ARDA BOYLARINDAKİ KIRCAALİ DİYARI

Edirne'nin fetih edildiği sırada (1361), 1. Murat zamanı, diyarı Rum (Balkanlar'ın) fethi için, Buhara Alperenleri'nden gönüllü topluyorlarmış. Alperenlerin hem iyi savaşçı, hem de dini hitabetleri güçlü kişilerden olması gerekiyormuş. Bir gün hocası Kırcı Ali ye “Oğlum, tavşan öldürmek ve bu hedefi vurmak büyük bir maharet değil, bu bir kahramanlık da değil. Gerçek kahramanlık Balkanlar'da cihat için (dini yaymak) için savaşmakla olur. Sen, güçlü kuvvetli ve ayni zamanda iyi hatipsin. Senin bu cihada katılmanı tavsiye ederim!" demiş. Kırcı Ali, hocasının ricasını kabul etmiş ve yollara düşerek, Osmanlı ordusuna katılmış.

ARDA BOYLARINDAKİ KIRCAALİ DİYARI Tarih

ARDA BOYLARINDAKİ KIRCAALİ DİYARI
 

Osmanlıların 1345 yılında Karesi Beyliği'ni ilhak etmesiyle Rumeli topraklarına geçişleri başlamış, önce bugünkü Trakya’nın işgali tamamlanmış ve 1361’de Edirne Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1350’lerde, Sultan Orhan Gazi zamanında, Süleyman Paşa komutasında başlatılan bu fetihler, Sultan 1.Murat (1360-1389) zamanında Başkentin 1365’te, Bursa’dan Edirne’ye taşınmasıyla giderek hızlanmıştır. Bu başarılarda Karesi Beylerinden Ece Bey, Evrenos Bey, Fazıl Bey ve Hacı İlbey gibi komutanların çok önemli katkıları olmuştur.

1363 yılında Kırcaali, Hasköy ve Filibe, 1372' de Köstence, 1380 de Vardar ovasındaki İştip, 1382' de Manastır, 1385' te Ohri ve Sofya, 1392 'de Üsküp ve 1400 de Dobruca bölgesi fetih edilmiştir. Varna, Şumnu, Rusçuk ve Bizansın ikinci büyük şehri olan Selanik şehirleri ise, Sultan 2. Murat döneminde, 1422 yılından sonra fethedilmiştir.

MİRALAY (ALBAY) KIRCI ALİ EFSANESİ

Edirne vilayeti, 1892 yılı Salnamesinin 316.sayfasındaki bilgilere göre, 1350’lerde Osmanlıların bugünkü Trakya’yı fetih etmeye başladığı yıllarda, İslami bilim ve sanat merkezi olan Özbekistan’ın Buhara şehrindeki bir ilahiyat okulunda Ali adında bir talebe okuyormuş. Çok zeki ve hafızası çok güçlü olan Ali, ilk yıllarda arkadaşları ve hocaları tarafında çok sevilmiş, fakat eğitiminin son yıllarında okuldan kaçarak, birkaç günlüğüne ormanlarda avcılık yapıyor ve tekrar dönüyormuş. Bu disiplinsiz hareketleri defalarca tekrarlayınca, Ali’yi hocası okuldan atmaya karar vermiş –senden talebe olmaz- kırlarda gezen kırcı olur dediğinde, Ali bir daha asla gitmeyeceğim beni affedin ve okuldan ihraç etmeyin, ailemin tek evladıyım, bana acıyın diye yalvarmış hocasına. Hocası affetmiş ve ona Kırcı Ali diye hitap etmeye başlayınca, bütün arkadaşları da onu aynı şekilde çağırmaya başlamışlar. Tahsilinin son yılında fırsat bulduğunda, Ali tekrar ava gitmeyi ve okuldan kaçmayı sürdürmüş.

Edirne'nin fetih edildiği sırada (1361), 1. Murat zamanı, diyarı Rum (Balkanlar'ın) fethi için, Buhara Alperenleri'nden gönüllü topluyorlarmış. Alperenlerin hem iyi savaşçı, hem de dini hitabetleri güçlü kişilerden olması gerekiyormuş. Bir gün hocası Kırcı Ali ye “Oğlum, tavşan öldürmek ve bu hedefi vurmak büyük bir maharet değil, bu bir kahramanlık da değil. Gerçek kahramanlık Balkanlar'da cihat için (dini yaymak) için savaşmakla olur. Sen, güçlü kuvvetli ve ayni zamanda iyi hatipsin. Senin bu cihada katılmanı tavsiye ederim!" demiş.

Kırcı Ali, hocasının ricasını kabul etmiş ve yollara düşerek, Osmanlı ordusuna katılmış. Belli bir eğitimden geçtikten sonra, Kırcı Ali’ye sorumlu görevler verilmiş. Kısa zamanda, dini ve tarihi bilgilerle donatılmış, nutukları ile askerlerini coşturan bir komutan olarak şöhret kazanmış. Nihayet Miralay(Albay) rütbesine ulaştığında, bugünkü Batı Trakya’daki Gümülcine’nin fethinde, Sultan 1. Murat’ın komutanı olarak savaşmış ve daha sonra da Doğu Rodoplar'daki bugünkü Kırcaali bölgesini fethetmiştir. Daha önce ateşe verilen köylerden birini, askerleriyle birlikte imar edip, o köye yerleşen ve daha sonra da bu yöreye Anadolu’dan iskân edilen Türkmen-Yörük aşiretlerine de önderlik etmiştir. Kırcı Ali’nin vefatından sonra, askerleri ve yeni gelenler onun hatırasını yaşatmak için bu köye Kırcaali adını vermiştir. Bir başka efsaneye göre, Kırcı Ali daha önce fethedilmiş olan Hasköy’den Kırcaali ye doğru ilerler, Köprülü köyüne gelir ve önce düşmanı durdurur, sonra sürer. Bu olaydan sonra, bugünkü Kırcaali ye 1-2 km. mesafede yer alan iki köyün isimleri Duranlar ve Sürmenler olur.

Kırcaali Camisi’nin hareminde bulunan, Kırcı Ali’nin büyük bir mermerden yapılmış mezar kitabesinde şunlar yazılıdır; “Allah yolunda öldürülenlere ölüdür demeyin, bilakis onlar diridirler, lakin siz anlayamazsınız." (Kuran’ı Kerim, Bakara suresi -154). Ayrıca bu kitabede aşağıdaki metin yazılıdır;

"Medfundur(Defnedilmiş) bu toprakta Gazi Kırca Ali bina eyledi ol güzel Şehr-i Kırcaali duası şudur kullarının ya ilahi değemesin eline mundar eli."

KIRCA ALİ BABA

Kırcaali bölgesi, Sultan I. Murat dönemi (1360-1393) komutanlarından biri olan Kırca Ali tarafından, 765 hicri (miladi: 1363-1364) yılında feth edilmiştir. Hicri 1309 (1891-2) Salname-i Vilayet-i Edirne, s.201.Salname kayıtlarına göre, Kırca Ali’nin “Baba” unvanı vardır ve dolayısıyla bir tarikat şeyhidir. Baba, şeyhlerin, uluların unvanıdır ve tarikatın felsefesinin mühim bir noktasını izah eder. Tekkeye kabul olunan derviş ancak 12 seneden sonra layık görülürse Baba olabilir. 1310 tarihli Salname kaydında; Sultan I. Murad’ın yiğitlerinden, alperen gazi derviş Kırca Ali’nin kurduğu köye yine ona mensup olan halkın iskân edildiğinin belgeli rivayetlerden olduğu not edilmiştir. 1310 (1892-3) Salname-i Vilâyet-i Edirne, s. 320). Kırcaali Baba’nın, kasaba içinde defnedildiği ve tercüme-i hâliyle, hakkında kıssa, hikâye, ondan kalan nişan, alâmet ve saireye dair esaslı bir malumat alınamadığı kaydedilmiştir. (1310 (1892-3) Salname-i Vilâyet-i Edirne, s. 322). Bu kayıtlara göre, Kırca Ali’nin Sultan I. Murat ile Balkan Seferine katıldığı ve adının verildiği Kırcaali bölgesini fethettiği 765 (1363- 1364) senesinde, aşiretine beylik yapma yanında, “baba” unvanını da taşıdığına bakarak 30’lu yaşlarda olabilme ihtimali mümkündür. Bu da bölgedeki fetihlere, Kırca Ali’nin konumu ve faaliyetleri dikkate alındığında, belki Hicri 730 (Miladi: 1329-1330) senelerinde dünyaya geldiğini akla getirmektedir. Muhtemelen, vefat tarihinin de Hicri 800 (Miladi: 1397-1398)’ler civarında olması ihtimali olduğuna göre, Kırcaali, miladi 1330-1398 yılları arasında yaşamış ve 68 yaşında vefat etmiştir.

KIRCAALİ İLİNİN NÜFUS YAPISI

Kırcaali şehrine Edirne-Hasköy yolu takip edilerek gidilir. Edirne-Kırcaali mesafesi 135 km ve Hasköy-Kırcaali arası da 50 km’dir. Yeni yapılan yol ile Kırcaali-Gümülcine mesafesi de 70 km’ye inmiştir. Kırcaali’nin 6 ilçesi vardır; Mestanlı, Cebel, Eğridere, Karagözler, Koşukavak ve Killi’dir. Kırcaali şehrine bağlı 117 köy olup, bu köylerin en az yüzde doksanı Türk, geriye kalan 27 köyde de çoğunluğu Müslüman olan Pomaklar, biraz da Bulgarlar oturur.


KIRCAALİ İLİNİN KÖY ADLARI

Kırcaali ve ilçelerinde yaşayanların menşei ve ataları Batı ve Orta Anadolu’dan göç eden Yörükler oldukları için, Türk köylerinin adları soy-sop veya onların liderlerinin adlarından oluşmaktadır. İşte bazı örnekler;

Kırcaali şehrine yakınlık itibariyle köyleri sıralarsak; Tuzluk, Işıklar, Azaplar, İshaklar, Duranlar, Sürmenler, Salihler, Horozlar, Tokat Ağzı, Yahyalı, Ercilli, Büyüklere, Durbalıköy, Karalar, İdrisli, Çakırlar, Kabakçılar, Göklemezler, Esmirli, Yağışlar, Kayacık, Hasımlar, Ördekler, Alembey, Yağmurlar, Karakaya, Kemikler, Mürsemler ve Söğütçük gibi köylerdir.

Kırcaali’ye 12 km mesafedeki Mestanlı ilçesinde oturanların hala %80’i Türk olup başlıca köyleri ise ; Celepler, Karaköy, Bayramköy, Gömen, Göçler, Çakmaklar, Urkeden, Rami, Saruhanlı, Marmutlar ve Atalan’dır.

Eğridere ilçesindeki köyler ise alfabetik sıraya göre ; Ahmatlar, Akpınar, Alancık, Almalı, Alkaya, Çandır, Çamdere, Çorbacılar, Dedeler, Demiroğulları, Durabiler, Durallar, Hacılar, Halaçdere, Hallar, Hatipler, Hotaşlı, Hüsemler, Karağaç, Kerimler, Köcekler, Köstanlar, Sarıkız, Sütkesi, Terziköy, Tozçalı, Erçek, Ürpek ve Yatacık’tır.

Koşukavak ilçesinin bazı köylerini sıralarsak; Hardallar, Mandallar, Topallar, Kufallar, Kazallar, Pazallar, Kazıköy, Canavarlar, Sarnıç, Tokatçık, Romacık, Göller, Mollar, Yağbasan, Kocaklar, Resiller, Geveköy ve Sunaklı’dır.

Cebel, Killi v ediğer ilçelerdeki bazı köyler ise; Hocalar, Hotanlar, Kuş Aliler, Şahinler, Çamdere, Doyuranlar, Çıtaklar, Hasan Balalar, İdrisli, Eğri Cebel, Hisaraltı, Yıvalar, Kahramanlar, Tepecik, Hallaçlar, Doğancılar, Akçaalan, Karaköy, Siremetler, Musallar vs…

KIRCAALİ MEDRESE OKULU

En az 10 yıl kadar önce, Kırcaali Camii avlusunda sohbet ettiğim 90’lık bir dedenin ifadesine göre, Bulgaristan’da 1922 yılında Çiftçi Partisi iktidara gelir, Başkanı Aleksandır Stamboliyski Başbakan olur, bu partiden 3 Türk Milletvekili seçilir. Bunlar, Kırcaali’den Molla Mustafa, Köprülü’den Hüsnü Efendi ve Perperek’ten (Yağışlar) Hacı Ahmet’tir. Bu 3 milletvekili, 1924 yılında Medrese diye de anılan Kırcaali-Rodop Türk Okulu (Rüştiye=Ortaokul) inşasına karar verirler. Binanın inşaatı Kırcaali bölgesinde oturan Türklerin kurban derisi bağışları ile finanse edilir. İnşaatı en az 5-6 yıl süren bu binanın Rus mimarları zamanın en meşhurlarındandır. Dünyada bu binanın bir eşi de Bişkek’tedir. 1944’te iktidar olan Komünist Partisi, 1948’de Türk okullarının kapatılması kararını verdiği halde, bu kararı 1960’ların ilk yarısında yürürlüğe koymuş. Daha sonraki yıllarda ise müzeye dönüştürülmüştür.

2008’in Mart ayında Kırcaali Belediye Başkanı Hasan Aziz beni ziyaret etti ve bir dosya çıkararak; "Hocam, ben Tuzluk’taki okulu satın alıp, köye hediye ettim. Bir Türk mimar arkadaş da projeyi hazırladı ve okulun camiye çevrilmesi için ruhsat da burada, buyurun!" dedi. Böylece bu camiyi yaptırmak bana farz oldu.

Aynı yılın yazında işe koyuldum. Lastik ayakkabılı bir kadın yanıma yaklaşarak; "Emin Ağa, biz kadınlar Ramazanlarda dedenin yaptırdığı mescitte toplanırız. Ramazan kış aylarına denk geldiğinde, köşelerden sular akar ve biz tir-tir titreriz. Bu camiyi yaptırmakla iyi ettin." dedi. O sırada kendi kendime, "Ben İslami açıdan imamdan sonra ne öğrendimse anamdan öğrendim. Bu camiyi adam gibi yap” dedim. Buranın erkeklerini kominizim bozmuş, kadınlar ise daha inançlı ve dindar. Caminin bitirilmesi için yardım toplarken çok çile çektim. Masrafının yüzde otuzunu Abdullah GÜL aracılığı ile kamu kurumlarından, geriye kalan kısmı da tanıdığım işadamlarından, akraba ve arkadaşlarımın yardımıyla karşıladım. Kerim Çavuş Camii, Ağustos 2010’da ibadete açmayı başardık. Bu vesile ile katkılarından dolayı herkese teşekkür ederim.

Hayatımda ilk defa tarihi bir makale yazdığım için, bu konuda çalışan bilim adamlarının işlerinin ne kadar zor olduğunu anladım. Çünkü Osmanlı Arşivlerini koruyamamışız. Kırcaali’nin kuruluşu ve hakkında (veya belki de diğer tarihi konularında) 1892-1893’teki Salnamelerden başka kaynak yok. 1500-1700 salnameleri nerede? Kırcaali Belediyesi web sayfasında Kırcı Ali’nin doğum ve ölüm tarihleri arasında neredeyse 40 yıl, Kırcaali’nin fethi konusunda da 30 (1393-1363) yıl fark ortaya çıkmaktadır. Herhalde Kırcaali Belediyesi kaynağında bu tarihler sehven yazılmış olabilir. Çünkü salname kayıtlarındaki bilgiler H. Moğol’un açıkladığı gibidir. Bilahare bu tarihlerin düzeltilmesini umarız.

Yaklaşık 70 yıl önce dedeme sormuştum; "Dede, dedenize sordunuz mu? Biz Türkiye’nin neresinden göç etmişiz" diye. Konya-Karaman’dan çöcüğüm (oğlum anlamında) derdi. Balkanlar'ın herhangi bir noktasından Türkiye’ye göç etmiş bir kişiye de sorsanız aynı cevabı alırsınız. Dedem ve dedemin dedesi belki de Karamanoğulları beyliği yerine bu cevabı uygun görmüş olabilirler. Bu araştırmadan sonra anladım ki, bu cevap çok büyük ölçüde yanlış, çünkü Osmanlı devleti Karamanoğulları Beyliğini (1257-1483) İstanbul’un fethinden (1453) ancak 30 yıl sonra 1483’de topraklarına katabilmiştir.

Oysa bugünkü Bulgaristan, Batı Trakya ve Makedonya bölgesinin topraklarının çok büyük bir kısmı zaten 1430 yılına kadar fethedilmiş ve bu topraklara iskân edilen Yörük boylarının çoğunun Konya-Karaman yöresinden gelmesi mümkün değildir. Çünkü Karamanoğulları beyliği Osmanlıya en uzun süre kafa tutan beyliktir. Bu durumda 1430 yılına kadar Balkanlara iskân edilen çeşitli Yörük boylarının en az %80’inin Batı Anadolu boylarından gelme olduğunu iddia etmem doğru olacaktır. (Hasan Moğol’un katkılarıdır)

Ben tarihçi değilim, eğer tarihçi bilim adamlarımız Kırcaali-Rodop Türklerinin kökleri ile ilgili gerçekleri gün ışığına çıkartmak istiyorlarsa bu bölgedeki köylerin, şivelerini tespit edip, Anadolu’da bu şivelerin hangi bölge ve şehirlerde konuşulduğunu araştırmalıdır. Mesela, doğduğum köy Tuzluk Kırcaali’ye 3 km mesafededir. O civardaki onlarca köyde konuşma tarzı, gelveri-gitveri, Kırcaali’ye 30 km mesafedeki Eğiridere ilçesinde geleyri-gideyri diye konuşulur. Mestanlı, Cebel köylerinde ise İstanbul Lehçesine daha yakın bir dil kullanılmaktadır. Bu lehçe farkları aradan 500-600 sene geçmesine rağmen hiç değişmemiştir.


TARİHİ HATIRALARIM


1939 yılında, Kırcaali’ye 3 km mesafedeki, Tuzluk (Solişte) köyünde doğdum. Hanay (iki katlı) evimizin ön bahçesinde her çeşit meyve ağaçları, arka bahçesinde kocabaş hayvanlar için ahır ve samanlık, yan bahçede de koyun sayası vardı. Koyunlar kuzulayınca, kuzular üşümesin diye evin ocak yanan giriş katındaki, dip tarafı saman dolu olan büyükçe sandıklara alınırdı. Altı kardeştik. Doğan ilk kuzuyu en küçük çocuk sahiplenir, sonunda da her çocuğun bir kuzusu olurdu. Her çocuk bahçede ve dışarıda onu yedeğine alıp gezdirirdi....

Köyün varlıklı ailelerinden biri olarak, meyve bahçesi ve bağımız, hatta ormanımız bile vardı. 2 Ekim 1950 'de tehcire (zorunlu göçe) tabii tutularak malı-mülkü satamadan Türkiye'ye göç etmek zorunda kaldık. Köyümüz yüzde yüz Türk olduğu ve bölgemizdeki köylerde hiç Bulgar olmadığı için mülklerimize zaten alıcı bile çıkmamıştı, çünkü Bulgaristan’da 1944'te başlayan komünist rejim zaten mülk edinme şansını ortadan kaldırmıştı.

Komünist yasalar 4-5 yıl önce çıkmış olmasına rağmen, 1950 yılına kadar Kırcaali’deki tarlalar ve bağ-bahçelerimiz kamulaştırılmamıştı. Harman yerinde, en az 2 polis ekinle buğdayları tartar, her kişiye günlük 200 gr buğday (200 x 365 gün x 9) (ninem dahil 9 nüfustuk) bırakılırdı. Bize ayrılan buğday miktarını eve götürür, fazlasını da çuvallara doldurup, eşeğimize yükler Kırcaali’deki devletin deposuna polis nezaretinde bedava teslim ederdik.

Kırcaali’de ve genellikle Balkanlar'da 7 göbeğe kadar akrabalar arasında evlilik olmaz, akraba ziyaretleri çok olduğu için her kişiye günde 200 gr buğday tahdidinden dolayı, misafirlere ekmek çıkarmak da mümkün olmayacaktı. Onun için ben ve bir kardeşim sabah dört ve beş arası kalkıp, elimize birer sındı (makas) alıp buğday başaklarını kesip, çuvallara doldurarak, kendi tarlamızdan gün ağırına kadar hırsızlık yapmak zorunda kalıyorduk. Ayrıca kendimizi köyümüzde yeterli buğdayı ve ekmeği olmayan fakir ailelere de ekmek vermek zorunda hissediyorduk. Kapımıza gelen 4-6 yaş arasındaki çocukların anama gelip "Zehra abla, varsa ben ekmek kırığı da olsa yerim" dediklerini hatırlıyorum.

Kırcaali’de Ayşe Molla çeşmesinden sağa dönüldüğünde, ön bahçesi geniş olan Bulgar evleri vardı. Bu bahçelere köylüler atlarını, eşeklerini bağlar, pazar bittikten sonra da belli bir ücret ödeyerek köylerine giderlerdi. Ben de bu komşulara 3-5 kg’lık çangalarla (içi dışı kalaylanmış saplı bakır kaplar) haftada 1-2 sefer yoğurt satardım. Paskalya dönemlerinde bana birkaç boyalı yumurta hediye ettiklerinde çok sevinirdim.

Üç beş gün sonra Türkiye’ye göç edeceğimiz için ağustos 1950’nin son haftasında bu Bulgar komşularla babamla vedalaşmaya gittik. Bugünkü gibi hatırlıyorum. "Ey komşular sizi çok özleyeceğiz! Siz komünizmden kurtuluyorsunuz ve şanslısınız, fakat bizim gidecek bir yerimiz yok" diyerek bize sarıldılar ve vedalaşırken çok hüzünlü idik. Demek ki, Bulgarlar ile Türkler arasında ne büyük dostluk varmış Kırcaali’de.

1950’li yıllara kadar, çoğunlukla köyde yaşayan Türk erkekleri Aba (kalın kumaşından yapılmış), Setre (ceket) ve Potur (körüklü pantolon) giyerler, yaşlıların bellerinde beyaz kuşak sarılır ve yemeni türünden ayakkabı giyerlerdi. Türk kadınları ise elleri ve yüzleri açık olmak kaydı ile, yaşlılar beyaz, gençler renkli başörtüsü takar ve orta yaşlılar bile ferace (siyah çarşaf) giyerlerdi. Bulgar kadınlarının başı açık ve ferace giymedikleri için onlara "Babı" derdik. Kırcaali-Rodop köylerindeki evler genellikle taş evlerden oluşurdu. Bu taş evlerin dışları sıvalı olup, kışlar çok sert geçtiği için baharda herkes evlerini beyaz veya çivit (açık mavi) kireçlerle boyar, yeşillikler arasında evlerin görünümüne, manzarasına doyum olmazdı. Her evin bahçesinde ise 7-8 çeşit meyve ağaçları ve çeşitli renkteki üzümlerden oluşan asmalar bulunurdu.

Kırcaali-Rodop bölgesi, Bulgaristan topraklarına 1912’de, kuzey bölgesine (1878’de) göre daha geç katıldığı için bu bölgede yaşayan Türkler, Türk milli, dini, örf ve adetlerine daha çok bağlıdırlar. Mesela, 1950 yılına kadar bu bölgedeki aileler çocuklarını 4 yaşını 4 ay 4 gün geçe köyün imamına teslim eder , önce "elif-be’den" oluşan Arap Alfabesini öğrenir, 6 yaş civarında da Kuran’ı hatmeder, daha sonra zamane mektebine ( ilkokula) girerdi. Ben de bu neslin bir temsilcisiyim. Kırcaali-Rodop bölgesinde alınan bu İslami dini eğitim, örf ve adetler, bölgedeki her çocuğu sanki daha doğarken imanlı bir Türk milliyetçisi ve Evlad-ı Fatihan (Balkanlar'ı Fethedenler) olarak yetiştiriyordu. Bu bölgede İslam dini, milliyetçiliğin adeta bir çimentosu idi. Bunu ispatlamak için bir hatıramı nakletmek yeterli sanırım. Uzaktan bir akrabam olan Sabri Soydan 1960 yılında Bulgaristan ordusundan kaçarak Edirne’de yetkililere sığınır. Bulgar hududundaki tel örgüleri geçerken yakalansaydı kurşuna dizilecekti, kendisini İstanbul Ayazağa’daki Amerikan mülteci kampına teslim ederler. Haberi alır almaz, yetkililerden izin alarak kendisini önce Sultanahmet Camii’ne, daha sonra da Galata Köprüsü'ne götürdüm. Adalardan gelen bir vapur boşalıyordu. Köprünün üzerinden yolcuları seyrederken, kadınların yüzde doksanının başı açık olduğunu görünce, bana sordu; “Hayret, bu Türkiye’de ne de çok Babı (Başı açık Bulgar kadını) varmış?” Ben dilimin döndüğü kadar Türkiye’yi savunmaya çalıştım, fakat Sabri ikinci soruyu patlattı. Vapurdan inen genç bir adamın bavulunu yaşlı ve iki büklüm bir ihtiyar taşıyordu. Onları göstererek; “Bu genç adam ve ihtiyar da Türk mü?” diye sordu. Evet, dediğimde; “Bu ne biçim Müslümanlık?” dedi. Cevap vermede çaresiz kaldım. İşte Kırcaali Türkünün, 1950-60 lı yıllardaki Türklüğe ve İslam’a bakış açısı budur… Mülteci Sabri’ye Amerikalılar, altı ay misafir edeceklerini, bu müddet içinde ister Türkiye’yi, ister Amerikan vatandaşlığını tercih edebileceği alternatifini verdiler. Canı pahasına Türkiye’ye sığınan Sabri, Amerika’yı tercih etmedi. Bir iki ay içinde Bursa'ya yakın bir akrabasının yanına yerleşti. Çok geçim sıkıntısı çekmesine rağmen, kendisinden niçin ABD’ye gitmediğine dair tek bir kelime bile duymadım…

Eski Cumhurbaşkanımız Abdullah GÜL, Dışişleri Bakanı iken, 2004'ün Ramazan ayında, ailecek oturmakta olduğu Çankaya’daki Hariciye Köşkünde, iftar yemeğine davet etmişti. Kendisi ile 1983-1989 yılları arasında Cidde’deki İslam Kalkınma Bankası, Eğitim ve Araştırma Enstitüsünde mesai arkadaşlığı yaptık. Sohbetimiz esnasında, "Biliyorsunuz, ben Kırcaali doğumluyum. Koskoca Dışişleri Bakanı oldunuz. Kırcaali'ye resmi bir geziniz olursa, beni de heyete katarsanız çok memnun olurum." dedim. Düşünmeye başladı ve ben de " Fazla düşünmeyin, ben size yük olmam, masrafımı kendim çekerim." dediğimde tebessüm etti...

Aradan 23 ay geçti. Abdullah GÜL’ün adamlığına bakın ki unutmamış. Beni, 28 Nisan 2006 yılında Filibe ve 29'da Nisan Kırcaali resmi ziyaretlerine davet etti. 28 Nisan, cuma günü namazımızı, 1367 'de Sultan 1. Murat Hüdavendigar tarafından yaptırılmış olan Muradiye Camii'nde (Halk arasında Cuma Camii olarak bilinir.) kıldık. Bursa Ulu Camii’nin en az yarısı büyüklüğünde ve haşmetindeki Camii’nin durumu perişandı. Depremlerde kubbeleri çatlamış, dışarıdaki güneş görünüyordu. Duvarlardan sular akmış, tavanlar ve duvarlar kirlenmişti. Sayın Bakan, yanındaki büyükelçiye not tutturdu ve "Bu camii onarılacak!" talimatını verdi. İki yıl sonra bu Camiyi ziyarete gittim. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından, 5 milyon harcanarak nefis bir restorasyon yapılmıştı.

Ertesi günü, Kırcaali resmi ziyareti başladı. Bulgar Validen Türk-Bulgar dostluğu ve işbirliği ile ilgili kulaklarımıza inanamayacağımız bir açıklama dinledik. Sonra Kırcaali Belediye Başkanı Hasan Aziz ve Türk işadamlarının dertlerini dinledik. Resmi gezide rota (yol) değiştirmek çok zor olduğu halde, Sayın Bakanımız köyüme ziyareti memnuniyetle kabul etti. Köylüler şaşırdı. "Sayın Bakanım, bu çeşme 1909 - 1918 yılları arasında, Osmanlı Ordusu'nda 10 yıl askerlik yapmış, Balkan ve Çanakkale savaşlarında savaşmış, bir ara Edirne müdafaası komutanı Deli Şükrü Paşa’nın da yaverliğinde bulunmuş, 1919-1934 döneminde de köyümüzün muhtarlığını yapmış, dedem Kerim Çavuş tarafından yaptırılan bir çeşmedir. Bu çeşmeden avuçlarımızla su içelim ki, köyümüze bir Türk büyüğünün geldiği, kendisine malum olsun ve ruhu şad olsun!" dediğimde, eğilip beraber avuç dolusu su içtik ve hatıra fotoğrafları çektirdik...

Ağustos 2007'de eşim, oğlum ve kızımla, benim doğduğum köyü ve çocukluğumun geçtiği yerleri görsünler diye Tuzluk'u ziyaret ettik. Köy muhtarı Yakup Bey; "Hocam, senin arkadaşın Abdullah Gül Bey artık Cumhurbaşkanı oldu. Senin arkan kuvvetlidir. On senedir kapalı olan bu ilkokulu camiye çevirtsene." dedi. Ben de muhtara "Olmayacak duaya amin deme, okul Milli Eğitim Bakanlığı'nın. Bu binayı alacak sizin paranız yok, alsanız bile camiye çevirtmek için ruhsat almak mümkün değil." dediğimde, "Biz hallederiz!" dedi...

2008’in Mart ayında Kırcaali Belediye Başkanı Hasan Aziz beni ziyaret etti ve bir dosya çıkararak; "Hocam, ben Tuzluk’daki okulu satın alıp, köye hediye ettim. Bir Türk mimar arkadaş da projeyi hazırladı ve okulun camiye çevrilmesi için ruhsat da burada, buyurun!" dedi. Böylece bu camiyi yaptırmak bana farz oldu.

Aynı yılın yazında işe koyuldum. Lastik ayakkabılı bir kadın yanıma yaklaşarak; "Emin Ağa, biz kadınlar Ramazanlarda dedenin yaptırdığı mescitte toplanırız. Ramazan kış aylarına denk geldiğinde, köşelerden sular akar ve biz tir-tir titreriz. Bu camiyi yaptırmakla iyi ettin." dedi. O sırada kendi kendime, "Ben İslami açıdan imamdan sonra ne öğrendimse anamdan öğrendim. Bu camiyi adam gibi yap” dedim. Buranın erkeklerini kominizim bozmuş, kadınlar ise daha inançlı ve dindar. Caminin bitirilmesi için yardım toplarken çok çile çektim. Masrafının yüzde otuzunu Abdullah GÜL aracılığı ile kamu kurumlarından, geriye kalan kısmı da tanıdığım işadamlarından, akraba ve arkadaşlarımın yardımıyla karşıladım. Kerim Çavuş Camii, Ağustos 2010’da ibadete açmayı başardık. Bu vesile ile katkılarından dolayı herkese teşekkür ederim.


Hayatımda ilk defa tarihi bir makale yazdığım için, bu konuda çalışan bilim adamlarının işlerinin ne kadar zor olduğunu anladım. Çünkü Osmanlı Arşivlerini koruyamamışız. Kırcaali’nin kuruluşu ve hakkında (veya belki de diğer tarihi konularında) 1892-1893’teki Salnamelerden başka kaynak yok. 1500-1700 salnameleri nerede? Kırcaali Belediyesi web sayfasında Kırcı Ali’nin doğum ve ölüm tarihleri arasında neredeyse 40 yıl, Kırcaali’nin fethi konusunda da 30 (1393-1363) yıl fark ortaya çıkmaktadır. Herhalde Kırcaali Belediyesi kaynağında bu tarihler sehven yazılmış olabilir. Çünkü salname kayıtlarındaki bilgiler H. Moğol’un açıkladığı gibidir. Bilahare bu tarihlerin düzeltilmesini umarız.

Yaklaşık 70 yıl önce dedeme sormuştum; "Dede, dedenize sordunuz mu? Biz Türkiye’nin neresinden göç etmişiz" diye. Konya-Karaman’dan çöcüğüm (oğlum anlamında) derdi. Balkanlar'ın herhangi bir noktasından Türkiye’ye göç etmiş bir kişiye de sorsanız aynı cevabı alırsınız. Dedem ve dedemin dedesi belki de Karamanoğulları beyliği yerine bu cevabı uygun görmüş olabilirler. Bu araştırmadan sonra anladım ki, bu cevap çok büyük ölçüde yanlış, çünkü Osmanlı devleti Karamanoğulları Beyliğini (1257-1483) İstanbul’un fethinden (1453) ancak 30 yıl sonra 1483’de topraklarına katabilmiştir.

Oysa bugünkü Bulgaristan, Batı Trakya ve Makedonya bölgesinin topraklarının çok büyük bir kısmı zaten 1430 yılına kadar fethedilmiş ve bu topraklara iskân edilen Yörük boylarının çoğunun Konya-Karaman yöresinden gelmesi mümkün değildir. Çünkü Karamanoğulları beyliği Osmanlıya en uzun süre kafa tutan beyliktir. Bu durumda 1430 yılına kadar Balkanlara iskân edilen çeşitli Yörük boylarının en az %80’inin Batı Anadolu boylarından gelme olduğunu iddia etmem doğru olacaktır. (Hasan Moğol’un katkılarıdır)

Ben tarihçi değilim, eğer tarihçi bilim adamlarımız Kırcaali-Rodop Türklerinin kökleri ile ilgili gerçekleri gün ışığına çıkartmak istiyorlarsa bu bölgedeki köylerin, şivelerini tespit edip, Anadolu’da bu şivelerin hangi bölge ve şehirlerde konuşulduğunu araştırmalıdır. Mesela, doğduğum köy Tuzluk Kırcaali’ye 3 km mesafededir. O civardaki onlarca köyde konuşma tarzı, gelveri-gitveri, Kırcaali’ye 30 km mesafedeki Eğiridere ilçesinde geleyri-gideyri diye konuşulur. Mestanlı, Cebel köylerinde ise İstanbul Lehçesine daha yakın bir dil kullanılmaktadır. Bu lehçe farkları aradan 500-600 sene geçmesine rağmen hiç değişmemiştir.

Prof. Emin Çarıkçı

Hacettepe Üniversitesi ve Çankaya Üniversitesi emekli öğretim üyesi

 

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar