TOTALİTER REJİM İÇERİDE VE DIŞARIDA YALAN SÖYLÜYORDU ( Hayat öyküm - 2. )

Çeşitli yollardan Sofya’ya ulaştık ve kırk, kırk beş kişilik bir topluluk, denilen vakitte, denilen yerde buluştuk. Dikkat çekmemek ve kalabalık grup oluşmasın diye, herkes ayrı ayrı nöbetçi başkan yardımcısına derdimizi anlatabilmek için başvuruda bulunduk...

TOTALİTER REJİM İÇERİDE VE DIŞARIDA YALAN SÖYLÜYORDU ( Hayat öyküm - 2. ) Tarih

 

TOTALİTER REJİM İÇERİDE VE DIŞARIDA YALAN SÖYLÜYORDU  (Hayat öyküm - 2. )

(Bir önceki sayıdan devam)

1970’li yılların başlarında, 549 sayılı  ve “Gizli tedhiş ile Milliyet ve Din Değiştirme” kararınca Türklerin adlarını değiştirme (Bulgarlaştırma) uygulamaları başlamıştı. Bu karar Bulgaristan Komünist Partisi’nin (BKP) 1956 yılı April Plenumu’nda Jivkov yönetiminin iktidara gelmesiyle alınan kararlara dayanmaktadır.

Bu kararların temeli "Bulgariya, edinna natsiya” (Bulgaristan’da bir din, bir millet, bir ulus) ilkesidir. Dış dünyada ve içte tepkilerin oluşmasını önleyebilmek için ilk olarak, 1960 yıllarında Çingenelerin adlarının Bulgarlaştırılmasıyla işe başlandı. Çingenelerden sonra sıra Pomaklara gelmişti, uydurulan tez ise bu topluluğun; güya “Osmanlılar tarafından Bulgarların isimleri zorunlu olarak değiştirilmiş”. Bulgar tarihçiler, komünist rejimin dayatmalarıyla, sadece Pomaklar Bulgarcaya yakın bir lehçe kullandıkları için bu tezi ortaya atıyorlardı.

Jivkov totalitarizmi, milliyetçilerin de kışkırtmalarıyla bu topluluğun bazı kesimlerini kendilerine yakınlaştırmaya muvaffak olmuşlardı. Pomak toplumundan bazı kendini bilmezler çıkarları uğruna, totaliter rejime destekçi olmuşlardır. Bu kişiler daha sonraki yıllarda, Türklerin adları değiştirilirken, şovenist milliyetçilerle, askerlerle birlikte, Türk köylerinde yapılan baskılarda, işkencelerde de iştirak etmişlerdir. Bazıları bunu seve, seve yapmıştı. Bulgar milliyetçileri gibi, gururla Türklerden öçlerini aldıklarını anlatmışlardır. Bu Pomak topluluğundan kendini bilenler ve Müslümanlığını korumak uğruna, canlarını feda edenler de yok değildi. Bizlere ulaşan kısıtlı bilgilere göre, Rodoplar'daki öldürülenlerin cesetleri barajlarda aylarca yüzdüğü doğrultusundaydı. Bir çoğu ile, direniş gösterdikleri için, Stara Zagora Cezaevi’nin siyasi mahkumlar bölümünde karşılaştık...

Bulgar komünistlerinin, Smolen sancağında Türk yoktur demeleri, Türklerin adlarını değiştirmenin başlangıcı olduğu gibi, oluşacak tepki konusunda, asimilasyon icraatlarında deneme tahtası olmuştur. Totaliter rejim, April Plenumu’nun “bir millete” dayalı politikalarını, 549 sayılı 1970 tarihli kararnameyi uygulamaya başlamasıyla, “Büyük Bulgaristan” hayallerini gerçekleştirmeye başlamış oluyordu.

1959 yılında, sancakların oluşmasıyla, eski  Eğridere (Ardino) kazasından Smolen sancağına bırakılmış olan yirmi sekiz Türk köyünde, Türklerin adlarını değiştirmeye başlamakla, Çingenelerden ve Pomaklardan sonra, Bulgar devletinin suç dosyasına tarihi bir suç daha ilave ediliyordu. 1971 yılı sonları ve 1973 yılı başlarında askerlerin desteğiyle, genelde boşalmış olan ve sayıları azda olsa göç etmemiş olanların, Dolaştır, Davutköy ve Banite’ye bağlı köylerinde adların değiştirilmesi gerçekleşmiştir. Kampanyanın devamı olarak, buralardan Bulgaristan’ın çeşitli bölgelerine göç edenler birer, birer tespit edilip, bulundukları yerlerde adları değiştiriliyordu...

1975 yılında, bizim o yöreden, Burgaz sancağının Manoliç köyünde yaşayanların isimleri değiştirildi. İsim değiştirme emirlerinin gizli bir karar olduğu için, bunun bir devlet politikası olduğuna kimsenin inanası gelmiyordu. Bizim o yöreden bir grup, Sofya'ya gitmelerine yardımcı olmam konusunda bana ricada bulundu. Merkezi idarenin haberi olmadan, yerli yönetimlerin isim değiştirmelere “girişeceklerine” benim bilhassa inanasım gelmiyordu. Bir nevi gruba öncülük etmiş oluyordum. Hayır deme şansım hiç yoktu. Fakat anayasaya ve kanunlara saygılı olduğumdan, yetkili mercilere vatandaş olarak rahatsızlığımı belirtmek amacıyla, hemşerilerimin ricasını kırmayıp, bu grubu Sofya’ya götürdüm. Sofya’ya gitmemiz, herkesin kendi imkânlarıyla oldu ve Sofya’da saat dokuz sularında “Orlov Most” yakınlarında bulunan Dırjaven Sıvet’in vatandaşları kabul binasının çevresinde buluşma kararına vardık.

Çeşitli yollardan Sofya’ya ulaştık ve kırk, kırk beş kişilik bir topluluk, denilen vakitte, denilen yerde buluştuk. Dikkat çekmemek ve kalabalık grup oluşmasın diye, herkes ayrı ayrı nöbetçi başkan yardımcısına derdimizi anlatabilmek için başvuruda bulunduk. Devlet güvenlik güçlerinin (D.S.) dikkatini bir yerleşim yerinden olmamamız yanıltıyordu. Bütün bir gün bekletildikten sonra, mesai saatinin bitimine doğru, vatandaşları kabul eden kişinin, nöbetçi başkan yardımcısının “gelemeyeceği” bize bildirildi. Bizim gruptan olan kişiler, elekten elenip, görüşme talebimizin ne güdümlü olduğu anlaşılmıştı ve sorunlarımızı yazılı olarak müracaata bırakmamız istenildi. Güya, bizlere yazılı olarak cevap verilecekmiş. Oysa amaçları, isimlerimizi  Dırjavna Sigornost’a (Devlet İstihbarat Teşkilatına) bildirmekti. Bizim grup haricinde, diğer vatandaşların kabulü gün boyunca sürdü. Görüşme yapanlara, kiminle görüştüklerini sorduğumuzda, bizlere yok denilen şahısla görüştüklerini öğrendik ve orada yine sessizce ayrıldık...

Başka bir zamanda, Burgaz sancağının Manoliç köyünden kalabalık bir grup Sofya’ya gitmişler. Kalabalık grubu gören devlet büyükleri, yabancı temsilciliklerin dikkatini çekmesin diye, “Dırjavna Sigornost’a” gurubun uzaklaştırılması emredilmiş. Grup, daha münasip bir yerde kabul edilecek bahanesiyle, otobüslere bindirilerek, Burgaz Emniyet Müdürlüğü’ne getirilmiş. Burada uzun nasihat, tehdit ve isimleri kara listeye alındıktan sonra evlerine gönderilmişler. Bunlardan bazıları seneler sonra işkence görüp sürgüne gönderildi...

Totaliter rejim içerde ve dışarda yalan söylüyordu, Smolen sancağında Türk yoktur derken asırlar boyunca buralarda yaşamış olan bir topluluğun varlığını inkâr ediyordu. “Bulgaristan’da Türklerin adları değiştirilmeye başlamıştır.” dendiği zaman, ben Türklerin adlarını değiştirmiyorum, ben Pomakların adlarını değiştiriyorum, Pomakların “Osmanlı zamanında, zorunlu olarak adları değiştirilen Bulgarlardır”, diyerek bir tarihi gerçeği inkâr edip yine yalan söylüyordu.

Artık bizim bu yörenin insanlarının tutunacak hiç bir dalı kalmamıştı. Her denedikleri yol, gittikleri hiçbir merciden tatmin edici bir cevap alamıyorlardı. Zamanla, 1970 yılında BKP Merkez Komitesi Politbüro’nun Smolyan’da gerçekleştirdiği toplantıda, gizli olan 549 sayılı kararın alındığına dair gerçekler kendini hissettirmeye başladı. Ne kadar gizli de olsa bu kararın içeriği de artık biliniyordu.

Daha o zaman aydın ve ileri görüşlü kişiler anladılar ki, bu ad değiştirme olayı, sadece Pomakların sorunu değil, bu sorun ileride tüm Bulgaristan Türklerinin sorunu olacağının sezmişlerdi. Bu kişiler, artık gelecek olan felakete karşı seslerini yükseltmeye başladılar. 1970 yıllarında Türkler üzerinde isim değiştirmelere başlanıldığını ülkedeki Türklere bile, kendimizi anlatamıyorduk. Çareyi yurtdışına taşımaktan başka seçeneğimiz kalmamıştı...

Bu durumu dışarıya nasıl taşır ve anlatırdık? Bir gün Manoliç’ten birkaç kişi Kuklen’de bizde misafir kaldılar. Yabancı sayılamazlardı, uzaktan da olsa akrabalığımız vardı. O gece, cumartesiyi pazara bağlayan bir geceydi. Ne yapmamız gerektiği konusunda uzun uzun konuştuk; çözüm arıyorduk. Bulgaristan çapında yapacağımız bir şeyin kalmadığında hemfikirdik. Yapılacak olan: Bulgaristan’ı, insan hakları konusunda, imzasının bulunduğu uluslararası kuruluşlara şikayet etmekti. Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na herkesin, kendi adına dilekçe göndermesi kararına vardık. Aile reisi ve fertlerinin isim ve soyadlarını, doğum yerini, ismi değiştirildiyse, zorunlu olarak verilen Bulgar adını, gerçekleştirilmiş olan tarih, ad değiştirme esnasında uygulanan işkenceleri yazarak, değiştirilenlerin Türk isimlerini kanıtlayan ellerinde bulunan herhangi bir belge de ekleyerek, örnek dilekçeyi de hazırladık.

Ancak, olay burada bitmiyordu. Dilekçelerin yurtdışına gönderilmeleri büyük problem oluşturuyordu. “Bak Şaban, Sofya’ya grubu götürdüğünde hiç bir problemle karşılaşmadan, diğer grubun akıbetine uğramadan, kimsenin burnu bile kanamadan nasıl başardıysan, bu meselenin de altından kalkacak çareyi sen bulursun" dediler bana. Anladım ki, bu işin içinden çıkabilecek yine ben kalıyordum. Başka çare yok deyip, peki, tamam dedim. Bu problem hepimizin problemiydi.

Aynı akşam, Birleşmiş Milletlere göndereceğimiz dilekçeleri bitirdikten sonra, elimizde olan mevcut şahıslar adına bir de Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'na ve Başbakanı'na toplu olarak bir mektup hazırladık. Bu mektuplarda da “Smolen sancağındaki, Rodop Müslümanlarına uygulanan ad değiştirme olayı yalnız bir bölgesel olay değildir ve de Pomak nüfusla sınırlı değildir, Smolen sancağında uygulananlar bir genosittir, bir nevi Bulgaristan’daki Müslüman azınlığını eritmek için uygulanan bir siyaset demektir. Bu bölgede yirmi sekiz Türk köyü bulunmaktadır. Smolen, Bulgaristan’daki Türklerin adlarını değiştirmek için bir “pilot bölge” olarak seçilmiştir ve tüm Bulgaristan’da yaşayan Türklerin akıbeti bu olacaktır. Çingenelere, Pomaklara, Smolen sancağında yaşayan Türklere uygulananlara birilerinin dur deme zamanı gelmiştir,” diyerek bu mektubu da hazırladık. Söz konusu yirmi sekiz köyün ismini de sıraladık. Bu köylerle ilgili gereken bilgilere ulaşılabilmesi için, 1950 ve 1968 yıllarında göç etmiş veya iltica etmiş kişilerin isim ve Bursa, İzmir, İstanbul’daki adreslerini ilave ettik...

Bütün bu sıkı çalışma sırasında vaktin ne kadar çabuk ilerlediğine dikkat etmemiştik; pazar günü çoktan başlamıştı. Pazar günü genelde Bulgaristan’ın şehirlerinde hayat biraz geç başlar. Vatandaş kıpırdayıncaya kadar, erken saatlerde, T.C. Plovdiv Konsolosluğu’nda görevli Türk vatandaşı Abidin Songurlu ile görüşüp, kendisinden yardım istemek kararına vardım. Kendisinin ailesiyle yaşadığı, o zamanların bul. Moskova dedikleri cadde üzerinde ki apartmanın dairesini biliyordum bir iki görüşmemizde sonra, şofbeninin çalışmadığından bahsetmişti, bende arızayı gidermek için dairesine gitmiştim. Kendisini arayıp konsoloslukta görüşmemizi istemem, sakıncalıydı; çünkü konsolosluklar gözetleniyor ve dinleniyordu. Ayrıca, kendisi de bizlerin iyiliyi için kendisini konsolosluktan aramamızı söylüyordu. Evine gidip görüşmenin de sakıncalı olduğunu biliyordum, amma dediğim gibi başka çarem yoktu; sabahın erken saatleri ve de pazar olmasına güveniyordum, en çok ta şansıma.

Saat sabah altı sıralarında misafirlere dedim ki, “ben bu meseleyi halletmeye gidiyorum, isterseniz sizleri tren istasyonuna bırakabilirim. Burada kalmanızda bile sakınca var. Ne olacağı bilinmeyen bir işe koyuluyorum”. Onlar da benimle birlikte hemen ayrılacaklarını söylediler. Kuklen köyü Plovdiv’den on iki kilometre mesafededir. Arabada giderken kendileri de Abidin Beylere benimle gelmek için ısrar ettiler. “Dikkat çekmememiz için yalnız gitmem lazım. Ben size sonucu bildireceğim, tabii ki başarabilirsem” dedim. Kendilerini istasyonda bıraktıktan sonra Bulvar "Moskova" yönüne doğru arabamı sürdüm...

(Devam edecek)

Şaban GÜLER

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar