnağa silahlı, bir cephede ise insanların elinde taş ya da sopa dahi yok...

Sonra bu iki cephe bir an için birbirine girdi sanki. Bu arada silah sesleri duyuldu. Yere düşen yaralı ya da ölüleri hemen yanda bekleyen arabalarla bir yerlere gönderdiler.

Aralarında, evil, Ayşe ablam da vardı. Bunu hemen öğrenememiştim.

Halkın Yoğurtçular civarında toplandığını, önü kesildiğini, iki cephe oluştuğunu, silah sesleri duyulduğunu, ölü ve yaralı düştüğünü ben sonra¬dan öğreniyorum.

Çünkü bizi, birkaç öğretmeni aynı sabah Eskiciler civarında durdurdular. Bu arada biz Yoğurtçular yönünden gelen sesleri de duyuyoruz. Bir araba kalktı. Yanımızdan geçerken arabayı durdurdular. Ben hemen bir kişiden ablamın öldürüldüğünü duyuyorum. İlk anda böylesine korkunç bir haberi duymak bile istemedim: “Nasıl olur da ablamı öldürürler!..”

Ablam arabayla Darıdere’ye götürüldü. Nasıl nice, sıcaklamasına, biz de kendimizi Zlatograt’a attık. Bize, ablamı göstermek istemediler. Zaten yollar bağlı olduğu için Zlatograd’a emniyette çalışan bir tanıdığın sayesin¬de ulaşabildik. Bize yardımcı olan kaptan Haciysiki idi. Ama içeri almadılar. Yapılar, yeni hastane kapıları silahlı kişiler tarafından tutuluyordu. Ben, öylesine kükredim ki, gözüme hiçbir şey görünmüyor. Bu arada bir doktor çıkıp, ablamın dünyasını yitirdiği haberini aldık.

Bundan sonra bize rahat bir gün olmadı. Karakola çekerler, sorguları hiç bitmez. Ablamın cenazesine bizi bırakmadılar. Gece defnedildi...

27 Aralık ve daha sonraki günler herkes için yas günleriydi. Bir nevi sokağa çıkma yasağı konmuştu. Hatta gece yamaçlardan yamaçlara güçlü projektörler konmuş, en küçük bir hareketliliği bile denetleyebiliyordu.

Benim için ve daha bir çokları için parti diye bir şey yoktu artık. Demek ki, bizi bu parti dedikleri güç, yıllardır aldatıyor, kandırıyor, yalandırıyormuş. En nihayet, ablam Ayşe de bu yalanın kurbanıydı!”

DOĞATEPE’DE ZAFER ÇIĞILIKLARI

24 Aralığı, 25 Aralık'a bağlayan gecede olup bitenleri, Kayaloba muhtarı Süleyman Serbestoğlu’ndan dinleyelim:

“Ben, bu olaylar sırasında görevliydim. Halk, bizim, partiden, iktidar¬dan yana olduğumuzu bilir, öyle düşünür. Bu, hem gerçektir, hem gerçek değildir. Düşünün bir defa. Ben olmazsam, Kayaloba muhtarsız mı olacak? Ha, bu arada birilerine yaranmak için çizmeyi aştın, insanları incittin, üstlerine yürüdün, diyelim. Böyle hallerde onlar yerden göğe kadar haklıdırlar.

Bize gelen haberlerden öğrendik ki, Gorski İzvor’un işini, 23.12.1984 tarihi (ki, bu bir Pazar günü) saat 15 raddelerine kadar bitirmişler. Gorski Izvor /Kocadere/ bize üç beş kilometrelik bir mesafede bulunuyor. Zaten askerlerin, silahlı zırhlıların, topun tüfeğin bu yöne akışından, biz işin bu yere varacağını fark etmiştik.

Köyün muhasarasını gerçekleştiren güçlerin sayısı kimine göre 700, kimine göre de 1700. Düşünün bir kez, dört yanı tepelerle sarılı, dere kenarında bulunan bir köyün üzerine (köy ki, 600 nüfusluk), bunca güçle çullandınız. Böyle bir güce kim karşı çıkabilir? Kim karşı koyabilir? Kim kendini göre göre ateşe atabilir?“

Bu korkunç, insanlık dışı baskının ilk tanıkları, 24 Aralık sabahı okullarına gitmek için köy merkezine çıkan öğrenciler oluyor. Ama bu öğrencileri çarçabuk askerler evlerine gönderiyorlar. İşçileri de. Köye giriş, çıkışlar da yasak…”

Biz şimdi Gorski İzvor’u bırakıp saat üçten sonra yaşananlara bir kulak verelim. Bu arada şunu da unutmayalım ki, Gorski İzvor’daki gidişattan son derece mutlu olan operasyon yöneticileri ve bir grup, bakalım ne olacak diye, Kayaloba’nın Kaşmerler, Hümmetler, Babaoğulları’nı da bir nevi götürüyorlar. Onların da adlarını değiştiriyorlar. Halk sinmiş, korkudan ne yapacağını bilmiyor. Bu mahallelerde de başarı yüzde yüz...

24 Aralık, Doğatepe’deki APK / Tarım-Sanayi Kompleksi / villasında ilk başarı,“zafer“ kutlanacak! Bu güzel, düzenli yerde operasyonun yöneticileri, bizim adam, dedikleri aşçılar ve hizmetçiler çevresinde, sevinçten adeta neredeyse kanatlanacaklar. Her şey beklenenden çok daha iyi gerçekleştirilmişti. Villadan silah sesleri geliyor zaman zaman. Bu silahlar bir kimseye karşı değil, sadece galibiyet atışları, zafer çığılıkları…

„Biz planın ilk hamlesini başarıyla halettik“ raporları bir üst makamlara da ulaştırılınca, art arda şampanya şişeleri patlatılıyor, horalar tepiliyor…

Bulgarlaştırma kampanyasının kumanda ekibi, APK( Tarım Kompleksi) villasında yesin içsin, tabii ki, aralarında hem içkiden, hem zaferden çabucak sarhoş olanlar da var. Bu kadarı olacak tabii. Nasılsa, şu anda Balkanlar’da Türklüğün, Müslümanlığın son kaleleri kazanılıyor! Bu korkunç kış gecesinde ne olursa, Türk insanına, bütün civardaki halka oluyor. 

Ertesi gün Benkovski merkezine inilecek,“ parti adamlarına, Türkleri ne hakla Bulgar yapıyorsunuz?“ denilecek!

Gerçekten, ertesi gün, 25.12.1984 tarihinde Kirli merkezi tıklım tıklım. Mitinge toplananlardan bir parlamenter grup oluşturuluyor. Aralarında çiçeği burnunda genç bir kız da var. Partililer, bu gruba yeniden telkinlerde bulunuyorlar. “Halk dönsün evine, Türklere hiçbir şey olmayacak. Gorski İzvor’da bir hata olmuş, adları geri iade edilecek. Hiçbir Türk’ün adına dokunulmayacak.“

Bu, kalabalığa duyuruluyor. İnsanlar, istemeye istemeye evlerine çekiliyorlar... Ama bu laflara artık inanacak bir çocuk bile bulmak imkansız...

Ancak, bu kansız biten mitingde, Koldovolu Yusuf Türkoğlu’nun göğsünde taşıdığı pankarttaki mesaj, herkesin gönlünü doldurur:

“Türküz, Türk öleceğiz!”

Yusuf, bu son derece mert çıkışını Belene ölüm adasında beş yıllık bir ceza ile ödedi.

Benkovski’deki yetkililer, parlamenter gruba, şunu da eklerler.

“Bir yanlışlık oldu, biz yarın, /25.127/ her köyün aktiflerini/ ileri gelenler/ toplayıp duruma açıklık getireceğiz,“derler.

Ama, bu tarihte merkezdeki makama tek bir kişi çağrılmaz. Ve buna karşılık halk, tüm köylerden Benkovski’ye akın eder. Ancak, Dobromirtsi köyünün Davulkaya yanında önünü keserler. Asfalt üzerine gözdağı için çoluk çocuğun gözü önünde kurşunlar sıkılır. Kurşunlar taşlara çarpar, sesleri bir korkunç yankılanır. Ağır barut kokuları yayılır dört bir yana.

Dranovo glava, Rastnik, Medevtsi köyleri Kovanlık köprüsünde tutsak edilir. Mıglene, Grozdovo, Pırventsi ve Zagorski köyleri de, Monopol (Tekel) binası yanında bariyere çarparlar...

Çatışma, Yoğurtçular mıntıkasında yaşanır. Üç şehit ve onlarca yaralı. Çok sayıda tutuklu...

Ne gariptir ki, operasyonu yönetenlerin komutanı İ. S. muhtarlığa gelerek, sert bir dille,“siz bu halktan av tüfeklerini niye toplamadınız?!“

Diye hesap sorar.

Oysa halkta ekmek bıçağından başka bir silah bırakılmamıştır. Bu işlem daha aylar önce yapılmıştır. Bu zata göre ölenleri, yaralananları, askerler vurmamış, birileri av tüfekleri ile bunu gerçekleştirmişlermiş...

Öyle ki, 26.12. Zafer çığlıkları kursaklarda kalmış, şimdi ölülere, yaralılara bir kılıf uydurmak lazımdı. Çünkü bu korkunç olay, komünist katliamı, görülmedik bir başkaldırı olarak her yerde duyulacak, hatta dünya kamuoyunun bile gündemine oturacaktı!

ORTALIK ANA-BABA GÜNÜNÜNE DÖNÜŞTÜ…

Kitna Köyü’nden Lütfi Hüseyin:

„Mesleğim şoför. 1964 Kayaloba’da doğdum. Kitna köyü ortasında çatışmalarda bacaklarımdan ağır yaralandım.

Halk, saat 9 civarlarında Kayaloba köyünün merkezinde magazinin (dükkanın) yanında toplanmaya başlamıştı. Bunun belli bir teşkilatçısı olduğunu sanmıyorum. Zaten herkes yeteri kadar dolmuştu. Belki bir şeyler değişir, diye Kirli’ye inip yöneticilere soru soracaktı. Neden bakalım, verdikleri sözü tutmuyorlar.

Dünkü gün, yani ayın 24’ünde Kocadere deki hata düzeltilecekti. Sadece karışık ailelerin adları kalacak, ailelerinde karışık olmayanların isimleri geri verilecekti...

Yolca toplu halde giderken bir asker yolumuzu kesti. Bir şoför kamyondan indi. Kamyon askerle dolu. O da bizim önümüze dikildi, buradan daha ileri bir adım bile atamazsınız, dedi.

Ona önce adam gibi meramımızı anlattık. “Ben size yasak ediyorum, dedi.” Bu arada silah sesleri duyuldu. Biz mermileri plastik sandık. Yürümeye devam ediyoruz.

Derken ben vurulduğumu anladım. Yerde kar var. İlk başlarda bir ağrı anlamadım. Hemen bir ambulans getirdiler. Belki yakın bir yerlerde olabilir.

Çok iyi hatırlıyorum. Sırtüstü yere serilmiştim. Sisli, dumanlı bir hava. Bu arada acılar, ağrılar içinde kıvranırken inanamadığım korkunç bir manzara gözlerimin önüne serildi. Annesinin sırtındaki kız çocuğu, TÜRKÂN'cık, kanlar içindeydi. Kadın da yaralı, gidiyor, sırtındaki çocuk yaralı...

Ben anneye, çocuğun yaralı, diye bağırdığımı sanıyorum. Bir an silahlar patladı. Ortalık bir ana baba gününe dönüştü. Annesi, bebeği eline aldı. Bu arada babasını askerler ele geçirmişler, dövüyorlar. Bu da üç beş adım ileride.

Yerde yatarken Ayşe yengeyi de vurulmuş gördüm. Dayılarım Adem, Ömer’de başıma geldiler. Kırk dakika kadar yaralı halde bekledikten sonra, ambulanslar geldi. Bizi içeri tıktılar. Yaralıların yakınları da oradaydı. Araba içinde...

Bir yarım saat sonra da Zlatograt’ta idik. Önce ölüleri aldılar. Beni de ameliyata aldılar. Cerrah ancak iki saat sonra geldi. Kurşun elmacık kemiğime isabet etmişti. Beni oradan Madan’a sürdüler. Bu arada daha iki yaralı geldi. Biri futbolcu Kaşmer’in babası, Adem Aga, diğeri de Çatak’tan Salih.

Üç ay, 18 gün tedavi gördüm. Görüşme yasak. İki asker sürekli kapıda nöbet tutuyor.

Madan hastanesindeki 5 numaralı yatak odası, başka sözle bir tutsak odasıydı. Sıkıntıdan patlayacağım.23

Porselen veya çinko kaplarda yemek getiriyorlardı. Parçalarından intihara girişir diye camdan değildi... Ne hikmetse işte.

Gelen giden yok. Üç beş doktor, hemşirelerden gayrı. Bir gün biri dikildi başıma. Polistenmiş. Benden pasaport istiyor. Adımı değiştirecekmiş. Ben bu arada ondan bundan duyuyorum. Herkesin adı değiştirildiğini... İçimden bir küfür geliyor. Gene kendimi tutuyorum: “Ah, ah zalim komünistler, yalancı komünistler, hani Türklerin adı değişmeyecekti!”

YILBAŞINDA CENAZE…

Ahmet Musa Mümin. 1965, Kitna-Kırcaali doğumlu. Meslek lisesi mezunu. Şehit Musa’nın oğlu.

Ahmet Musa Mümin:

“Babam, kırk yaşını doldurmadan bizi bıraktı. Ha o gün, ha bugün derken şurada bir yıl sonra benim yaşım babamın yaşı kadar olacak...

Babam, dinine, Türklüğüne düşkün bir adamdı. Zaten bizim ailemiz Müslüman geleneklerini tutan, elimizden geldiğince örf ve adetlerimize saygılıdır.

Komünistler, hele son zamanlarda, Türklük adına, Müslümanlık adına birçok kısıtlamalar getirmişlerdi. Gençlerin, özellikle camiye gitmelerini, namaza niyaza düşkün olmalarını o rejim hiç çekemiyordu.

Olayları uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Herkes 26.12.84 günü köyün ortasına toplanmış, büyük bir yürüyüşle Kirli merkezine gidip parti adamlarına soru sorulacak, daha doğrusu olaya açıklık getirilecek: Türklerin adı değiştirilecek mi, değiştirilmeyecek mi... Ama adamların içi dolu. Babam, yürüyüşün ön saflarındaymış. Asker mi, milis mi, kimse bilmiyor. Babama: “Dur!” emri vermiş. O, bu emre uymamış. İki elini yumruk halinde kaldırarak,“ Gideceğiz, yetkililerden öğreneceğiz“, demiş. Bu lafta ne var? O haksızlığa, yalana hiç tahammül edemezdi. Eliyle askeri yana çekip, yola devam etmek istemiş.

O anda ne olduysa olmuş. Silahlar patlamış, babam ve daha on kişi yaralı, ölü yerlere serilmiş. Yerdeki karlar kıpkızıl kan olmuş.

Babamı, öteki yaralı ve ölülerle önce Darıdere’ye sürmüşler. Ayın 31.12,sonra da Smolyan’a almışlar.

01.01.1985 yılında toprağa veriliyor. Hıristiyan alemi, bütün dünya yılbaşı sofraları kurmuş biz sevgili babamızı toprağa veriyoruz. Hem de ecelden, hastalıktan değil, totaliter rejimin kurşunlarından şehit gidiyor!

Kardeşler, annem, aile başsız kalmıştı. Bize kader böyle bir yılbaşı hediyesi hazırlamıştı!

Ne var ki, daha sonraki aylarda ve yıllarda bir yerden yardım yaka görmedik. Hiçbir tazminat da sağlamadılar. Yalnız soruşturmalar, davalar, savcılık hiç peşimizi bırakmadı... Doktorun verdiği raporda da, güya babam zatüreden ölmüşmüş. Bu gerçek hala yerini bulmadı. Bizim seçtiğimiz 24 adamlar, belediyeden olsun, mecliste olsun bu işleri niçin takip etmiyorlar? Yakup Amcam da bacağından yaralandı.”

BİR ÖLÜ, İKİ YARALI…

Abdullah Öztürk. Tütüncü, 1942

Kayaloba-Kırcaali doğumlu. Türkân’ın dedesi Abdullah Öztürk, 16 ay Belene kamplarında çileler, ölüm acıları çekiyor.

Abdullah Öztürk:

“- Yalnız ben değil, benim ailem değil, tüm Kirli halkı ayaktaydı. Zaten kendini bilen bir Türk’ün, bir Müslüman’ın böyle bir durumda tarafsız kalması düşünülemez. Ben, 25.12 günü birkaç komşuya, çıkalım, partiye, dedim. Bu iş böyle kalmamalı. Benim gelin Kocadere’den. Soylu bir ailenin kızı. Pomaklıkla hiç alakası yok. Yüzde yüz bu böyle. Yarın öbür gün, en geç bir hafta sürmez, bizim kapımıza da dayanacaklardı. Hay Kocaderelilerin kapısına dayanmışlar, hay bizim kapımıza... Hani bir söz var ya. Komşunun avlusunda oynayan ayı, bizim evimizde de oynayacaktı. Bu yediğimiz ekmek gibi belliydi...

Biz haneyi kapadık, düştük yola. Heyecan, hırs dorukta. İçimde bir his var ki... Onu nasıl tarif edeyim... Bir belirsizlik. Sanki büyük olaylar yaşayacakmışım gibi...

Halk, kalabalık, biz Kirli’nin merkezine doğru yürüyoruz. Yoğurtçular civarında bizim önümüzü kestiler. Ne ileri, ne geri... Dönün geri diyorlar bize. Birileri, kadınlar öne geçsin. Çoluk çocuk... Kadınlara,çoluk çocuğa kimse bir şey yapmaz gibilerde...

Bir ara gözüme ilişti. Bizim gelin en önlerde, sıraların. Sırtında da torunum Türkân. Benim sevimli yavrum... Onuр böyle belki son kez görüyordum...

Ansızın bir telaş, bir çatırtı koptu. Bu arada oğlum Feyzullah’ı askerler yere yatırmışlar, tekmelerle çiğniyorlar. Ben can acısıyla ona doğru koştum. Kulağıma silah sesleri de geldi. Bağrışmalar, çağrışmalar ortalığı tuttu. Lütfi’yi benim oğlumu kurtarmak isterken vurdular.

Maksadımız gene insan gibi gidip soracaktık; Mesele açıklığa kavuşsun... Elimizde ne tüfek, ne taş, ne sopa! Buna rağmen kara kuduzlar gibi üzerimize çullandılar.

Ben, bundan sonra olanları pek hatırlamıyorum. Karım, yenge kolundan yaralanmıştı. Gelin de yaralı... Torunum ise dünyasını bitirmişti!

Olan olmuştu. Kendimi toparladım. Ölü çocuk, iki yaralı, önce Benkovski’deki sağlık ocağına götürdüler. Sonra Mastanlı’ya, oğlum da bizimle.

Mastanlı’da fazla tutmadılar. Bir rapor verdiler. O raporda kurşundan öldüğü, torunun yazılıydı. Sonra onu Kırcaali’de iptal ettiler. Güya anası kucağından düşürmüş, öyle ölmüş gibilerde... Kırcaali’ye giderken arabada bizi üç silahlı kişi, ikisi asker, biri de katacı/trafık memuru/ Mehmedali eşlik etti. Onu bu taraflarda herkes tanır. Bu halimde askerler bana demedik komadılar. Kadın kişinin yürüyüşlerde ne işi varmış... Halim böyle ol¬masa, ben onlara hadlerini bildireceğim. Ama sabır... Kim ne derse desin, Mehmetali’nin bir Türk kanı taşıdığını o zaman fark ettim. Elini sırtımda gezdirdi. “Sabırlı ol” demek istediğini anladım. Onun gözleri de dolup taşmıştı. Bütün bu olup bitenlere onun da tahammülü kalmadığını bakışlarından anlıyordum.

Torunumu gece toprağa verdik. Beni hemen Belene’ye sürdüler. On altı ay Belene’de kaldım. Aramızda çok akıllı adamlar, okumuş, ileriyi gören insanlar vardı. “Demokrasi gelecek“, diyorlardı. „Adlarımız iade edilecek, Türkiye’ye isteyen göç edebilecek” vb. daha nice gerçeklerin yaşanacağını ta o zaman öngörmüşlerdi.

Tazminat soruyorsunuz. Pek söylemek istemezdim ama söyleyeceğim. Bize, hane olarak ne Bulgaristan’danр ne de Anavatanda pek sahip çıkan olmadı. Tabii, torunumun ve öteki ölenlerin anısına bir çeşme yapıldı. Bu güzel bir şey... Ama insan bir el uzatır. Bir ihtiyacınız var mı, diye sorar. Böyle bir şey olmadı. Oğlumun bir sinirsel rahatsızlık (bu acılara dayanamadı) sonucu intihara gitmesi bizi iyice yıktı. Elimizi kolumuzu bağladı...

Ne yapalım, kader böyleymiş, diyoruz artık. Kitaplardan okuyorduk. Büyük davalar şehitsiz, kurbansız olmuyormuş...”

HAKSIZLIKLARI GİZLEYEMEZDİM

Dr. Fikret Rüstemoğlu:

“...O gün görevimizin başındaydık. Kanlar içinde minicik yavruyu, TÜRKÂN’ı da getirdiler. Böyle bir hal karşısında biz ne yapabilirdik?! Otopsi raporunu ancak bir ilçe hastanesi verebilirdi. Bebeğin kurşun yarası aldığını anlamak için, kim bilir ne muayenelere gerek yoktu. Hemen Mastanlı’ya gönderildi.

Ben, bütün bunları, Türk insanlarımıza yapılan haksızlıkları gizleyemezdim. Yani ikiyüzlü davranamazdım. Bu, pek tabi ki, iktidar adamlarının gözünden kaçmadı. O gün, bir ağabey daha getirdiler. Onun yarası da ölümcüldü. Musa Yakub... İlk yardım yapıldı ama her şey çok çabuk geçti. Kırk gün işsiz kaldıktan sonra, 14.03.1985'te kelepçeli, Belene’ye gönderildim. Sonra Bobovdol... 9 Haziran 1989’da da kapı dışı edildim...“

Mehmet ALEV - KOCAMUSTAFA

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar