HUŞ DAĞI'NIN OZANI

Doğu Rodoplar’ın özdesi,  Belite Brezi huş ağaçları ormanı eteklerindeki, Eğridere (Ardino) İlçesi,  Elmalı (Yabılkovest) köyünde elâ gözlü bir oğlan dünyaya gözlerini açtığında, adı Ali konur. Babasının mızıkası eşliğinde, annesinin ninnileriyle uyur uyanır, gürbüzleşir. Çok geçmeden kendini el içi kadar, taşı bol tütün tarlalarında bulur. Babasının yanık türküleri kulaklarını, temiz dağ havası genizlerini doldurur. Yorulunca oturup, dudaklarında bir öteye bir beriye oynatarak, babasının mızıkasından çıkan nağmeler ruhunu okşar…

HUŞ DAĞI'NIN OZANI Kültür

 

 

 

HUŞ DAĞI'NIN OZANI

Doğu Rodoplar’ın özdesi,  Belite Brezi huş ağaçları ormanı eteklerindeki, Eğridere (Ardino) İlçesi,  Elmalı (Yabılkovest) köyünde elâ gözlü bir oğlan dünyaya gözlerini açtığında, adı Ali konur. Babasının mızıkası eşliğinde, annesinin ninnileriyle uyur uyanır, gürbüzleşir. Çok geçmeden kendini el içi kadar, taşı bol tütün tarlalarında bulur. Babasının yanık türküleri kulaklarını, temiz dağ havası genizlerini doldurur. Yorulunca oturup, dudaklarında bir öteye bir beriye oynatarak, babasının mızıkasından çıkan nağmeler ruhunu okşar…

Okula başlamadan, yaşıtları ile beraber, köyün başındaki Andızlık Dağı’nda inek ardında koşar.  Diline doladığı babasının türkülerini söyler de, söyler. Oranın karpuz çatlatan pınarlarından susuzluğunu giderir. Huş ağaçlarından, çam dallarından gelen kuş sesleri manevi gıdası olur. Arkadan okul yılları gelip çatar. Ortaokulu başarıyla bitirip, Kırcaali’deki inşaat sanat okuluna yazılır. Okuma yılının ilk aylarında babası yaşama gözlerini kapar.

Ali çaresiz kalır. On altı yaşında gurbet yollarına düşer. Bu, onun Sofya’ ya doğru ilk uzak yolculuğudur.  Arkadaşları arasında, kapalı kamyon da,  çocuk yaşında tektir. Ağabeylerinin birisinin elinde uzun saplı, telli bir düzen görür. Bu olsa olsa müzik aletidir, diye düşünür. Sahibi onun bu merakını sezer; “ Al, bak, der. Ona sazı uzatarak. Ali merakla aleti alır, elleri tellere dokunur, gözleri nemlenir. Sazı uzatan ağabey devam eder,“ Benim oğlana almıştım. Bir türlü alışamadı. Bir meraklı arkadaş bulunur, gurbet ellerde bizi neşelendirir, niyetiyle aldım onu yanıma”, der.

İşte o an Ali’nin müzik sevgisinin dönüm noktası olur. Ali, yolculuk esnasında, nazik parmaklarını sazın tellerinde gezdire, gezdire bir nağme bulur. Bunu babasının sıkça, sıkça söylediği “ Küçük yaşta aldım sazı elime “ türküsüne benzetir.  Uzun bir yolculuktan sonra Yalbotino köyüne ulaşırlar. İşleri kürekle kazmak, kürek sallamak ve el arabasıyla yol açmak. İlle küçük afacanın aklı fikri hep sazda kalır. İş sonrası yorgunluğunu, hemen sazı kucağına alarak atar. Birkaç günde yine babasının en sevdiği “ Uçun kuşlar uçun, İzmir’e doğru “ türküsünü çalmaya öğrenir, söylemesi zaten baba mirasıdır.

Çok geçmeden çalıp söylediği Rumeli türkülerinin sayısı artar. Akşamları işten yorgun argın dönen memleketlileri onun kıvrak nağmeleriyle atar beden yorgunluğunu, avutur gamını ve kederini. Arkadaşları ona Türkücü Ali lakabını takarlar. Sıra, sılaya dönmeye gelince, Türkücü Ali, Nazmi ağabeyine sazı iade etmek ister. O ise; “ Ali, sen bu sazın sayesinde türkücü oldun. Sende kalsın, hediyem olsun. Ömür boyu elinden düşmesin. Tellerine dokundukça beni an “ der. Ali, ilkin saza dokunduğu andan, daha da çok heyecanlanır. Nasıl teşekkür edeceğini bilemez. Yalnız buğulu gözlerle, Nazmi ağabeyinin boynuna sarılır ve sırtını okşar…

Olgunluk çağına giren Ali’ye yeniden gurbet yolları görünür. Bu sefer daha da uzaklara, eski Sovyetler Birliği’nin Surgut bölgesine gider. O, artık eşi ve çocuğundan çok daha uzaklardaydı. Elindeki saz, dilindeki kıvrak nağmeler, sıla özlemini gidermeye, içindeki yanık ezgileri söndürmeye yetmiyor, az geliyordu. Gurbet acısını, sıla özlemini, eş ve çocuk sevgisini ak kağıt üzerine şiirsel biçimde dökmeye başlar. Ardından bazılarını besteledi, türkü türüne soktu. Çaldı, söyledi, gamını, kederini yanık sesiyle dağa taşa dağıttı. İçindeki gurbet acısını birazcık da olsa söndürmeye çalıştı. Sılaya dönünce eşiyle, çocuklarıyla, yakınlarıyla,  dostları ve yaşıtlarına sarılıp kucaklaşmasına pek sevinemedi.

İnsanlık onurları ellerinden alınmış, adları, dilleri yasaklanmıştı. O da ayni kazanda kaynatılmaya, ayni tavada kavrulmaya başladı. Sazı sustu, kıvrak sesi kısıldı. Düğün, dernek, eğlence yoktu artık. Ali, yolda, belde ağzıyla, sazıyla yakamadığı türkülerini ıslıkla söylemeye başladı… 

Demokrasi gelince, Ali’nin ufku yeniden açıldı. Gözü, gönlü, yüzü güldü. Kısılan sesi, susan sazı yeniden gürledi. Kırcaali dolayındaki Ençest ( Salman ), Çilik ( Çelik ), Stremsi ( Göklemezler ) köylerinde kurulan sanat topluluklarına yardım etti. Kırcaali “ Ömer Lütvi “ Kültür Derneği orkestrasında saz çaldı. Ardino ( Eğridere ) “Rodop Şuğası” sanat topluluğuna yardım etti. Halen Kırcaali Buket Kadın Korosu orkestrasında sazcı olarak çalıp, söylemektedir. 

Yirmi beş yıldır, Ali Emin, Kırcaali’ de taksi şoförlüğü yapıyor. Arabasının bagajında sazı, elinde kalemi, dilinde türküsü… Etrafındaki güzellikler onu sevindiriyor, kötülüklere üzülüyor. Efkarını, heyecanını, kederini beyaz kağıda döküyor, arkadan sazının tellerinde yanık sesiyle canlandırıyor.

Kırcaali’yi ikiye bölen Arda nehrine çeki düzen verildi, Su Aynası, denildi. Ali’nin elinden, sazından, nefesinden “ Su Aynası “ türküsü doğdu. Şehrin yeni parklarıyla güzelleşmesi onun dilinde yine türkü oldu. Dağda bülbül öttü, Ali efkarlandı “ Bülbül Kuşu ” mısraları döküldü beyaz kağıt üzerine, sonra türkü doğdu. Delikanlı komşusu yavuklusunu bırakıp Avrupa’ ya gitti, “Çok Özledim Ben Yarimi” nağmeleri yayıldı etrafa, türkülere kısır kalan Rodoplar’da. Hal böyle olunca da bizim buralarda ona herkes Besteci Ali diye hitap etmeye başladı.   

Ali Emin, ilk dönemde yazdığı, besteleyip çaldığı ve söylediği yapıtlarını “Bülbül Kuşu” albümünde topladı. Ardından “Çok Özledim Ben Yarimi" güldestesi, daha sonra “Kalbimde Var Aşkın” albümü dünya yüzü gördü. Bu albümlerdeki türkülerini ve son dönemdeki yazıp söylediklerini dördüncü albümünde “Aşkımı Sava Verdim” adı altında topladı. Albümde tam 49 türküsü vardır. 

Besteci Ali’ye bundan sonraki çalışma hevesi sorulduğunda; “ Yakası açılmamış Rumeli türkülerini araştırıp bulup, gün yüzüne çıkarmak olacak”, diyor ve devam ediyor. “Ben taksici olarak uzak, yakın köylere kadar gidiyorum. El verdiğinde vardığım köyde kalıp, köyün en yaşlısını bulacağım. Onun gençliğinde söylediği türküleri soracağım. Bu tür çalışma yöntemiyle umarım yaşlı ağabey ve teyzelerimizden bir şeyler çıkarırım. Geçen asrın 60 yıllarında bir Eğridere türküsü varmış, “Ardino’nun eğri pürü yolları, / Bahçesinde zambakları gülleri,/ Sabah sabah eser seher yelleri , / Küçük şehrin kalbimizde yeri var”, diye. Onu şu an çok az kişi bilip söylüyor. Başka bir türkü de, gene o zamanlarda barajlara adanmış ”Ay doğdu bulut geldi günün önüne,/ Yazoviri kurduk suyun önüne “, adıyla. Bu tür nağmeleri maziden çıkarıp, genç nesillere yadigar edebilirsem, sevineceğim. Beni etkileyen, heyecanlandıran, kederlendirip ağlatan her olayı mısralarıma döküp, sazımla, sözümle söylemeye devam edeceğim”, diyor, Kırcaalili söz, ses ve saz ustası Ali Emin.

Mustafa BAYRAMALİ,

Kırcaali 

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar