BİR MUHACİRİN ANILARI

Savaşlar, kuraklık, kıtlık, salgın hastalıklar, cana ya da mala karşı saldırı endişesi, yeni topraklar elde etme gibi nedenlerle, insanoğlu, var oluşundan bu yana isteyerek ya da mecbur olduğu için hep göç etmiştir. Türklerde tarih sahnesine çıkışlarından itibaren sürekli göç etmiş milletlerden biridir. Osmanlı devletinin genişleme döneminde elde ettiği topraklara Anadolu’dan götürerek yerleştirdiği insanların torunlarından bazıları yıllar sonra çeşitli sebeplerle Anadolu’ya tekrar geri dönmüşlerdir.

BİR MUHACİRİN ANILARI Tarih

BİR MUHACİRİN ANILARI


   Savaşlar, kuraklık, kıtlık, salgın hastalıklar, cana ya da mala karşı saldırı endişesi, yeni topraklar elde etme gibi nedenlerle, insanoğlu, var oluşundan bu yana isteyerek ya da mecbur olduğu için hep göç etmiştir. Türklerde tarih sahnesine çıkışlarından itibaren sürekli göç etmiş milletlerden biridir. Osmanlı devletinin genişleme döneminde elde ettiği topraklara Anadolu’dan götürerek yerleştirdiği insanların torunlarından bazıları yıllar sonra çeşitli sebeplerle Anadolu’ya tekrar geri dönmüşlerdir.

   Bunlardan biri de halen Aydın ilinde yaşayan Fikriye Tüfekçi Karaaslan'dır. Annesi ve babası uzun yıllar önce vefat eden Fikriye Hanım, eşi emekli öğretmen Orhan Karaaslan’la sakin ve huzurlu bir hayat sürüyor. Türkiye’de farklı şehirlerde yaşayan üç kızı, damatları ve torunları ile zaman zaman bir araya gelerek hasret giderirken, açılan sohbetlerde konuyu bir şekilde doğduğu ve on bir yaşında göç ederek geride bıraktığı Bulgaristan’ın Şumnu ilinin Osmanpazarı (Omurtak) ilçesine getiriyor;

   “14 Ekim 1939 tarihinde Bulgaristan’ın Şumnu şehrinin Osmanpazarı (Omurtak) ilçe merkezinde Tabaneke mahallesinde doğdum. Annem Kirezlik mahallesinden Mehmet kızı Zehra; babam Tabaneke mahallesinden Hasan oğlu Mustafa idi. Tüfekçiler olarak tanınırdık. O tarihlerde ben Fikriye Mustafa Hasanova; babam Mustafa Hasan Ahmedov; annem de Zehra Mehmet Ahmedova olarak resmi kayıtlıydık. Bir kız (Kadriye), bir de erkek kardeşim (Hasan) ve annem, babamla Tabaneke mahallesinde üç tarafından yolgeçen, geniş bahçe içindeki evimizde yaşardık. 1950 tarihinde Türkiye’ye göç ettik. Türkiye’de de Tüfekçi soyadını aldık.

   Osmanpazarı’nda en yakın komşumuz Iştırlar olarak tanınan aileydi. Babamın da akrabası olurlardı. Iştırların İsmail’di aile reisinin adı. Karısı Şafiye, kızı Leman, oğlu da Mustafa idi. Mustafa benden bir iki yaş büyük, Leman’da küçüktü. Evimizin karşısında yolun diğer tarafında da Halilgüveler olarak tanınan bir başka aile otururdu. Halil’in karısının adını hatırlamıyorum ama ikiz kızları vardı; Ayşe ve Fatma. Onların evinin arkasında da Bulgar bir aile otururdu. Mahallemiz Türk mahallesiydi. Sadece bu aile yabancıydı. Kadının adı Kerke; oğulları Ivan ve Danço’ydu. Bu gençleri Bulgar milisi olarak bilirdik. Eğer Türklerle Bulgarlar arasında bir çatışma olduğunda bu gençlerin Türkleri öldürecekleri anlatılırdı. Çok korkardık.

   Osmanpazarı (Omurtak) yeşillik ve verimli topraklarının bulunduğu bir yerdi. Yağmuru bol olurdu. Bahar ayları yağmur yağmadığı zamanlarda halk yağmur duasına çıkardı. Birde çocuklar evleri gezerlerdi. 12-15 yaşları arasındaki çocuklar toplanır ve evleri dolaşırlardı. Uğradıkları evlere maniler, tekerlemeler söyleyerek gelirlerdi. Ev halkı çocuklara mısır, patates, kabak çekirdeği, gündöndü (ayçiçeği çekirdeği) verip sevindirir ve yağmur olsun diye, çocuklara su serperek ıslatırlardı. Yağmur duası öncesinde evlerde pide ve yoğurt yapılırdı. Pide adı verilen yiyecek şöyle hazırlanırdı; hamur hazırlanır, yufkalar halinde açılır, tepsiye dizilir, aralarına da yağ ve çökelek serpilerek, kat kat hazırlanıp üzerine de yağlı yoğurtlu yumurta sürülerek, bahçelerimizde bulunan tandır fırınlarda pişirilirdi.

    Bütün Osmanpazarı halkı Yaran Ovası’nda toplanırdı. Cami imamının eşliğinde dualar edilir, Allah'tan yağmur vermesi istenirdi. Dua edilirken, eller yana ve yukarı doğru kaldırılır avuç içi yukarı bakarken, duaya başlanılır, sonra yavaş yavaş avuç içleri aşağıya dönerdi. Hatırladığım kadarıyla da “Ver Allah'ım ver, sicim gibi yağmur ver” benzeri sözler söylenirdi.

   Daha sonra herkes evinde hazırlayıp getirdiği pide, ayran ve diğer yiyecekleri yer, sohbetler edilir ve dağılırdık. Panayır ya da şenlik gibi olmaz, eğlence türü bir şeyler olmazdı. Her duadan sonra yağmur yağardı. Hatta dua ederken bile yağmur yağdığını hatırlarım...


Ergün VEREN


 

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar