BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN GÖÇ KADERİ

1878 yılının kışı gelmişti. Hava karlı ve soğuk. Rojen tepesi Türk halkının zorunlu göçüne tanık oluyordu. Rusların görülmedik baskıları neticesinde kocaman, acımasız bir facia yaşayan, can havliyle kaçan Türkler… O, derin kışın kıyamet günlerinde Filibe ve civar köylerden gelen muhacir kafileleri. Yorgun, soğuktan donmuş anneler, çocuklar, çalmalı erkekler, katırlar, öküzler ve eşeklere yüklenmiş bir iki pala pırtı. Bu dramın boyutu, hesabı… Yol üstünde bırakılmış, öylece donan bebek… Gencecik bir anne yeni doğum yapmış… Kendi donmuş, kanlı yorgan ile sarmışlar kadını… Onların ardından da Süleyman Paşa’nın ordusundan kalıntılar - korkak, ümitsiz askerler…

BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN GÖÇ KADERİ Tarih

BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN GÖÇ KADERİ

Göç kaderleri! Asıl konuya girmeden önce, “Göç nedir?” ve “Halkları, toplulukları göçe zorlayan faktörler nelerdir?” sorularına şöyle bir bakış atalım.

Her şeyden önce, insanlık dünyası, ayrı ayrı halklar haline dönüştüğü zaman, göçler, değişik nedenler sonucu vuku bulmuş, halkları, insan topluluklarını bir mekandan başka bir mekana aktarmışlardır. Bir çok durumda bu mekanlar arasında onlarca, yüzlerce, hatta binlerce kilometrelik mesafeler olmuştur. Genel itibarıyla insanlar bir yerden bir yere göçmelerini şu nedenlere dayandırırlar: coğrafi, ekonomik ve siyasi koşullar…

Göçler, zorunlu ve gönüllü olur. Zorunlu göçler, her zaman bir siyasi gücün, bir halk ya da bir topluluk üzerine baskıların ve katliamların uygulanması sonucu vuku bulur. Böyle bir zorunlu göçe, 1400’lü yılların hemen sonunda Yahudi topluluklarının İberya yarımadasından topyekün dünyanın değişik bölgelerine, en fazla da Osmanlı İmparatorluğu topraklarına sürülmesini örnek olarak gösterebiliriz.

Balkanlar’daki tüm halkların tarihlerinde göçlere rastlarız. Bu da ya bir, ya da iki defa olmuştur. Bulgaristan Türklerinin tarihinde göçler, her 10-15 yılda bir gerçekleştirilmiş, her kuşak onun acılarını yaşamış, yaşamaktadır. Biraz esprili bir şekilde ifade edecek olursak, Bulgaristan Türkleri göç konusunda uzmanlaşmışlardır. Planlı ve seri halindeki göçlerin başı, 1877-78 Osmanlı- Rus Savaşı’ndan itibaren çekilir…

Bendeniz, Orta Rodoplar halkının anılarını temel alarak, göçü, tüm yönleriyle açıklamaya, bir yere kadar irdelemeye çalışacağım. Burasının halkı, asırlar boyu işinde gücünde olan Türkler, Müslümanlar, bir anda kendilerini ateş çemberi içinde bulurlar. Bir can pazarı yaşanır ki, kimileri ormanlara, kimileri Anadolu yollarına düşerler. O vakitlere ait bir olaydan söz edelim;

"Anılar, taş altında bastırılan anılar birden canlandı, birbirini kovalayarak. Gerilere döndü.1878, bahar… Akdeniz’den, Yürük tepe’ye dönemediler, Gelibolu yolunu tuttular… Neler yaşadı Türk insanı? Her şeyleri Rodoplar’da kaldı. Ataların topraklarında. Ormanlar, yaylalar, mandıralar, evler, köyler. Karaasanlar’ın Yürük köyleri – Soğanlık, Yürük Tepe, Saksan, Karaasan, Eski Mahalle ve öteki Türk köyleri; Yeni Mahalle, Fotan, Selçe, Karabulak, Küçükköy, Forsova, Gökviran – Selime civarında Pomaklar… mal, mülk, iş yerleri, aletler…"[1]

Şu ana kadar ünlüler arasına girmemiş olan Rodop yazarı Georgi Petkanov’un Podplaşena Tişina (Ürkütülmüş Suskunluk) kitabının 141. sayfasını da açalım,

"… 1878 yılının kışı gelmişti. Hava karlı ve soğuk. Rojen tepesi Türk halkının zorunlu göçüne tanık oluyordu. Rusların görülmedik baskıları neticesinde kocaman, acımasız bir facia yaşayan, can havliyle kaçan Türkler… O, derin kışın kıyamet günlerinde Filibe ve civar köylerden gelen muhacir kafileleri. Yorgun, soğuktan donmuş anneler, çocuklar, çalmalı erkekler, katırlar, öküzler ve eşeklere yüklenmiş bir iki pala pırtı. Bu dramın boyutu, hesabı… Yol üstünde bırakılmış, öylece donan bebek… Gencecik bir anne yeni doğum yapmış… Kendi donmuş, kanlı yorgan ile sarmışlar kadını… Onların ardından da Süleyman Paşa’nın ordusundan kalıntılar - korkak, ümitsiz askerler…"

Halk, köyleri boşaltır… Kimi Naipli, Çavdar, Yılancı, Balaban, Trigrad gibi Pomak köylerinde soluğunu alır. Osmanlı-Rus savaşının acıları, üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen unutulmamalı! Ve ondan ibret dersi almalıyız. Bu savaş, padişah Abdül Hamid’in basiretsizliği sayesinde, Bulgaristan Türkünün geleceğine çirkin ve acımasız bir kader çizmiştir. Bir ayrıntıya vurgu yapalım; Rus çarı, İstanbul kapılarına gelir, çadırlarını da Yeşilköy civarlarına kurdurur. Onu, Koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun sultanı iki kat eğilerek selamlar. Görüşmeler daha başlar başlamaz, Rus çarı hatır gönül bilmezcesine: “Balkanlar’dan Türklerini çekmelisin!” Padişah böylesine ağır bir dayatma karşısında daha da eğilmiştir: “Haşmetlim, bunu hemen yapamam! Peyderpey olsun!”

O yüzden, bu tarihten itibaren göçler durmamış, her 10-15 yıl arası insanlarımıza baş belası olmuştur. Bu savaş, acımasızlığı açısından halkımız tarafından “Bozgun” olarak tanımlanmıştır. Rodoplar köyleri de yakılmış, yıkılmış, soyulmuştur. Bazı sülaleler, kendi yurtlarını yuvalarını terk ederek komşu köylere yerleşirler. Sular durulduktan, 2-3 yıl aradan geçince, geri, kendi köylerine dönmek zorunda kalırlar. Günümüzde bunu nasıl tespit edebiliriz? Soyadlarından: Naipli köyünde kalanlar Naipliler olmuştur, Balaban’dakiler - Balabanlılar, aynı şekilde de Karabulaklılar, Trigradlılar, Çavdarlılar v.b. soyadları doğmuştur. Rodoplar eteklerindeki bazı köyler, Türklerce temelli boşaltılır. Boşalan köyler, Bulgar halkı mensupları tarafından benimsenir. Birkaç örnek verelim: Kadı köy, Yeni köy, Kurt köy, Aydın köy v.s. Kimi sülaleler de korkudan Selime civarına sığınmış, orada kalmıştır. Bu arada bazılarına yeni topraklar da gösterilmiş, yeni yerleşim yerleri oluşmuştur. En önemli sonuç, bu göçten sonra bir gerçek ile tekrar yüz yüze geliriz; Asırlar boyu birlikte yaşayan Türk ve Pomaklar, bu beraberliği sürdürmüştür. Bu açıdan da, Orta Rodoplar köyleri günümüzde de karışıktır, sülaleler de bir birine bağlı, evlilikler de sürdürülmektedir. Orta Rodoplar’da tüm köyler, Pomak-Türk köyleridir.

Osmanlı-Rus Savaşı’nın o korkunç sonuçlarını burada noktalayalım ve bu katliamdan daha da acımasız bir cehenneme göz atalım; 1912 Balkan Savaşı! Bu savaşın acılarını ne kalem yeteri kadar yazmış, ne de kitaplar sayfalarına sığdırabilmiştir. 1877-78 Savaşı Rodoplar’da Yürük varlığını, Yürük köylerini yok etmişse, bu savaş da bazı Pomak- Türk köylerinin yerinde yeller estirmiştir. Halkın kurtulmak için tek bir yolu, bir yönü varmış, bu da Karasu’ymuş! Ümitler, dağları tepeleri aşıp gemilere ulaşmakmış. Karşılarına adım başı komita çeteleri çıkmış, yankesiciler ile çevrelenmişler… Baltacı, Tırmış gibi bazı köyler tekrar boşalmış. Halkın bir kısmı kıyımdan geçirilmiş, bir kısmı da kaçmıştır. Komitacılar her bastıkları köyü kılıçtan geçirmiş, evleri yağma etmiş, kadınların, kızların ırzına geçmiştir. Bu kıyımdan camiler, mandıralar, konaklar da nasibini alır. Her yakılan köyde 2-3 ev de bırakılmıştır. Bunun da nedeni çok önemlidir: Komitacılar halkın peşindedir, insanları yoldan geri döndürecek, onları Hıristiyan yapacaktır. Bulgar askeri de Türk ve Pomak köylerine baskı yapar, kadınların, kızların ırzına geçer. Yonuzlar köyünden Cansız Mustafa’nın bir hatırası; “Asker köye yaklaşınca, yaşlı anneler, kızlara ve gelinlere şu emri verirler: ‘Alın göğsünüze dışkı sürün de askere koksun, size yaklaşmasın!’” Bu tür olaylar Karabulak köyünde de yaşanmıştır. Anneler, bebeklerin dışkılarını kendilerine sürmüş, böylece canlarını kurtarmışlardır. Karabulak köyünden Fatma Şahin Onbaşı’nın başına gelenleri aktaralım; "Gittik aşağıya, Yunana doğru. Bir burunda konduk. Sekiz kızandık, öksüz. Orandalar toplu. Yemek yok. Cebir Ağa, yükletmişler ekmek, çevirme pişirmiş, hepimize verdi. Bir kızan uyumuş. “Kalk, yemek ye, oğlum!” Kalkmaz, ölmüş. Orada da gömdük. Gittik Gümürcina’ya. Anam kayboldu, ağladık, ağladık… Bir ara bulduk anamı. Yağmur yağır, 40 gün, her yer çamur oldu, gezilmez. Uyku yok. Sarı Şaban da öldü, orada gömdüler. Yerdik*(Bir yerel ağız sözcüğü, "ulaştık" anlamına gelir.) kara suya, karşıya geçeceğiz. Geldi komitalar."

Bu arada hava durumu da acımasız, kırk gün yağmur dökmüştür. O çamurlu, soğuk gecelerde, yüzlerce can kurban gitmiştir. Selçe köyünden de bir anıya göz atalım;

"Fotan-Selçe, Orta Rodoplar’da bulunan bu iki köy arasında, Türk- Bulgar hududu var idi. Çal Tepesi’nde Türk kalesi. Köyün kenarında da kışla. Orada çok asker bulunuyordu. Kale de, bekçiler tarafından bekleniyordu. Annemin babası bir akşam gelmiş kahveden, güçlü güçlü: “Ey kızanlarım, yakın zamanda muharebe olacak! Gavur, bütün insanı buradan kovacak!” demiş. Bir sabah toplar patladı, insanlar kalkıştı kaçmaya, hayvanlarıyla birlikte. Annemler dört kardeş, en ufağı bir yaşında. Alır sırtına, onu ta Kavala’ya kadar taşır. Bütün Rodoplar insanı Kavala’ya, Drama’ya dökülmüş. Türkiye’ye geçebilenler geçmiş. Bulgar çetecileri de Kavala’ya yetişir, durdurur insanları ve geri çevirir. “Herkes köyüne dönsün!” demişler. Erkekleri esir almış, karı kızan geri dönmüş. Dönmüş ama ne görsün, köyler kül olmuş…"[2]

Savaşa giden asker, ölüme gideceğini bilir. Göç eden kişi, hiç ummadığı, bilmediği bir katliama kendini verir. Aradan 14 yıl geçmiştir. Yine göç kapısı açılmış, Türk halkı kovulmuştur. Uluslararası siyasi güçlerin umurunda mı göçün acımasız koşulları? Giden mi hazıra ev, mal bulmuş, kalan mı başarmıştır? 1936, 1949-51 yılları. Rodoplar halkının göç maceralarını, göç eden her sülale yaşamıştır. Biz 1949-51 göçünün sonucundan söz edelim. Türk köyleri toptan kalkmış, yurdunu yuvasını terk etmeye karar vermiştir. Bu arada karışık Pomak-Türk köylerinin acılarını hiçbir halk yaşamamıştır, çünkü Pomak asıllılara göç etmek yasaklanmıştır. Anne gider, evladı Pomak ile evli olduğu için kalır. Baba sülalesi göçer, oğul ailesi Pomak karışıklığı için kalır. Bu arada evrak hazırlama, mal mülk satma işlemleri halkımızı dilenci değneğine dönüştürmüştür. ’49-51 göçün acısını, kapanan hudut kapıları başında, üç ay kış kıyamette ümit bekleyen halk biliyor. Bu acıyı köylerde kalan evsiz, malsız halk da yaşamıştır. Bulgar tarafından yasaklık şu; Ancak iki haftalık yemek-içmek için malzeme alabilirsiniz! Bu şekilde, böylece aileler açlığa sürüklenmişlerdir. Kapılar kapanır iken, komşuluklar da kısıtlanır. Bununla, Bulgar siyasetçileri, Bulgaristan Türklerinin Türkiye ile bağlarını eninde sonunda kopartmaktır.

1968-71 göçleri. Bunlar da aydın avı. Türkleri aydınsız bırakmak, başsız ayaksız hale getirmektir. Güya parçalanmış aileler söz konusudur. Bu göç kopmuş aileleri birleştirdi derken, ’89 göçü patlak verdi ve binlerce aileyi tekrar perişan etti.

Sonuç: Göç, hiçbir sorunu çözmüyor. Bir Bulgar atasözünün, Türk halkının kaderine uygun olduğunu görüyorum; “Na çujd grıb i sto toyagi sa malko.” (Başkasının sırtına 100 sopa dayak atsan bile azdır.)

Bunu günümüzde aynen yaşıyoruz. ’89 göçünde 350 bin üstünde insan yurdunu yuvasını terk etti.

Biz, Bulgaristan Türkleri ne güne kadar, bu kaderi yaşayacağız? Türkiye, göçlere hayır demeli ve Türk-Müslüman halkını yaşadığı topraklarda desteklemeli, onun haklarına, din ve geleneklerine orada sahip çıkmalı, yardım elini uzatmalıdır.

Araştırmacı - Yazar Emel BALIKÇI

[1] Emel Balıkçi, Yürük Laneti, Smolyan, Pinta-KOM OOD, 2011, s.14

[2] Fatma Ocak, Selça-Stomanovo: Spomeni (Selçe-Çelikli Anıları), Smolyan, Printa-KOOM OOD, 2010, s. 80

11.05.2014, Kırcaali

 

 

 

 

 

 


rcaali

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar